Franz Kafka: Ne ayın batışı, ne güneşin doğuşu uyandırdı beni

kafkaRahat rahat yürüyüşümü sürdürdüm. Ama bir yaya olarak sarplığının zahmetinden korktuğum için giderek düzledim yolu ve sonunda, ileride bir ovaya doğru alçaldım. Kayalar dilediğim gibi gözden kayboldu, rüzgar dindi.  Küçümsenmeyecek bir tempoyla ilerliyordum. Yokuş aşağı indiğimden başımı kaldırıp vücudumu dikleştirmiş, ellerimi ensemde kavuşturmuştum.
Çam ormanlarını seviyor, hep bu ormanlar içinden geçiyordum. Suskun ve zevkle yıldızlara baktığım için, gökte yavaş yavaş her zamanki doğuşlarıyla yıldızlar doğmaya başlamıştı. Ancak ince uzun bir iki bulut gözüme çarptı; onları da yalnız kendi bulundukları yükseklikte esen bir rüzgar, yayalar için şaşırtmaca olsun diye önüne katmış götürüyordu.

Yolumun üzerine, hayli uzağa arada bizi ayıran bir de ırmak bulunabilirdi kocaman yüce bir dağ oturttum; fundalıklarla örtülü doruğu göğe yaslanıyordu. En tepedeki dalların küçük kollarını ve bunların devinimlerini bile açık seçik görebiliyordum. Bu manzara, ne denli sıradan olursa olsun beni bir sevindirdi ki, uzaktaki dağınık çalıların dallarında minik bir kuşa dönüştüm, o anda çoktan dağın arkasında bekleyen ve Allah bilir gecikmeden ötürü kızıp duran ayı doğdurmak aklımdan çıktı.

Ama derken ayın doğmak üzere olduğunu müjdeleyen serin parıltı dağın üstünden çevreye yayıldı ve birden aynı kendisi tedirgin bir çalının gerisinden boy gösterdi. Bense bu sırada bir başka yöne bakıyordum, başımı yine önüme çevirip ayın hemen tüm yuvarlağıyla ansızın karşımda parıldadığını görür görmez kasvetli bakışlarla durakaldım; çünkü bayır aşağı inen yol, beni bu korkunç ay içine götürür gibiydi.

Ne var ki, çok geçmeden alıştım aya ve onun ne zahmetle gökyüzünde yükseldiğini dalgın dalgın seyrettim. Birbirimize doğru epey yürüdük, derken bir uyku bastırdı; sanırım alışık olmadığım gezintinin verdiği yorgunluğun bir sonucuydu bu. Kısa süre yumuk gözlerle yürümemi sürdürdüm; ellerimi gürültüyle ve düzenli olarak birbirine vuruyor, kendimi ancak böylece uyanık tutmaya çalışıyordum.

Ama yolun ayaklarımın altından kayıp gitme tehlikesi gösterip her şey, bencileyin yorgun, gözden silinmeye yüz tutunca, belki ileride bizi bekleyen geceyi geçirmeye niyetlendiğim yüksekteki dağınık çam ormanına vaktinde ulaşmak için, yolun sağındaki bayırı acele tırmanmaya koyuldum.

Acele de etmek gerekiyordu. Yıldızlar, önlerini kapayan bir bulut falan olmaksızın kararmaya başlamıştı. Ayı da silik soluk görüyordum; sanki çalkantılı bir suya gömülür gibi gökte batıyordu. Zifiri bir karanlık şimdiden dağın üzerine çökmüştü. Yol ise, benim bayıra yöneldiğim yerde ufalanıp dökülerek son bulmuştu. Ormanda yıkılan ağaçların giderek yaklaşan çıtırtılarını işitiyordum. Hani uyumak üzere hiç vakit geçirmeden yosunlar üzerine atabilirdim kendimi, ama ormanda yerde uyumaya çekindiğimden hemen bir ağacın üzerine tırmandım kol ve bacaklarımın arasından hızla aşağı kaydı ağacın gövdesi; ağaç da sallanmaya başlamıştı, oysa rüzgar falan yoktu. Bir dalın üzerine uzanıp başımı ağacın gövdesine dayadım ve o anda keyfim öyle isteyip yarattığım bir sincap dimdik kuyruğuyla dalın titrek ucunda tünemiş sallanırken, ben çarçabuk uykuya daldım.

Düşsüz, kendimden geçerek, uyudum. Ne ayın batışı, ne güneşin doğuşu  uyandırdı beni. Uyanacak gibi oldumsa da, “Dün bütün gün az zahmet çekmedin, ne haram edersin uykunu,” deyip yatıştırdım kendimi ve yeniden uyumaya baktım.

Hani düş görmemiştim ama, uykumun gene de sürekli olarak hafiften sekteye uğratılmadığı söylenemezdi. Bütün gece birinin yanı başımda konuştuğunu duymuştum. “Irmak kıyısında bank”, “buluttan tepeler”, “ışıl ışıl dumanlı trenler” gibi tek tek sözler dışında konuşulanları işitmemiş, ancak bunların ne türlü vurgulandığını algılamıştım. Ve anımsıyorum, uyuyor oluşumdan teker teker söylenilenleri anlayamadığıma sevinmiş, uykumda sevincimden ellerimi ovuşturmuştum.

“Tekdüze bir yaşamın vardı,” dedim, kendimi buna inandırmak için bağırarak. “Başka bir yerlere götürülmen inan ki gerekliydi. İşte şimdi memnun kalabilirsin, neşeli bir yer burası. Güneş de doğmak üzere.”

Derken güneş çıktı, yağmur bulutları mavi gökte ak ak olup inceldi ve giderek ufaldı; ışıldıyor ve şaha kalkıyorlardı. Baktım, ovada bir ırmak.

“Evet, tekdüzeydi yaşamın, dolayısıyla bu eğlenmeyi hak ettin sen,” diye sürdürdüm konuşmamı adeta zoraki. “Ama tehlikeye de düşmüş değil miydi?” O anda birinin burnumun ucunda göğüs geçirdiğini işittim. Çabucak ağaçtan inmeye davrandım, ama dal da tıpkı elim gibi titriyordu, korkudan kaskatı düştüm yere. Ayaklarım toprağa pek hızlı vurmadı ve hiçbir yerimde ağrı sızı duymadım; ama kendimi öyle güçsüz ve mutsuz hissediyordum ki, dünyanın nesnelerini çevremde görme çabasına katlanamadığımdan yüzümü ormanın zeminine gördüm. Her devinim ve düşünmede bir zorlamanın varlığına, dolayısıyla bunlardan sakınmak gerektiğine kuşkum yoktu; oysa yapılacak en doğal şey, kollar vücuda yapışık, yüz saklı, otlar içinde yatmaktı. Ve o sırada zaten bu pek doğal durumda bulunduğundan sevinmesi için kendi kendimi uyardım; çünkü başka vakit böyle bir duruma gelebilmek bir sürü çabaya, bir sürü adımın atılmasına ve bir sürü söze mal olacaktı.

Irmak genişti; gürültülü ve ufak dalgaları ışıl ışıldı. Öbür yakası da çayır çimenlikti; çayır çimenlik giderek fundalığa dönüşüyor, fundalığın arkasında, çok ötelerde, yeşil tepelere doğru uzanan, iki yanı yemiş ağaçlarıyla pırıl pırıl yollar seçiliyordu.

Bu manzaraya sevinerek uzandım yere; başlamasından korkulan bir ağıda kulaklarımı tıkarken, “Burada seve seve yaşayabilirdim,” diye düşündüm. “Burası ıssız ve güzel bir yer. Pek bir gözüpekliğe bakmaz burada yaşamak. İnsan burada da eza ve cefa içindedir, gel gelelim güzel devinme zorunluğu yoktur. Böyle bir şey gerekmez hiç, çünkü burada yalnızca dağlarla kocaman bir ırmak bulunuyor; bana gelince, onlara cansız gözüyle bakacak kadar Allaha şükür aklım başımda. Evet, akşam üstü tek başıma çayır çimenlik bayır yollarda yalpalarken, dağdan daha öksüz hissetmeyeceğim kendimi; şu kadar ki, ben öksüzlüğümü duyacağım. Ama sanırım, bu da geçecektir sonradan.”

Böylece ilerideki yaşamımla oynuyor ve inatla unutmaya savaşıyordum. Öte yandan, gözlerimi kırpıştırarak, işte öylesine mutlu bir renge boyanmış gökyüzüne bakıyordum. Hanidir onu böyle görmemiştim: Derken duygulandım ve gökyüzünü yine böyle görür gibi olduğum kimi günler anımsadım. Kulaklarımdan elimi çekip kollarımı açtım, sonra da onları birden otlar içine bıraktım.

Uzaktan birinin belli belirsiz hıçkırık sesi geldi kulağıma. Derken bir rüzgar çıktı; daha önce fark etmediğim kuru yapraklar, kalabalık kümeler oluşturarak hışırtıyla havada uçuşmaya başladı. Ağaçlardaki henüz ham yemişler, akıllarını oynatmış gibi pat küt yeri dövmeye koyuldular. Bir dağın arkasından çirkin bulutlar çıktı ortaya. Irmağın dalgaları çatırdadı ve rüzgarın önünde geriye çekildi.

Tez elden ayağa kalktım. Yüreğimde bir sızı vardı; çünkü artık görülüyordu ki, dertli durumumdan sıyrılabilmem olur şey değildi. Bulunduğum yerden ayrılmak ve eski yaşamıma kavuşmak üzere geri dönmeye davranıyordum ki, şu düşünce geçti kafamdan: “Ne tuhaf, hala zamanımızda kibar kişiler bu yöntemle ırmağın karşı yakasına geçiriliyor. Eski bir alışkanlık işte, başka nedeni yok.” Başımı salladım, şaşırmıştım.

Gezinti
Franz Kafka

Seçme Öyküler

Bir Cevap Yazın