Savaş ve Barışseverlik üzerine Bertrand Russell ile yapılmış bir söyleşi

Lord Russell, sizce haklı savaşlar olmuş mudur? Bu kelime kullanılabilir mi?
Bertrand Russell — Kullanılabilir; tabiî, «haklıdan ne kastedildiği açıklanmak şartıyle. Haklılıkları kabul edilmiş savaşlar akla gelebilir. Öyleleri vardır ki taraflardan biri haklı olabilir. Ama kötülükten çok iyilik beklenen savaşlardan da söz edilebilir; burada değişik, çok değişik bir sınıflandırma yapmak gerek.

Örnekler verebilir misiniz bize?

Hiç de zor değil. İşgalciye karşı her direnme bence haklıdır. Örneğin, İngilizler, İspanyol armadasına karşı koyduklarında haklı idiler. Özgürlükleri için savaşan Macarlar da öyle. İngilizler başardı; Macarlar yenildi. Ama sonuca göre yargılarsanız sınıflandırmanız değişik olacaktır. Bir savaştan iyilik çıkıp çıkamayacağını soracaksınız kendinize. Öyle bir savaş düşünün ki hukuk yönünden haklı hiç bir tarafı olmasın: Örneğin Kuzey Amerika’nın Beyazlarca işgali. Tüm olarak, hukukî hiç bir dayanağı olmamakla birlikte, iyi olmuştur diyeceğim.

Ya Amerika’nın bağımsızlık savaşı?

Bu da haklı bir savaştır bence. Ama hukuk yönünden belki değildir. Amerika’ya giderseniz şayet, üstü kapalı olarak George Washington’u suçlamanız gerekir; meşru hiç bir hükümete karşı güç ve şiddet kullanmanın doğru olmadığını söylersiniz. Ama bu söylediklerim geçmişle ilgilidir.

Başarılı savaşlar var mıdır sizce? Yani uzun sürede başarılı demek istiyorum.

Olmuştur. Eski tarihe dönelim. İskender de, Sezar da birer büyük fatihtirler. Yasalılığı doğrulanmayan savaşlara girişmişlerdir, ama fetihleri mutlu sonuçlar vermiştir. İskender’inkiler Yunan uygarlığını Orta Doğuya yaymış, Yunan dilini çok uzaklara götürmüş ve Yunan kültürünün günümüze kadar korunmasını sağlamıştır. İskender olmasa idi, Yunanlılar’ın uygarlığa neler getirdiğini herhalde hiç birimiz bilemeyecektik bugün.

Ya Sezar?

Sezar «Gaule»ü fethetmiş, bu beldeyi uygar dünyaya katmıştır. Hepimizin pek sevdiği Fransız dili böylece, Sezar sayesinde doğabilmiştir.

Neye bağlıdır savaşlar? Ekonomik nedenlere mi? Yöneticilerin çılgınlıklarına mı? Halkların heyecan ve isteklerine mi?

Bunların hepsinden örnekler var. Nedeni bazen budur, bazen şudur. Büyük Frederik, Marie Therese’e hücumla yalnız krallık görevlerini yerine getirmektedir. Bu çatışmada sanmam ki başka neden olsun. On sekizinci yüzyılda hiç bir nedeni olmadan onur ve başarı için savaşa giden kral çoktur. Ama on sekizinci yüzyıldan sonra bu tür savaşlar çok azalmıştır.

Başka bir deyimle «Yönetici çılgınlıkları.»

Evet. Ama şimdi de ekonomik nedenlere bakalım. Bunların bitip tükenmez İngiliz – İspanyol çatışmalarında büyük rolü olduğuna şüphe yok. Bizim yönümüzden bu nedenler ekonomiktir, İspanyol yönünden özellikle dinseldir. İngilizler istenen için, İspanyollar ise istenmeyene karşı savaşmışlardır; bu sürüp giden bir iştir ki nedenleri biz İngilizler için hemen hemen ekonomik olmuştur. Yani bu gibi şeylerin de bir rolü var. Tabiî kitlelerin çılgınlıkları da var. Uzun süre başbakan olan Walpole’u, halkın bu çılgınlığı, İspanyollarla savaşa kararlı insanlar devirmiştir. Alışmıştık İspanyollarla savaşmaya, seviyorduk bunu. Walpole ise sevmiyordu.

Birinci Dünya Savaşında barıştan yana idiniz. İkinci Dünya Savaşı’nda bu tutumunuzu değiştirdiğinizde kendi kendinizle uyuşabildiniz mi?

Bir an bile düşünemem bunu. Hiç bir zaman bütün savaşların haklı, ya da haksız olduğunu söyleyemem. Hiç bir zaman. Duygum odur ki bazı savaşlar haklıdır, bazıları değildir. İkinci Dünya savaşı haklıdır, evet, birincisi değildir.

Neden İkincisi?

Çünkü bence kabul edilemezdi Hitler. Nazizmin geleceğinde her şey dehşet verici idi. Nazi-ler dünyayı egemenlikleri altına alırlarsa, ki niyetleri de apaçık bu idi, yeryüzü cehenneme döner diye düşünüyordum. Durdurmalıydık bunu. Durdurmamız gerekiyordu.

Birinci Dünya Savaşının bir hata olduğu kanısında mısınız hâlâ?

Evet. İngiltere tarafsız kalmalı idi bence. O zaman söylemiştim, gene de söylüyorum. Biz tarafsız kalsa idik, savaş bu kadar uzamazdı. Evet, Almanya şüphesiz daha güçlü çıkardı savaştan ama en güçlü olarak değil. Hem biliyor musunuz, propaganda İngilizlere ne inandırmak isterse istesin, Kaiser Almanyası pek o kadar da kötü değildi. Kaiser’inkinin niteliğinde az, pek az hükümet görüyorum bugün. Şöyle: kötü bir hükümetle savaşa tutuşun, büsbütün kötüleştirirsiniz onu. Bu gerçek nazilere uygulanamaz, çünkü onlardan beteri olamaz. Buna inanmak gerek. Şayet 1914’te tarafsız kalsa idik, ne naziler ne de komünistler çıkardı karşımıza. Bir durumun yemişleridir komünistler: Rus ordusunun dağılması ve Rusya’daki genel keşmekeş. Kısa bir savaş ile bu da pekâlâ önlenebilirdi.

Ne olurdu Rusya’da?

Devrim olurdu. 1905’te yapılmak istenen devrim. Şurası aşağı yukarı muhakkak ki, sosyal devrimciler iktidarı ele geçirirlerdi ve bu adamlar bilinen türden komünist değillerdi. Şüphe yok işleri de katlanılabilir şekilde yürütürlerdi.

Demek istiyorsunuz ki o zaman Almanya nazizmi tanımayacak ve yavaş yavaş kabul edilebilir bir demokratik düzene ulaşacaktı?

Evet. Bu böyle idi zaten. İşler yolunda ve geçmişte İngiltere’ninkine oranla daha hızlı bir şekilde gidiyordu. Almanya akla yatan bir parlamanter demokrasi olacaktı. Zaman meselesi. Ve muhakkak ki, nazi felsefesinin gelişmesini, çöküntüye karşı bu tepkiyi, görmeyecektik.

Birinci Dünya Savaşı olmadı diyelim. Almanlar Fransızları yeneceklerdi. Sonra İngiltere’ye dönüp «Şimdi de şunun hesabını görelim.» diyeceklerdi.

İşe bu gözle bakmak için sebep yok. Almanların bazı sınırlı amaçları vardı: iyi bir deniz gücüne sahip olmak, daha çok sömürge edinmek istiyorlardı, ama bunlar pek hoşumuza gitmiyordu bizim; niyetleri Balkanlar’ı iyice ele geçirmekti. Gerçekten Balkanlar’da Avusturya’nın egemenliğinden yana idiler. Yargılayabildiğim kadarı, Kaiser’in bu amaçları, belirli ve sınırlı idi. Dünyayı fetih derdine düşmezlerdi sanırım.

Bununla birlikte, Birinci Dünya Savaşı İngiliz yönünden, haklı bir savaştı değil mi?

Bununla, Belçika’yı savunmak için dövüştüğümüzü belirtmek istiyorsanız, hukukça öyledir. Ancak bu da tartışılabilir; ama bu neden sizin için geçerli ise o zaman bu savaş hukuk yönünden doğrulanmış demektir. Ama haklı her savaşın sürdürülmesi gereğine inanmam.

İnsanlar savaşı sevmiyorlar mı dersiniz?

Ne bileyim… Pek çok kimse seviyor. 1914’te bu benim dikkatimi çekmişti. Birlikte çalıştığım bütün barışsever dostlar savaşların halkın başına hükümetlerce belâ edildiği kanısında idiler. Ama Londra sokaklarında dolaşanların yüzlerine bakardım. Şüphe yok herkes savaşın açılmasından sonra daha mutlu idi. Bu düşüncemi barışsever arkadaşlara açtığımda, hiç biri hoşnutluk duymadı. Konuşmalarım yüzünden pek çok kimseye ne düşündüğü soruldu. Bugün bile çoğunun, kapılarına dayanmamak ve fazla can yakmamak şartıyle, savaşa hayran oldukları kanısındayım. Tabiî savaş bizim de kapımızı çalınca işin rengi değişiyor.

Mademki bu kadar çok savaşı seven var, barış döneminde saldırı duygularını ne yapıyorlar bunlar?

Bu, saldırıdan çok serüven duygusu. Bence serüven peşinde koşanlara serüven olanağı vermek çok önemlidir. Çok para harcamadan dağlara tırmanmanın, kuzey ya da güney kutbuna gidebilmenin yollarını bulmalı.

İskandinavyalıların —İsveçlilerin diyelim— uzun süre savaş görmedikleri için daha mutlu oldukları kanısında mısınız?

Evet. 1814’ten beri savaş görmemişlerdir ve tanıdığım kadarı, İsveç, bildiğim en mutlu ülkelerden biridir. Hayatın tadını çıkarıyorlar, sanmam ki savaş olmuyor diye tedirginlik duysunlar.

Kendini öldüren pek çok orada.

Burası doğru. Ama bunun nedeni din ile bağlı olmadıklarından. Dinsel inançları güçlü insanlar değiller. Dindar İsveçliler Amerika’ya göç etmişlerdir. İsveç’te kalanların din ile ilgisi yoktur.

Ama yaratılışından savaşçı değil mi insan?

İnsan yaratılışının ne olduğunu pek bilmiyorum. Huy durmadan değişir. Ve insanlar bunun farkında değillerdir. Evcil bir köpeği, bir orman kurdu ile kıyaslayalım; yetiştirmenin gücünü görürsünüz. Evcil köpek kolay yaşayan bir yaratıktır, ara sıra havlar, belki postacıyı ısırır, ama ne de olsa dost olunabilir. Kurt ile durum bambaşkadır. İnsanla da aynı sonuca ulaşılabilir. Yetiştirme yolu ile tüm değişebilir. İnsan huyunun değiştirilemeyeceğini düşünmek budalalıktır.

İyi ama, insanları dövüşmesinler diye öteden beri kandırmaya çalışıyorlar; ilerleme gene de pek yavaş oluyor.

Onları kandırmaya çalışmadık. Birkaç ender, pek ender kimseler denedi, ama çoğunluk yapmadı bir şey.

Kanlarını kaynatmak için bir savaş çıksa idi, İsveçliler daha mutlu olmazlar mı idi?

Buna inanmak için bir neden göremiyorum. Bugün, hemen hemen bütün halklar savaş görmüştür ve sanmam ki İsveçlilerden daha mutlu olsunlar. Bu dediğim, yaptığım bir geziden edindiğim izlenimlerdir.

Size göre, insanlar İkinci Dünya Savaşını pek sevmediler öyle ise?

İkinci Dünya Savaşı, Birincisi gibi olmadı. 1914’te cepheye gidenler, pek geriye dönemeyeceklerini bildiklerinden elbetteki bayram yapmıyorlardı. Ama cephe gerisi eğlenceli idi. İkinci Dünya Savaşı gerçekten farklı oldu. Bıkmış bir hal vardı insanlarda. Savaş ürpertisini yirmi beş yıl önce duymuşlardı.

Biraz önce, Başbakan Walpole’un çabasına karşın halkın çılgınlığı yüzünden patlayan İngiliz-İspanyol savaşından söz ettiniz. Bugün böyle bir çılgınlığa kendimizi daha az kaptıracağımız kanısında mısınız?

Eskiden ne isek oyuz. İnsanlar okumayı öğrendiler, basın da bu çılgınlığı boyuna körüklüyor. Ama özellikle televizyonun yarattığı yeni bir eğilim görüyoruz; insanlar, dünyada olup bitenleri evlerinde koltuklarında izliyorlar; halkın, içinde bağırıp çağırdığı o büyük yapılar yok artık. Çılgınlığın ana nedeni o büyük toplantılardır. Bu büyük gösterilerin önemlerini yitirdikleri ölçüde halk çılgınlığı azalacaktır derim.

Trafalgar Meydanında savaş ilânı bekleyen halk topluluklarını artık kolayca göremeyecek miyiz diyorsunuz?

Görebiliriz. Çok elverişlidir Trafalgar Meydanı. Oraya kolayca gidilebilir. Bundan ötürü halk gene gidecektir oraya ama, eski önemi olmayacaktır. Alkış tutmak için, kendilerini ölüme gönderenlerin kararına cevap vermek için oraya koşan halk kütleleri garibime gidiyor doğrusu. İnsan doğasından daha başka şeyler beklemek gerekirdi. Bu böyle işte. Hızını kaybedecektir sanırım.

Kaynak: Dünya Görüşüm – Bertrand Russell 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Virginia Woolf’un Feminizmi – Mina Urgan
Kapat