29 yılını hapishanede, 13 yılını akıl hastanesinde geçiren Marquis De Sade aforizmaları

marquis-de-sadeTüm zamanlarda, her yüzyılda, her çağda diktatörlükle din arasında son derece açık ve binlerce kez ispat edilmiş bir bağlantı vardır. Bunlardan birisine zarar verirseniz diğerini de baltalarsınız. Bu basit gerekçe nedeniyle birincisi yasaları daima ikincinin hizmetine verir.

“En Çok Kendisine Yabancıdır İnsan!”

****
Hırsızlığı ele alalım. Zenginin bakış açısından, bu, şüphesiz korkunç bir suçtur. Ama bunu bir kenara koyarak, kendimize cumhuriyetçiler olarak soralım: bütün insanların eşit olduğu ilkesini savunan bizler, sonuçta zenginliğin daha eşit dağılımı etkisi yaratan bir davranışı yanlış olarak değerlendirebilir miyiz? Hırsızlık ekonomik dengeyi destekler: hiç kimse zenginin fakirden çaldığını duymaz, böylelikle ekonomik dengesizlik azıtır; sadece fakir zenginden çalar, böylece ekonomik dengesizlik düzelir. Bunda yanlış ne olabilir ki?

***
Dünyadaki hiçbir şey gerçek değildir, övmeyi ya da kınamayı hak eden hiçbir şey, ödüllendirilmeyi ya da cezalandırılmayı hak eden hiçbir şey, burada yasaya aykırı ve beş yüz fersah ötede tamamen yasal olan hiçbir şey; bir başka deyişle, değişmeyen evrensel doğruluk diye bir şey yoktur.

***

XV. Luis nedensiz yere birini öldüren Charolais isimli bir adama, “Sizi affediyorum,” demişti, “ama sizi öldürecek kişiyi de affedeceğim.” Cinayete karşı çıkartılacak bütün kanunların temelinde bu yüce ilke olmalıdır.

***

Doğa’nın amaçları arasında insanın utangaç olması gerektiği bulunsaydı, bizi dünyaya kesinlikle çıplak getirmezdi; medeniyet açısından bizden daha geri olan bir sürü halk çıplak dolaşmakta ve bundan hiçbir utanç duymamakta…

***

Birisi güvende olmadığı için ağlarken diğeri korkar, krallar bu yüzden zalimdir.

***

Bu küçük çamur yığınının yüzeyine bir anlığına fırlatılmış sefil yaratıklar; sürünün bir yarısının diğer yarısının işkencecisi olması kararı mı verildi? Neyin iyi neyin kötü olduğunu ilan etmek size mi düştü?

***

Erdemi tanımak için önce ahlaksızlıktan haberdar olmalıyız.

***

Hazza ulaşmanın yolu sadece acıdan geçer. Acısız seks, lezzetsiz bir yemek gibidir. Cinsel haz, bana göre, diğerlerine bağlı olan ama tümünün birleştiği bir tutkudur.
Yaşam için omurilik sıvısı neyse şehvet de diğer tutkular için odur; tümünü canlı tutar, tümüne kendisinde bulunan ihtiras, gaddarlık, tamahkarlık, intikam gücü verir.

***
Çirkinlik sıradışı bir şeyken güzellik basitin, bayağının alanındadır ve çapkınlıkla ilgili her ateşli imgelem sıradışını sıradana tercih eder.

***

Düşünce biçimimin tahammül edilemez olduğunu söylüyorsun. Ne fark eder? Düşünce biçimini başkalarına uygun olsun diye değiştiren ahmaktır. Düşünce biçimim fikirlerimin sonucudur. Varoluşumun içsel tarafının bir parçasıdır. İstesem bile onları inkar etmem.

***
Kanunlarınızı, cezalarınızı, geleneklerinizi kaldırın; vahşiliğin hiçbir tehlikeli yanı kalmaz, zira ona karşı gelinmedikçe asla harekete geçmez…

***

Dinler despotizmin beşikleridir.
Dini kıyımlar ve savaşlar nedeniyle 5O milyondan fazla kişinin hayatlarını kaybettiği tahmin ediliyor. Aralarında basit bir kuşun kanı kadar değeri olan bir kişi yok muydu?

***

Aşk gururdan daha güçlüdür.

***
Yıkım da yaratım gibi Doğa’nın emirlerinden birisidir.

***

Çoktan söylemiştim: bir kadının kalbine giden yol işkenceden geçer. Ondan daha kesinini bilmiyorum.

***
“Yığınla insan var,” diye gözlemlemeye alışkındı Dük, “şehvet onları belaya iteklediğinde edepsizlik yapmayan yığınla insan; ateş bu insanların bedenlerinin dışına çıkar, sakin ruhları huzurla fazilet yoluna girer ve böylelikle nifaktan günaha, günahtan da pişmanlığa giden hayatlarıyla dünyada canlandırdıkları rollerinin ne olduğunu anlatamayacakları biçimde günlerini geçirirler. Bu gibi kişiler,” diye devam ederdi, “kesinlikle zavallıdırlar: ebediyen serseri, mütemadiyen kararsız, bütün hayatları her sabah önceki gece yaptıklarından iğrenmekle geçmiş. Bir anda dönüştükleri ‘suçta erdemli, erdemde suçlu’ türde, tadına vardıkları hazlardan tövbe edeceklerini bilerek, hazları titreyerek alırlar.

***

İnsanlar ölümsüz olsalardı, Doğa için yeni bireyler yaratmak imkansız olmaz mıydı? Eğer Doğa varlıklara ölümsüzlük bahşetmediyse, yok olmaları Doğa’nın kanunlarından biridir. Doğa için yok etmek vazgeçilemeyecek kadar gerekliyse ve ölümün ona sağladığı bu fayda olmadan yaratamıyorsa, bu noktada ölümle ilintili bulduğumuz yok etme düşüncesinin gerçek olmadığını anlarız; gerçek bir yok oluş yoktur; canlıların sonu olarak nitelendirdiğimiz şey gerçek bir son değildir artık, basit bir dönüşüm, maddenin mutasyonu, bütün modern filozofların Doğa’nın birincil yasalarından olduğunu bildikleri bir durumdur. Bu yadsınamayacak ilkelere göre, ölüm, bir biçim değişikliğinden ötekine, bir varlıktan diğerine geçmekten ve Pisagor’un “ruh göçü” olarak adlandırdığı şeyden ötesi değildir.
***

Saçma ve boş varlık, tek başına adın, dünya yüzünde olabilecek herhangi bir siyasal savaştan daha çok kan akmasına neden oldu. İnsanların çılgın umut ve gülünç korkularının kazayla ortaya çıkmana neden olduğu hiçliğe geri dön. Senin hakkında konuşmayı düşünen ilk embesili boğazlasalardı dünya hangi suçlardan bağışlanacaktı?

***
İnsan nedir ve insanla bitkiler arasındaki, insanla hayvanlar arasındaki fark nedir? Elbette hiç fark yoktur. Onlar gibi rastlantı sonucu dünyaya yerleştirilmiş, onlar gibi doğmuş, üremiş, çoğalmış ve azalmış, onlar gibi yaşlanmış ve Doğa’nın organik yapıları nedeniyle her hayvan türüne uygun gördüğü yaşam süresinin sonunda hiçlikte kaybolmuştur.
***

Doğmadan önce, biçimsiz maddenin ayırt edilemez bir parçasından başka bir şey değildin. Ölümden sonra, öylece, bu bulanık hale geri döneceksin. Yeni varlıkların şekil verileceği hammadde haline geleceksin. Bu doğal süreçte acı olacak mı? Hayır! Haz? Hayır! Şimdi, bunda korkacak bir şey var mı? Kesinlikle hayır! Ve hala insanlar ahrette acıdan korunma umuduyla dünyada hazzı lanetliyorlar. Budalalar ölümden sonra acı ve hazzın varolamayacağını kavrayamıyorlar: kozmik anonimliğin hissizlik durumu var: bu nedenle, hayatın kuralı ‘keyfine bakmak’ olmalıdır!

***

içinde olmasam bile etkileri sonsuza dek sürecek bir suç bulmak istiyorum, böylelikle hayatımın en küçük anında, hatta uykumda bile biraz kargaşaya sebep olmadığım bir an bile olmayacak. Ölümümden sonra bile etkileri hissedilecek şekilde genel bir yozlaşmayı veya bozulmayı tetikleyecek boyutta bir kargaşa…

***
Bir kişinin hayatına kast eden kanun (idam cezası) uygulanamaz, adil değildir, kabul edilemez. Suçu asla önlememiştir zira her gün darağacının dibinde ikinci bir suç işlenmektedir.

***

Kişi yeterli olana sahip olduğunda çok fazlasına sahip olmuş demektir.

***

Öldüğümüzde ölürüz. Dahası yok. Hayatın örümcek ağı bir kez koptu mu, insan gövdesi çürüyen bitkisel bir madde yığınından başka bir şey değildir. Solucanlar için ziyafet. Hepsi bu. Söylesene, ölümsüz bir kişi fikrinden, birisi öldüğünde diri kaldığı inancından, hayatı yavaşlayarak durduğunda, ruhunun ya da adına her ne diyorsanız uçtuğundan daha gülünç ne olabilir.

***

Çukur bir kez kapatıldı mı bölgenin tekrar yeşile dönmesi için üzerine palamutlar yayılmalıdır ve üzerinde yeniden yoğun bir çalılık oluşmalıdır, dünyanın yüzeyindeki mezarımın izleri kaybolmalıdır zira kendi güzellikleri içinde beni seven ve mezara kendimle birlikte tatlı bir anı olarak taşıdığım birkaç kişi dışındaki insanların zihinlerindeki benimle ilgili anıların kaybolacağına inanıyorum.

***

Özgür bir varlık asla mülk edinilemez; tek başına bir kadına sahip olmak kölelerin mülkleştirilmesi kadar zalimcedir; bütün insanlar özgür doğar, hepsi eşit haklara sahiptir: bir cinsin diğerine tekelci biçimde sahip çıkma hakkı kesinlikle meşru bir hak olarak görülemez ve cinsiyetlerden ya da sınıflardan birinin diğerine asla keyfi olarak sahip olamayacağı ilkesini asla gözden kaçırmamalıyız.

***
Şimdi felsefemin düğüm noktasına geldik: koşullara göre alınan haz suçlu şahıs tarafından arttırılıyorsa eğer, gerçekten, alınan haz direkt olarak suçu kapsayan şiddetle orantılıysa şu halde zevk veren ve görünürde zevkli olan, suçun kendisi değil midir eylemi üretmek gerçekleştirmenin aracı olmaktan başka bir şey değildir?
Şimdi kalbini parçalayan ıstırabı, hazan içindeyken hoşlandığın yavan hazlarla telafi et? Bundan dolayı, mutluluk erdemdendir çocuğum ve onu küçük görenlerin bütün safsataları onun tatlarından basit bir tanesini bile veremez.

***

Bu kadar kolay değiştirebiliyorken, kaderinizden neden yakınırsınız?

***

Sandığınızın aksine, dünyada tamamen suçlu ya da tamamen erdemli sayılabilecek hiçbir eylem yoktur. Her şey alışkanlıklarımıza ve içinde yaşadığımız iklime bağlıdır; genelde burada suç olan şey buradan yüzlerce fersah ötede erdemdir; bizim içinse diğer yarım kürenin eylemleri suçtur. Kutsanmamış hiçbir dehşet olmadığı gibi tahrip edilmemiş hiçbir erdem de yoktur. Bir eylemin övgüye ya da yergiye layık olup olmadığına yalnızca coğrafya karar verdiğinde, gülünç ya da uçarı duygulara pek önem vermeyiz, tersine, kendimizi bu duyguların üzerinde görürüz, bize haz verdiği için hor görülen hareketlerimiz karşısında başkalarının küçümsemesini çekinmeden kabul eder!

***

Yok etme bilimi değilse nedir savaş? Alenen savaş tekniklerini öğretmek ve en hünerli katiller olduklarını kanıtlayanları madalyalarla ödüllendirmek tuhaf bir körlük değil midir?

***
Doğa’nın bizlere bahşettiği duyarlılığı israf etmeyelim: onu çoğaltmaktan çok, yok etmiş oluruz. Başkalarının dertlerinden bana ne! Bende yeterince dert varken başkalarınkine neden üzüleyim! Duyarlılığımızın ateşi hazlarımızdan başka bir şeyi yakmasın! Hazlarımıza yarar sağlayanlara karşı duyarlı olalım, geri kalanına ise asla ödün vermeyelim. Bu ruh halinin sonucunda bir çeşit zalimlik ortaya çıkar, ama bazen kendisiyle birlikte hazlarını da getirir. Kimse sadece kötü olamaz. Kötülüğün verdiği hazdan mahrum kaldığımızda, en azından, hiçbir zaman iyilik yapmamamızın verdiği yakıcı şeytanlıkla dengeleyelim.

***
Vahşilik, kötülük olmanın çok ötesinde, Doğa’nın içimize kattığı ilk duygudur. Çocuk akıl çağına gelmeden oyuncağını kırar, annesinin memesini ısırır, kuşunu boğazlar; daha önce de söylediğim gibi, Doğa’nın kanunlarının bizden çok daha net olarak görülebildiği hayvanlara vahşilik işlenmiştir; vahşet duygusu, Doğa’ya uygarlıktan daha yakın olan yabaniler arasında daha yaygındır; o halde vahşiliği acımasızlığın bir sonucu olarak görmek saçmadır.

***

Bu kadar kalabalık bir toplumun bir bireyinin eksik veya fazla olmasının ne önemi olabilir? Kanunları, gelenekleri, alışkanlıkları zarar mı görür? Toplumların üzerinde bir bireyin ölümü hiçbir zaman herhangi bir etki uyandırdı mı? En büyük savaşın kaybedilmesinin ardından, dünyanın yarısının, hatta tamamının yok olmasından sonra kurtulacak birkaç insan en ufak bir farklılık hisseder mi? Hayır, asla! Doğa da bundan fazlasını hissetmeyecektir ve insan soyunun tamamen ortadan kalkmasının peşisıra gezegenlerin hareket etmeye devam ettikleri görülünce her şeyin kendisi için yaratıldığına inanan insanın ahmakça kibri epey kafa karışıklığı yaratacaktır.

***

İyilerin sayısı kadar kötüler vardır, dünyanın devam eden dengesi kötüler kadar iyi insanların da varlığına ihtiyaç duyar.

***

Aşk nedir ki? Bence güzel bir nesnenin özelliklerinin bizim üzerimizdeki etkisinin sonucudur; bu etkiler bizi harekete geçirir, bizi alevlendirir; bu nesneye sahip olursak memnun oluruz, ona sahip olmamız mümkün değilse umutsuzluğa kapılırız. Ama bu duygunun temelinde ne vardır? Arzu. Bu duygunun sonrasında ne gelir? Delilik. Bu nedenle sadece amaca yönelerek etkilerinden korunalım. Amaç o nesneye sahip olmaktır: harika! Bunu başarmaya uğraşalım ama aklımızı kullanarak; ona sahip olur olmaz da ondan faydalanalım; aksi taktirde kendimizi teselli edelim: bu nesnenin binlerce benzeri, hatta genellikle daha iyisi bu kaybımız konusunda bizi teskin eder; her erkek, her kadın birbirine benzer: sağlıklı bir düşüncenin etkilerine direnebilecek tek bir aşk yoktur. Ah! Bizi bu hislerin sonuçları arasına gömüp, başka hiçbir şey görmeyecek hale getiren, sadece bu delice tapınılan nesneyle var olmamıza neden olan bu sarhoşluk ne büyük aptallıktır! Bu mudur yaşamak? Yaşamın bütün güzelliklerinden, kendi isteğimizle vazgeçmek değil midir bu?


Donatien Alphonse François le Marquis de Sade (Fransızca okunuşu: maʁki: dəsad) (d. 2 Haziran 1740 – ö. 2 Aralık 1814), Fransız aristokrat ve felsefe yazarı. Erotik edebiyat’ın önemli yazarlarındandır, genellikle sert pornografik yazılar yazardı.
Yaklaşık 29 yılını hapishanede, 13 yılını akıl hastanesinde geçirmiştir ve en önemli eseri Les 120 journées de Sodome ou l’école du libertinage’nü hapishanede yazmıştır. Eser günümüzde bile oldukça sakıncalı görülür. Ünlü yönetmen Pasolini romanın günümüze uyarlaması olan Salo ya da Sodom’un 120 Günü filmi çekmiştir. Diğer önemli eseri de Justine’dir. Sadizm’in kökeninin onun yazdıklarına dayandığı bilinir.
Yazılarında ahlakı, yasayı, dini öğeleri dikkate almadan aşırı özgürlüğü (hatta ahlaksızlığı) ve en iyinin zevk olduğunu savunuyordu. Sade, 32 yıl farklı hapishanelerde ve akıl hastanesinde hapsedildi; onbir yıl Paris’te (on yılı Bastille’de geçti), bir ay Conciergerie’de, iki yıl kalede, bir yıl Madelonnettes’de, üç yıl Bicêtre’de, bir yıl Sainte-Pélagie’de ve 13 yıl Charenton akıl hastanesinde. Yazılarının çoğunu tutuklu olduğu dönemde yazdı. “Sadizm” kavramı adından türetilmiştir.
Sade kitaplarında kişilerarası ilişkilerde insanın insansal yanı bir kez yitirildiğinde, neler olabileceğinin bilgisini verir. Kişilerarası ilişkilerde insanın sahip olduğu onur bir yana bırakıldığında, ortaya çıkan yeni ilke kendi yararını koruma sonuna kadar götürülecek olursa; zorunlu olarak “sadizm”e varılır. Yani insandaki insansal olan tek şey doğaysa, doğrudan doğa nedenselliği insan türünün yapıp etmelerini belirliyorsa, insan olmak cani olmayı da beraberinde doğal olarak taşır. Eserlerinde ahlaksal eylemin belirleyicisi olarak etik değerler değil de, içgüdüler ya da “koşullu buyruklar” eylemin “ilkesi” yapılırsa neler olacağını anlatır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here