Üç gecedir uyumayan bir şoförle gece yolculuğu | Uyku- Sabahattin Ali

İki arkadaş Yıldızeli’nden Sivas’a gitmek için şosenin kenarında otomobil bekliyorduk. Akşam olmaya başlamıştı. Akıllının biri, gece yarısı gelen treni beklemektense sık sık geçen kamyonlardan birine atlamamızı tavsiye etmişti;

ve biz bir buçuk saatten beri, yolun kaybolduğu taraflarda beliren her toz bulutuna ümitle bakarak bu “sık sık” tabirinden kaçar saatlik fasılaların kastedildiğini düşünmeye dalmıştık. Nihayet, ortalık adamakıllı karardıktan sonra iki projektör, toz bulutlarını aydınlatarak bulunduğumuz yere yaklaştı. Biz, yangından veya selden kaçan insanlar gibi, kollarımızı imdat işaretlerine benzeyen hareketlerle havaya kaldırıp bağrışarak yolun ortasına atıldık. Makine hemen önümüzde durdu. Kısa bir pazarlıktan sonra ellişer kuruşa şoförün yanına binmek hususunda mutabık kaldık.
Harekete geçer geçmez, münevver adamlara yakışır bir tecessüs ve cahillikle ve birbirimizin sözünü keserek sıraladığımız suallerden çıkan neticeye göre, orta yaşlı bir yük beygiri kadar mazisi olan emektar kamyon, üç gün evvel Erbaa’dan kalkıp Turhal’a yük getirmiş ve orada Sıvas’a gelecek şeker hamulesi bularak yolunu buraya kadar uzatıvermiş. Başımı çevirip ensemin üst kısmında heybetle yatan çuvallara bakınca içlerinde beyaz kristalleri görür gibi oldum ve otomobilin sarsıntısından mıdır, nedir, içime tuhaf bir bulantı geldi.
Şoföre:
“Başka müşterin var mı?” diye sordum.
Birkaç dakikalık bir sükuttan sonra başını hafifçe arkaya doğru atarak:
“Üç kadın var… Çuvalların üstünde yatıyorlar!” dedi.
Bu sırada başucumdaki çuvallardan şoför muavininin tamamlayıcı izahatı geldi:
“Yolda rastladık… Ne mal oldukları belli değil… Parayı peşin verdikleri için aldık!”
Kendisiyle aynı çuvalların üzerinde uzanan ve belki bacakları birbirine dokunan kadınların bu sözlerden alınabileceklerini asla düşünmeden konuşuyor, yılışık ve yorgun bir sesle onların kılık ve kıyafetleri, şekil ve suratları hakkında malumat veriyordu.
Bu sırada otomobil birkaç hızlı sarsıntı geçirdi ve muavin gevezeliği bırakarak gürler gibi bir sesle:
“Usta!” diye bağırdı.
Gözlerimiz hemen şoföre döndü. Onun telaş ile yerinden kımıldadığını ve bir eliyle gözlerini ovuştururken ötekiyle sımsıkı direksiyonu kavradığını gördük.
İki arkadaş bir şey anlamadan birbirimize baktık. Muavin yine izahat verdi.
“Bir şey değil, merak etmeyin… İki gecedir uykusuz, bu akşam üçüncü gece olacak… Ara sıra kendinden geçiveriyor.”
Sonra, bahsettiği kimsenin duyup duymadığına ehemmiyet vermeyen o pervasız edasıyla ilave etti:
“Başımıza bir iş açmasın… Anafordan gümleriz vallahi! Pek dalarsa siz dürtükleyiverin.”
Bu sefer yine birbirimize baktık, fakat bir şey anlamadan değil, lüzumundan fazla şeyler anlayarak…
Otomobil birdenbire durdu. Fenerler birkaç metre ileride, yolun solundaki bir çeşmeyi aydınlatıyordu. Şoför yayvan, uyku sersemi bir sesle bağırdı:
“Rahmi!”
“Buyur usta!”
“Koş, makineye su koy.
Arkada bir hareket oldu. Bir teneke sesi geldi. Sonra deminden beri sesini işittiğimiz muavini ilk defa gördük. Hakikatte kendisini değil, yolculuğun ve mesleğinin ona verdiği maskeyi görmek mümkündü. Pudralı gibi beyaz kirpikleri ve saçları muhakkak ki daimi değildi ve ter, makine yağı, benzin ve tozdan ibaret bir çamurla sıvanan yüzü herhalde aslında büsbütün başka şekil ve renkte olacaktı.
Tenekeyi çeşmeden doldurduktan sonra radyatöre boşalttı. Şoförün oturduğu yere yaklaşarak:
“Oldu usta!” dedi.
Açık ela gözlerinde yorgun, fakat hiçbir sebeple kaybolmayacakmış hissini veren keyifli bir ifade vardı. Bu aralık direksiyonun üzerine kapanarak bir müddet kestirdiği anlaşılan şoför yerinden sıçradı:
“Ha? Oldu mu?.. Kapağı iyice kapadın mı?” dedi.
Muavinin gözlerindeki neşeli ifade daha canlandı:
“Hepsi tamam usta!”
“Bir daha bak!”
Şoför başını tekrar direksiyona koydu. Muavin radyatör kapağını bir daha yokladıktan sonra, insafsız bir gülümseme ile:
“Tamam usta, tamam!” diye bağırdı.
Şoför kurtuluş olmadığını anlayarak homurdandı ve başını kaldırdı. Kamyon, efendisinin homurtusunu biraz daha gürültülü bir şekilde tekrar ettikten sonra yola koyuldu.
Gece ilerledikçe şoförün uyku ile mücadelesi artıyordu. Ben doğrudan doğruya bir şey söylemeyerek:
“Bu yolda sık sık kaza olur mu?” yolunda kinayelere başvurdum.
Şoför anlaşılmaz bir cevap verdi, fakat muavinin yılışık sesi tepemizden duyuldu:
“Her zaman olmaz!..”
O zamana kadar mevcudiyetlerini hiçbir vesile ile belli etmeyen kadınlardan biri, ince, çatlak bir ses ve temizliğini kaybetmeye başlamış bir Orta Anadolu şivesiyle sordu:
“Geçen gün malmüdürünün karısı nerede öldüydü?”
Muavin:
“Geçtik galiba!” dedi.
Şoför, uykusunun arasında tashih etti:
“Daha gelmedik ulan…”
Merakla sordum:
“Ne oldu? Bir kadın mı öldü?”
Bu suallerle şoförü alakalandırarak uykusunu açmak istiyordum. Kesik cümlelerle vakayı anlattı. Ara sıra muavin: “Hayır, öyle değil, şöyleydi!” diye düzeltmeye kalkıyor ve yolcu kadınların da iştirak ettiği bir münakaşa alevleniyordu.
Şoför:
“Karı zaten sinirlinin biriydi… Başına böyle bir iş geleceği belliydi!” dedi.
Muavin atıldı:
“Kocası da karıdan yangınmış… Şoförlere: Şunu bir hendeğe yuvarlayıp beni kurtaramadınız!” dermiş:
Şoför omuzlarını silkti:
“Onu bilmem… Bir kere alıp Sıvas’a götürdüm. O zaman tenezzüh kullanıyordum. Yolda kırk defa arabayı durdurdu. Yüz adım gideriz, bağırır: Şoför dur! Mantomu çıkaracağım. Şoför dur! Pudra çalacağım. Şoför dur! Çok sarsılıyorum, başım döndü; azıcık bekleyelim… Bir daha tövbe ettim arabama almaya…” “Canım, kaza nasıl olmuş?” diye söze karıştım. Muavin: “Kamyonla Sıvas’tan dönüyorlarmış” dedi, “Kocası da berabermiş. Kamyon bizim Köse’nin arabası… On bir yaşında…
Bir gün evvel yolda sağ tekerleğin rondu fırlamış, telle bağlamışlar… Sıvas’ta tamir ettirmeden yolcu alıp geri dönmüşler…”
“Belediye, arabaları muayene etmez mi?” dedim.
Muavin cevap vermedi. Şoför yan gözle beni süzerek:
“Belediye, maaş verecek parası kalmayınca, ceza yazmak için şoförlere yapışır… Başka zaman rahat bırakır!”
Bir müddet sustuk. Şoför kendisini tekrar yakalamak isteyen uykudan silkinmeye çalıştı, fakat muvaffak olamadı ve muavin hikayesine devam etti:
“Karının yine siniri tutmuş. Yolda makineyi birkaç kere durdurmuş. Galiba işte bir sakatlık olduğu bu sefer fıkaraya malum oluvermiş. Neyse, kocasıyla beraber şoförün yanında oturuyorlarmış. İşte böyle sizin gibi!”
Arkadaşımın ve benim bu tatsız teşbihten tüylerimiz ürperdi.
“Karı kapının yanındaymış. Makine ufak bir gürültü yapsa, aman şoför dur! diye bağırırmış. Bu sefer sahiden arkada bir çatırtı olmuş ve kadın kapıyı açtığı gibi kendini aşağı atmış…”
“Tekerleklerin altına mı gitmiş?” diye bağırdım.
“Hayır!” dedi, “daha beter… Arka tekerleğin rondu sahiden fırlamış. Araba yüklü olduğu için bu sefer lastik de patlamış. Karı makinenin yanında nereye kaçacağını bilmeyip dururken araba sağa kaymış, karıyı çamurluğuna takıp hendeğe atmış; kendi de üstüne devrilmiş…”
Sonra, hazin olmak isteyen bir ifade ile devam etti:
“Dakikasında gitmiş… Tutacak yeri kalmamış!”
Bir müddet evvel sesi duyulan kadın tekrar söze karıştı: “Kocası üstüne ceketini örtmüş de durmadan ağlarmış. Köylüler diyiverdiler!”
Muavin itiraz etti:
“Yok canım… Ertesi günü herifi parkta gördüm. Kafayı çekmiş, gülüp duruyordu!..”
Şoför, anlayışlı bir tavırla başını salladı:
“Olsun… Hem ağlar, hem güler… Karı bu… Öldüğüne ağlarsın, yakanı kurtardığına sevinirsin!”
Uzun zaman hiçbirimiz ağzımızı açmadık. Otomobil çalkalana çalkalana ilerliyordu. Bir aralık karşımızda uzanıp kaybolan yolun kırk elli adım ilerde kesilip karanlığa karıştığını fark ettim. Araba, o zamana kadar farkına varmadığımız bir süratle bu karanlığa doğru gidiyordu. Bir anda kendimizi bu karanlığın tam dibine gelmiş bulduk.
“Aman!” diye bağırarak direksiyona sarıldım ve sola kırdım…
Şoför:
“Ha!” diyerek uykusundan uyandı ve fren yaptı. Sonra:
“Viraja gelmişiz be!” diye homurdandı.
Projektörler kısa otlarla örtülü bir tarlayı ve hemen önümüzdeki derince bir hendeği aydınlatıyordu. Beyaz tozlarıyla parlak ve kirli bir kordele gibi uzanan şose solumuza doğru kıvrılıp gidiyordu.
Kendimi tutamayarak:
“Kendine gel yahu!.. Arabayı devirecektin!” diye bağırdım.
Şoför, kabahatini bildiği için hafif ve özür dileyen bir sesle:
“Bir şey olmaz!” dedi.
Muavin, o garip bir alay gizleyen sesiyle:
“Devrilmezdik…” dedi. “Ön tekerlekler hendeğe beraber girerdi. Zınk der dururduk…” Sonra daha keyifli bir sesle ilave etti:
“Yalnız araba sarsılıp arka tekerlekler havaya kalkınca şeker çuvalları ensenize inerdi!..”
Başımı çevirip ters bakışlarla bu münasebetsize haddini bildirmek istedim, fakat karanlıktan ve üzeri damgalı birkaç çuvaldan başka bir şey görmedim.
Bundan sonra uyku, şoför ve makine arasında müthiş bir mücadele başladı… Zavallı adam üçüncü uykusuz geceyi de yarılamak üzereydi ve direksiyondaki elleri titriyordu. Birkaç kere kendisini tutup uyandırmak icap etti. O zaman yalvaran gözlerle yüzümüze bakarak:
“Müsaade edin, şurada durup on dakika uyuyayım… sonra gideriz!” dedi.
Ben razı oldum. Arkadaşım daha tecrübeliydi:
“Olmaz,” dedi. “Bir uyursa yarın öğleden evvel uyanmaz, zorla uyandırırsak büsbütün sersemler ve başımıza iş açar… Uyutmayız ve yolumuza gideriz!..”
Makine birdenbire durdu ve şoförün sesi duyuldu:
“Rahmi… makineye su koy!”
Hakikaten kenarda sicim gibi akan bir çeşme vardı. Gecenin sessizliğine ince ve ürpertici bir şırıltı yayılıyordu. Şoförün başı direksiyona düşmüş ve hareketsiz kalmıştı.
Aynı şey iki üç kilometrede bir tekrara başladı. Adamın uykusuz ve yarı kapalı gözleri yolun sağında veya solundaki en küçük bir çeşmeyi bile kaçırmıyordu. Makine zınk diye duruyor ve o sarhoş ses benzin kokusuna ve toz bulutlarına karışarak:
“Rahmi…” diye gecenin duvarlarına çarpıyor, akisler yapıyordu.
Şoför kendisini her uyandırışımızda o yalvaran bakışlarıyla; “Müsaade edin, beş dakika uyuyuvereyim!” cümlesini tekrar ediyordu.
Bir aralık yine durduk. İki tarafıma dikkatle baktığım halde çeşme falan göremedim. Buna rağmen meçhul bir istikametten gayet hafif bir su şırıltısı geliyordu.
“Rahmi… makineye su koy!”
“Demin koyduk ya usta!”
“Sus be… yol fena… motör kızıyor!”
Yol birçok şoförlerin “çok güzel” dedikleri virajsız, yokuşsuz, sadece çakılları fırlamış bir şose idi ve uykusuz adam iki üç dakika kestirebilmek için bu basit yalana başvuracak kadar harap haldeydi.
Rahmi tenekesiyle beraber inip yolun kenarında çeşme aramaya başladı. Ortada böyle bir şey yoktu. Nihayet sol taraftaki bayırdan ve kuru otların arasındaki çamurlu bir mecradan aşağıya, şosenin hendeğine süzülen zavallı bir su akıntısını keşfetti. Kocaman tekneyi buradan doldurmak imkansızdı, fakat maksadın radyatöre su koymak değil, birkaç dakika durmak olduğunu anlamışa benzeyen Rahmi, avuçlarını doldurup tenekeye boşalttı, makinenin etrafında bir takırdadı ve artık kendisini de sarmaya başlayan bir yorgunlukla, uyuşmuş bacaklarının üzerinde sallanarak o insafsız cümlesini haykırdı:
“Tamam usta!..”
Şoför bu sefer uyanacağa benzemiyordu. Kasketinin altından fırlayan, tozdan bembeyaz olmuş saçları direksiyonun üzerine serilmişti. Kafasına odun yemiş biri gibi, tamamıyla kendinden geçmiş bulunuyordu. Muavin tekrar etti:
“Hadi usta, tamam!”
Bunun da fayda etmediğini görünce ben işe karıştım, şoförü dürttüm:
“Hadi bakalım… uyan… az kaldı!”
Ne kadar kaldığını kendim de bilmiyor, sadece zavallıya biraz gayret vermek istiyordum.
Şoförün başı kalktı:
“Gidemeyeceğim beyim!” dedi ve tekrar önüne düştü.
Arkadaşıma baktım. Yüzünde hiç insaf yoktu. Sert bir sesle:
“Gidemeyeceğim olmaz… Kalk, yüzüne biraz su vur, açılırsın!”
Şoför kımıldadı, yanındaki kapıyı açtı: Uykunun, her uzvuna nasıl ağır taşlar halinde çöktüğü bütün hareketlerinde görülüyordu. Ayakları mevcut olmayan taşlara takılarak hendeğin kenarına kadar sendeledi. Orada biraz durdu. Karşısındaki suya kadar gitmek kendisine herhalde pek mühim ve güç bir yolculuk gibi görünüyordu. Nihayet yavaşça olduğu yere çöktü eliyle bize doğru bir işaret yaparak:
“Müsaade buyurun beyim… beş dakika uyuyayım!” dedi ve oraya, tozların içine boylu boyuna uzandı.
Çaresizlik içinde arkadaşımla birbirimize bakıştık. Beş dakika, on dakika, yirmi dakika bekledik. Rahmi tenekesini yerine koyup çuvalların üstüne çıkmıştı. Ne onun, ne yolcu kadınların sesi duyulmuyordu. Sadece kuru otların ve çamurların arasından süzülüp hendeğe akan ve orada, kireçli topraklardan bozkırın kuru bağrına sızan suyun mırıltısı vardı. Ne kadar süreceğini bilemediğimiz bu bekleyişten bizi, karşı tepelerden birdenbire beliren iki projektörle bir motör gürültüsü kurtardı.
Daldığı uykudan top seslerinin bile uyandıramayacağı sanılan şoför hemen yerinden fırladı, gözlerini ovuşturarak yerine geçip oturdu. Hayretle sordum:
“Ne oldu?”
“Makineyi kenara alayım, karşıdan araba geliyor!”
“Nasıl farkına vardın?”
“Dünya yıkılsa haberim olmaz ama, motörün sesini cenazem bile duyar!”
Projektörleri görünen araba bizi müthiş bir toz bulutu içinde bırakarak yanımızdan geçip gitti. Yolumuza devam ediyorduk. Yuttuğumuz benzin buharı ile toz bizi de sersem etmişti.
İki saat sürdüğü söylenen yolu, altı saatten beri bitiremiyorduk. Vakit gece yarısını geçmişti. Uyumaktan ve böylece şoförü başıboş bırakmaktan korkuyorduk.
Oldukça dik bir yokuşu çıkıp bir müddet ilerledikten sonra şoförün dalmak üzere olduğu uykudan silkinip gözlerini ovuşturduğunu fark ettim. İleri doğru bakıyordu, ben de gözlerimi kısarak baktım, tozlu camdan başka bir şey göremedim. Araba tekrar durmuştu. Eskisinden daha harap, ancak duyulabilir bir sesle şoför:
“Rahmi!” dedi.
Arkadaşım elini sırtımdan uzatarak şoförü dürttü:
“Bırak… bu çeşmenin suyu yoktur, boşuna oğlanı indirme…” Sonra bana döndü:
“Haydi, Sıvas göründü. Başımıza bir iş gelmeden inip yayan gidelim!”
Kapıyı açtı, aşağıya atladık. Projektörün ışığında cebimden bir lira çıkardım. Bu sırada tekrar önüne kapanmış bulunan şoföre: “Al paranı!” dedim.
Ses yoktu. Dürttüm:
“Alsana yahu… Parayı vermeden giderim ha!”
Başını zahmetle kaldıran şoförün üzerinde bu tehdit hiç bir tesir göstermişe benzemiyordu. Yüzlerce kiloluk bir ağırlık taşıyormuş gibi aşağıya çekilen elini uzatarak:
“Siz sağ olun beyim!” dedi.
Başını tekrar direksiyona yerleştirirken avucundaki yeşil banknotun ayaklarının ucuna düştüğünü gördüm. Yavaşça kapıyı kapadım. Kamyonun arka tarafına dolanarak şeker çuvallarının üzerindeki karanlığa baktım. Birisini uyandırmaktan korkuyormuş gibi hafif bir sesle:
“Rahmi!” dedim.
Cevap veren olmadı. Ortalıkta en ufak bir hareket ve ses yoktu. Otomobil, taşıdığı canlı mahluklar, şeker dolu çuvallar ve her tarafına yapışan tozlarla birlikte derin bir uykuya dalmıştı. Yalnız soğumakta olan motörden, yapraklar üzerinde dolaşan böceklerin ayak sesine benzeyen çıtırtılar yayılıyordu.
Projektörlerin ışığı, yolun üzerine dağılmış gibi duran taş parçalarına boylarının iki üç misli gölgeler veriyor ve kesik kesik nefes alıyormuş gibi titriyordu. Arkadaşımla kol kola girerek uzaktan tek tük pırıltıları görünen şehrin yolunu tutunca bu ışık sırtımıza yapıştı, gölgemizi uçsuz bucaksız karanlıklara kadar uzattı ve biz ensemizde hissettiğimiz bu yapışkan elden kurtulmak için adımlarımızı hızlandırdık.

1939
Sabahattin Ali
Kaynak: Yeni Dünya

Yorum yapın

Daha fazla Edebiyat
Türk edebiyatında mutlaka okunması gereken 30 kitap

Gelen talepler üzerine Türk edebiyatında öncelikli olarak okunması gereken 30...

Kapat