Şükrü Erbaş: Şaşırma yetisini yitirenin yaşama sevinci olur mu?

Büyük kentin en iyi yanı ne biliyor musunuz? Her şey sizi yeni, başka bir düşe götürüyor. Hiç tanımadığınız insanları düşünmeye başlıyorsunuz. Başka yerde yüz yılda göremeyecekleriniz yüz adımda önünüzde. Hiçbir şey imkânsız değil burada.

Ömrüm Olmayacaktı Yoksa

Çocuğu yağmurdan mı yoksa yönsüz bir kalabalığın baş dönmesinden mi getirmişlerdi? Taş atılmış bir serçe sürüsüne benziyordu. Bir uğultu halinde bakıyordu yüzümüze. Bütün güneşler sıcağını ve iyiliğini başka yerlere götürmüş de ona yalnız gölgesi kalmıştı. Üstündeki uzaklığa bakılırsa, sesini kimsenin dinlemediği evlerden geliyor olmalıydı. Sürekli kenara çekilmekten yaprak gibi incelmişti ve bir tek gözleri halka halka büyüyordu. Kaşlarının eğrisinden babasının nasıl bir adam olduğu görülebilirdi. Suskunluğu daha çok annesini düşündürdü nedense bize. Ne bir kız gülüşünün pembesi dudaklarında, ne içindeki kıpırtıyı üfleyen rüzgârlı saçlar… Kendi sularının birazcık dışına çıkan herkes ayaklarının halinden, onu döşemeye gömen geçmişini ve neye yöneleceğini kestiremeyen gelecek kaygısını çıkarabilirdi. Bir vicdan gibi duruyordu önümüzde ve anlaşılmaz biçimde başı hepimizden yüksekteydi. Kim ağzını açarsa açsın karşımızdaki çocuktan başkası olamazdı artık konuşan. Ah, yaşamanın büyük gizi, bilinmezlik mi yoksa seni böyle çekici, tutkulu, güzel kılan.

“Hiçbir meydana açılmayan bir sokakta, akşamların geç, sabahların hemen olduğu evlerin birinde tanıdım dünyayı. Çocukların hiçbiri kendiliğinden uyanmazdı uykulardan. Zamanın ağırlığını duymak için öyle yılların geçmesi gerekmiyordu. Susmaktan yontulmuş kara kuru birer heykeldi herkes. Gülmek, yaşama sevincinden çok bir zembereğin boşalmasına benzerdi. İki yorgunluk arasında aldığımız tek soluk trenlerdi. Günlerin onca darlığı içinde genişlik duygusunu kırlangıçlar öğrettiyse, uzakların tohumunu trenler attı içimize. Bizim dışımızda tüm dünya raylardaydı. Gitmek bir iç çekişe döndükçe, yaşadığımız her şey değersizleşiyordu. Yaşlılarla çocuklar arasında hiçbir fark olmadığını gördüm bir gün. Evler, sokaklar, babam, kırlangıçlar… Trenler dışında her şey, bir yatıra bağlanmış çaputlar gibiydi. Herkes birbirine bakarak anlıyordu yaşadığını. İçimdeki yalnızlık başka yankılar istiyordu. Ömrüm olmayacaktı yoksa. Ve bir akşam, gittiği yöne aldırmadan ilk trene bindim, bin yıldır kimsenin inmediği istasyondan.”

“Büyük kentin en iyi yanı ne biliyor musunuz? Her şey sizi yeni, başka bir düşe götürüyor. Hiç tanımadığınız insanları düşünmeye başlıyorsunuz. Başka yerde yüz yılda göremeyecekleriniz yüz adımda önünüzde. Hiçbir şey imkânsız değil burada. Kalabalık öyle bir korunak ki gizlenmek için duvarlar gerekmiyor. Yalnız değilsiniz. Ya da yalnızlardan oluşan kocaman bir örgütün bir üyesi de sizsiniz. Herkes bir ada burada. Evlerden ve akşamlardan payınıza düşen bir uzaklık olsa da sokaklar herkesi aynı yakınlıkla kabul ediyor. Kendine sahip çıkmaktan başka bir olanağı olmadığını öğreniyor insan. Sonra kadınlar… Dört yanınız güzelliğin herkese açık okulu. Gerginlikten inceliğe geçişi öğreniyorsunuz. Suları ve gökyüzünü özlüyorum ama kalabalığı daha çok seviyorum.”

Yayınevinin bu gencecik çalışanı, hepimizi bir kanıksamanın dışına çıkarmış, çoktan unuttuğumuz geçmişimizi ve yaşadığımız kenti yeniden önümüze sermişti. Ah, yetişkinliğin her şeyi küçümseyen bilgiçliği… Şaşırma yetisini yitirenin yaşama sevinci olur mu?

1997
Şükrü Erbaş
İnsanın Acısını İnsan Alır 

Yorum yapın

Daha fazla Edebiyat
Okuma yazma bilmeyen paralı asker sürüleri… Maskeler ve Savaş – Pablo Neruda

...Benim evim iki cephe arasındaydı... Bir yanda Kuzey Afrikalılar ve...

Kapat