Aşkın Metafiziği: Erkek aşkta vefasızlığa, kadın ise sürekli sadakata eğilimli – Schopenhauer

SchopenhauerErkeğin aşkı, doyum bulduğu andan itibaren belirgin bir biçimde azalır: Hemen hemen bütün öteki kadınlar onu, sahip olmuş olduğu kadından daha fazla çekerler: Erkek değişiklik özler. Kadının aşkı ise, özellikle o andan sonra artmaya başlar. Bu varlığını sürdürmeye, çoğalmaya yönelik bir amaçtır.

Kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında onu kıskıvrak yakalayan o kadınla birleşmeyi erkeğe en yüce iyiymiş gibi gösteren o baş döndürücü çekicilik, o teşhir, işte türün belirgin bir biçimde vurulmuş damgasını fark edip, bunu o kadınla devam ettirmek isteyen duyusu’dur; Türün tipinin korunup sürdürülmesi güzelliğe olan bu ısrarlı eğilime dayanır; Bu nedenle de bu hayran edici çekicilik, o ölçüde büyük bir güçle etkili olur. Bu eğilimin dikkate aldığı, kolladığı yanları aşağıda özel olarak inceleyeceğiz. Demek ki insan sadece o taşan kendi hazzının peşinden gittiğini sanarken aslında, insanı yönlendiren, tür için en iyiye yönelmiş olan bir içgüdüdür. Gerçekten de bu bağlamda, burada olduğu gibi, mutad olarak bireyi türün iyiliği için harekete geçiren bütün içgüdülerin en derindeki özü hakkında öğretici bir çıkarsama elde ediyoruz. Çünkü, besbellidir ki, bir böceğin belli bir çiçeği, meyveyi, gübreyi, eti ya da Ichneumonidae’lerin (asalak arıların) sırf yumurtalarını oraya bırakmak için yabancı bir böcek larvını ararken ve buna ulaşmak için ne çabadan ne de tehlikeden kaçmazken gösterdikleri o özen, gayret ve katlandıkları sıkıntı, bir erkeğin cinsel tatmin için belirli, kendisine bireysel yönden hitap eden yapısal özellikleriyle bir kadını özenle seçmesindeki ve amacına ulaşmak için kimi zaman akıl almayacak bir budalalık yaparak mutluluğunu bile gözden çıkartıp bu kadınla evlenmesi ya da parasını tehlikeye atan, onurunu, haysiyetini beş paralık eden aşk serüvenlerine girmesi, hatta kimileyin amacına ulaşmak için işi zina yapma ve ırza geçme gibi suçlara kadar vardırmasındaki sıkıntılara çok benzemektedir. Bütün bunlar sadece bireyin pahasına olsalar da, doğanın o her yerdeki bağımsız iradesine uygun olarak amaca en uygun şekilde türe hizmet etmeye yöneliktir. Anlayacağınız içgüdü her yerde bir amaç hedef kavrayışına göre etkili olmakta, çalışmaktadır; oysa kendisi böyle bir amaçlılıktan tamamen yoksundur. Doğa içgüdüyü, eyleyen bireyin (kendi dışında belirlenmiş) amacı, hedefi anlama yeteneğinden yoksun olduğu ya da izlemekte isteksiz olduğu her yerde (bireyin içine yerleştirir). Bu nedenle içgüdü kuralda, sadece hayvanlara, o da terci-han en az akla sahip olan en alt basamaktaki hayvanlara verilmiştir; ancak, burada incelenen hemen her durumda, amacı kavrayabilecek olsa da, onu gerekli hırs ve gayretle, hatta kendi bireysel iyiliğinin pahasına kovalayamayan insana da verilmiştir. Demek ki burada, bütün içgüdülerde olduğu gibi, gerçeklik, iradeyi etkileyebilmek için bir kuruntu, yanılsama biçimine bürünür. Erkeği, kendisine layık güzelliğe sahip bir kadının kollarında, başka her kadınınkinde olacağından daha fazla haz bulacağına inandıran, ya da hatta, sadece belli bir bireye yönelmiş olan, onu, bu bireye sahip olunması durumunda, olağanüstü, büyük bir zevk elde edeceğine kesinlikle inandıran şehvet, zevk dolu bir sanı, bir vehimdir bu. Erkek de, aslında her şey sadece türün kuralına uygun tipin korunup ayakta tutulması ya da sadece bu anne babadan gelebilecek olan belirli bir bireyin varlığa kavuşması uğruna gerçekleştiği halde, kendi haz ve zevki için çabaladığı, fedakârlıklar yaptığı vehmine kapılır; burada içgüdünün karakteri en bütünsel haliyle, yani bir amaç kavramına yönelik bir eylem olarak besbelli ortadadır, ama gene de bu amaç kavramından yoksun halde karşımıza çıkar; öyle ki söz konusu vehmin sürüklediği kimse, onu bir başına yönlendiren amaçtan, (yeni bir birey) üretme amacından, çoğu zaman iğrenir bile ve onu engellemek ister; anlayacağınız, hemen hemen evlilik dışı bütün aşklarda durum budur. Burada meselenin ortaya konan karakteri gereği, nihayet ulaşılan haz ve zevkin ardından her âşık çarpıcı bir hayal kırıklığı yaşayacaktır ve öylesine özlemle arzu edilmiş olan şeyin, başka her cinsel tatminde olduğundan öteye bir iş yapmadığını, dolayısıyla da kendisini öyle fazla bir yere götürmemiş olduğunu görüp şaşıracaktır. Çünkü o arzunun, onun öteki bütün arzuları ile olan ilişkisi, türün birey ile olan ilişkisi gibi, yani bir sonsuzun sonlu ile olan ilişkisi gibidir. -35-
Buna karşılık tatmin ise sadece türün işine yarar; bu nedenle de türün iradesinden gücünü alan ve kendisinin olmayan bir amaca fedakârca hizmet eden bireyin bilincine girmez. Demek ki bu yüzden her âşık, büyük işin nihayet üstesinden geldikten sonra aldatılmış olduğu duygusuna kapılır: Çünkü bireyin, türün aldatılmış tutsağı olmasına yol açan vehim, sanı artık kaybolup gitmiştir. Bu bağlamda Platon çok yerinde bir ifadeyle: Vo-luptas omnium maxime vaniloqua (Varlığa duyulan haz/zevk gibi boş boş övün,) der. (Phi-leb 319)

Öte yandan bütün bunlar hayvanların içgüdülerine ve sanat/ustalık dürtülerine ışık tutmaktadır. Hiç kuşkusuz, büyük bir gayretle ve aslında kendilerini aldatarak tür için çalıştıkları halde, -kuş kendi yuvasını kurarken, böcek yumurtalarına uygun biricik yeri ararken ya da kendisi ağzını süremeyeceği halde gelecekteki larvaların yiyeceği olarak yumurtaların yanma konması gereken hayvanı avlamaya giderken, arı, eşek arısı, karınca kendi sanatkârca yuvalarına ve karmaşık ekonomilerine boyun eğerken- hayvanlar da, onlara, zevklerine hizmet ettikleri yanılsaması veren bir tür vehme kapılmışlardır. Gerçekten de onların hepsini, türe hizmet etmek için bencil bir hedefi gizleyen maskenin gerisine saklanmış bir yanılsama yönlendirmektedir. Demek ki bu yol, içgüdünün dışavurumlarının temelinde yatan bu iç ya da öznel süreci kavrayabilmek için, büyük olasılıkla, izlenebilecek biricik yoldur. Ancak dışta ya da objektif (nesnel) düzlemde, içgüdülerin çok güçlü denetimi altında olan hayvanlarda, özellikle de böceklerde, ganglion’un, yani öznel sinir sisteminin zerebral dediğimiz büyük beyin sistemine ağır bastığını görüyoruz; buradan, bu hayvanların, ne nesnel, doğru kavrayıştan ne de öznel, arzu uyandırıcı, ganglion sisteminin büyük beyne etkisinin ürünü olan tasarımlardan etkilenmeyip bir vehim tarafından sürüklendikleri sonucunu çıkarabiliyoruz. Ve bütün içgüdülerin fizyolojik seyri böyledir. Açıklamak için bir de, insan içindeki içgüdülerden başka, daha zayıfça bir örneğe, hamilelerin inatçı, giderilmek bilmeyen iştahlarına değineceğim: Bu iştahın, embriyonun zaman zaman, beslenmek için aldığı kanın özel ya da çok belli bir değişik biçimini talep etmesinden kaynaklandığı ve bunun üzerine, bu sonucu sağlayacak besinin hamile kimseye kendini, büyük bir özlemin, cançekmesinin nesnesi olarak gösterdiği, yani burada da bir aldatmanın, yanılsamanın ortaya çıktığı görülmektedir. Demek ki kadının erkeğe göre ondan bir fazla içgüdüsü bulunmaktadır: Ayrıca kadındaki gangilon sistemi erkektekin-den çok daha fazla gelişmiştir. İnsanda beynin o kadar ağır basması, onda hayvandakinden daha az içgüdü bulunuşunu ve bu az sayıda içgüdünün bile kolayca yanıltılabileceği gerçeğini açıklamaktadır. Anlayacağınız, cinsel tatmin için yapılan seçimi içgüdüsel olarak yönlendiren güzellik duygusu, paderasti (oğlancılık) eğilimi içinde yozlaştığında yanlış yönlendirilmiş olmaktadır. Benzer bir durum, musca vomitoria’nın (leş sineği) içgüdüleri doğrultusunda yumurtalarını çürümekte olan ete bırakmak yerine onları bitkinin kadavra kokusuna kanarak arum dracunculus’un çiçeği içine bırakmasıdır.
Demek ki bütün cinsel sevginin temelinde sadece meydana getirilmesi (üretilmesi) gereken bireye yönelik bir içgüdünün yattığı gerçeğinin kesinliğini göstermek için bu içgüdüyü onu oluşturan öğelerine ayırıp incelemeden edemeyeceğiz. Her şeyden önce, erkeğin doğası gereği aşkta vefasızlığa, kadının ise sürekli sadakata eğilimli olduğu gerçeği bu incelemeye girer. Erkeğin aşkı, doyum bulduğu andan itibaren belirgin bir biçimde azalır: Hemen hemen bütün öteki kadınlar onu, sahip olmuş olduğu kadından daha fazla çekerler: Erkek değişiklik özler. Kadının aşkı ise, özellikle o andan sonra artmaya başlar. Bu, türü koruyup onun varlığını sürdürmeye bu bakımdan da olabildiğince fazla çoğalmaya yönelik doğanın amacının bir sonucudur. Bildiğimiz gibi erkek, kendisine yeterince kadın sunulduğu takdirde, kolayca yılda yüz çocuk meydana getirebilir: kadın ise, istediği kadar çok erkeğe sahip olsun, ikiz ihtimalini hesaba katmazsak, yılda sadece bir çocuk dünyaya getirebilir. Bu nedenle erkeğin gözü hep başka kadınlardadır; kadın ise buna karşılık tek bir erkeğe sımsıkı sarılır: Çünkü doğa onu içgüdüleri gereği ve hiç düşünmeden, gelecekteki doğumun besleyicisi ve koruyucusunu yanında tutup korumaya sürükler. Bundan ötürü erkeğin eşine sadakati yapaydır, kadınınki doğaldır; dolayısıyla da, kadının ihaneti, nesnel olarak, sonuçları bakımından olduğu kadar, öznel olarak doğaya aykırılığı bakımından da erkeğin-kinden çok daha az bağışlanabilir bir ihanettir.

Ama hem durumu daha devrinden kavramak hem de öteki cinsten hoşlanmamızın, istediğimiz kadar nesnel olduğunu sanalım, sadece, tipini koruyup sürdürmeye çalışan türün duyusundan, gizlenmiş içgüdüden başka bir şey olmadığı konusunda geride hiçbir kuşku bırakmamak için, bu haz duyma sırasında dikkate almadan edemediğimiz bizi yönlendiren, burada değinilecek özel yanları, hani bunların bir felsefe yapıtında boy göstermesi istediği kadar ender görülen bir durum olsa da, daha yakından inceleyip bunların özeline inmemiz şarttır: Dikkatimizi yönlendirdiğimiz bu yanlar doğrudan türün tipini, yani güzelliği ilgilendirenler, sonra fiziksel özelliklere yönelmiş olan (ve mutlak, genel özellikleri temsil eden) ve nihayet her iki bireyin birbirini karşılıklı düzeltme gerekliğinden ya da tek taraflılıkların ve anormalliklerin giderilmesi hedefine bağlı olan sadece nispi yanlar olmak üzere, birbirinden ayrılırlar. Bunları tek tek ele almak istiyoruz.

Dikkate aldığımız, en başta gelen (mutlak; genel) bizim seçimimizi ve eğilimimizi yönlendiren yan, 1. yaştır. Genel olarak (seçtiğimiz kadının) yaşı, âdet görmenin başlamasıyla
bitmesi arasındaki döneme yayılır; ancak asıl tercihimizi, on sekiz ile yirmi sekiz yaş arasındaki döneme yöneltiriz. Bu yılların dışındaki hiçbir kadın bizi çekemez: Yaşlı, yani âdetten kesilmiş bir kadına soğulduk duyarız. Güzellikten yoksun gençlik gene de çekicidir; gençlikten yoksun güzellik çekici değildir. Burada bizi bilinçdışı yönlendiren maksadın, sadece üreme imkânıyla ilintili olduğu apaçıktır: Bu yüzden her birey, çocuk meyda -na getirmeye ya da hamile kalmaya elverişli dönemden uzaklaştığı ölçüde karşı cins için çekiciliğini yitirir.
(Karşı cinsi seçerken dikkate aldığımız) 2. yan, sağlıktır. Akut hastalıklar (eğilimimizi) ancak geçici olarak aksatırlar; kronik hastalıklar ya da hatta kuvvetten düşmeler bizi ürkütürler; çünkü bunlar çocuğa da geçerler. Dikkate aldığımız 3. yan, iskelet kemik yapısıdır. Çünkü kemik yapısı türün tipinin temelidir. Yaşlılığın ve hastalığın yanı sıra, bizi çarpık, bozuk bir beden biçimi kadar iten başka bir şey yoktur: Hatta olabilecek en güzel yüz bile bu kusurun açığını kapatamaz. Ayrıca iskeletin (kemik yapısının) orantısızlığı, bozukluğu, örneğin kısa boylu, tıknaz, kısa bacaklı bir figür vb., dışsal bir rastlantının (kazanın) sonucu olmayan aksak bir yürüyüş bizi olumsuz yönde çok güçlü etkiler; buna karşılık dikkati çekecek kadar güzel bir vücut yapısı, bütün kusur ve eksiklikleri telafi edebilir; böyle bir beden bizi kendine hayran bırakır. Herkesin küçük ayaklara verdiği değer de bu bağlama girer; bu değer veriş, küçük ayakların, türün önemli bir karakteristiğini temsil etmelerinden ileri gelir. Çünkü hiçbir hayvan tarsus’u (ayağı) ve metatarsus’u (bileği), insanın iki ayak üzerinde yürümesiyle bağlantılı ayak küçüklüğüne sahip değildir: İnsan, tabanları üzerinde yürüyen bir varlıktır. Bu bağlamda Jesus Sirach (Kraus’un düzeltilmiş çevirisine göre, 26; 23) şöyle diyor:
“Düz, kusursuz bir vücut yapısına ve güzel ayaklara sahip bir kadın, gümüş kaideye oturtulmuş altın sütunlar gibidir.” Dişler de beslenme bakımından ve özellikle de kalıtımla geçtiklerinden bizim için çok önemlidir.
Dikkate alınacak 4. nokta etin belli bir dolgunlukta olmasıdır. Anlayacağınız, cenine bol bol besin sunulacağına işaret ettiği için, vejitatif yapının hâkim durumda olmasıdır: Bu yüzden fazla zayıflık bizi belirgin biçimde iter. Dolgun bir kadın göğsü erkek cinsi üzerinde müthiş çekici bir etki yapar; çünkü kadının çocuk doğurma işleviyle doğrudan bağlantılı olarak, yeni doğacak olana bol bol besin verebilecek olduğunun belirtisidir bu. Buna karşılık, aşırı şişman kadınlar bizde tiksinti duygusu uyandırırlar. Bunun nedeni, bu yapısal özelliğin uterusun (rahmin) atropi’sine (beslenme yetersizliğine), yani kısırlığa işaret etmesidir; bunu kafamız değil, içgüdümüz bilir (sezer).
5. Nihayet dikkat edilen son noktalardan biri yüz güzelliğidir. Burada da en başta kemik yapısının parçalarını gözönünde tutarız; bu nedenle genel olarak asıl dikkatimiz güzel bir burna çekilirken, kısa, kalkık burun her şeyi mahveder. Sayısız kızın hayat mutluluğunda, burnun alt ya da üst tarafının küçük bir eğikliği, tayin edici olmuştur: Anlaşılır bir şeydir de bu; çünkü (burada da) türün tipi söz konusudur. Üst çene küçüklüğüne bağlı küçük bir ağız, hayvandan farklı olarak, insan yüzünün kendine özgü karakteri bakımından çok önemlidir. İçeriye basık, aynı zamanda kısa bir çene özellikle iter bizi; çünkü bir mentum prominulum (öne çıkık bir çene) sadece cinsimizin karakteristik bir özelliğidir.
Sonunda güzel gözlere ve alınlara yöneltilen 6. düzlemdeki dikkat gelir. Bunlar, fiziksel özelliklerle, ama asıl anneden kalıtım yoluyla edinilen entelektüel niteliklerle ilintilidirler. Elbette kadınların eğiliminin bilinçdışı dikkatlerinin yöneldiği yanları değerlendirmelerde göz önünde tuttukları özellikler erkekteki kadar kesin belirtenleyiz. Ama genel olarak şu söylenebilir: Kadınlar otuz otuz beş yaş arasındaki erkekleri, aslında en muhteşem insan güzelliğini temsil eden gençlere bile özellikle tercih ederler. Bunun nedeni, onların zevkleri doğrultusunda değil de, söz konusu yaşlarda (erkeklerin) doğurtucu gücünün doruğunu fark eden içgüdülerin yönlendiriciliğinde davranmalarıdır. Aslında zaten kadınlar, (erkek) güzelliğine çok az önem verirler; hele de yüz güzelliğine: Bunu, çocuğa verme sorumluluğunu sanki sadece kendileri yükleniyorlarmış gibi bir durum söz konusudur. Esasen kadını, erkeğin kuvveti ve buna bağlı cesareti elde eder; çünkü bu özellikler, sağlam çocukların ve aynı zamanda da onların cesur bir koruyucusunun var olacağının belirtisidirler. Erkeğin çocukla ilişkilenebilecek, ona geçebilecek her türlü bedensel bozukluğu, (türün) tipinden her sapma, erkekteki kusurların kadında bulunmaması, ya da hatta kadının tam tersi yönde (bu kusurları taşımama bakımından) ondan çok ileride olması nedeniyle, üreme sırasında kadın tarafından ortadan kaldırılabilir (etkisizleştirilebilir). Kadının aşamayacağı istisnai özellikler, erkeğin cinsine özgü olanı, dolayısıyla da annenin çocuğa veremeyeceği özelliklerdir: Bu özelliklerin arasında iskeletin (kemiklerin) erkeksi yapısı, geniş omuzlar, dar kalçalar, düz bacaklar, kas gücü, cesaret, sakal, vb. yer alır. Bu nedenle kadınlar, çoğunlukla çirkin erkekleri sevmekle birlikte bu erkeksi özellikleri taşımayan bir erkeğe hiç âşık olmazlar; çünkü kadınlar böyle bir erkeğin kusurlarını karşılayıp etkisizleştiremezler.

Arthur Schopenhauer
Aşkın (Cinsel Sevginin) Metafiziği

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Aşk ile korku, cam ile taşa benzer”* Odaya Kapatılan Gökyüzü – Şükrü Erbaş
Kapat