Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor: Babam gözümün önünde bıçaklanınca kekeme oldum

Babamın ölümü de beni çok üzdü. Babamın ölümüne uzun yıllar inanmadım ve onun mezarına hiç gitmedim. Uzun yıllar mezarlığın yanından bile geçmedim. Öldüğünden dolayı da ona derinden kırıldım, küstüm.

Sizin sandığınız gibi ben Kürt toprağında doğmadım. Babam, anam Doğu Anadoludan, 1915’te Rus ordusu Vanı işgal edince, oradan bir buçuk yılda Çukurovaya gelerek bu köye yerleşmişler. Köyde bizimkilerden başka Kürtçe konuşan hiç kimse yoktu. Ben kendimi bildiğimde Kürtçe sadece bizim evin içinde konuşuluyordu. Ben doğduğumda babam çok yaşlı, belki elli yaşın üstündeydi, anam da çok gençti. On yedi yaşında. Evde babamın bir kardeşi, onun karısı, bir de akrabaları bir genç kız vardı. Amcamın karısının bir elini Vanda bir top gülle parçası almış götürmüştü. Aile bir bey ailesiydi. Ailenin mensup olduğu Luvan aşiretinin son beyi Gulihan Bey babamın amcasıydı. Ailenin soy kütüğü epeyce karışık. Ailenin Vana bir yandan Orta Anadoludan, Seydişehirden geldiği söylenirken; bir yandan da İstanbul yakınındaki Bursadan geldiği söyleniyor. Bir söylentiye göre de aile Seydişehire Kafkasyadan, oradan da Bursaya, oradan da Vana gitmiş. Bu sürgün aşiretin Beyi Mustafa Bey Luvan aşiretinin Beyinin kızıyla evlenmiş. Mustafa Bey Türkmen, Luvan aşireti Kürt. Mustafa Beyin küçük kardeşi Halil Bey de Van ilinin Muradiye ilçesinin Kaymakamı olmuş. O gün bugündür de ondan bir haber çıkmamış. O, yitmiş gitmiş. Babamın amcası aşiret beyini ben tanıdım. Tanıdığımda çok yaşlıydı ve Şeyh Sait İsyanından dolayı Vandan Adanaya sürülmüştü. Anamın babası, kardeşleri, ailesinin bütün erkekleri eşkıyaydı. Anamın babasının aşiretinin adı Kızıkan aşiretiydi ve Türkiye İran sınırındaki köylerde oturuyorlardı. Aşiretin köylerinin bir kısmı Türkiyede, bir kısmı İrandaydı. Dayım Doğu Anadolunun, İrandan Kafkasyaya kadar en ünlü eşkıyası Mahiroydu. Sanırsam yirmi beş yaşlarında vuruldu. Onun üstüne çıkarılmış çok destan dinledim. Beni, ailemin yaşamında en çok etkileyen anamın amcasının macerasıdır. Romanlarımın kimi parçalarında bu olayın epeyce etkileri vardır. Anamın amcası on beş çetesiyle Süphan dağı yamaçlarında dolaşan ünlü bir çetebaşıdır. Bir gün candarmalar onu çetesiyle birlikte yakalamış Van hapishanesine atmışlar. Hapishane gölün kıyısına yakın bir yerdedir. Eşkıyalar aylarca çalışarak, gölün kıyısına çıkan bir tünel açmışlar. Bir gece şafağa karşı anamın amcası, çeteleriyle birlikte bu tünelden kaçma uğraşında. Arkadaşlarına, “haydi gidin arkadaşlar, beklediğimiz gün geldi, tünel bitti, çıkalım artık,” demiş. Arkadaşları korkmuşlar, aylarca kazılan tünelden çıkıp kaçmak istememişler. Amca, arkadaşlarına kaçmak için çok diller dökmüş, onları bir türlü kandıramamış. Edememiş, en sonunda kendisi tünelden çıkmış göl kıyısına gelmiş. Ama kaçamamış. Arkadaşlarını bırakıp gitmeyi içi götürmemiş. Geriye, hapishaneye dönmüş. Gene arkadaşlarına diller dökmüş, onları gene kandıramamış. Böylece gün atıncaya kadar gölle hapishane arasında mekik dokumuş, arkadaşları Nuh demişler de Peygamber dememişler. Gün ışırken nöbetçi amcayı görmüş, onu vurmuş, yaralı amca, koşarak nöbetçiye ulaşmış, silahını elinden almış. Kurşun seslerine gelen öbür candarmalarla öğleye kadar çarpışmış, sonra da vurulup ölmüş. Ondan sonra efsane başlıyor. Subaylar bu adamın yürekliliğine şaşırmışlar. Bu kişi ne kişidir ki, hapishaneyi deldiği halde, salt arkadaşlarını bırakmamak için canını vermiş, demişler, göğsünü yarmışlar, bakmışlar ki, göğsünde dört yürek… Sonrasını anam anlatıyor, “bizim göçümüz Van şehrinin içinden geçiyordu, biz düşmandan kaçarken. Hapishanenin önüne geldik, hapishanenin büyük kapısında bir ağaca bir adamın giyitleri asılıydı. Akrabaları gelip görsünler de giyitleri gelsinler alsınlar, diye. Babam, amcamı tanıyan herkes ağaçta asılı giyitlerin amcamın giyitleri olduğunu hemen bilmişlerdi. Yalnız giyitlere sahip çıkamadılar. Bunun, hükümetin bir tuzağı olduğundan kuşkulandılar ve amcamın giyitleri orada, ağaçta asılı kaldı.”

Ben dört buçuk yaşındayken, babam camide namaz kılarken onu, Vandan gelirken ölümden kurtarıp besleyip büyüttüğü Yusuf adındaki oğulluğu yüreğinden bıçakladı. Babam çok uzun boylu bir adamdı. Belki bir doksan boyunda. Geniş omuzlu… Onu böyle anımsıyorum.

Çocukları da çok severdi. Bütün köyün çocuklarına şehirden, her birisine ayrı ayrı armağanlar getirirdi. Ben babamın camide, o, namaz kılarken yanındaydım, hançerlendiği akşamdan sonra, sabaha kadar yüreğim yanıyor, diye ağladım. Ardından da kekeme oldum ve on iki yaşıma kadar zor konuştum. Yalnız türkü söylerken kekemeliğim geçiyordu. Hiç kekelemiyordum. Kitap okurken de, okur yazar olduktan sonra, hiç kekelemedim. On iki yaşımdan sonra kekemeliğim geçti. Nasıl, ne zaman geçti hiç anımsamıyorum.

Babam ölmeden bir yıl önce de, babam benim için her yıl kurbanlar kestiriyordu, o yıl da kurbanlar evin avlusuna getirilmiş, koyunların ayakları bağlanmıştı. Halamın kocası da bir koyunu kesmiş karnını yarıyordu ki, bıçak deriden kaydı, ben karşısında duruyordum, bıçak benim sağ gözümün üstüne saplandı, o gözüm görmez oldu.

Babamın ölümü de beni çok üzdü. Babamın ölümüne uzun yıllar inanmadım ve onun mezarına hiç gitmedim. Uzun yıllar mezarlığın yanından bile geçmedim. Öldüğünden dolayı da ona derinden kırıldım, küstüm. Herkesin babası yaşarken benim babam neden öldürülmüştü, bunu da bir türlü anlayamıyordum. Babamdan çok şey kalmıştı. Amcam Tahir çok iyi bir adamdı. Paraları dağıttı. O kadar zenginlik dört yılda nasıl bitti, kimse bunun farkında olmadı. Amcam bu sırada anamla evlendi ve iki karısı oldu. Evde de hır gür başladı. Evde ve köyde bir tek dokunulmazlığı olan kişi varsa o da bendim. Köyün çocuklarını türlü maceralara sürüklüyordum. Öteki köyden karpuz kavun hırsızlıkları, dağlarda kuş avlamalar, köyün bütün çocuklarını ardıma takarak, dağlardan mantar, böğürtlen toplamalar, akla gelmeyecek türlü yaramazlıklar. Köyün çocukları büyülenmişçesine ardıma takılmışlar, her istediğimi yapıyorlardı. Bir de yeşil gözlü, sert, diken diken saçlı bir arkadaşım vardı, Mehmet. Komşumuz, ortağımız olan avcı İsmail Ağanın oğluydu. Onunla kafa kafaya vermiş ortalığı altüst ediyorduk. Sekiz yaşıma geldiğimde artık köyün en fakirlerindendik. Artık ben de öteki köy çocukları gibi hep yalınayak geziyor, ayakkabı giymek zorunluğunu duymuyordum. Eski ayakkabılarım sayısızdı. Onlar, evin bir köşesinde kalmışlar, kimse yüzlerine bakmıyordu. Babam sağlığında, istediğim için, iki kır at koşulu pırıl pırıl bir fayton almıştı. Babam öldükten sonra o fayton, benim çok sevdiğim araba avlunun ortasında kalmış, güneşin, yağmurun altında kararmış, çürümüş, tavuklara folluk olmuştu.

Mehmedin babası İsmail Ağayla da ortak olmuştuk. Onların tarlaları vardı, bizim hiçbir şeyimiz yoktu. Yalnız bir at arabamız, iki atımız, birkaç ineğimiz kalmıştı. Anamda çok altın olduğu söyleniyordu. Sonradan, ben ilk hapse girdiğimde, yıllar sonra o çok dedikleri altınlardan bir kısmını bana verdi. Topu topu on bir Osmanlı altınıydı. İsmail Ağa tarlasını veriyor, biz ekiyor biçiyor, hasat ediyor, ürünün yarısını ona veriyorduk. Mehmet de, ben de buna baş kaldırıyorduk ya, elimizden hiçbir şey gelmiyordu.

Alain Bosquet
Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Platon’a Göre Evrenin Doğuşu (Kosmogonia) – Bertrand Russell
Kapat