“İnsanlar babalarından çok, zamanlarının çocuklarıdır” Ölümcül Kimlikler – Amin Maalouf

Aslında bizler çağdaşlarımıza, atalarımıza olduğundan çok daha fazla yakınız. Size Prag, Seul ya da San Francisco sokaklarında rasgele çevirdiğim biriyle, kendi büyük-büyükbabamla olduğundan çok daha fazla ortak şeyim olduğunu söylesem, abartmış mı olurum?

Tarihçi Marc Bloch, “İnsanlar babalarından çok, zamanlarının çocuklarıdır” diyordu. Bu kuşkusuz her zaman doğruydu, ama asla bugünkü kadar doğru olmamıştı. Son birkaç onyıldır her şeyin nasıl gitgide daha hızlı geliştiğini hatırlatmak gerekir mi? Çağdaşlarımızdan hangisi eskiden bir yüzyıla yayılabilecek değişikliklerin zaman zaman bir ya da iki yıl içinde yaşandığını fark ettiği izlenimine kapılmamıştır? İçimizden daha yaşlı olanlar çocukluklarındaki zihniyetlerine geri dönmek için, edindikleri alışkanlıkları, artık vazgeçemeyecekleri alet ve ürünleri kavrayabilmek için, hafızalarını büyük ölçüde zorlama ihtiyacını bile duyuyorlar. Gençlerse daha önceki kuşaklarınki bir yana, büyükanne ve babalarının nasıl bir yaşam sürdükleri hakkında çoğu zaman en küçük bir fikir sahibi bile değiller.

Aslında bizler çağdaşlarımıza, atalarımıza olduğundan çok daha fazla yakınız. Size Prag, Seul ya da San Francisco sokaklarında rasgele çevirdiğim biriyle, kendi büyük-büyükbabamla olduğundan çok daha fazla ortak şeyim olduğunu söylesem, abartmış mı olurum? Sadece dış görünüşte, kıyafette, hal ve tavırda değil, sadece yaşam biçiminde değil, işte, konutta, etrafımızı saran aletlerde değil, ama ahlak kavramlarında, düşünme alışkanlıklarında da.

İnançlarda da. Biz kendimize istediğimiz kadar Hıristiyan, -ya da Müslüman, ya da Musevi ya da Budist ya da Hindu- diyelim, öteki dünyaya dair görüşümüzün beş yüz yıl önce yaşamış olan “din kardeşlerimizin”kiyle artık hiçbir ilgisi kalmamıştır. Onların büyük bir çoğunluğu için cehennem, tıpkı mahşer tablolarındaki gibi, günahkarları ezeli ateşe atmaya hazır çatal ayaklı iblisleriyle birlikte Anadolu ya da Habeşistan kadar gerçek bir yerdi. Bugün artık hiç kimse ya da hemen hemen hiç kimse durumları böyle görmüyor. Çok karikatürlük bir örnek verdim, ama bu her alandaki kavramlarımızın tümü için doğru. Bugün inanan bir insana tamamiyle kabul edilebilir gelen pek çok davranış, onun eski “din kardeşleri” için tasavvur dahi edilemezdi. Bu sözcüğü tekrar tırnak içine aldım, çünkü o atalar bizimle aynı dini yaşamıyorlardı. Eğer bugünkü davranışlarımızla onların arasında yaşayacak olsaydık, hepimiz zındıklıktan, zinadan, sapkınlıktan ya da büyücülükten sokaklarda taşlanır, bir zindana atılır ya da ateşte yakılırdık.

Toparlarsak, içimizden her biri iki mirasa sahip: “dikey” olanı bize atalarımızdan, halkımızın geleneklerinden, ait olduğumuz dini cemaatten geliyor; “yatay” olanı ise çağımızdan, çağdaşlarımızdan. Bana göre en belirleyici olanı sonuncusu ve her geçen gün biraz daha belirleyici oluyor. Bununla birlikte bu gerçek, kendi kendimizi algılayışımıza yansımıyor. Biz “vatay” mirasımızla değil, ötekiyle öne çıkıyoruz.

İzninizle, günümüzde ortaya çıktığı haliyle kimlik kavramına eğildiğiniz andan itibaren şunun temel bir nokta olduğunda ısrar ediyorum: bir yanda, gerçekte ne olduğumuz ve kültürün dünyalılaşmasının etkisiyle ne olacağımız var, yani çağdaşlarıyla geniş bir toplum halinde referanslarının esasını, davranışlarının esasını, inançlarının esasını paylaşan her renk iplikten dokunmuş varlıklar. Sonra, öte yanda olmayı düşündüğümüz, olma iddiasında bulunduğumuz şey var, yani falanca topluluğun değil de filanca topluluğun üyesi, şu inancın değil de bu inancın müridi. Söz konusu olan dinsel, ulusal ya da başka aidiyetlerimizin önemini yadsımak değil. “Dikey” mirasımızın çoğu zaman kesin olan etkisini yadsımak söz konusu değil. Bu evrede özellikle söz konusu olan, ne olduğumuzla olduğumuza inandığımız şey arasında bir uçurum olduğunu gün ışığına koymak.

Doğrusunu söylemek gerekirse, farklılıklarımızı büyük bir hırsla vurguluyorsak, bunun nedeni açıkça gitgide daha az farklı hale gelmemizdir. Çünkü çatışmalarımıza, çok eskilere dayanan düşmanlıklarımıza rağmen, her geçen gün farklılıklarımızı biraz daha azalıyor ve benzerliklerimizi biraz daha çoğaltıyor.

Sanki bundan keyiflenir gibiyim. İnsanların birbirlerine gitgide daha çok benzemelerini görünce gerçekten sevinmeli midir? Pek yakında tek bir dilin konuşulacağı, herkesin aynı asgari inanç demetini paylaşacağı, herkesin televizyon karşısında aynı sandviçleri geveleyerek aynı Amerikan dizilerine bakacağı renksiz bir dünyaya doğru gitmiş olmayacak mıyız?

İşin karikatürü bir yana, soru en ciddi biçimde sorulmayı hak ediyor. Gerçekten de dünyalılaşmanın hemcinslerimizin büyük çoğunluğunun gözüne, herkes için zenginleştirici müthiş bir karışım olarak değil, yoksullaştırıcı bir tektiplilik ve kendi öz kültürünü, kimliğini, değerlerini korumak için mücadele edilmesi gereken bir tehdit gibi göründüğü son derece şaşırtıcı bir çağdan geçiyoruz.

Belki bunlar artçı mücadelelerden başka bir şey değil, ama şimdilik bu konuda hiçbir şey bilmediğimizi kabul edecek alçakgönüllülüğü göstermek gerek. Tarihin çöplüklerinde her zaman umduğumuzu bulamayız. Hem sonra, özellikle bunca insan kendisini dünyalılaşmanın tehdidi altında hissediyorsa, söz konusu tehdidin daha yakından incelenmesi normal olurdu.

Kuşkusuz, kendilerini tehlikede hissedenlerde, insanlık kadar eski olan değişim korkusunu bulmak mümkün. Ama daha güncel ve haksız demeye dilimin varmadığı endişeler de var. Çünkü dünyalılaşma bizi tek bir hareketle, biri gözüme hoş, diğeri kötü gelen, birbirine zıt iki gerçekliğe doğru sürüklüyor; yani evrenselliğe ve tektipliliğe. Bize tek bir yol söz konusuymuşçasına iç içe geçmiş, farksızlaşmış gibi görünen iki yol. O kadar ki, insan kendi kendine, birinin ötekinin gösterilmeye layık yüzü olup olmadığını sorabilir.

Yan yana olsalar, birbirlerine değseler ve göz alabildiğine birbirlerine dolaşsalar da, ben kendi payıma, birbirinden farklı iki yol olduğuna inanıyorum. Çileyi hemen çözmek istemek hayalcilik olurdu, ama çileden ilk ipliği çekmeye çalışılabilir.

Amin Maalouf
Ölümcül Kimlikler

Yorum yapın

Daha fazla Güncel Hayat ve Siyaset
İmam Hatip Cumhuriyetinde Cüppeli Ahmet hoca bir istisna değil – Fikret Başkaya

Dinler her zaman mülk sahibi sınıfların ve devletlerinin hizmetinde oldu....

Kapat