“Gerçek sizi özgürleştirmeli” Psikanaliz ve Din – Erich Fromm

Gerçeği keşfetmenin ve görünenin ötesine geçerek olayların özünü kavramanın bir aracı olarak akıl, yerini nesneleri ve insanları maniple etmenin bir aracı olarak zekâya bırakmış durumda. İnsan, artık aklın gücünün normların geçerliliğini ve insan davranışının amaçlarını oluşturduğuna inanmaktan vazgeçti.

Sorun

İnsan daha önce yüreğinde yaşattığı umutların gerçeğe dönüşmesine hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Bilimsel bulgular ve teknik başarılarımız, yemek yemek isteyen herkes için, tek bir masanın hazırlanacağı günü, insan ırkının birleşmiş tek bir topluluk oluşturacağı ve bundan böyle ayrı ayrı oluşumlar içinde yaşamayacağı o günü, gözümüzde canlandırmayı olanaklı kılıyor. İnsanın zihinsel yeterliğinin, gelişen toplumu örgütleme ve bile bile tüm gücünü bu işe yoğunlaştırma yeteneğinin gözler önüne serilmesi için binlerce yıl gerekti. İnsan kendi kuralları ve yazgısı olan yepyeni bir dünya yarattı. Ve aynı insan yarattığı bu şeye bakarak içtenlikle onun tatmin edici olduğunu söyleyebilir.
Ama kendine bakarak ne söyleyebilir ki? İnsanın bir başka rüyasını, insanın kusursuzluğu rüyasını gerçekleştirmeye yaklaştı mı? Komşusunu seven, adil davranan, gerçekleri söyleyen ve kendisinin potansiyel bir Tanrı sureti olduğunu idrak eden insan rüyasını?

Bu soruyu sormak utanç verici çünkü yanıt çok can sıkıcı bir biçimde açık. Güzel şeyler yarattık ama kendimizi bu görkemli çabaya değecek varlıklar olarak anlamlandırmayı başaramadık. Bizimki kardeşliğin, mutluluğun, hoşnutluğun olduğu bir hayat değil; daha çok tehlikeli bir biçimde bir delilik durumuna –Ortaçağda var olan türde isterik bir delilik değil de, ruhsal gerçeklikle ilişkinin kaybolmuş ve düşüncenin hislerden ayrılmış olduğu şizofreniye benzer bir deliliğe– yaklaşan ruhsal karmaşanın ve şaşkınlığın olduğu bir hayat.

Her sabah ve akşam okuduğumuz haberlerden birkaçına göz atalım. Kilise, New York’taki su kıtlığına karşı bir tepki olarak insanları dua etmeye çağırdı ve eşzamanlı olarak yağmurcular kimyasal yollarla yağmur üretmeye kalkıştı. Bir yıldan uzun bir süredir uçan fincan tabakları hakkında yazılıyor; bazıları fincan tabaklarının uçmasının söz konusu olmadığını söylüyor, bazıları da bunun gerçek ve bizim ya da yabancı güçlerin silahlı kuvvetlerinin bir parçası olduğunu söylüyor, bazılarıysa onların başka gezegenlerin sakinleri tarafından gönderilmiş makineler olduklarını ciddi ciddi ileri sürüyor. Bizlere, 20. yüzyılın ortasındayken, Amerika’nın hiç böylesine parlak bir geleceğe sahip olmadığı söyleniyor, oysa aynı sayfada bir savaş olasılığından söz ediliyor ve bilim insanları atom silahlarının yerkürenin yıkımına neden olup olmayacağını tartışıyor.
İnsanlar kiliseye gidiyor, sevgi ve yardımseverlik ilkelerinin telkin edildiği vaazları dinliyor ama aynı insanlar müşterinin parasının yetmeyeceğini bildikleri bir malı satarken duraksadıklarında kendilerini aptal gibi hissediyorlar. Çocuklar kilise okullarında alçakgönüllülüğün, dürüstlüğün ve ruhsal kaygının hayatın yol gösterici ilkeleri olması gerektiğini öğreniyor, oysa “hayat” bize bu ilkeleri izlemenin bizi en iyi olasılıkla gerçekçi olmayan hayalperestler yapacağını öğretiyor. İletişim için basın, radyo, televizyon gibi çok sıradışı olanaklarımız var ve gündelik hayatta ipe sapa gelmez sözlerle besleniyoruz, oysa bu sözler, bunlarla emzirilmemesi gereken çocuk zekâsı için bir saldırı olabilir. Yaşama biçimimizin bizi mutlu ettiği, pek çok ses tarafından dile getiriliyor. Peki, zamanımızda insanlardan kaçı mutlu ki? Caddenin başında yeşil ışığın yanması için bekleyen bir grup insanın bir süre önce Life dergisinde yayımlanmış rasgele çekilmiş fotoğrafını anımsamak ilginç olacaktır. Bu fotoğrafta göze çarpan ve şok etkisi yaratan şey, tümü afallamış ve ürkmüş görünen bu insanların ölümcül bir kazaya tanıklık etmemiş olmaları, metnin de anlattığı, yalnızca kendi işlerine bakan sıradan insanlar olmaları.
Mutlu olduğumuz düşüncesine sımsıkı bağlıyız; çocuklarımıza bizden önceki nesillerden daha ileri olduğumuzu ve gerçekleşmemiş hiçbir düş, ulaşılmayacak hiçbir şey olmayacağını öğretiyoruz. Ortaya çıkan manzara, hiç durmadan beynimize kazınan bu düşünceyi destekliyor.

Ama ya çocuklarımız, kendilerine nereye gitmeleri ya da ne için yaşamaları gerektiğini söyleyen bir ses duyacaklar mı? Her nasılsa tüm insanlar gibi çocuklarımız da hayatın bir anlamı olması gerektiğini hissederler – ama nedir o? Çocuklar her yerde karşılarına çıkan çelişkilerde, ikiyüzlü konuşmalarda, alaycı teslimiyetlerde mi buluyorlar mı? Mutluluk için, hakikat için, adalet için, sevgi için, bir tapınma nesnesi için arzu duyuyorlar; peki biz onların bu arzularını doyurabilir miyiz?

En az onlar kadar biz de çaresiziz. Yanıtı bilmiyoruz çünkü soru sormayı bile unuttuk. Hayatlarımız sağlam bir temele dayanıyormuş gibi yapıyoruz ve bizi asla terk etmeyen huzursuzluğun, kaygının, karmaşanın üzerimizdeki gölgesini bilmezlikten geliyoruz.

Bazı insanlar için yanıt dine dönüştür, bir inanç eylemi olarak değil ama dayanılmaz bir kuşkudan kaçış olarak; bu kararı almalarının nedeni adanmışlıkları değil güvenlik arayışı içinde olmalarıdır. Kiliseyle değil de insan ruhuyla ilgilenen çağdaş zamanların gözleyicisi bu adımı sinirlerin zayıflamasının bir başka belirtisi olarak görecektir.

Geleneksel dine dönüşü bir çözüm olarak bulanlar, dindarlar tarafından sıkça öne sürülen bir görüşten etkilenirler; dinle yalnızca içgüdüsel gereksinmelerimizin ve maddi refahımızın karşılanması üzerine kurulu bir yaşam biçimi arasında bir seçim yapmak zorundayız; eğer Tanrıya inanmıyorsak ruha ve ruhun istemlerine de inanmak için bir nedenimiz –bir hakkımız– yok. Katolik ve Protestan kilisesi rahipleri, ruhla ilgilenen tek profesyonel grupmuş; sevgi, doğruluk, adalet ideallerinin tek sözcüleriymiş gibi görünüyor.

Bu durum tarihsel olarak her zaman böyle değildi. Mısırlıların kültüründe rahipler “ruh hekimleri”ydi, ama Yunanlılarınki gibi kültürlerde bu görev en azından kısmen de olsa filozoflar tarafından üstlenilmişti. Sokrates, Platon, Aristoteles herhangi bir vahiy adına konuştuklarını ileri sürmüyorlardı ama insanın mutluluğu ve ruhunun açığa vurulması üzerine duydukları kaygının ve aklın üstünlüğüyle konuşuyorlardı. İnsanı kendi içinde bir son ve en önemli araştırma konusu olarak ele alıyorlardı. Onların felsefe ve ahlak hakkındaki kitapları aynı zamanda psikoloji üzerine yazılmış incelemelerdi. Eskiçağ uygarlıklarının bu geleneği, Rönesans’ta da devam etti; “Psychologia” sözcüğünü ilk kez kullanan kitabın Hoc est de Perfectione Hominus (İşte Bu İnsanın Kusursuzluğudur) adında bir altbaşlığı olması ne kadar da tipik. Bu gelenek, Aydınlanma Çağı’nda doruk noktasına ulaştı. Aynı zamanda insan ruhunun gözlemcileri de olan Aydınlanma Çağı filozofları, insan aklına olan inançlarından dolayı insanın batıl inançların ve bilgisizliğin olduğu kadar siyasetin de zincirlerinden kurtulması gerektiğini öne sürdüler. Onlar, yanılsamaların sürekliliğini talep eden, varoluşla ilgili bu durumu terk etmeyi öğrettiler insana. Onların psikanalitik incelemelerinin kökü, insanın mutluluğunun koşullarını keşfetme çabasına dayanır. Mutluluk, onların dediğine göre, sadece içsel özgürlük elde edildikten sonra elde edilir; insan ancak ondan sonra zihinsel olarak sağlıklı olabilir. Ama Aydınlanma Çağının akılcılığı, son birkaç nesil boyunca şiddetli bir değişime uğradı. Artık maddi refahın ve doğayı kontrol altına almanın başarısıyla kendinden geçmiş olan insan için hayatın ve kuramsal araştırmaların birincil kaygısı insan değil. Gerçeği keşfetmenin ve görünenin ötesine geçerek olayların özünü kavramanın bir aracı olarak akıl, yerini nesneleri ve insanları maniple etmenin bir aracı olarak zekâya bırakmış durumda. İnsan, artık aklın gücünün normların geçerliliğini ve insan davranışının amaçlarını oluşturduğuna inanmaktan vazgeçti.

Entelektüel ve duygusal havadaki bu değişim, psikolojinin bir bilim olarak gelişimini derinden etkiledi. Nietzsche ve Kierkegaard gibi ayrıksı kişiliklere rağmen psikolojinin insanın değeri ve mutluluğuyla ilgilenen bir ruh incelemesi olarak görüldüğü gelenek terk edildi. Doğabilimlerini ve ölçüp biçmenin, hesaplamanın laboratuvara özgü yöntemlerini taklit eden kuramsal psikoloji, ruh dışında her şeyi ele aldı. Yalnızca laboratuvarda incelenebilecek insana özgü durumları anlamaya çalıştı ve vicdanın, değer yargılarının, iyi ve kötü bilgisinin metafizik kavramlar olduğunu, bu nedenle de psikoloji konusu dışında kaldığını ileri sürdü; insanın önemli sorunlarını incelemek üzere yeni yöntemler tasarlamak yerine daha sıklıkla sözde bilimsel yöntemlerle incelenebilecek önemsiz sorunlar üzerine eğildi. Psikoloji böylelikle temel araştırma konusundan –ruhtan– yoksun bir bilim haline geldi; mekanizmalarla, tepki oluşumlarıyla, içgüdülerle ilgilendi ama insana özgü olgularla –sevgiyle, akılla, vicdanla, değerle– açık seçik bir biçimde ilgilenmedi. Ruh sözcüğü insana özgü bu yüce değerleri çağrıştırdığı için, burada ve kitabın diğer bölümlerinde, ruh sözcüğünü “tin” ya da “zihin” sözcüklerinden daha çok kullanmayı yeğledim.

Daha sonraları Aydınlanma Çağı akılcılığının son temsilcisi ve onun sınırlamalarını da ilk gösteren kişi olarak Freud ortaya çıktı. Freud, katıksız zekânın zafer şarkılarını kesintiye uğratmaya cüret etti. Aklın en değerli ve en esaslı insancıl güç olduğunu ama tutkuların çarpıtıcı etkilerine maruz kaldığını bu nedenle de aklı özgürleştirerek doğru dürüst işlemesini sağlamak için öncelikle insanın tutkularının anlaşılması gerektiğini belirtti. İnsan aklının gücünün yanı sıra zayıflığını da gösterdi ve “gerçek sizi özgürleştirmeli” cümlesini yeni tedavinin yol gösterici ilkesi yaptı.

Freud, başlangıçta yalnızca belli hastalık türleri ve onların tedavisiyle ilgileniyordu. Tıp âleminin ötesine geçtiğinin ve insan ruhu incelemesi olarak psikolojinin yaşama sanatının ve mutluluğa erişmenin kuramsal temeli olarak görüldüğü geleneği yeniden başlatmış olduğunun zamanla farkına vardı.

Freud’un yöntemi –psikanaliz– en ayrıntılı ve derin ruh incelemesini olanaklı kıldı. Psikanalistin “laboratuvar”ında alet yoktur. Bulgularını ölçüp biçemez ya da hesaplayamaz ama hastalarının rüyaları, fantezileri, gizli tutkuları ve kaygılarını çağrıştırma yoluyla bir kavrayış elde eder. Gözleme, akla, bir insan olarak kendi deneyimine dayanan “laboratuvar”ında zihinsel rahatsızlığın ahlaksal sorunlardan ayrı olarak ele alınamayacağını keşfeder; onun hastası rahatsızdır, çünkü ruhunun istemlerini göz ardı etmiştir. Psikanalist, Tanrıbilimci ya da filozof değildir ve bu alanlarda yeterlik iddiasında bulunmaz ama felsefeyle ve Tanrıbilimle tam olarak aynı konuyu ele alır: İnsanın ruhu ve ruhun tedavisi.

Psikanalistin görevini bu şekilde tanımladığımızda halihazırda ruhla ilgilenen iki profesyonel grup olduğunu görüyoruz: Rahipler ve psikanalistler. Bu iki grubun birbiriyle ilişkisi nedir? Psikanalistler, rahiplerin çalışma alanını işgal mi etmeye çalışıyor, bu düşmanlık kaçınılmaz mı? Yoksa rahipler ve psikanalistler birbirlerinin disiplinlerini hem kuramsal hem de uygulamalı olarak tamamlayan, etkileyen ve aynı amaçlar uğruna mücadele veren müttefikler mi?

Bu bakış açılarından ilki, hem psikanalistler hem de kilise temsilcileri tarafından dile getirilmiştir. Freud’un The Future of an Illusion (Bir Yanılsamanın Geleceği) ve Sheen’in Peace of Soul (Ruhun Huzuru) adlı kitapları bu düşmanlık üzerinde durur. C. G. Jung ve Haham Liebman’ın yazılarıysa tipik psikanaliz ve dini uzlaştırma çabalarıdır. Pek çok sayıda rahibin psikanalizi incelemiş olduğu gerçeği, psikanalizin dinle kaynaşması inancının rahiplerin uygulama alanına ne ölçüde girdiğinin bir göstergesidir.

Bu bölümlerde din ve psikanaliz sorununu yeni baştan tartışmaya açmaya kalkışıyorsam bunun nedeni hem bağdaşmaz karşıtlık hem de ilgi alanı özdeşliği için almaşıklar oluşturmanın yanıltıcı olacağını göstermek istememdir; tam ve tarafsız bir tartışma, din ve psikanaliz arasındaki ilişkinin bizi bu basit ve el altında bulunan tutumlardan birini seçmeye mecbur bırakmayacak denli karmaşık olduğunu gösterebilir.

Bu sayfalarda, din ilkelerini kabul etmiyorsak ruh için duyduğumuz kaygıyı da bir yana atmalıyız düşüncesinin doğru olmadığını göstermek istiyorum. Psikanalist, dinsel olmayan simgeler sisteminin yanı sıra dinsel simgeler sisteminin de gerisindeki insan gerçeğini inceleyecek konumdadır. Asıl mesele insanın dine dönmüş ve Tanrıya inanmış olup olmadığı değil sevgiyi yaşayıp yaşamadığı ve gerçeği düşünüp düşünmediğidir. İnsan eğer böyle yaşıyorsa kullandığı simgeler sistemi ikincil derecede önemlidir. Ama eğer böyle yaşamıyorsa bunların hiçbir önemi yoktur.

Erich Fromm
Psikanaliz ve Din 
Say Yayınları, Düşünce Dizisi

“Gerçek sizi özgürleştirmeli” Psikanaliz ve Din – Erich Fromm” üzerine bir yorum

  1. Psikanalilitik yöntem güdülerin tahliliden sorunun nedenlerini çözümlemeye çalışır.Oysa sorunun nedenleri bireyde değil bireyi çevreleyen nesnel gerçekliktedir.Psikanalizin bireyin güdülerinden türettiğinedensellik nesnel gerçekliğin öznede sonsuz versiyonlarda kırılmaya uğramış bir görütüsünden başka bir şey değildir.Ve psikanalitik yöntem bireyde bulguladığı iç güdülerin aldığı biçimlerin bu karmakarışık görüntüsünden nesnel gerçekliğe ulaşamaz.Çünkü hiç bir öznelden yola çıkarak nesnel gerçekliğe ulaşmak mümkün değildir.Öznelden haereketle nesneliği çözümleyebilmek için nesnellikle öznellik arasında diyalektik bir nedensellik ilşkisi kurulabilecek ortak paydanın olması gerekir.Bu ortak payda Freud’un iddea ettiği gibi öznel güdüler değil insanın emek faaliyetidir.Bir başka söylemle insanın üretim araçları ile olan ilşkisidir.Psikanaliz yöntemin güdülerin aldığı öznel biçimlerln tahlilyle öznelin sorunsalını doğru ya da doğruya yakın bir biçimde çözümleyebildiğini varsaysak dahi tedavi olanaksızdır.Çünkü gerçeklik somuttur soyut gerçeklik yoktur.Psikolojik sorunların istikrarlı çözümü hatta bu sorunların tamamen ortadan kalması bireyi çevreleyen nesnel gerçekliğin yani üretim ilşkilerinin emek faaliyetinin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi ile mümkün olabilir.Kar için üreten kapitalizmde emek faaliyetinin insancıl gereksinimleri hiç bir zaman karşılanmayacaktır.Psikaanalitik yöntem sorunu öznelleştirerek ve nesnel gerçeklikle ilşkisini soyutlayarak psikiatri biminin dinsel türevini teorize etmeye çalışmakla bilimin yerine kurgusal bir yöntemle öznelle nesnel arasındaki diyalektik ilşkinin yadsınması üstünden yeni bir din ikame etmeye çalışıyor.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cazın Doğulu Prensesi: Aziza Mustafa Zadeh ve Sevilen Eserleri

Aziza Mustafa Zadeh, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de dünyaya geldi. Annesi Eliza Mustafa Zadeh klasik müzik eğitimi almış bir şarkıcı, babası ise...

Kapat