Ali Şeriati: Batı’nın aydını bedel ödeyerek, bizimkiler ise özenerek aydın oldu!

Gericiliğe, irticaya, geriye dönüş, eskiye inanma, tarihe bağlanma, ölüye tapınmaya yol yoktur. Bunlara giden bütün yollar tıkanmıştır artık. Biz aydınlar, kendi sınıfımızın teşkil ve tedvin edilmesine baktığımızda, tamamen benzer olduğumuzu görmekteyiz.

Bizim Aydınlarımıza Bakış

Ülkelerimizde, kimler aydın unvanıyla ortaya çıktı? Mirza Melkom Han’lar. Mirza Han, Avrupalıların Doğuya özellikle de İranlılara verdiği ilk numunedir. Herkesi böyle hazırlaması ve herkesi bu kalıba dökmesi için!
İslam toplumunda ve doğu ülkelerinde dine karşı mücadele bayrağını açanlar bakın, – hepsi veya ekseriyeti, elleri kötülüklere bulaşmış şüpheli çehrelerdir-bunlar Avrupa’nın en güzel ve en insani çehrelerinden farklıdırlar.

Onlar, hürriyet, büyüklük, güç, servet, ve nimet kitlelerin şahsiyetini, ilimin köklerini ve fedakarlığı, muhakeme, bütün kötülükleri, yakılma, deri yüzülmesi ve ateşe atılma gibi büyük fedakarlıklarla elde edebildiler. Böyle bir cenderenin içinden geçilerek aydın sınıfı kurulabildi. Ancak, doğuda böyle olmadı. Doğu ülkelerinde (Roneh Ra-bon) ve doğu bilimcilerine bağlı oryantalistlerin programları gereğince, onların kopyası teşkil edildi. Avrupa’da alınan neticenin tamamen tersini burada aldık. Ne yapmalı? Aydın sınıfını protesto edip, gelenekçi inanışa ve gericiliğe dönüş yapmak mümkün müdür? Bu yol tamamen kapalıdır. Bu çağrı bütünüyle manasız, kısır ve neticesizdir. Gericiliğe, irticaya, geriye dönüş, eskiye inanma, tarihe bağlanma, ölüye tapınmaya yol yoktur. Bunlara giden bütün yollar tıkanmıştır artık. Biz aydınlar, kendi sınıfımızın teşkil ve tedvin edilmesine baktığımızda, tamamen benzer olduğumuzu görmekteyiz. Avrupa dillerinde şunu okuyorum: “Bu Avrupalı olmayanlar, yani bizim besleme ve yetiştirmelerimiz, dilimizi öğrenip, yaşayış tarzımızı orda yaygınlaştırır, masraf, elbise, yemek tarzlarını, binalarını, kültürlerini, bizimkilerine benzetir; yiyecek iştikaklarını, makyaj ve süs malzemelerini masraf etmeyi, elbise, yiyecek ve bina şeklini, bizim gibi yapar, ve yenilenir; din, kültür, zevk, düşüncelerini değiştirir ve böylece de bize benzemeye devam ettikleri müddetçe pazar bulmaya devam edeceğiz; ancak bu Avrupalı olmayanlar eğer elbisesini eski zamanda olduğu gibi giyerse, kendi zevklerini uygulamaya kalkışırlarsa, kendi yiyeceklerini yerlerse, kendi binasında yaşarlarsa, artık benden hiç bir şey satın alamazlar.”

Avrupa’nın teknolojisine dayanan sermaye, Afrika’ya hıristiyanlık gönderiyor. Elbise giymeyen, çıplakları hıristiyanlaştırmak istiyorlar. İffet, ismet, utanma, haya duygularını kazanmaları ve daha sonra da Mençıster yapımı elbiseleri satın almak. Hadise bundan ibarettir. Onun ardından, bu gayenin hedefe ulaşması yolu üzerinde bütün sedler, manialar bu aydın tabakası vasıtasıyla ortadan kaldırıldı. Sokaklar açıldı ve deccalın eşeğinin yuları da, aydınların -yani aydın taslaklarının-vasıtasıyla tutuldu. Bu toplumun, bizim toplumumuzun içine kadar getirildi. Öyle ki, şimdi bile biz kendimizi onlardan saymıyoruz. Sadece onları kendi yerimize tanıyoruz. Alinasyon  mevzusunda anlattığımız gibi, biz başkalarını kendi yerimize hisseden adamlar konumundayız. Tıpkı, öküzü kendi yerinde hisseden, Meşhed’li Hasan gibi. Bu duyguyu onlar meydana getirmedi. Onların yapmış olduğu, sadece birkaç aydını meydana çıkarmak oldu. Bu bazılarının bilerek ve büyük bir kısmının bilmeyerek kandırıldıkları aydınların durumu gibidir ve bundan dolayı Galile’nin, Kalp-ler’in, Didro, Jan Jak Ruso veya Valter’in rolünü üstlendiklerini ve Orta Çağ’ın taassup ve hurafeleriyle savaştıklarını sanmaktaydılar. Orta Çağ hurafe ve taasubuna karşı mücadele verdiklerini tasavvur ettiklerinden karşılıksız çalıştılar, fedakarlık gösterdiler ve bunun neticesinde, bu caddeler açıldı; böylece kültürler öldü, kendimize karşı savaştık ve öz benliğimizi inkar etmeye ulaştık. İslam ülkeleri ve doğulu toplum asil insanlardan boşandı. Öyle ki, artık kendi elbisemiz aklımızdan çıkmış. Böyle bir platformda kültürümüzü nasıl unuttuğumuzu sormaya bile gerek yok. Ne olurdu, bütün maddi kaynaklarımız, maddi menfaatlerimiz, yeryüzündeki kaynaklarımız, yeraltındaki bütün zenginliklerimizi Doğu sınırları içinde, (kasıt bütün doğudur; Asya ve Afrika, kastı islam ülkelerinin tamamıdır) yağmalansaydı, yenilseydi de yeter ki bozulmamış insanlar olarak kalsaydılar. Eğer kalsaydılar bunların tamamını yeniden geri almaya imkan olurdu ve kendi ayaklarımız üzerinde durabilirdik. Ama kendi benliğimizden koparılıp, ayrı düştüğümüzde, Sordel’in tastikçisi ve diyalektiği olduk. Sordel şöyle diyor: “Bir patron, efendi, bir güçlü, bir psikolog, bir ferdi kendi şahsiyetinden boşaltır, onu ezer, tahkir eder, onda aşağılık duygusunu uyandırır-sa, o ferd kendisini, hakir küçük ve diğerlerini büyük hisseder. Bu onuru kırılmış, aşağılanmış ferd (bu günümüz dünyasının en büyük nazariyesidir), kendisini benliğinden ayrılmış, köksüz, ve temelsiz görür ve netice olarak kendisinde aşağılık duygularını, küçüklük kompleksini oluşturanların daha üstün bir ırktan, olduğuna ve onun daha iyi yaşadığını iyi anlayıp, üstün olduğuna inanır. Ve kendisinin küçük, basit ve değersiz olduğuna; kötü ve basit bir din, kültür ve ırka sahip olduğuna inanır.” Onun zihninde sahip olduğu, din, kültür ve tarih, kötüdür, ama buna karşılık muhatabının bütün herşeyi iyidir; öyle ki, muhatabının Napolyon’u iyidir ve kendisinin Nadir Şah’ı kötü…
Birbirine benzeyen adamlar bile bunda kötü ve onda iyi kalıbına oturtulur. Bu aşağılık kompleksi ve diğeri büyüklük kompleksiyle karşı-karşıya gelmektedir; bu devamlı olarak acı çekiyor, kendisinde oluşan bu kompleksden dolayı üzerinde büyük bir baskı oluşturan duygulardan nasıl kurtulabileceğinin çarelerini aramakla meşguldür. Bizzat onda sığınmak, onda zahir olmak, kendisini onda bitiştirmek, onda kaybolmak ve kendisine yabancı olmak, kendisini gizlemek, kendisini inkar etmek, bu kültür ve bu ırktan olmadığını izhar ve ilan etmek istiyor. Dilini unutur, isim ve dinini unutur, esasen onların -yani hemşehrilerinin-nasıl yaşadıklarını unutuverir, onların nasıl olduğunu bilmez; nasıl yemek yediklerini, nasıl yattıklarını bir türlü idrak edemez. Esasen geçmişteki dil, hayat, insanlar ve şimdikilerden nefret eder, onların zevklerini beğenmez. Bu “gösterişle ve hatta onun gibi olmakla” kendisini onun saldırısından ve aşağılık kompleksi duygularından kurtarmaya çalışır. Bir toplum bu noktaya ulaştığında, kendi kimliğini kaybetmede ve kendisini imha etmede otomatik-leşir. En üstün aydınların, yazarların, mütercimlerin, üstün kabiliyetlere sahip olanların ve düşünürlerin işi nedir? Kendisini imha etmek, viraneye dönüştürmek, başkasına sığınmak, ve onda kimlik kazanmaktır. Bu bizim yeni en üstün kabiliyet sahiplerinin, yazarların, tercümanların,şairlerin, filozofların, dil bilimcilerinin, dışarıda terbiye edilmişlerin ve tahsil görmüşlerin üstlendiği roldür. Bütün işleri -biz yani belirli bir aselet sahibi olan insanları-imha etmektir. Ve ne kadar boşalmış olduklarını gördüğümüz şahsiyetleri kurban etmek. Geçmişe, bundan bir veya iki asır öncesine bakın. Köylerimizde, küçük kasabalarımızda, büyük insanlar, büyük alimler vardı. Her yerde, bizzat “kendileri olan” kişilik sahibi, bir veya iki-üç adam bulunurdu. Otuz, kırk, yüz, üçyüz sene önce, ilerleme sağlamış olduğumuzu söylemiyorum, ama asildik. Asalet, ilerleme ve medenileşmeden ayrı bir meseledir.

Bütün yönlerden iyi olduğumuzu izah etmeye çalışıyorum. Hayır! Duraklamıştık, ama asildik. Asil idik de ne demek oluyor? Yani “kendimiz idik. Değerler bizden kaynaklanıyordu. Duraklamıştık, ama insandık,” “kendimiz seçebiliyorduk” “kendimize aid zevklerimiz vardı” “kendimiz elbise yapıyorduk; bina yapıyorduk; bizzat kendimiz renk, güzellik ve modayı belirliyorduk. Kendimiz şiir söylüyorduk, yazıyorduk… Kendimiz din-diyanet sahibiydik, kendimiz inanıyorduk ve bunların tamamı bize aitti. Lakin şimdi bunlar bizim malımız değil. Bizim en iyi mütefekkirimiz özüne dönüş yapmak ve asalet istiyor, ama yine de tercüme yabancıdır.

Böyle biri, Avrupa’nın taklid edilmemesi ve öze dönülmemesini istiyor, ancak bunda bile mukalliddir. Fanon ve Sartre’in teorisine dayanarak konuşuyor, kendisinden değil. Söz sahibinin kıyafetiyle diğerlerinden olduğunu zaten bütün açıklığıyla sergilemektedir. Ama yedi veya sekiz seneden beri “kal”, “kul”, rivayetleri ve kelime oyunlarıyla batıcı akıma muhalefet etmeye başlamış bulunuyor. Nasıl bir bir sermaye ile batıcılık akımına karşı muhalefet ediyorsun? Sen ne Batıyı batıcılığı ve ne de Doğuyu tanıyorsun. Sadece Fanon ve Sartre gibilerinden bu sahada bir kaç makale tercüme olduktan sonra, böyle bir akım moda oldu ve sen de bu modanın izleyecisin.

Avrupa’da çok eski dostlardan birinin evine gitmiştim, baktım ki ev sahibi “ben özüme dönüş yaptım” demek için bir çift çarığı kapısının üstüne asmış. Kendisine şöyle sordum: “Kimler çarığı odanın kapısına asar? Sen Amerikalılara dönmüşsün. Onlar çarık ve sini satın alarak duvarlarına asıyorlar. Bunlar da takliddi. Sen hangi özüne dönüş yapmışsın? Sen aslen kendini tanımıyorsunki, ona dönüş yapmış olasın?”

Dr. Ali Şeriati
Kaynak: Aydın

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Kafka’nın “Merhametsiz bir zorba” dediği Babası: Hermann Kafka

“Bazen dünya haritasının önüme serilmiş olduğunu ve senin boylu boyunca bu haritanın üzerine uzandığını hayal ediyorum” Franz Kafka, 1919'da dinlenmek...

Kapat