Amin Maalouf: Bu yüzyılda, bir “Doğu sorunu” varsa, bir de “Batı sorunu” olduğu yadsınamaz

Ya bu yüzyılda herkesin kendisiyle özdeşleştirebileceği, aynı evrensel değerlerle bütün haline getirilen, insanlık serüveninde güçlü bir inancın rehberlik ettiği ve bütün kültürel çeşitliliklerimizle zenginleşecek bir uygarlık kurmayı başarırız ya da ortaklaşa bir barbarlığın içinde yok olup gideriz.

Korku yönetimiyle yaklaşık otuz yıl hüküm süren, kendi halkının kanını döken, petrolden gelen parayı askeri ya da lüks harcamalara saçıp savuran; komşularını işgal eden, devletlere meydan okuyan, Arapların alkışlarıyla yalancı pehlivanlıklara soyunan, sonra da gerçek bir mücadele vermeden alaşağı edilen, eli kanlı bir zorba vardı; ardından, bakınız işte, bu adam devrildikten sonra, ülke karmaşaya sürüklendi, bakınız işte, çeşitli tarikatlar birbirlerini katletmeye başladı, sanki şöyle demek isteniyormuş gibi: Görüyorsunuz ya, böylesi bir halkı zapt etmek için ancak bir diktatör gerekir!

Bunun tersine, ön dayanak olarak “Batı’nın hayasızlığı” düşüncesinin benimsenmesi halinde, olaylar aynı oranda tutarlı biçimde açıklanabilir: Başlangıç olarak, bütün bir halkı yoksulluğa sürükleyen, diktatörün purolarına dokunmadan yüz binlerce çocuğun hayatına mal olan bir ambargo; ardından, kamuoyuna ve uluslararası kurumlara aldırmadan sahte bahanelerle kararlaştırılan ve petrol kaynaklarına el koymayı kısmen de olsa hedefleyen bir istila; Amerikalıların zaferinden sonra, Irak ordusuyla devlet aygıtı arasında zamansız ve keyfi bir çözülme, kuramların içinde belirgin bir tarikatçılığın kurulması, sanki ülkenin kalıcı bir istikrarsızlık içine sürüklenmesi bile bile yeğlenmiş gibi; bunlara ek olarak, Ebu Gureyb Hapishanesi’ndeki zulüm, sistemli işkence, ardı arkası gelmeyen aşağılamalar, “yan hasarlar”, cezasız kalmış sayısız suç, yağma, yolsuzluk…

Bazıları için, Irak örneği İslam âleminin demokrasiye uzak olduğunu gösteriyor; bazıları için de Batı tarzı “demokratikleş-tirme”nin gerçek yüzünü açığa vuruyor. Saddam Hüseyin’in filme çekilen idamında bile Amerikalıların acımasızlığı kadar Araplarınki de göze çarpıyor.

Bana göre, iki söylem de hem doğru hem yanlış. Her biri onu zaten ezbere bilen ve karşı söyleme kulak asmayan yandaşlarının önünde, kendi yörüngesinde dönüp duruyor. Benim de, kökenlerim gereği, yaşamımda izlediğim yol gereği, her iki söylemden de yararlandığım varsayılıyor, oysa günbegün ikisinden de daha fazla uzaklaştığımı hissediyorum.

Bu uzaklaşma -ya da eski bir deyişle söylemem gerekirse “bigâne” olma- duygusu kimliğimin bileşenleri arasında bir eleştiri dengesi kurmak istememden kaynaklanmıyor; içinde bulunduğumuz yüzyılın başlangıcını bizlere zehir eden -ve bu arada doğduğum ülkenin harap olmasına da neden olan- kültürel inatlardan tiksinmeme de bağlı değil sadece. Benim eleştirim bu iki “uygarlık alanı”nın yüzyıllık uygulamalarına yönelik; korkarım onların varoluş nedenlerini de kapsıyor. Bu saygıdeğer uygarlıkların sınırına vardığını; dünyaya artık yıkıcı öfkelerinden başka bir şey vermediklerini; bir yandan da tıpkı insanlığı bölen bütün özel uygarlıklar gibi manevi anlamda iflas ettikleri ve artık onları aşmanın zamanının geldiğini düşünüyorum temel olarak. Ya bu yüzyılda herkesin kendisiyle özdeşleştirebileceği, aynı evrensel değerlerle bütün haline getirilen, insanlık serüveninde güçlü bir inancın rehberlik ettiği ve bütün kültürel çeşitliliklerimizle zenginleşecek bir uygarlık kurmayı başarırız ya da ortaklaşa bir barbarlığın içinde yok olup gideriz.

Bugün Arap âleminde eleştirdiğim şey, ondaki manevi bilincin eksikliği; Batı’da eleştirdiğim şeyse, manevi bilincini bir egemenlik aracına dönüştürme eğilimidir. Bunlar çok ağır suçlamalar, üstelik bana iki kat daha fazla acı veriyor; ama bağıra bağıra geliyorum diyen gerilemenin kökenlerine karşı savaş açma iddiasındaki bir kitapta bunlara değinmeden edemem. Birilerinin söyleminde etik bir kaygı ya da evrensel değerlere bir gönderme arıyoruz ama boşuna; ötekilerin söyleminde de, tamam bu kaygılar, bu göndermeler var, ama seçilerek ve sürekli bir siyasetin hizmetinde saptırılarak kullanılıyor. Bunların sonucunda da Batı, manevi inandırıcılığını durmadan yitiriyor, ona karşı olanlarsa bu inandırıcılıktan bütünüyle yoksun durumda.

Bununla birlikte, “benim” iki kültürel evrenimin bunalımlarını aynı planda değerlendirmiyorum. Binyıl, üç yüzyıl ya da elli yıl öncesiyle karşılaştırıldığında, Batı’nın kimi alanlarda hâlâ devam eden, hatta hızlanan, göz alıcı ilerlemeler kaydettiği yadsınamaz. Oysa Arap âlemi bugün dibe vurmuş durumda; evlatlarını, dostlarını ve aynı şekilde tarihini utandırıyor.

Buna verilebilecek son derece aydınlatıcı bir örnek, insanların birlikte yaşamasını sağlama yetisi: Benim gençliğimde, Ortadoğulu cemaatler arasındaki ilişkiler, eşitlikçi ve kardeşçe olmasa da, en azından nazik ve incelikliydi. Şiiler ile Sünniler birbirlerine kimi zaman kuşkuyla bakıyorlardı bakmasına ama iki cemaat arası evliliklere sık rastlanıyor ve Irak trajedisinin artık sıradanlaştırdığı gündelik karşılıklı kıyımlar akıldan bile geçmiyordu.

Hıristiyan azınlıklara gelince, onların durumu asla harika olmadı, ama her rejimde genel olarak ayakta kalmayı, hatta gelişmeyi başarıyorlardı; Müslümanlığın başlangıcından beri, hiçbir zaman bu derece toplum dışına itilmiş, ezilmiş, hatta bugün Irak’ta ve birtakım başka ülkelerde görüldüğü üzere, yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda hissetmemişlerdi kendilerini; yüzyıllardır yaşadıkları topraklarında yabancı haline gelen bu topluluklar önümüzdeki yirmi yıl içinde yitip gidecekler ve bu, ne onların Müslüman yurttaşlarında ne de Batılı din kardeşlerinde büyük bir üzüntüye neden olacak.

Arap âlemindeki Yahudi topluluklarının ortadan kaldırılması işi zaten tamamlandı; yalnızca bazı yerlerde, yetkililerin ve halkın hâlâ küçük düşürmeye ve işkence etmeye çalıştığı bir avuç cesur Yahudi kaldı, o kadar.

İşlerin bu hale gelmesinde Amerika ile İsrail’in bir sorumluluğu yok mu, diye sorulabilir bana. Var, kuşkusuz; ama bu, Arap âlemi için, değersiz bir mazeret. Bugün gözümüzün önündeki Irak örneğini alalım yine. Amerikan işgalcilerinin istikrarsız tutumunun bu ülkede cemaatler arası şiddete katkıda bulunduğuna inanıyorum; hatta, böylesi bir ahlaksızlık bana dehşet verici gelse de, Washington’daki ve birtakım başka yerlerdeki, ne türlü felaketlere yol açabileceklerini bilmeyen büyücü çıraklarının bu kan gölünden kendilerine çıkar sağladıklarını bile kabul edebilirim. Ama bir Sünni militan, Şii ailelerin gittiği bir pazar yerini havaya uçurmak üzere bomba yüklü bir kamyonun direksiyonuna geçince ve bu katil, bazı fanatik vaizler tarafından “direnişçi”, “kahraman” ve “şehit” olarak adlandırılınca, başkalarını suçlamak artık hiçbir işe yaramaz, asıl vicdan muhasebesi yapması gereken, Arap âlemidir. Neyin savaşını vermektedir? Hâlâ hangi değerleri savunmaktadır? İnançlarına nasıl bir anlam yüklemektedir?

Peygamber’in şu sözü bilinir: “İnsanların en iyisi, insanlara en çok yararı dokunandır”; bugün bireylerin, liderlerin, halkların kendi içlerinde sorgulamaları gereken güçlü bir söz bu: Başkalarına ve kendimize ne getirmekteyiz? “İnsanlara nasıl yarar” sağlıyoruz? Dinde yeri olmayan aykırılıkların en büyüğü, intihara götüren umutsuzluktan başka kılavuzumuz var mı?

Benim diye nitelediğim öteki uygarlığa, Batı uygarlığına gelirsek, onda bu tür düzensizliklere rastlanmıyor, çünkü hâlâ, insanlığın bütünü için, model ya da en azından başvuru kaynağı olmayı sürdürüyor. Gelgelelim, bugün o da, kendine göre, davranışlarına etki eden ve dünyanın çivisinin çıkmasına katkıda bulunan tarihsel bir açmaz içinde.

Bu yüzyıl başında, dönüp dönüp açığa çıkan ve hâlâ çözülme yolunda gözükmeyen bir “Doğu sorunu” varsa, bir de “Batı sorunu” olduğu yadsınamaz; Arapların yaşadığı trajedi, dünya ulusları arasındaki yerlerini kaybetmelerinden ve onu bir daha ele geçiremeyeceklerini düşünmelerinden ileri gelirken; Batıkların trajedisi, her yönüyle üstlenemedikleri, buna karşılık yakalarını da sıyıramadıkları, dünya çapındaki bir role soyunmuş olmalarından kaynaklanıyor.

Doğal olarak, Batı, insanlığa diğer uygarlıkların tamamından daha fazla şey verdi. Atina “mucize”sinden beri, iki bin beş-yüz yıldır, özellikle de son altı yüzyılda, hiçbir bilgi, yaratıcılık, üretim ya da organizasyon alanı yok ki bugün Avrupa ve onun Kuzey Amerika uzantısının damgasını taşımasın. İyisiyle kötüsüyle Batı bilimi, bilimin Kendisi, oldu kısaca; Batı tıbbı tıbbın Kendisi; Batı felsefesi de felsefenin Kendisi; en özgürlükçü olanlarından en totaliter olanlarına kadar, çeşitli Batı öğretilerinin yansımalarına en uzak ülkelerde bile rastlanıyor. Batı etkisine karşı mücadele eden insanlar bile Batı’nın icat edip dünyanın geri kalanında yaygınlaştırdığı maddi ya da entelektüel araçlarla yapıyorlar bunu öncelikle.

Soğuk Savaş’ın bitimiyle, Batılı güçlerin salt üstünlüğü yeni bir istikrar dönemine girmiş gibiydi. Onların ekonomik, siyasal ve toplumsal sistemleri üstünlüğünü kanıtlamıştı, bunların bütün dünyaya yayılması bekleniyordu; kimileri daha o günlerde “tarihin sonundan” söz ediyorlardı; öyle ki bütün dünya bundan böyle mücadeleden zaferle çıkmış Batı’nın kalıbına sessiz sedasız biçimde uyacaktı.

Ama tarih ideologların düşlediği gibi yumuşak başlı ve bilge bir bakire değildir.

Örneğin, ekonomik alanda, Batılı modelin zaferi, tuhaf biçimde, Batı’nın zayıflamasına yol açtı.

Güdümcülüğün boyunduruğundan kurtulan Çin, ardından Hindistan birden kalkınma atılımına girdiler; ölçülü ama dünya dengelerini kalıcı biçimde değiştirmek üzere olan kişiler tarafından, gürültüsüz patırtısız biçimde, iki devrim gerçekleştirildi.

1978’de, Mao Zedong’un ölümünden iki yıl sonra, iktidar Kültür Devrimi’nin tasfiyelerinden mucize eseri yakasını kurtarmış, yetmiş dört yaşında ufak tefek bir adama kaldı: Deng Xiaoping; kendisi daha önce ortak mal olan toprakların bazı köylülere dağıtılmasını sağladı ve bu köylülerin ürünlerinin bir bölümünü satmalarına izin verdi. Elde ettiği sonuç inandırıcıydı; üretim, köylere göre, ikiye, üçe, dörde katlandı. Çinli lider, bir adım daha atarak, köylülerin hangi ürünleri ekeceklerini artık kendilerinin belirlemesine karar verdi; oysa o zamana dek, bunu yerel yetkililer belirliyordu. Üretim daha da arttı. İşte her şey böyle başladı. Küçük hamlelerle, yankı uyandıran açıklamalar olmaksızın, insanlar sokaklara dökülmeden, eski verimsiz sistem yavaş yavaş parçalandı. Hem yavaş yavaş hem de hiç kuşkusuz ülkenin nüfus boyutlarına bağlı çarpan etkisi nedeniyle ışık hızında. Sözgelimi, yetkililer köylerdeki küçük aile işletmeleri -bakkallar, dükkânlar, onarım atölyeleri vb – üstündeki yasağı kaldırdıklarında, yirmi iki milyon işletme açıldı, bunlarda yüz otuz beş milyon kişi çalışıyordu. Çin söz konusu olduğunda, sürekli bir rekorlar kitabının sayfalarını karıştırdığı izlenimine kapılıyor insan; Şanghay’daki gökdelen sayısı da buna verilecek örneklerden biri: 1988’de on beş gökdelen varken, yirmi yıl sonra bunların sayısı yaklaşık beş bine ulaştı, New York ile Los Angeles’taki gökdelenlerin toplamından daha fazla demek oluyor bu.

Ama aşırı gelişmeye bağlı olmayan ve hatta aşırı gelişmenin daha güçleştirdiği durumlar vardır, tıpkı brüt iç üretim artışı gibi; bu artış otuz yıl boyunca, ortalama yüzde on civarında seyretti ve bu da Çin ekonomisinin sırasıyla Fransız, İngiliz, ardından da Alman ekonomilerini 21. yüzyılın ilk on yılı içinde geride bırakmasını sağladı.

Hindistan’daki güdümcülüğün parçalanması da aynı şekilde sessiz sedasız şekilde gerçekleşti ve bir o kadar şaşırtıcı sonuçlar doğurdu. Temmuz 1991’de, hükümet ülkeyi iflasın eşiğine getiren büyük bir mali krizle karşı karşıya kalmıştı. Maliye Bakanı Manmohan Singh, işletmelerin hareket kabiliyetlerini sınırlayan kısıtlamaları esnetmeye karar verdi. Ülkede o zamana dek, her ekonomik etkinlik için önceden izin alınmasını şart koşan, son derece zorlayıcı yasalar bulunmaktaydı: dışalım izni, kambiyo izni, yatırım izni, üretim artışı izni vb. Ekonomi, önündeki engellerden kurtulmaya başladıkça, kalkınma atılımı başladı…

Birkaç kısa paragrafta değindiğim bu durum, bütün insanlık için, tarihteki en heyecan verici, en büyük ve en beklenmedik ilerlemelerden birini oluşturuyor aslında; “Üçüncü Dünya” olarak adlandırmayı alışkanlık haline getirdiğimiz kesimin yarısını temsil eden, dünyanın en kalabalık nüfuslarına sahip iki ülke az gelişmişlikten kurtulmaya başlarken; başka Asya ve Latin Amerika ülkeleri de aynı ilerleme yoluna girmiş görünüyorlar; sınai Kuzey ile yoksul Güney arasındaki geleneksel ayrım yavaş yavaş ortadan kalkıyor…

Amin Maalouf 
Çivisi Çıkmış Dünya

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Reklam Linkleri |  kore dizileri  |  pdf kitap indir