Zor Gücüne Dayanan Bir Kültür Savaşı – Ahmet İnsel

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın, aynı zamanda Cumhurbaşkanı ve fiilen Başbakan olarak, Ensar Vakfı’nda yaptığı konuşma (28 Mayıs), Türkiye’de var gücüyle devam eden kültür savaşının en açık ifadelerinden biriydi.

Siyasal olarak on dört yıldır iktidar olmalarına rağmen, hâlâ sosyal ve kültürel iktidara tam anlamıyla sahip olamadıklarını söylerken, 20. yüzyılın ikinci yarısında bu tür mücadeleleri ön plâna çıkaran ve bunu kültür savaşları olarak tanımlayan Batı’daki aşırı muhafazakâr hareketlerin düşünce dünyasını büyük ölçüde yansıtıyordu.

Doğan Gürpınar, Haziran 2016’da yayımlanan Kültür Savaşları-Türkiye’de Kültürel Savaşlar: İslâm, Sekülerizm ve Kimlik Siyasetinin Yükselişi başlıklı kitabında (Liber Plus Yayınları), Tayyip Erdoğan’ın dile getirdiği kültürel iktidar mücadelesinin 2010’dan beri nasıl siyasete bütünüyle egemen olduğunu, siyasetin kültürel eksene nasıl oturduğunu ve diğer tüm boyutları silikleştirdiğini inceliyor. Türkiye’nin, 1970’lerden beri ABD’nin siyasi kamusal alan ve siyasi elitler bakımından daha muhafazakârlaşması, sosyolojik ve kültürel anlamda ise daha liberal ve dindışı hale gelmesine benzer bir ikili süreci deneyimlediğine işaret edip (s. 277), bizde yaşanan çatışmanın biricikliğine inanma ve buna vurgu yapmanın kördüğüme dönen bu sorunun üzerine bir ilmek daha örmek olduğunu belirtiyor.

Gürpınar, Gezi olaylarının bir “Türk 68’i” olarak değerlendirilebileceğinin altını çizdikten sonra, iktidarın bu olaylardan sonra manevi üstünlüğünü de kaybederek, daha katıksız ve ceberut bir devlet gücü olarak cisimleşmesine yol açışını etraflı biçimde inceliyor. Gürpınar’a göre, “Gezi-sonrası dönem, AK Parti’nin, Gezi’nin Kemalist bir karşı-devrim olduğu tezini bir süre dönüştürmesinin ardından, artık ana entelektüel hasmını meşum ‘liberaller’ olarak belirlediği” dönemdir ve bu çerçevede Türkiye’deki kültürel eksen Amerikan izleğine kayda değer biçimde yakınlaşmıştır (s. 236). Gerçekten de, Gürpınar’ın işaret ettiği, 2010 sonrasında AK Parti’nin “kendine geniş bir kitlesellik sağlamak ve kitlesel desteğini sabitlemek için abartılı kültürel gündemlere yönelmesi”ne (s. 411) verilecek en anlamlı yakın örnek, Tayyip Erdoğan’ın Ensar Vakfı konuşmasıdır. Elbette bu konuşmadan çok daha radikal içerikte değerlendirme ve önerileri sosyal medyada, yandaş gazete ve televizyonlarda İslamcı-milliyetçi kişilerin ağzından dinlemek veya okumak mümkün. Tayyip Erdoğan’ın 28 Mayıs konuşmasının önemi, içeriğinin ilk olmasından değil, bütün yetkileri kanunen ve fiilen elinde toplayan bir devlet gücünün ağzından dile getirilmesidir. İşaret edilen kültürel ve sosyal iktidar eksikliğini giderecek araçların dinî eğitim, din eğitimi ve fütuhat ideolojisi olarak belirtilmesinin yanında, hedefin ülke içi fetih olarak tanımlanması, konuşan kişinin konumunu dikkate alınca, farklı bir anlam ve önem kazanıyor. Siyasal iktidar olarak giderek mutlaklaşan gücün, kültürel ve sosyal alanda ne yönde ve nasıl bir tahakküm kurma arzusunda olduğunu ele verirken, yaşanan kültür savaşında son derece önemli bir eşiğin atlandığını gösteriyor.

Diğer taraftan, İslamî-muhafazakâr blok içinde yıllardır tartışılan ve Gezi olayları sonrası daha da yoğunlaşan siyasal iktidarı kültürel ve entelektüel iktidara tahvil edememe, bu amacı gerçekleştirmede aciz kalma meselesine parmak basıyor Tayyip Erdoğan. Bu İslamcı-muhafazakâr çevrenin tahayyül dünyasında “Gezici gençlik” kalıbının nasıl yeni kültürel savaşın hasım simgesi haline geldiğini bu konuşma açık biçimde gösteriyor. Birkaç yıl önce ilk kez dile getirdiği dindar gençlik yetiştirme hedefini, bu kez dindar-milliyetçi gençliği Gezi gençliğinin karşı cephesine yerleştirerek, kültür savaşının sadece simgesel düzeyde verilmediğini, artan biçimde fiilen verileceğini ilan ediyor. Gürpınar’ın 15 Temmuz darbe girişiminin hemen öncesinde yayımladığı kitabını, iktidarın yürüttüğü ve darbe ve karşı-darbe sarmalı içinde iyice keskinleşen kültür savaşının yeni hamleleri ışığında okumak son derece yararlı.

Kitabın diğer yararlı yanı, başta belirttiğimiz gibi, bu kültür savaşı algısının Türkiye’ye özgü olmadığını belirtmekle yetinmeyip, 20. yüzyılın son çeyreğinde yaşanan siyasal ve sosyal değişimlerin bir sonucu olduğunu göstermesi. Gürpınar gündelik hayatın siyasallaşması ve kültürün siyasala ikame olmasının yanında, cemaatleşmenin hızlanmasına ve aidiyet bağlarının dönüşmesine de işaret ediyor. “Türkiye’yi çatırdatan kültürel savaşların” Türkiye’ye özgü olmadığını hatırlatarak, bu savaşların kaçınılmazlığına değil, hangi siyasal dinamik ve değerlendirmelerin bu savaşları yönettiğine dikkatimizi yoğunlaştırmamız gereğine vurgu yapıyor.

Bu çerçevede, özellikle ABD’de son otuz yılda devam eden kültürel savaşların farklı evrelerini izlemek önemli. Gürpınar, kültürel savaşlar tabirini yaygın kullanıma 1991’de James Davison Hunter’in soktuğunu belirtiyor. Almanya’nın birleşmesinin mimarı, otoriter Bismack’ın, şansölyeliği sırasında, 1870’lerde, Katolik kilisesine karşı verdiği mücadeleye verilen ad Kulturkampf’tı. Söz konusu kültür savaşı, 1871 ve 1887 arasında, Bismarck ve çoğunlukta olan Protestanların kültürel olarak geri ve Papa’nın iktidarına tâbi olmaya devam ettikleri için gayri-milli buldukları Katolik kilisesinin sahip olduğu bazı yetkileri iptal etmek, kilisenin Katolik Alman nüfusu üzerindeki kültürel egemenliğini ve Katolikleri temsil eden Zentrum partisinin siyasal gücünü kırmak mücadelesinin adıydı. Kulturkampf, “bir toplum ideali için verilen mücadele” olarak tanımlanıyordu. Bismarck bu mücadeleyi 1887’de Papa 13. Leon’la yaptığı antlaşmayla sonlandırdı ve yükselen sosyalist ve liberal akımlara karşı Zentrum partisiyle ittifak kurdu. Ama Kulturkampf’ın benzerinin yaşandığı İsviçre’de bu mücadele 1874’de anayasanın bazı maddelerinin değişmesiyle sonuçlandı. Cizvitler ve diğer keşiş tarikatları sınırdışı edildi, din insanlarının siyasal görevlere atanması veya seçilmesi yasaklandı.

Hunter, 19. yüzyılın son çeyreğine damgasını vuran bu Kulturkampf kavramını, bir yüzyıl sonra ABD’de yaşanan kültürel siyasal mücadeleleri tanımlamak için yeniden devreye soktu. Gürpınar kitabında ABD’de bu kültürel savaşlar kavramı etrafında yaşanan gelişmeleri derli toplu biçimde aktarıyor. Kitabın bu bölümünü okurken, 1992’de Cumhuriyetçi Parti kongresinde aşırı-muhafazakâr Pat Buchanan’ın yaptığı konuşmayı hatırladım. Pat Buchanan bu konuşmasında, ABD’yi bir kültürel savaşın tüm şiddetiyle sardığını ilan edip, “bu Amerikan milli kimliğini tanımlama savaşıdır,” diyordu. Amerikan toplumunun bir toplum olarak ne anlama geldiğini, hangi anlamlara dayandığını belirleme mücadelesiydi bu. Amerikalılar’ın “geçmişte ne idik, şimdi ne olduk, gelecekte ne olacağız?” sorularına verecekleri yanıtları belirlemek amacıyla yürütülüyordu. Bunu yürütenler, “kültür savaşçıları”ydı. Buchanan’a göre, bu kültür savaşçılarının düşmanları, ABD’de siyasal ve kültürel iktidarı ele geçirdiğini ve toplumun manevi değer ve temellerini yıkmaya çalıştıklarını iddia ettiği, liberal ve seküler elitlerdi. Amerikalılar, bu elitlere karşı, her seviyedeki seçimlerde seçilenleri ve seçmenleri muhafazakâr dinî düşüncenin toplumsal programında yer alan temaları öne çıkarmaya her fırsatta davet etmeli, bu talepleri aralıksız talep etmeliydiler. Bu “Amerikan ruhunun korunması için verilen bir savaştı.”

Pat Buchanan’ın bu çabası, 1992’de hedef gösterdiği liberal, seküler elitlerin dört dörtlük temsilcisi olan Bill Clinton’un seçilmesini engellemedi. Ama on yıl sonra George W. Bush benzer bir çevrenin geniş mobliziasyonuyla iktidar oldu. Tayyip Erdoğan’ın Ensar Vakfı konuşmasını Pat Buchanan’ın 1992’deki konuşmasının yerli ve milli versiyonu olarak değerlendirmek mümkün. Ne var ki, aradaki önemli farklardan biri yabana atılacak gibi değil. Ensar Vakfı konuşmasını şimdi ve burada yapan kişi, Buchanan gibi başkanlık seçiminde Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olmak için yarışan birisi değil, “hamdolsun 14 yıldır” iktidarda olan ve artık devletin bütün güç ve yetkilerini elinde toplayan ve bunu kullanan bir parti devletinin başkanı. Gürpınar kitabını “biz bize benzemeyiz” diye bitiriyor. Doğru. Ama bizim giderek benzediklerimize bakınca, bu kültür savaşının ABD’de olduğu gibi siyasal salınımlar, gel-gitler içinde devam etmesi pek mümkün görünmüyor.

Birikim dergisi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Eduardo Galeano’nun Günlüğü’nde Nazım Hikmet: “Şair”i Bekleyen Ülke
Kapat