Ahmed Arif Anlatıyor: “Kafamda, Yüreğimde Bitiriyorum Şiiri…”

AHMED ARİF — 1950 öncesi yılları. Abidin (Dino) Abilerdeyiz. Bir gün yine evde konuşuyoruz. İçiliyor. Bir tartışma başladı. “Türk şiirinde devrimi biz yaptık” dediler, “Nâzım değil. Bir çağ varsa onu da biz başlattık.”
Şimdi hangimiz konuşacağız, bilmiyorum. Yalnız ben düşünüyorum. Nâzım bunların akrabası, bunları yüceltmiş, tercümelerine yardımcı olmuş, ani aralarında bir hukukları var. Biz dışardan halk çocuklarıyız.
Nâzım’la tanışmıyoruz, ne ben, ne Yaşar Kemal. Dedim ki: “Güzin Hoca Hanımdan özür dilerim, benim hocamdır, ama bu, bir terbiyesizliktir.
Kendinizi Nâzım’dan daha büyük bir şair, çok daha önemli, edebiyatta çığır açmış, devrim yapmış adamlar olarak görmeniz soytarıca bir harekettir. Burada benim abilerimsiniz ama, beni mecbur ettiniz.”
“İkincisi” diye devam ettim: “Diyelim ki çok ileri bir toplumdayız, er bakımdan, ekonomik bakımdan, politik bakımdan çok ileri topluma ulaştık. Ve o zaman konuşuyoruz. Şimdi değil o zaman birileri çıkıp Türk şiirini yargılayacaksa ve siz de bu laflarınızla ortaya çıkarsanız, yani Yahya Kemal’e bir şey demezler, ama size hain derler.
Ayıptır, hem Nâzım’ı tanıyorsunuz, hem arkasından böyle konuşuyorsunuz.”

Oktay Rifat “Nâzımdan başka şiir bilmez misin sen?” dedi. Ben sesimi çıkarmadım artık. Ama Güzin Hanım işaret ediyor “oku” diye.

Ben de “Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden”i okudum.

Yiğit harmanları, yığınaklar,
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar,
Hayınlar, amana gelmiş,
Yetim hakkı sorulmuş,
Hesap görülmüş.
Demdir bu…

Demdir,
Derya dibinde yangınlar,
Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs…
Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde,
Çelik kadavrası korugan’ların.
Ölünmüş, canım,ölünmüş
Murad alınmış…

Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe,yemeğe…
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.

İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı,kınsız,uyanık,
Ve genç bir mısradır
Filinta endam…
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,
Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri…
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki, yaşamama sebep…

Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık…
Ve zehir – zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık…

“Bu kimin?” dedi Oktay Rıfat. “Bir arkadaşın” dedim. Fakat Oktay Rifat çarpıldı. “Korkunç, korkunç güzel bir şiir” diye söyleniyor. “Ben bu şiirle elli tane şiir yazarım” diye sürdürdü konuşmasını, “Malzemeyi nasıl böyle hoyratçasına harcıyor bu yahu.”

O zaman şu karşılığı verdim: “Sen elli tane yazarsın, sulandırırsın konuyu, şiiri, mısrayı. Bu boya ile elli resim boyarım diyorsun. O
zaman bu şiir olmaz. Yani senin yaptığını sanma ki biz bilmiyoruz. Sen
Prévert’den yürütüyorsun, Charles Nodier’den yürütüyorsun, sonra da bir yenilikmiş gibi sunuyorsun bunları.”

— O sıralar dergilerde şiirlerin yayımlanıyor muydu?

AHMED ARİF — Tabii o sıralar benim şiirim daha açığa çıkmış değil.
Henüz öğrenciyim. Ama dediğim gibi Orhan Abi, Orhan Veli biliyor şiir yazdığımı. Ona okuyorum. Orhan Abiyle paytonla geziyoruz. Ulus’tan
Kızılay’a paytonla gidip geliyoruz. Yani böyle keyfederdi Orhan Abi.

Elbette Orhan Abi yaşasaydı çok büyük bir şair olacaktı. Çok daha büyük bir şair.

Şimdi söylemek istemiyorum, ben Kanuni’nin karısına, Hürrem Sultan’a şiir yazmam. Bir Cumhuriyet kuşağı şairi başka övünecek adam bulamıyor mu? Onu Kanuni zamanında saray dalkavukları yapabilir. Beni bu konuda sekter bulabilirsiniz. O başka…

Ben kendiliğimden bir dergiye şiir vereyim… Hiçbir zaman böyle şeyler aklıma gelmez. Bugün de gelmiyor.

— Bugün niye dergilere şiir vermiyorsun?

AHMED ARİF — Şimdi dergilerin büyük çoğunluğu bir fraksiyonun organı olarak çıkıyor. Hemen hemen öyle. En azından bir grubun diyelim. En kabadayısı da on bin basıyor.

Şimdi halkımın lütfuyla ben bir yere ulaştım. Yani benim imzam satar.
İyi koşar atlar var ya, o atlara çifte bahis, altılı ganyan oynarlar.
Benim şiirim de öyle bir şiir. Saf kan. Adam tiraj yapacak şimdi.
Senin katılmadığın yazılar var o dergide. Ben niye o adamın lokomotifi olayım? Bir sorumluluğum var benim. En azından sevdiğim adamlar olacak, onlara veririm şiirimi. Cemal Süreya’ya verirdim, ona da canım kurban olsun. Kendini beğenmiş, öyle tanınmış olmak istemiyorum.

— Başka şiirlerine ne gibi tepkiler geldi?

AHMED ARİF — Böyle şeyler öbür şiirlerde de oldu. En çok öğrenciler yapıyorlar bunu. Kolayca çoğaltıyorlar, birbirlerine gönderiyorlar.
Kart olarak gönderiyorlar, mektup olarak gönderiyorlar.

Mesela bir öğretmen 500 tane kitabımı almış, o zaman tanesi beş lira mı ne, nikâhta şeker niyetine dağıtmış. Bunlar beni bir yerde gerçekten utandırdı. Bir damlacık da olsa ben bu susamışlığı karşılayabilirsem ne mutlu bana. Ki karşıladığım kanısında değilim.
Ama olsun işte, halk bunu çoğaltıyor. Bu sonra neye dönüştü biliyor musun? 12 Eylül’de kitap basılamadı. Bu yüzden birçok korsan baskılar çıktı.

Yani şiiri yorumlayan, şiiri seven, şiire sahip çıkan her zaman şaşılacak bir biçimde, şaşılacak ölçüde halk oluyor. Dilden dile geliyor şiir. Yoksa başka türlü olmazdı. Biz bu bakımdan çok zenginiz, ma bizimki yazılı bir edebiyat değil. Belki güzelliği de oradan geliyor. Dilden dile, nesilden nesile söylenerek. Yani Karacaoğlan’ın matbaası mı vardı? Kim bastı onun şiirlerini? Belki cönk mönk vardı ama, kim okurdu cönkleri? Bizde Kerem ile Aslı’yla, Hz. Ali’nin cenkleriyle başlamış halk kitapçılığı, halka hitap eden kitaplar…

Ben bununla gerçekten onur duyuyorum. Kesinlikle de aydınları küçümsemiyorum, hor görmüyorum. Onlar da benim halkımın çocuğu. Keşke herkes aydınlar gibi okuma olanağı bulsa, eğitim görebilse.

— Kimler okuyor şiirlerini, böyle bir saptaman var mı?

AHMED ARİF — Benim okuyucularım şimdi gençleştiler, bunu biliyorum.
Mesela bundan 15 yıl önce beni ev hanımları okuyordu. 45’inde,
50’sinde adamlar. Orta halli memurlar, öğretmenler okuyordu. Şaşılacak bir biçimde bana sahip çıkmışlardı.

— Nasıl yazıyorsun?

AHMED ARİF — Yazıyorum denmez buna. Ben şiiri kafamda, yüreğimde bitiriyorum. Sonra bir gün oturup kabataslak kaleme alıyorum. Üç ya da beş yerinde düzeltme yapıyorum. Göze çarpan bir aksaklık varsa ya da yeni bir çağrışım varsa onu değiştiriyorum, o kadar… Bu bakımdan bana halk ozanı derlerse, onur duyarım. Küçümsemem. Hani ne diyorlar, irticalen…

— Doğaçlama…

AHMED ARİF — Evet, bir anlamda öyle oluyor. Ama o kadar da değil. Bu, bir beyin çalışması. Elbette geride, altta, temelde bir plan var.
Fakat bunlar bazen birbirlerine katılıyorlar; karışıyorlar demiyeyim.
Hangisini iteleyeyim öteye, bilemiyorum.

“Maviye maviye çalar gözlerin
Yangın mavisine rüzgârda asi”
Bu iki mısra var ya, belki bir on yıl değil, daha fazla, çok daha fazla bekledi. Yani şiir bitti, bu başka türlüydü. Hatta o şiirden ayırdığım bir bölümü “Diyarbekir Kalesi”nde kullandım. Orada vardır, ak, andırır:
“Açar,
Kan kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan,
Savrulur Karacadağ,
Savrulur zozan…
Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışım gibi düşünüyorum,
Seni, Diyarbekir gibi,
Nelere, neler baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı…”

İşte bu başka bir şiirin bir bölümüydü. Ben bunu “Diyarbekir Kalesi”
şiiri içine monte ettim. Oraya da çok güzel uydu. Yani vatanımla, evimle, halkımla sevgilimi çok güzel bir uyum içinde kucaklaştırdım orada.

Elbette önce lirik olmalıdır bir şiir bence. İsterse siyasi bir mesajı olsun, isterse olmasın. Ama önce lirik olmak zorundadır. Benim inancım bu. Tarzım bu. Ötesi insanın kendi yeteneğine kalmış.

Yani bir insanın gerçekten yeteneği ile öğünmesi ayıptır. Özellikle biz şairler biraz rafine insanlarız. Hani öyle uluorta öğünemeyiz.
Hakkımız yoktur buna. O şiirde dikkat edersen hem lirizm, hem güncel olaylar, öfkeler, acılar, yıkılmalar, kopmalar, yenilmeler, yeniden şahlanmalar, yeniden doğurmalar, hepsi var.

İşte ben bunu yazıyorum. Kimseye beğendirmek zorunda da değilim.
Küçümseyenler olabilir, düşmanlık olabilir. Faşistleri anlıyorum.
Faşist elbette bana düşman olacak. Başka kime düşman olsun. Yani bütün bir ömür gebertmek istediği, süründürmek istediği, bir türlü gebermeyen hâlâ nefes alan bir adam karşılarında. Buna bozuluyorlar.
Ama bir de sözüm ona benimle arkadaşlık yapmış olanlar var, birlikte bir kadeh şarabı, bir parça peynir ekmeği bölüştüğümüz kardeşlerim var.

Onlar da beni basamak yaparak beni kötülemeyi, benim şiirimin modasının geçtiğini söyleyerek, bana vurarak bir çeşit Bürütüslük yapıyorlar.

— Zaman zaman okuduğun başucu kitapların var mı?

AHMED ARİF — Benim çok sevdiğim, sarhoş olduğum kitaplar var. En başta André Malraux’un “İnsanlığın Hali”. Bana kişilik veren, beni biraz çocukluktan, cahillikten kurtaran, dünyanın kaç bucak olduğunu öğreten bir kitap bu.

Ben bu kitabı ilk okuduğumda devlet basmıştı. Nasuhi Esat, sonradan Nasuhi Baydar, o çevirmişti. Demek ki o zaman daha soyadı yokmuş. Okuduğumda tüylerim ürperdi. Bir şiir kitabı okur gibi okudum. Emile Zola, fakat özellikle Dostoyevski ve Tolstoy doyamadığım yazarlar…

— Şiir..?

AHMED ARİF — Nâzım Hikmet’ten başka Muhip Dıranas, Cahit Külebi, Behçet Necatigil, Attila İlhan, Rıfat Ilgaz, Yılmaz Gruda…

Abdülkadir Abinin, yani Vedat Türkali’nin “İstanbul” şiiri vardı. O şiir imzasızdı. Daktilo edilmişti, öyle geçti elime. Yıllarca kimin olduğunu bilmiyorduk. Bir tek şiir. Bence bu tek şiir, bir kitaba değil, on kitaba bedeldir. En azından bunu kendi kişiliğim ve kendi kuşağımdan bazı arkadaşlarım için söyleyebilirim.

Niyazi Abi vardı, Niyazi Akıncıoğlu. Onun şiirleri. Niyazi Abi kelimenin tam anlamıyla büyük şairdir. Hem büyük şairdir, hem de kişilik sahibidir. Yani onun “Bursa” şiiri, “Edirne” şiiri bir daha yazılması imkânsız şiirlerdir. Bu haliyle bile yeter. Türk edebiyatını sonsuza kadar zenginleştirmiştir.

O kuşakta Hasan Abi de şairdi. Hasan İzzettin Dinamo. Ama bir derinlik yoktu onda. Daha sonra araştırma kitaplarıyla, “Kutsal İsyan”la mal oldu halka.

— Kırk kuşağı…

AHMED ARİF — Şimdi beni 40 kuşağından sayıyorlar. Ben bu yaşa da bir türlü ısınamıyorum. Yani ben 1940’tan 50’ye kadar benim şiirlerim çocukluk şiirleri, bir-iki tane böyle şiir. Ben onur duyarım elbette
Rıfat Ilgaz ile, Dinamo ile, Niyazi Akıncıoğlu ile. Ne bileyim Vedat
Türkali ile aynı kuşaktan sayılmam bana onur verir gerçekten. Ama ne oluyor 40 kuşağı deyince? 1950’lerde bitiyor mu? Biz hepimiz öldük mü yani? Böyle yaş bakımından sıralamak yanlış gibime geliyor biraz.
Çünkü benim şiirlerim daha çok 1950-60 arası yayımlandı ve bir ara da
1960’tan sonra.

— Şu “büyük şair” hikâyesi nasıldı?

AHMED ARİF — Niyazi Abiyle (Akıncıoğlu) gerçekten ağabey-kardeş gibiydik. Oğlu gibi seviyordu beni. Ben de büyük şairlere müthiş hayranım. Hâlâ öyleyimdir. Yaşları küçük de olsa çok iyi bir şair beni baştan çıkarır. Canımı vermek isterim. Cemal Süreya o yüzden benim çok sevdiğim bir arkadaştı. Büyük şairdi.

Şimdi, Kadir Abi var ya, A. Kadir, o Kırşehir’de sürgün. Birçok yere sürdüler onu. Hep kimsesizlikten, başka bir şey değil. Gariban adam.
Bir ablası var, hemşire, başka kimsesi yok.

Kadir Abi Kırşehir’den Ankara’ya gelecek. Birinin karşılaması lazım.
Tabii severek “Ben yaparım bu işi” dedim.

Ama daha önce şunu anlatayım. O zaman şairler bir meyhanede toplanırlardı. Şimdi de toplanıyorlar mı bilmiyorum. Kürdün Meyhanesi var, orada toplanıyor şairler, bir sıralama yapıyorlar kendi aralarında. İşte en büyük şair Nâzım. Nâzım duruyor en başta.
Nâzım’dan sonra sıra hep değişiyor. Biraz gülünç ama, kim hesabı öderse o ikinci oluyor. Tabi Niyazi Abi böyle sululuklara karışmıyor.
Çünkü Niyazi Abi rakı içerken de, ayık gezerken de “Türkiye’nin en büyük şairi benim” derdi. Ben de onu kıramayacak kadar severdim.

Neyse, Kadir Abiyi karşılamaya gittim. O zaman otobüs yoktu, kamyonla gelmiş. 1950’den biraz önce işte. Kadir Abi beni tanımıyor tabii.
Gittim kendimi tanıttım, “Siz Kadir Abisiniz” dedim. “Benimle geleceksiniz.”

Aldım götürdüm, hiç daha önce tasarlamamışım, ama az önce Niyazi Abiyi görmüştüm. “Niyazi Abiyi tanıyorsunuz değil mi?” dedim. “Tanırım o çingeneyi” dedi.

“Çok iyi” diye konuştum. “Sizi önce Niyazi Abiye götüreyim. Ondan sonra bir yer ayarlarız. Otelde mi kalırsınız, bir arkadaşın evinde mi? Sonra karar veririz.”

Birlikte Niyazi Abiye gittik. İkisi bir kucaklaştılar, ama nasıl ağlıyorlar. Saat de daha 12 olmamış. Gündüz. Hemen Hergele Meydanı’nda bir meyhaneye daldık. Şimdi ben orada küçük bir çocuğum daha. Onların yanında adımın bile edilmesi gereksiz bir şairim. Bir sempatizanım, aşka bir şey değil. Karşımda iki tane büyük şair. Nasıl mutluyum, anlatamam.

Derken aklıma bir hergelelik geldi. Dedim ki: “Kadir Abi, bu Niyazi
Abi var ya, ne diyor biliyor musunuz? Sizin bu kadar yakın arkadaş olduğunuz aklımın ucundan geçmezdi. Lütfen bunu bir ispiyonluk, bir saygısızlık sanmayın. İkinizi de çok seviyorum. Ama bunu söylemek zorundayım. Niyazi Abi diyor ki Türkiye’nin en büyük şairi benim.”

Kadir Abi şöyle bir baktı, “Doğru söylüyor” dedi. Niyazi Abi bana,
“Senin bilmediğin bir şey var. Bu söz, aslında benim sözüm.
Türkiye’nin en büyük şairi benim. Ama bu eksik. Bak şimdi tamamlıyorum: Türkiye’nin en büyük şairi benim, ama hapistekiler ve sürgündekiler hariç” dedi.

Kadir Abi sonra İstanbul’a gitti. Uzun süre görmedik birbirimizi.

<<Öncesini oku | Sonrasını oku >>

Ahmet Arif Anlatıyor
Kalbim Dinamit Kuyusu
Refik Durbaş

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Oymalı Sandıkta Vurulan Çocuk – Oya Baydar | Kötü şeyler hep başkalarının başına mı gelir?

Yumuşak basamaklı kaldırımların ufak tefek taşlarının üstünden atlaya atlaya kaleye tırmanır yokuş. İki yakalı çarşının bittiği yerde, hani suyu akmayan...

Kapat