ALACAKARANLIKTAKİ ÜLKE’DEN İNSAN MANZARALARI – NEVİN KOÇOĞLU

Güllerin açmadığı bir mevsimden yazıyorum ve koyu siyah bir yerlerden. Tarihin alnındaki kömür rengi çizgiden, zulmün burgacından. Ekmek almaya gidenlerin, ekmek kadar kaldığı yerden, “Vurmayın öldüm” diyene ölesiye vurulan yerden sesleniyorum, insanların ve katırların bedenlerinin birbirine karıştığı dağlardan, toprak damlardan savrulan ağıtların arşa yükseldiği genç ölüler ülkesinden.  Terazinin iki kefesinin birbirine en uzak eğride durduğu ve acının gümrah sesinin kulaklarda yankılandığı Alacakaranlıktaki Ülke’den…

1 / Göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay / Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede    

     Kaosun fırtınaya dönüştüğü ülkeye tuhaf bir tedirginlikle düşüyor ay ışığı. Evlerin yüzünde siyah bir örtü, çiçekli perdelerin rengi solgun. Granit heykellere benziyor insanlar, kederli bellekleri gülümsemenin tarihini siliyor yüzlerinden. Şu kurumuş kanı kim unuttu ıssız kaldırımda, kim sarıldı acının kalbine? Yine gelecekler!  “O nerede?” diye vuruyor kapı tokmakları, çürümüş ezgiler dilinin ucunda zillerin. Cinnet geçiriyor cellât. Elleri ve gözleri semaya bakıyor kadınların, kızılcık şerbetiyle yıkanmış yüzleri. Tanrı susuyor kalbim, sen söyle direngeçliğin şarkısını!

/ Saatin kaç olduğunu biliyor musun? / Ben anlayamıyorum gece mi yoksa gündüz mü? 

     Siyah kartonlarla kapalı evlerin camları. Vadesi dolmadan yapraklar kopartılıyor her gün insan takviminden, geceye vuruyor ölümün şavkı. Zamanın yüzüne geçiriyor kadınlar tırnaklarını. Çocuklar sokaktan içeri çekiliyor titreyen ellerle, uğursuzluk deviniyor tedirgin yaşlıların oturduğu kahvehanelerin sıralandığı Arnavut kaldırımlı meydanda. Birkaç el silah sesi yankılanıyor boşlukta, meydan uğulduyor: “Terzi Hüseyin’i vurdular.”

Acının tözü.

3 /  Nicedir akşam, bir kefen gibi geriliyor / Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.

     “Bu gece ay çıkmasa bari” diyor parkasının içine beyaz balıkçı yaka kazak giymiş delikanlı. Ay, rüzgârla haber salıyor bulutlara, “Bu gece daha da bir kara denmeli geceye!” Yaşam lanetli bir deccal, barbar, tiksinç, çürük. Birazdan bir çığlık gibi kusmak için duvarlara, sözcükler dönüp duruyor delikanlının döşünde. Uzaktan bir siren sesi, yakınlarda bir bekçi düdüğü, daha da sıkı sarılıyor yanındaki kıza. İki sevgiliymiş gibi sarmaş dolaş yürümeye başlıyorlar, “Şu köşeyi dönünce” diyor bıyıkları üst dudağını kapatan delikanlı. Küçük bir kutu çıkartıyor parkasının altından: “Tek Yol Devrim”

4 / Kendi sesimden korkuyorum bazen, inanır mısın? / Gördüğüm yüzlerden, tanıdığım insanlardan…

    Hangi boran attı beni bu kar şehrine, kar nahiyesine, sonunda kar köyüne..? Yastık altından topladığım anılarla gelmek isterdim çantamın ceplerinde, suya attığım deniz yıldızlarının hikâyesiyle, eli boş döndüğüm her balık avı sonrasındaki kahkaha sesleriyle, ya da tuttuğum her balık için “Balıkçıdan almadın değil mi?” sorusuyla… Ölüm deli bir rüzgâr, kanlı bir gömlek şimdi ülkemde. Güneşin kuzeyde olduğu yerden geçtim de geldim sadece çakal ulumaları duyulan bu yere. “Kitaplarımın avuç avuç külünden, uçurumların dibinden, kırılganlığın bahçesinden. Başka bir köye sürülen karımın gözyaşından, anama emanet yolladığım üç çocuktan. Sessizliğin sesi ürkünç, duvardaki gölgeler korkunç, insan nasıl oluyor da işkencecisini yanında taşıyabiliyor sürgün yerine? Zindanların dili söylesin ki ölüm kolay, zor olan vahşet. Sesimi tanımıyorum, sesimi tanımıyorum kederin duvarda yankılandığı her akşam, kendimi tanımıyorum.

5/ Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum / Kentin bitip tükenmeyen yollarında… / Arkadaşlarımın ölüleri kayıp gitti parmaklarımın ucundan

     Ölüm geri çekilmiyor sokaklardan. Erken bahar çiçekleri düşüyor toprağa, bir sevgili gibi öpüyorlar tuzlu ağzından ölümü. Körleşiyor sokaklar ölümün atlas ülkesinde, bir tutam çığlığa dönüşüyor kalbim. Kan rengi şafağa doğan güneş her gün mezarlıkta batıyor, bir toprak yığını, birkaç rakam, servilerin gölgesi… Çamur taşıyamaz oldu ayaklar. Bir de fotoğraflar mezarlığı var şimdi, kayıp etler- kemikler. Cumartesileri göğe bakan analar, acının gökteki yankısı. Gören görmüyor, gören anlatmıyor! Görmeyenin konuştuğu o yılancıl dil ve bizim çocuklar hâlâ ölüyor uçurum kenarlarında…

6 / Anlatmak isterdim ülkemin dağlarını, denizlerini / Çiçeklerinin, kuşlarının adını birer birer  

     ‘Sırtımı Toroslara yaslayıp, saçları yerlere değen salkım söğütün gölgesinden sesleniyorum sizlere; yüzümde ılgıt ılgıt Akdeniz rüzgârı, üstüm başım portakal kokusu, burnumda kekik, nane, peryavşan. Arıların uçuşmasına, dağ lalelerinin çiftleşmesine tanıklık ediyorum, martıların denize pike yapışına.  Kaya korukları kadar direngenim, şu anason kokusu kadar uçucu. Harnup, zakkum, yasemin, begonvil… Dut ağacında kedi, yanımda Ayışığı, insan insana kardeş, kuşlar kadar özgür, hayat güzel dostlar.’ demek isterdim şayet öldürülmeseydi fidan dahi olamamış şıvgalar, ölümün kirli yüzü düşmeseydi önümdeki şu bakır tastaki suya, alnındaki acılı yazıya dokunmasaydı analar, katılaşmasaydı gözlerinde tuz. Genç ölmenin tarihi yazılıyor ülkemde, üstüm başım kan…

“Soruyor yedi yaşında bir çocuk:

-Niye bu silah sesleri, niye bu ölümler baba?” 

7 / Analar çocuklarının ölümlerini düşünüyorlar / Kendi ölümlerinden daha çok    

     Okul çıkış zili çaldı işte… Okulun karşısında bekleşiyor her zamanki gibi analar, babalar, nineler ve dedeler. Haber çabuk ulaşmış mahalleye “Devrim Lisesi’nde kavga çıkmış yine.” Baş karasını alelacele sarmış ninem, beklemediğim bir çeviklikle gelmiş okulun önüne. Belli ki anneme fırsat bırakmamış, benzi atmış, göğsü kalaycı körüğü gibi.

-Eyi misin kızım?

-İyiyim nine…

-Allah’ıma şükür, hadi tez gidek eve.

Söylemedim nine, bugün de bıçak şavkıdı sınıfın içinde, Hasan’ı kıstırdılar köşede, bıçak ete girerken ses çıkarmıyor, Hasan ahhh dedi sadece, bir de kalbime giren acı… Daha iki gün önce yatırdık Derviş’i kırmızı topraklara. Derviş ki 17 yaşında, bıyıkları yeni terlemiş ince bir oğlan, Derviş ki, gülümsediğinde çenesindeki gamzesi derin bir kuyu olan… Şimdi hangi el adını titremeden yazacak taşa, el yazsa da taş utanmayacak mı taşlığından? Hangi çiçek açacak üzerinde utanıp sıkılmadan, ya da taşıyabilecek mi taç yaprakları gözlerimizden dökülen yaşı?

-Gidelim nine, korkma ev şurası işte…

8 / Penceresinden yağmuru dinleyen şu çocuk ölecekse 

      Badem ağaçlarının altında öpemeden sevgilisini, şemsiyesiz koşamadan caddelerde, sırılsıklamken bir öpücük konduramadan yanağına ölecekse şu çocuk, ben ölmek isterim onun yerine. Bir kuş gibi avlayacaklarsa pencerede,  havara taşlı duvar delik deşik olacaksa barbarların kurşunlarıyla, kan karışacaksa hayadın ortasındaki gannedeki suya, ürküp kaçacaksa kuş tağasında sinlenen kuşlar, ince bir kan akacaksa kilit taşlarında, ben ölmek isterim yerine…

“O çocuk portakal yiyecek daha…”

9/  Gece yarısı bindim bu otobüse / Niye durdu bu otobüs söylesene? 

     Paltomun yakasını iyice kaldırdım, alnımda rüzgârın uğultusu, acıya akıyor kum saati. Acıyla akran, ölümle kardeş, yorgun bir tay gibi nefes nefeseyim. Yaktığım her şeyin külleri tırnaklarımın dibinde. Kaybolmak istercesine içine içine kayıyorum paltonun. Annemim hıçkırığı kulağımda yankılanıyor hâlâ: “Ne zaman geri döneceksin oğul?” Niye durdu bu otobüs söylesene? Etrafımız çevrilmiş, hepimizi aşağıya çağırdılar. İnenlerin yüzüne bakıyorlar dikkatlice. En son ben indim otobüsten, birbirlerine baktılar, bir kenara aldılar beni, kollarım başımın üstünde!

     Çakır dikenlerinin anaların kalbine boylandığı bir zamanda, yetmiş yaşında bir kadını cemseye bindiriyorlar, beli iki kat olmuş, kendi başına çıkamıyor, bir paket gibi yüklüyorlar. Bir sunağa gider gibi herkes, cemse tırmanıyor tepeye… Acının, işkencenin, katliamın tarihi yazılıyor halkın belleğine.

-Azmi vermiş adımı ana, burada öğrendim.

– Sen onun çocuklarını beslediydin oğul.

-Çok işkence etmişler ana…

10 / Karanlık, alabildiğine karanlık / Kentimin üstünde, ülkemin üstünde… / Tutacak bir dalımız kalmadı mı artık? 

      Kuşlar izini siliyor gökyüzünden, borana dönüyor bir çıvgın. İnsanlar kendi ördükleri kozalara hapsoldular şimdi. Karanlık, çok karanlık.  Bir o kadar da yıldızlanmış gökyüzü. Çığlıklarını yutuyor insanlar, hıçkırıklarını tutuyor. Çağrısına koşuyor ölümün. Sur yıkılıyor, genzi yakan dumanlar tütüyor bodrumlardan. Yazılanmış duvarlar, “ Yine geleceğiz.” Ölüsüne sahip çıkamıyor kimse. Yedi gündür sokakta yatıyor bir ananın ölüsü, vurulmuş kuşçasına. Hangi kitapta okudunuz ölü kadınların çırılçıplak soyulmasını, hangi filmin fragmanıydı kokmasın diye evladının ölüsünü dolapta saklayan ana?

Boran, dengbej, klam, stran…

11 / Kahpece öldürüldüler dersin / Çok severlerdi bu ülkeyi…

       Şarkısını söylediler bir ülkeyi çok sevmenin toplandıkları briket gecekondularda. Direnişin devinimiyle harlandı sönmez ateş. Çürümüş erk, kaosun cinneti, ezilen halk, yankılanan ölüm.

Evet, kahpece öldürüldüler ama isimlerini mıh gibi çaktık aklımıza, ölüler kitabına yazmadık adını hiçbirinin.  Çoğu bir gül alacak zamanı bulamadı sevdiğine, belki de zaman bulamadı sevmeye.  Sonra, “kan gülleri açtı döşlerinde, bir o yanda bir bu yanda.”

12 / Kitaplarını paket edersin / Ayırırsın bir bir yasaklanmış olanları / bir arkadaşını kefenlemişçesine suçlu. 

     Sözcükler yasaklı şarkısını söylüyor özgürlüğün. Elden ele geçiyor kuytu köşelerde, masa altlarında, iç ceplerde, pantolonun arka kemerine sıkıştırılıyor bazen bir silah gibi. Kendi cellâdına gülerken umutla sarmalanıyor yaşam. Devlet mühürlü kâğıtlar dolanıyor ortalarda, İskenderiye binlerce kez daha yanıyor. Gecenin kör karanlığında kör kuyulara emanet ediliyor kitaplar kimi zaman, kıyamayarak yakmaya.  Ana, bana bir şey olursa… Gri bir duman yükseliyor bacadan, sıkça…

13 / Ölüm gelir. Ve dalar yüzünü, saçlarını / Hiç tanımadığın sinsi bir rüzgâr / Ölüm gelir.

     Ölüm gelir ve saydam bir hançer olup geçer içinden.  Son suyunu içer yaralı geyikler ateşi sönsün diye. Bazen eve ulaşamaz içi dolu bir file, koltukaltındaki sıcak ekmek, soğur kan içinde. Ölüm en çok merminin adresine ulaşmasıyla gelir, bazen bıçakla, bazen tuzakla. Kanlı bir ırmaktır boğar, göğsüne vurulmuş közlü damgadır yakar. Ağır hüzünle gelir, yapışır anaların eteğine gümrah sesiyle, iğreti bir nefes bırakır göğsünde. Bazen darağacıdır, çiçekler açar urganda. Bazen küçücüktür, büyür mezarda. Ölüm bazen gözü açık gelir, sen örtersin usulca!

14 / Niye böyle gecikiyor gün / Niye her yerde bir naftalin kokusu?

       İnsanlar gülmeleri saklar oldu kilidi paslı bir ahşap sandığa, neşeyi, dilini, güvenmeyi. Bolca naftalinledi sonra güveler tüketmesin diye… İnsan düşüncelerini beyninde saklar oldu, dili ve dişi arasından çıkarmaya korkarak. O kadar çok geldiler ki, o kadar çok aldılar ki, herkes herkesi kendisinin muhbiri sanmaya başladı. Maske dedi, yarım ağız verilen selama ya da müstehzi bir gülümsemeye. İnsan kan ve irinden müteakip varlık oldu birbirinin gözünde, hoş öylesi de vardı, sinsi, kemiksiz,yüreksiz.. İnsan, mezarlıktan geçerken sadece ölümün şarkısını söylemeye başladı yüksek sesle. Tükürdü cellâdının eline…

15 / Bir gecekonduda nemli bir oda /  Döşemenin üstünde telleri kopuk bir saz

     Hep kan tuttu gecekonduları; geçmişte de, bugün de. Oralarda harlandı isyanın ateşi, orada halka iş-ekmek dedi, eşitlik dedi bizim çocuklar. Ekmeği aslanın midesinden almayan nereden bilirdi ki, ekmeği sofraya alamayanın derdini. Belki camı kırıktı, belki naylonla örtüktü, nemliydi, duvarları küflü ama kitaplar eksik olmazdı bu evlerde. Düztepe’de böyle bir gecekonduda kıstırılmıştı İlhan ve Mehmet Ali, iki gün direndiler, askerlere “Siz çekilin” dediler. Devlet koca garnizonu, bununla yetinmeyip bir de tank getirmişti ikisi için. Halk toplanmış biri öğrenci diğeri emekçi olan bu iki genç lehine slogan atıyordu. Bir işçi gecekonduya doğru hareketlenen askerlere karşısına dikilip siper etti kendini. Öldürdüler. İki gün süren çatışmada önce İlhan öldü, ertesi gün tank ateşi sonucu Mehmet Ali. Tam 51 yıl önce, devlet halka yine yalan söylüyordu: “İçerde bir kadın rehin, evin altı dehlizlerle dolu…” O ev bir anıt gibi delik deşik hâlâ aynı yerde…

“…Bu haber, kara haber / duyun ey yiğit Antepliler / ölenler / hepsi birer Şahin’diler köprü başlarında / ve hepsi de Şahin gibi vuruldular yirmi yaşlarında /…” 

16 / Alacakaranlık akıyor kentin üstünden

      Penceresi naylonla kapalı evden cızırtılı bir radyo sesi geliyor. Yanık bir uzun hava çıkıp gidiyor kondunun penceresinden. Ölüm gökte asılı duruyor, çağrıldığında gelmeye hazır. Bir naylon leğenle yokuş aşağı kayıyor üç-beş çocuk, bir o kadarı da sırasını bekliyor. Yokuşta kaymamak için ayakkabılarının üzerine çorap geçiren kadınlar rejiye gidiyor, gece vardiyası işten dönerken. Isıtmayan güneş ve soğuk ay gökyüzünde birlikte. Kiremiti parçalanmış karlı çatılara hafif bir yağmur düşüyor, minicik delik açıyor karlarda. Çaydanlıklar ocağa sürülmüş, tenceredeki süt kaynamak üzere. Bu evlerin birinde dört kişi baş başa vermiş konuşuyor fısıltıyla.

“ Gece 11’de,  geçen seferki yerde. Deniz, bildiriler sende. Hüseyin boyayı unutma, Ulaş afişler sende!”  Usuldan bir rüzgâr başlıyor, direnç uçuşuyor sokaklarda…”
Nevin Koçoğlu


Hamiş: Bu yazı on altı bölümden oluşan Alacakaranlıktaki Ülke şiirinin her bir bölümüne karşılık olarak yazılmıştır.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz