Mina Urgan: Necip Fazıl’ın dinle ilgisi yokken nasıl dindar değil, dinci oluverdi?

Necip Fazıl, -soyadı olarak- “Urgan’ı seç” dedi.”Urgan da ne demek?” diye sorduğumda, Anadolu’da ip anlamına geldiğini açıkladı ve kahkahalar atarak, “solculuğundan ötürü günün birinde nasıl olsa asılacağın için, bu soyadı sana ayrıca uygun” diye ekledi.

1332’de yani 1916’da İstanbul’da doğdum. Soyum sopum İstanbullu. Daha doğrusu dedelerim İstanbullu da, anneannem de babaannem de Çerkez. Nüfus kâğıdımda 1331 yani 1915 yazılı. Çünkü ana tarafının serveti bittikten sonra, tarihsel Cağa-‘ i loğlu Hamamında baba tarafından kalan küçük hisseyi satabilmem için ispatı-rüşt etmem, yani aslında on yedi yaşındayken, on sekiz yaşında görünmem gerektiğinden, bir yaş büyütülmüştüm. Mayısın ilk yarısında doğduğum kesindi. Ama hangi ayın hangi günü dünyaya geldiğimiz nüfusumuza yazılmazdı eskiden. Annem Şefika, doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu bilmediğim bir hesaplar yaptı ve günümüzün takvimine göre 14 Mayısta doğduğuma karar verdi. Ne var ki, nüfus cüzdanım yenilenirken bana yardım eden solcu bir genç arkadaş, bunun hoşuma gideceğini tahmin ettiğinden, doğum günümü 1 Mayıs olarak kaydettirdi.

Bu acayip Mîna adını ben iki üç yaşındayken ölen babam Şair Tahsin Nahit vermiş bana. Mîna’nm, Mekke’de hac sırasında şeytanın taşlandığı çadırlarda yanarak ya da izdihamda tünellerde ezilerek yüzlerce Müslümanm öldüğü Mina Dağıyla uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmadığını hemen bildirmek isterim. Mîna, Arapça değil, Farsça bir sözcük ve şarap kadehi ya da mavi anlamına geliyormuş. Divan edebiyatını okurken ara-sıra karşılaşırdım kendi adımla.

Adım Mîna olacağına Mine olsaydı keşke. Mine’yi Mîna’ya yeğ tutmamın birçok nedeni var: Mine’yi herkes doğru telaffuz eder. Oysa ailem ve birkaç yakın dostum dışında, kimse doğru telaffuz etmiyor Mîna’yı. Bu ad, aslında Mînâ yazılmalı. Uzun bir î ve uzunca bir â ile söylenmeli. Oysa kimse, ne î harfini uzatıyor ne de â harfini. Bu da yetmiyormuş gibi Mîna’yı, ya Mimi, Fifi, Suzi türünden bir uydurma ya da bir yabancı adı sanıyorlar. “Asıl adm ne? Hangi millettensin?” gibi sorular soruyorlar bana. Hasan Âli Yücel’den sonra gelen faşist bir Millî Eğitim Bakanı benim solculuğumu biliyordu. Üstelik beni gay-ri-müslim de sanmıştı. Bu yüzden tam dokuz ay, doçentliğim onaylanmamış, maaşımı da alamamıştım. Sabırla beklemiştim. Solculuğumu yadsımak aklımın kenarından bile geçmemişti. Bir Ermeninin, bir Yahudinin ya da bir Rumun öğretim üyesi olmasını engelleyecek bir yasa bulunmadığına göre, azınlıklardan olmadığımı bildirmeyi de çok ayıp saymıştım.

Urgan soyadma gelince, onu kendim isteyerek aldım. On sekiz yaşını geçtiğim ve bekâr olduğuma göre, istediğim soyadını alabilirdim.  Bizim aile aşırı bireyci olduğundan, herkes ayrı ayrı soyadları aldı. Örneğin, teyzemin iki oğlu, anne baba bir kardeş olmalarına karşın, aynı soyadını almaya yanaşmadılar. Annemle dayım da değişik soyadları seçtiler.

Şimdi şu Urgan soyadını bana kimin önerdiğini söyleyince, küçük bir şok geçireceksiniz: Necip Fazıl Kısakürek! Evet, iyi bir şair ve yetenekli bir oyun yazarı bildiğiniz, henüz dinciliğe soyunmamış olan, bizim arkadaş grubundan Necip Fazıl Kısakürek! “Çalışkan”, “Erdemli”, “Ulugönüllü” gibi manevi anlamlar taşıyan bir soyadı değil, içinde çok sevdiğim U harfi bulunan bir nesne adı istiyordum. Necip Fazıl, “Urgan’ı seç” dedi.”Urgan da ne demek?” diye sorduğumda, Anadolu’da ip anlamına geldiğini açıkladı ve kahkahalar atarak, “solculuğundan ötürü günün birinde nasıl olsa asılacağın için, bu soyadı sana ayrıca uygun” diye ekledi.

1930’lu yılların Necip Fazıl’ı ile 194O’lı yılların Necip Fazıl’ı arasında uzaktan yakından en küçük bir benzerlik yoktur. Bunlar iki ayrı kişidir sanki. Birincisini çocukluğumdan beri çok iyi tanırdım. Annemin bir yakın arkadaşına âşık olduğundan, bizim evden çıkmazdı. İkincisini ise, hiç görmedim, hiç tanımıyorum. Çünkü ben de, bütün arkadaşlarım da 1940’tan sonra onunla selamı sabahı kesmiştik. Süper-Mürşit olarak parlak kariyerini, hayretler içinde uzaktan izledik ancak.

Necip Fazıl, yavaş yavaş değişmedi. Dinle hiç ilgisi yokken, ansızın, sadece dindar değil, dinci oluverdi. O sıralarda duyduğumuza göre, bu şaşırtıcı değişimin nedeni tik sorunuymuş: Necip Fazıl’m bir yüz tiki vardı. Kaşı gözü acayip acayip oynardı ikide birde. Bu biçimsiz tikten kurtulmak için, böyle işlerin uzmanı bir şeyhe gitmesini salık vermişler. Şeyh efendi okumuş üflemiş ve ancak bir haftalık bir süre için, tikinden kurtarmış onu. İşte ne olduysa o bir hafta içinde olmuş. Bizim bohem şair Necip Fazıl, Süper-Mürşite dönüşmüş ansızın.

Mina Urgan
Bir Dinozorun Anıları

 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Hükümet Programları ve Kültür – Cemal Süreya

Bizde hükümet programları dışında devlet mekanizmasının en yüksek düzeyde işleyişini gösteren başka metinler pek yoktur. 1920’den sonra girişilen kültür değişimine...

Kapat