Albert Camus: “Ama insan acılarının en büyüğü yasasız yargılanmaktır”

Ne var ki kınanan, devam edemedi. Ben ne dediğimi biliyorum, azizim. Bir zamanlar, her an bir sonraki ana nasıl ulaşabileceğimi bilmiyordum. Evet, bu dünyada savaş yapılabilir, aşk taklit edilebilir, gazetelerde boy gösterilebilir ya da yalnızca örgü örerken komşu çekiştirilebilir.

Ama bazı hallerde, devam etmek, yalnızca devam etmek insanüstü bir şeydir. O ise insanüstü değildi, inanın bana. Can çekişmesini çığlığa döktü, ben de bu yüzden onu seviyorum, dostum, bilmeden öldü o.

Felaket şu ki, bizi yalnız bırakıp her ne olursa olsun, yoluna devam etti, hatta, onun bildiği şeyi biz de bilerek, ama yaptığını yapmaktan ve onun gibi ölmekten aciz kalarak boğuntu hücresinde pineklediğimiz zaman bile. Tabii, onun ölümünden biraz yararlanmaya kalkıştılar. Eninde sonunda, şunu söylemek dâhice bir işti: “Pek de lekesiz değilsiniz, güzel, bu bir gerçek. Peki öyleyse, ayrıntısına girmeyelim işin! Haç üzerinde bir hamlede temizleyelim bu işi!” Ama bir sürü insan yalnızca daha uzaktan göze çarpmak için şimdi haça tırmanıyor, hatta bunun için çok uzun zamandan beri orada bulunan kişiyi biraz çiğnemek gerekse bile. Bir sürü insan, hayırseverliği uygulama alanına koymak için cömertlikten vazgeçmeye karar vermiştir. Ey haksızlık, ona yapılmış olan ve benim yüreğimi sıkan haksızlık!

Bakın, yine kendimi kaptırdım, savunma yapmaya başlıyorum neredeyse. Bağışlayın, bunun için nedenlerim var, anlayın. Bakın, buradan birkaç sokak ötede Çatıdaki Tanrımız adını taşıyan bir müze var. Vaktiyle onlar, yeraltı mezarlarını çatı katlarına yerleştirmişlerdi. Ne olsun istersiniz, mahzenler burada sular altında kalmış durumda. Ama bugün, içiniz rahat etsin, onların Tanrısı ne çatıda, ne mahzende artık. Onlar onu kalplerinin zindanında bir mahkeme üzerine tünetmişlerdir ve onun adına yargılamaktadırlar. O ise günahkâr kadına yumuşak bir sesle, “Ben de mahkûm etmiyorum seni!” diyordu; olsun, yine de mahkûm eder onlar, kimseyi bağışlamazlar. Tanrı adına, işte layığın bu senin. Tanrı mı? Bunu o kadar istemiyordu o, dostum. Sevilsin istiyordu yalnızca. Elbet onu seven kimseler vardır, Hıristiyanlar arasında bile. Ama sayılıdır onlar. O, bunu öngörmüştü zaten, mizah duygusu vardı onda. Petrus, bilirsiniz, korkak Petrus, inkâr eder onu: “Ben bu adamı tanımıyorum… Ne demek istediğini anlamıyorum senin… vb.” Gerçekten ileri gidiyordu! Ve o, bir sözcük oyunu yaptı: “Petrus’un üzerine kilisemi kuracağım.” Alay daha ileri götürülemezdi, öyle değil mi sizce? Ama hayır, onlar hâlâ baskın çıkıyorlar! Görüyorsunuz, sorunu iyi biliyordu o. Sonra da, onları, ağızlarında bağışlama, yüreklerinde hüküm olmak üzere, yargılamaya ve mahkûm etmeye bırakarak ebediyen çekip gitti.

Çünkü artık acıma kalmadı denemez, hayır, vallahi, hiç durmadan bunu konuşuyoruz. Ne var ki, artık kimse aklanmaz oldu. Ölmüş masumluk konusunda yargıçlar bol bol konuşuyor, her türden yargıçlar, İsa’nın ve Deccal’in yargıçları ki, bunlar zaten, boğuntu hücresinde uzlaşmış aynı kişiler. Çünkü yalnız Hıristiyanlara yüklenmemek gerekir. Ötekiler de işin içinde. Bilir misiniz, bu kentte Descartes’ı barındıran bir evin ne olduğunu? Tımarhane. Evet, genel sapıtma ve işkence bu. Tabii biz de kendimizi o tımarhaneye koymak zorundayız. Fark etmişsinizdir ki, hiçbir şeyi kayırmıyorum, öte yandan biliyorum ki, siz de aynı şekilde düşünüyorsunuz. Böyle olunca, mademki hepimiz yargıcız, o halde hepimiz birbirimize karşı suçluyuz, hepimiz kendi berbat tarzımıza göre İsa’yız, bir bir haça gerilmişiz, ama yine bilmeden. Hiç değilse biz öyle olurduk, eğer ben Clamence, çıkar yolu, tek çözümü, doğruyu bulmasaydım…

Yoo, kesiyorum burada, aziz dost, korkmayın! Zaten sizden ayrılıyorum artık, işte kapımın önüne geldik. İnsan yalnızlıkta, yorgunluk da eklenince buna, kendini seve isteye peygamber yerine koyuyor. Ne de olsa, halim ortada benim, çürümüş taşlar, sisler ve sularla kaplı bir çöle sığınmış biri, basbayağı zamanlara özgü içi boş peygamber, sırtı bu yosun tutmuş kapıya yapışmış, parmağı alçak bir gökyüzüne doğru kalkmış, hiçbir yargıya tahammül edemeyen, yasasız insanlara ilenip duran, kafası alev ve alkolle dolu, Mesih’siz İlya. Çünkü onlar ona dayanamazlar azizim, bütün sorun da bu. Bir yasayı benimseyen kimse, kendisini inandığı bir düzene yeniden yerleştiren yargıdan korkmaz. Ama insan acılarının en büyüğü yasasız yargılanmaktır. Biz yine de bu acı içindeyiz. Doğal dizginlerinden yoksun kalan yargıçlar, rasgele boşanarak lokmalarını çifter çifter yutarlar. O zaman onlardan daha hızlı gitmeye çalışmak gerekmez mi? İşte büyük telaş o zaman başlar. Peygamberler ve şifacılar çoğalırlar, iyi bir yasayla ya da kusursuz bir örgütle hedefe varmak için acele ederler, yeryüzü ıssızlaşmadan önce. Çok şükür ki, ben hedefe vardım! Son ve başlangıcım ben, yasayı müjdeliyorum. Kısacası, cezaevi yargıcıyım.

Düşüş
Albert Camus

 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Banka ve Sanat: Herkesin emeği var yazarın yok mu? – Cemal Süreya

Nicedir bazı büyük özel kuruluşların düşünce, sanat, edebiyat üstüne yayınlar yaptıklarını görüyoruz. Ancak, birkaç yararlı kitap sayılmazsa, bu tür kurumların,...

Kapat