ADORNO: EGEMEN KÜLTÜR, BİREYİ TOPLUMA ENTEGRE EDİP RAHATLATIP UYUŞTURMAKTADIR!

2

Haz ilkesinin berisinde

— Freud’daki baskıcı eğilimlerin cinsellik kuramında işbilir revizyonistlerin işaret ettiği katılıkla ve insanca sıcaklık eksikliğiyle hiç ilişkisi yoktur. Profesyonel sıcaklık, kâr amacı güttüğü için, insanlar arasında uçurumlara karşın yakınlık ve dolaysızlık üretmeye kalkışır. Kurbanını aldatır, çünkü onun zaafını onaylarken aslında onu o hale getiren dünyayı onaylamaktadır; hakikatten uzaklaştığı ölçüde de ona haksızlık eder. Freud’da böyle bir insanca sıcaklığa pek rastlanmıyorsa eğer, bu onun hiç değilse bu açıdan siyasal iktisadın eleştirmenlerinin yanında yer alması demektir ki bu da Tagore’la ya da “Werfel’le birlikte anılmaktan iyidir.

Asıl talihsizliği şuydu: Bir yandan, burjuva ideolojisinin basıncına karşın, bilinçli edimlerin bilinçdışı içgüdüsel temelini maddeci bir biçimde araştırıyor, ama aynı zamanda içgüdü karşısındaki burjuva horgörüsünü de benimsiyordu; oysa bu horgörü de tastamam Freud’un çözmeye ve yıkmaya çalıştığı rasyonalizasyonların bir ürünüydü. Freud, Giriş Konferanslarında açıkça belirttiği gibi, “toplumsal hedefleri temelde bencil olan cinsel amaçlardan üstün gören… genel değerlendirmeye” bütünüyle katılmaktadır. Bir psikoloji uzmanı olarak, toplumsal olanla bencil olan arasındaki karşıtlığı durağan haliyle ve hiç sınamaksızın benimser. Bu karşıtlığın oluşmasında baskıcı toplumun payını görmediği gibi, kendi betimlediği yıkıcı süreçlerin izini de görmez. Daha doğrusu, teorisizliği ve önyargılarıyla iki uç arasında salınıp durur: İçgüdünün yadsınışına gerçekliğe aykırı bir bastırma olarak karşı çıkmak üzereyken, bir anda öbür uca savrularak bu yadsımayı kültür için yararlı bir yüceltim olarak alkışlar. Bu çelişkide, kültürün kendi Janus-doğasının da payı vardır ve sağlıklı cinsellik övgüleriyle savuşturulamayacak bir ikiliktir bu. Ama Freud’da, analizin hedefini belirleyen eleştirel standardın sulandırılmasına yol açar.

Freud’un aydınlanmamış aydınlanması, sonunda burjuva düşbozumunun çıkarlarına hizmet etmektedir. İkiyüzlülüğün geç dönem muarızlarından biri olarak, bir yanda bastırılmış olanın apaçık özgürleşme isteğiyle öte yanda apaçık bastırmaya mazaret arayan bir tavır arasında ikircikli bir konum almıştır Freud. Akıl sadece bir üstyapıdır onun için; ama bunun nedeni, resmi felsefenin öne sürdüğü gibi, Freud’un psikolojizmi değildir – bu psikolojizm, tarihsel hakikat ânına yeterince nüfuz edebilmiştir; asıl neden, Freud’un akıl denen araca makul olma imkânını verebilecek olan amacı reddetmesidir. Hazdır bu amaç, anlamın uzağında, aklın nüfuz edemediği bir yerde durur. Ama hazzın doğa hizmetkârlığını aşan yönü bir kez unutulduğunda ve böylece küçümsenerek türün devamını sağlayan oyunlar repertuarına dahil edilip kendisi de aklın bir hilesi olarak sunulduğunda ratio da bayağılaşarak rasyonalizasyon durumuna düşer.

Hakikat göreceliğe ve insanlar da iktidara teslim edilmiştir. Ancak ütopyayı kör bedensel hazda -nihai amacı tatmin ettiği ölçüde kendisi amaçsız olan hazda- konumlandırabilen kişinin hakikat hakkında sağlam ve geçerli bir fikri olabilir. Ama Freud’un çalışması, zihne ve hazza karşı duyulan çifte düşmanlıkla maluldür (Freud pek farkında değildir bunun) ve üstelik bu çifte düşmanlığın ortak kökenlerini anlama imkânını da bize yine psikanaliz vermektedir. Bir Yanüsamanın Geleceğinde, gezgin tüccarın semavi dünyayı meleklere ve serçelere bırakmak gerektiği yolundaki hükmünü yaşlı ve külyutmaz bir beyefendinin beyhude bilgeliğiyle aktardığı pasaj, Konferanslar ‘da hazcı toplumun sapık pratiklerini sofuca bir dehşet içinde lanetlediği pasajın yanma konulmalıdır. Haz ve cennet karşısında eşit ölçüde tiksinti duyanlar aslında nesne durumuna düşmeye en yatkın olanlardır: Başarılı bir analizden geçmiş olanların çoğunda görülebilen o kof ve mekanik nitelik sadece hastalıklarının değil, özgürleştirdiği şeyi bağlamından koparan tedavilerinin de hanesine yazılmalıdır. Terapinin en etkili yöntemi olarak görülen ve çözülmesi de boşuna analitik tedavinin candaman sayılmayan aktarım, bir zamanlar öznenin kendini erotik eğilimlerine bırakmasıyla kendiliğinden biçimde gerçekleşen ve kişiyi de zenginleştiren ama şimdi öznenin yapay bir ortamda gönüllü olarak ve yıkım pahasına gerçekleştirdiği o benlik ilgası, bugün her türlü zekâyla birlikte ona ihanet etmiş olan analistleri de tasfiye eden ve sadece bazı reflekslerden oluşan o liderimi-izlerim davranışının modelini çoktan çizmiştir.

Ego iddir

— Psikolojinin gelişmesiyle burjuva bireyinin hem Antik çağdaki hem de Rönesans’tan sonraki yükselişi arasında çoğu zaman bir bağ kurulur. Bu, psikolojiyle burjuva sınıfının yine paylaştığı ve bugün bütün ötekileri dışarda bırakmak pahasına gelişmiş olan karşıt bir eğilimin gözden kaçmasına yol açmamalı: Bireyin bastırılışı ve çözülüşü ki, bilgi de tastamam o bireye hizmet etsin diye kendi öznesine geri bağlanıyordu. Her türlü psikoloji, Protagoras’tan beri, insanı her şeyin ölçüsü yaparak yüceltmiştir ama, böylece onu başından beri bir nesne olarak, bir tahlil malzemesi olarak ele almış ve bir kez aralarına kattıktan sonra şeylerin cansızlık ve boşluğunu ona da aktarmıştır.

Özne adına nesnel hakikatin yadsınması, öznenin de inkârı anlamına gelir: Her şeyin ölçüsü için hiçbir ölçü kalmaz ortada; olumsallığa düşen özne, hakikatsizlik haline gelir. Ama bu da toplumun gerçek yaşam sürecine işaret ediyordur, insan egemenliği ilkesi, mutlaklaşarak, sivri ucunu mutlak nesne haline gelen insana çevirmiş ve psikoloji de bu ucun daha da sivriltilmesi için işbirliğini esirgememiştir. Benlik, psikolojinin yönlendirici idesi ve önsel nesnesi, onun merceği altında, her zaman geçersizleşmekte ve gerçekte varolmayan bir şeye dönüşmektedir. Psikoloji, bir mübadele toplumunda öznenin aslında özne değil de bir toplumsal nesne olduğu gerçeğine müracaat etmekle, topluma bunun böyle olmasını ve böyle kalmasını sağlayan silahlan da hediye etmiştir. Yetilerine ayrıştırılmış insan, işbölümü olgusunun kendi sözde öznelerine de yansıtılmış halidir ve bu da onları daha kârlı biçimde kullanma ve çekip çevirme çabasının ayrılmaz bir parçasıdır. Psikolojinin yozlaşmış bir biçimi olarak görülemez psiko-teknik; en başından beri onun temel ilkesinin içkin bir boyutudur.

Gerçek bir hümanist olan ve bunu yapıtının her cümlesinde sezdiren Hume, bir yandan da benliğin bir önyargıdan ibaret olduğunu söylüyordu – bu çelişki, genel olarak psikolojiyi de tanımlar. Üstelik bu noktada hakikat de Hume’un yanındadır, çünkü kendini “Ben” olarak ortaya koyan şey gerçekten de bir önyargıdır, soyut tahakküm merkezlerinin ideolojik bir hipostazlaştırılmasıdır; ve bu hipostazlaştır-manın eleştirisi de “kişilik” ideolojisinin yıkılmasını gerektirir. Gel-gelelim, bu yıkım, kalıntılar üzerinde tahakküm kurulmasını daha da kolaylaştıracaktır. Psikanalizde apaçık görülen de budur. Kişiliği, yaşamak için gerekli bir yalan olarak katar teorik sistemine. Psikanalize göre kişilik, bireyin içgüdüsel feragatini ve gerçeklik ilkesine uyarlanmasını sağlayan sayışıp rasyonalizasyonları bir arada tutan o en büyük ve kuşatıcı rasyonalizasyondur. Ama sırf bunu kanıtlamakla insanın yokluğunu da onaylamış olur psikanaliz.

Onu kendine yabancılaştırarak, iç bütünlüğüyle birlikte özerkliğini de yadsıyarak, kişiyi tümüyle rasyonalizasyon düzeneğine, uyarlanma düzeneğine tutsak eder. Böylece egonun gözünü budaktan sakınmayan özeleştirisinin yerini başkasının egosuna yöneltilen “teslim ol” talebi alır. Psikanalistin bilgeliği de, resimli korku magazinlerinin Faşist bilinçdışındaki “psikanaliz” resmine indirgenir sonunda: Her mesleğin bir “tezgâh” gibi göründüğü bir ortamda, bu “tezgâhlardan” birine, acı çeken ve çaresiz insanları dönüşsüzce kendine bağlama ve böylece onları denetleme ve sömürme imkânı veren bir teknik.

Psikanalizin bir sahtelik olarak dışladığı telkin ve hipnoz, panayırda gelip geçenleri kendi çadırına çekmeye çalışan şarlatan büyücü, onun azametli sistemi içinde bir kez daha boy gösterirler – tıpkı sessiz filmin Hollywood epik’lerinde yeniden ortaya çıkması gibi. Geçmişte yardım olan şey, daha büyük bir bilgi sayesinde yardım etme imkânı, bugün dogmatik ayrıcalık yoluyla başkalarının aşağılanmasına dönüşmüştür. Burjuva bilincinin eleştirisinden geriye kalan tek şey, doktorların her zaman ölümle gizli suçortaklıklarını açığa vurdukları o omuz silkme jestidir.

– Psikolojide, saf içsellik denen o dipsiz sahtelikte (insanların “özellikleriyle” ilgilenmesi de rastlantı değildir), burjuva toplumunun dışsal mal-mülk alanındaki bütün pratiği yansır. Bu mallar, toplumsal mübadele sonucunda artmıştır, ama her burjuvanın alttan alta sezdiği bir provizoyla birlikte. Bireyin sahip olduğu, sınıfın ona emanet ettiği bir mülktür sadece; ve denetimi ellerinde tutanlar da, mülkiyetin evrenselleşmesi sonucunda yine mülkiyetin kendi ilkesi (esirgemekten ibaret olan bir ilke) tehlikeye düştüğü anda bu mülkü ondan geri almaya hazırdırlar. Psikoloji de mülkiyete yapılanı özellikler bahsinde tekrarlar. Bireye kendi mutluluk payını bağışlayarak onu mülksüzleştirir.

Theodor W. Adorno
Minima Moralia / Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar [Metis Yayınları]

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz