‘Terörle mücadele’ dizileri: Mutlak bir Kürt karşıtlığı, yeniden ‘fetih’ ve mitos inşası

Yakın tarihte görülen birçok vaka ortaya koymuştur ki; post-kolonyal siyaset tarzı edinmiş olan ülkeler, kolonyalist politikaların meşruluğunu inşa etmek noktasında sinema ve televizyon kanallarını önemli bir yere koymuştur. Tarihte bunun birçok örneği vardır.

Örneğin, ABD’de; Vietnam, Afganistan vb. işgallerinin ardından meydana gelen insan hakları ihlallerini ötelemek ve yahut tartışma konusu olmaktan uzak tutmak için Rambo türü filmler bir bir piyasaya sürülmüştü.

Bu tür amaçlarla yapılan filmler/diziler/belgeseller yalnızca egemenlerin hasım olarak belirlediği kesimlere karşı yapılan bir psikolojik ve tarihsel anlatım üstünlüğü kurma girişimi değil, aynı zamanda sermaye girdisinin de olduğu bir endüstri hareketi olagelmiştir. Rambo vb. filmlerden örnek verecek olursak, bu filmlerin ABD’ye kazandırdığı egemen tarih anlatıcılığının yanı sıra, yapımcılara kazandırdığı milyon dolarları da gözden kaçırmamak lazım. Buradaki iktidar ve sermaye ortaklığı “kurban” olarak seçilmiş olan Vietnam, Afganistan ya da Irak halkına karşı nasıl aynı düzlem üzerinde durabildiğini ortaya koymuştur.

Bunun bir benzerini -ama farklı bir versiyonunu- son günlerde Türkiye’de de görüyoruz. Birçok muhtelif kanalda geçen yıl içinde Kürt illerinde büyük bir yıkımla sonuçlanmış ve BM’nin de raporladığı kent savaşlarının ardından TSK’nın “kahramanlığını” işleyen diziler art arda yayımlanmaya başlandı. Bu diziler; Fox Tv’de “Savaşçı”, Star TV’de “Söz”, Kanal D’de ise “İsimsiz” adlarıyla dolaşıma sokulmuştur.

Adı geçen dizilerin, kapitalist piyasa düzeni içinde sadece daha fazla kar ve reyting hırsıyla mı yapıldığı, yoksa bunun yanı sıra bölgede devletin bütün ideolojik aygıtları vasıtasıyla meydana getirilmiş olan “çöktürme siyaseti”nin meşrulaştırılmasına dönük tarihsel anlatımın inşasını da mı amaçladığı tartışılmalıdır.

Son günlerde ana akım medyada ortaya çıkan bu dizilerin nihai amacı Kürt illerinde meydana gelen savaşların hikayesini Türk ulus-devlet geleneğinin militarist mitosları etrafında oluşmasına yardımcı olmaktır. Ve tabi ki bunun yanı sıra medyadaki sermaye sahiplerinin de izlenme hasılatını yükseltmektir.

Son iki yıl içinde devlet eliyle korkunç insan hakları ihlallerine sahne olan Kürt şehirlerinde olup bitenlerin devletin arzu ettiği şekilde tarih sahnesinde yer alması çabası açısından bu tür dizlerin müesses devlet nizamınca desteklendiği apaçık ortadır. Böylece pratikte ceberut olan devlet, kendini “kurban devlet” olarak gösterebilme şansına kavuşmuş oluyor. Bununla birlikte, bu “sahte kurbanlık” statüsü devlet politikalarına eklemlenmiş olan medya burjuvasına hatırı sayılır bir servet birikimi sağlıyor. Ama bu hikayenin içinde asıl ahlak dışı olan şu ki; bu servet birikimi uğraşı içinde Kürt şehirlerinde benzeri az görülen bir yıkımı meydana getirmiş olan siyasi akla bir tür “dokunulmazlık” zırhı kazandırma arayışının olmasıdır. Ve tam da buradan itibaren birçoğu kimsesizler mezarlığında “kimliksiz” olarak yatan “hakiki kurbanlar” görünmez kılınmak istenmektedir.

Samanyolu TV dizileri: Türk-İslam sentezi

Televizyon dizileri üzerinden Kürt coğrafyasında işlenmek istenen tarih yazıcılığı Cemaat-AKP ortaklığının en rayında olduğu yıllarda da kendisini gösteriyordu.  Geçmiş dönem içinde, Cemaat’in kanalı olan Samanyolu TV’de “Tek Türkiye”, “Şefkat Tepe” gibi dizler yayınlanıyordu. Bu dizlerinin temel trabzanı kaba bir dini-militarist dayanaktı. Bu dizilerde kaba anlamda; Kürt ulusal değerleri, Türk-İslam bakış açısıyla “haram” ve “gayri millilik” olarak aksettirilirdi. Son günlerde yayınlanan dizilerde ise Türk-İslam sentezinin son derece ince bir şekilde işlendiği görülmektedir.

Bu dizilerin reklamlarının hemen her yerde yapıldığı görülebiliyor. Bunun yanın sıra adı geçen dizilerin izlenme yönünden en ciddi kanallarda yayınlanması da önemli olan diğer bir husustur.

Bu dizilerin konusunu ve muhtevasını göz önünde bulundurduğumuz andan itibaren hükümetin muzaffer çıktığını iddia ettiği şehir savaşlarının hikayesini neden dolaşıma yeniden soktuğu sorusu önem kazanmaya başlar. Başka bir deyişle; bahsi geçen savaş hikayesinde bölgeyi “temizlediğini” iddia eden egemen devlet, bu hikayeyi neden yeniden inşa etme ihtiyacı duymuştur?

Bu durum yeni bir vaka değildir. Zira Kürt coğrafyası devlet aklı için sürekli bir fetih alanı olagelmiştir. Bu yüzden de ülke genelinde otoriteye sahip olan her iktidarın kendi egemenlik alanı olan Kürt coğrafyasını yeniden fethedilecek bir mekan olarak görmüştür. Cumhuriyet’in kuruluşu ile başlayan bu süreç, 30’larda, 80’lerde ve 90’larda kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Sokağa çıkma yasakları esnasında şehirlerin ablukalara alınması ve sanki bu şehirlerin yeniden fethedilmiş gibi yıkılan evlerin ve binaların üzerine Türk bayraklarının asılması Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne kadar devam eden sürekli bir fetih politikasının devamıdır.

Tekrar etmekte fayda olacak; devlet, neden egemenliği altında bulunan Kürt şehirlerinde ve zaten süreklileşmiş olan fetih hareketlerinin ardından kahramanlık hikayelerini anlatan dizileri çektirme ihtiyacı hisseder? Ya da bölgede bulunan ve aynı zamanda devletin en kahhar kolluk güçleri olarak anlatılan askeri unsurlara rağmen neden bu diziler vasıtasıyla hikayeyi yeniden inşa etmek arzusunda olur?

İhtiyaç duyulan ‘kahramanlık’ hikayesi

Bu dizilerin en revaçta olduğu dönemde, Suriye’de yürütülen ve kısa bir zaman önce bitirildiği ilan edilen Fırat Kalkanı Operasyonu’nun hemen akabinde Bordo Bereliler Suriye adlı filmin sinemalarda boy gösterecek olması tesadüf müdür? Aynı şekilde, Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanmaya başlanan Suriye’deki askeri kahramanlıklara dair yazı dizisi de bunun başka bir örneğidir. Buradan, devlet aklının içerde ve dışarıda bir kahramanlık hikayesine ihtiyaç duyduğu ortaya çıkıyor.

Bu dizilerin içeriğine bakıldığında erkek devlet, militarist devlet algısının iflah olmaz bir şekilde kutsandığı ve yeniden üretildiği görülecektir. Savaş ortamında çekilen bu dizi ve filmler üzerinden devlet ve sermayenin ciddi katkıları ve teşvikleriyle erkeklik ve militarizm algısı inşa ediliyor. Bu inşa süreci, ülkenin ilerleyen günlerine dair bir projeksiyon olması açısından üzerinde dikkatle durulması gereken ayrı bir konudur.

Bu dizi ve filmler ülkenin mevcut siyasi yöneticilerinin haleti ruhiyesi itibarı ile de birer ayna konumundadır. Bu dizilerdeki ana karakterlerin uzlaşma ve diyalogdan uzak tipolojide olması ya da intikam hırsları ile Kürt şehirlerinde operasyonlarda yer almak istemeleri vb. Bu gösterge,  devletin Kürt sorunu konusunda içine girdiği mutlak karşıtlık durumuna da işaret ediyor: Bütün uzlaşma kapılarının kapanmış olduğunun işareti.

AKP-MHP ortaklığının medyadaki ürünü: Mutlak bir Kürt karşıtlığı

AKP-MHP ortaklığının olduğu bugünlerde çekilen dizilerde, Cemaat-AKP ortaklığının olduğu dönemlerde çekilen “Şefkat Tepe”, “Tek Türkiye” gibi dizilerden farklı olarak mutlak bir Kürt karşıtlığı söz konusudur. Bir başka deyişle denilebilir ki; bu diziler, MHP-AKP ortaklığında devam eden siyasi atmosferin tam olarak medyadaki bir ürünüdür.

Bu dizilerde Kürt sorunu ve Kürt hakikati konusunda mutlak karşıtlığın yanı sıra, doğal ve meşru kabul edilen bir sertlik ve mutlak bir yok ediş üzerine kurgulanmış hikayeler anlatılıyor. Hâlbuki hatırlanacak olursa, Cemaat kanalında yayınlanan Şefkat Tepe, Tek Türkiye dizilerinin sert ve ölçüsüz olduğuna yönelik AKP’lilerce bile yapılan çok sayıda eleştiriler mevcuttu.

Bir diğer konu ise bu dizilerin referandum öncesinden dolaşıma sokulmuş olmasıdır. Anti-Kürt politikaları üzerinden devam eden siyasi atmosferde bu dizilerin ciddi bir reyting kazanmış olması hiç de şaşırtıcı değildir.

Yeniden ‘fetih’ ve mitos inşası

Ama esas mesele egemen bir devletin kendi egemenlik sahası içinde yer alan şehirleri her on yılda bir yeniden fethetmesidir. Ve bununla birlikte bu fetihler sonrasında yeni bir mitos inşa etmek arzuna girmesidir. Hatırlanacak olursa, 38 Dersim harekâtında da bu kahramanlık hikayesi Tan vb. gazeteler yoluyla inşa edilmek istenmişti. Ama sonuç yine dönüp dolaşıp aynı bölgelerin yeniden fethedilmesi uğraşı üzerine çakılıp kaldı. Bu yüzden Kürt coğrafyası Türk devleti için sürekli bir fetih alanı haline gelmiştir.

Ez cümle, devlet egemenliğini inşa etmek için Kürt coğrafyasını tam anlamıyla bir laboratuvar olarak kullanagelmiştir. Bu nedenle de Kürt coğrafyası bu yönüyle devlet otoritesi için rüştünü ispatladığı bir alan olmuştur. Son günlerde dolaşıma giren bu dizilerin de nihai amacı rüştünü ispat ettiğini düşünen iktidarın, halka ulaşma isteğinden ileri gelmektedir. Ama bu diziler ve filmler, devletin Kürt şehirlerinde rüştünü ispatı esnasında yıkılan evlerin üzerine yazılmış cinsiyetçi, ırkçı ve dinci yazılamaları, günlerce sokak ortasında bekletilen Taybet Ana’yı, cansız bedeni kokmasın diye buzdolabında bekletilen Cemile Çağırga’yı, annesinin koynunda vurulan Miray Bebek’i hiçbir zaman sevgili seyircilerine seyrettirmeyeceklerdir.

Özcan Kırbıyık
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Albert Camus: Yaratmak, yazgıya bir biçim vermektir

Yapıtlar birbirleriyle bağıntısızmış gibi görünebilir. Belirli bir ölçüde, çelişkendirler. Ama yeniden bütün içine yerleştirildikleri zaman, düzenlerine yeniden kavuşurlar. Böylece ölümden...

Kapat