“Dinin Kökeni Korkudur” Varolmanın Acısı – Schopenhauer Felsefesi

Schopenhauer’in ahlak öğretisinin, ahlak bilincinde nitelikçe yeni bir basamak oluşturma olasılığı, onun dine, inanç sistemlerine yaklaşımında da önemli yansımalar gösterir. Sıkça tekrar ettiğimiz gibi düşünür, aklın içeriklerinin aklın kendi ürünü olduklarından emindi.

Ona kalacak olursa filozoflar, insan davranışlarını bağlayıcı ahlak ilkeleri ararken, bunun kaynağını ‘akla’ dayandırmaya kalktıklarında bu akim ve onun içeriklerinin bizzat üreticisi olduklarını unutmuşa benzemekteydiler. Bu farkında olmama durumunu onlara göstermez, bilinç düzeyine çıkartmazsak, akıl fetişleşir, düşüncenin içinde temellenen kökeni itibariyle öyle bir güçten yoksun olması gerekirken, dünyayı hareket ettirici ilke konumuna yükseltilir.
Davranışlarımızın normlarını nasıl kökeni gene kendi beyin işlemlerimizde yatan ‘akıl’dan alamazsak, dinin kökenini de en baştan beri verili yüce iyi tanımına götüremeyiz.
Schopenhauer, etik’in temel sorunlarına değindiği bir ilk incelemede, ileride Feuerbach’ın, din eleştirisi yapmak maksadıyla Kant’ın transzendental felsefesinden türeteceği düşünceleri, uzlaşmaz bir tavırla ortaya atar: Korkutulmuş insan kendini boyun eğmeye ve yardım için yalvarmaya zorlar; irade’si kolayca tapınabilsin diye, zekâsı ona bir Tanrı (kimileyin de duruma bağlı olarak birçok Tanrı) yaratmak zorundadır; zekâsı ona bir Tanrı bulduğu için tapınır o. Yürek, yani irade, her şeye muktedir, giderek doğaüstü destek ummak ve bu desteği çağırmak ihtiyacı duyar; yani tapınmak gerektiği için bir Tanrı varsayımsal olarak var edilir, bunun tersi söz konusu değildir, yani bir Tanrı varolduğu için tapınılmaz.1

Din ideolojisine yönelik bu eleştirinin hedefi, insan bilgilerinin oluşumunda bizzat insanın kendi payını gösterip bir yana koymaktır; “Tanrı’nın” (varlığına ilişkin) bilgi de bu ayıklama işleminden nasibini alır. Düşünür, eleştirisini genel, bütün bilgiye kadar yayar. Diskursif, mantıklı düşünme yoluyla elde ettiğimiz bilgi’nin içinde yer alan şeyi, tasarımımızda zaman, mekân ve nedenselliğe boyun eğdirmişizdir. Bu işlemin dışında kalan, bu bilgi ile ilintili olmayan dünyayı artık diskursif yoldan değil, intuitif, yani sezgi üzerinden ‘öğreniriz.’
Bir ahlak felsefesinin meşruiyeti sorunu çerçevesinde bu tespiti şöyle değerlendirebiliriz: Schopenhauer bir yandan dine ilişkin fikir ve düşüncelerin öte dünyadan gelmediğini, bunların kaynağının insan doğası olması gerektiğini ileri sürer. Dolayısıyla da doğal aklın ürünleri ile doğaötesi bir vahiy’in içerikleri insan doğasının içinde birleşirler. Söz konusu ahlak felsefesi olunca, imkânını otoriteler dışında bir yerde temellendirmek zorunda olan bu felsefe, aydınlanmacıların ilahiyattan aldıkları argümanları kullanmamalıdır.

Akla Dayalı Davranış Ahlaki Değildir
Schopenhauer ahlak felsefesini güçlü bir temele dayandırmaya çalışırken, nedensellik yasasına uygun davranışın, öteki deyişle, akla uygun bir norm ilkesine bağlı davranışın, “mantıki davranış” olduğunu, ama mantıklı davranmanın, ahlaki davranış olmadığını; mantıklı, akıllı davranışın zorunlu olarak dürüstlüğü ve insan sevgisini hiçbir şekilde içermediğini söyler. Mantıklı davranan insan olsa olsa yöntemli davranmaktadır ama, bunu yaparken de en bencilce, en çıkarcı, en haksız ve hatta utanç verici düsturlara göre davranıyor olabilir.
İnsanın fiziksel ve entelektüel doğasında “iyi idesi” ne ya da kökeni itibariyle ahlakiliğe yönelik bir akıl verili değildir. Bu iyi idesini dünyaya ancak anlak, anlama, kavrama yetisi yansıtır; öteki deyişle, iyi idesi, aydınlanma felsefesinin “Verstand” dediği, anlak’ın, anlama, kavrama yetisinin marifetidir ve anlak, “iyi fikrini” dünyaya kendisinin yolladığını unutup gittikten sonra kendisi de bu iyi idesini dünyada keşfeder.
Gelgelelim anlaktan gelen şey, haksız olarak iyi niteliğini temsil etmeye çalışır. Schopenhauer gerek anlak’ta, anlama yetisinde gerekse de aklın içinde bencilliğe, yaşama ve ayakta kalma taleplerine hizmet etmeyen hiçbir şey bulamaz. Anlama yetisi ve akıl, insanoğlunda körelmiş olan hayvani içgüdülerin yerine geçmişlerdir. Hıristiyanlığın ahlak öğretisi ve aydınlanmacı akıl, insanlığın ve dünyanın başlangıcını iyinin ya da şu doğal akılın egemenliğinin güvencesine emanet ederlerken, Schopenhauer dünyanın başlangıcım böyle bir temele indirgemez. Onun etiği, dünyanın başlangıcının anlamlı, amaçlı öncülleri bulunduğu varsayımına dayanmadan temellendirilebilecek bir etik olmalıdır.
Başka bir deyişle; ahlak felsefesine dayanarak ortaya argümanlar süren kimse, önce, herhangi doğa süreçlerinden ya da düşünme alışkanlıklarından beslenmeyen, nitelikçe bambaşka motiflerle yönlendirilen eylemlerin ve davranışların mümkün olduğunu kanıtlamak zorundadır.
Böyle bir ahlaki davranışın mümkün olduğunu göstermek isteyen Kant, ne yazık ki kendisinden önceki ahlak-ilahiyatında olağanlaşmış bir kabulü benimsemiştir.Kant’ın da benimsediği bu ahlak öğretisine göre, dünyada her şey akla uygun bir yol izlemektedir ya da insanlar tanrısal irade nin doğrultusunda akla uygun yaşayabilirler. Kant bu öncülleri eleştirmeden benimsemiş, ilahiyatın summum bonum/en yüce iyi, yani Tanrı olarak anladığı şeyi, kendi pratik felsefesinde en yüce iyi idesi olarak tekrarlayıp değerlendirmiştir. İşte bu en yüce iyi, Kant’ın felsefesinde .kategori imperatif)hakkında konuşulamayan kategorik buyruk olarak karşımıza çıkar. Tanrı’yı ahlaki yoldan temellendiren Kant, kendi ahlak felsefesini böylece ahlakçı ilahiyatla sağlamlaştırmıştır. Kant, “Yargı Gücünün Eleştirisi” başlıklı çalışmasının ‘İlahiyatçı Yargı Gücünün Metodolojisi’ başlıklı bölümünde “kendimize, ahlak yasasına uygun bir son amaç koyabilmek için, ahlaki bir dünya nedeni, bir ilk dünya yaratıcısını kabul etmeliyiz ve böyle bir son amaç zorunlu olduğu ölçüde (aynı ölçüde ve aynı derecede) birincisini de zorunlu olarak kabul etmeliyiz: Yani bir Tanrı’nın olduğunu.” (Kant)’ der.

Korku Dünyâda İlk İş Olarak Tanrıları Yaratmıştır
Schopenhauer gerek Tanrı kavramını gerekse de nihai bir amacı, işlevsiz kavramlar olarak ilan eder. Bunlar, sık sık yinelediğimiz gibi, ona göre, salt beyin faaliyetinin yanıltıcı ürünleridirler. Ahlakın en yüce taleplerini dünyaya yerleştiren bir Tanrı söz konusu değildir; dünyada bir Tanrı’nın varlığına gerek olmadan da yüce ahlak ilkelerinin düşünülebilir olmaları gerekir. Kant’ın, ortaya aydınlanmacı olarak çıkmış olmasına rağmen, en yüce iyi öğretisinde ve pratik aklın postülatları öğretisinde ortaya koyduğu “ilahiyatçı ahlak”, ilahiydi felsefeyle aşma amacına kilitlenmiştir.
Schopenhauer, Kant’ın töreler (ahlak) yasasının geri düzlemine bakar ve burada ondan farklı olarak aklın kayıtsız-şartsız koyduğu normlara uygun buyrukları değil, insanın örtük maskelenmiş korkularını bulur. Bu korkunun içinde de insanların metafiziksel ihtiyaçlarından kaynaklanan dinin kökeni yatmaktadır. Ona göre dinler “varoluşun bilmecesinin” ne olduğunu sorarlar, “sürekli olarak zaruret ve yokluk içinde yaşayan ölümlü insanın korku ve umutlarına yönelirler ve onlara seslenen, onları yatıştıran, onları elde edebilen tanrılar ve kötü ruhlar yaratırlar.”2

Korku, dünya- da ilk iş olarak tanrıları oluşturmuştur. (Primus in orbe Deos fecit timor.) Hume’un, “Natural History of Religion”ı üzerine düştüğü notlarda, “İlahiyat’ın başlangıcı korkudur,” diye yazar.3

Demek ki, görebildiğimiz kadarıyla, Schopenhauer akim potansiyel gücünü ve güvenilirliğini sarsarken, bir yandan da felsefe içindeki ilahiyatçı argümanların otoritesini yıkmaya çalışır. Kant’ın duyum dünyasını da içine almaya çalışan transzendental felsefesini fizyolojik temellere dayandırarak dönüştürdüğünü söylemiştik; buradan edindiği dayanak, onun hem ahlak felsefesinin hem de din felsefesinin en önemli taşıyıcı direği olur. Akıl beyin denen maddenin küçük bir bölümünün faaliyetine tekabül eder ona göre; hani her insanda eşit büyüklükte olduğunu bile söyleyemeyeceğimiz beynin. Beynin ürünlerine, idelere ve tasarımlara, bunları bedenin eylem ve davranışlarının motifi konumuna yükseltebilecek bir statü tanınmamalıdır. Çünkü bu durumda neden-sonuç ilişkisi ters döner. Beyin malzemesinin işlevleri dünyayı hareket ettirmezler; bunlar bizatihi beynin ürünüdürler. Ne yazık ki sayısız filozof ve ilahiyatçı, sebep ile sonucu birbirine karıştırıp durmuşlardır. Bunlar beyin faaliyetinin işlevlerini, ürünlerini doğum yerlerinde bırakmak yerine, bunları dünyanın özü konumuna yükseltmişlerdir. Hegel’in dünya aklı, Platon’un dünya ruhu, Kant’ın ding an sich’i birer düşünce ürünü nesne oldukları halde fenomenlerin meçhul nedeni konumuna gerilemişlerdir.
Tanrı tasarımının doğuşunu da bu yoldan açıklayabiliriz. Beyin maddesinin sahip olmadığı, hak etmediği onuru, filozoflar ve ilahiyatçılar beynin ürünlerine atfederler. 1823’te not defterine, “felsefe yazıları yazan deliler, hiç sorup sorgulamadan ve kuşkulanmadan, dünyanın son amacı, hedefi olarak gördükleri şeyin bir spekülasyon ürünü olduğunun farkında değillerdir,” diye not düşer. “Tanrı bilgisi, aslında bunların kendi ben’lerinin bilgisinden başka bir şey değildir. Bunu en azından Kant açıkça söylemiştir, ama aradan sanki yüz yıl geçmiş gibi bu düşünceler onların üzerinde çok az etki bırakmıştır.”4

Burada kısaca bir kez daha özetlediğimiz Schopenhauer’in bu ahlak öğretisi, Kant’ın ilahiyatçı argümanlarını geri çevirmekle kalmaz, bunların nasıl doğmuş olabileceğini de bize göstermeye çalışır. Bu argümanlar tıpkı a priori yargılar gibi ortaya çıkarlar. Örneğin görev/vazife kavramının öteki aksesuarları olan yasa, yasak ve gereklilik ile birlikte, kayıtsız şartsız kökenini ilahiyatçı ahlakta bulmaktadırlar. Bu yasa ve yasaklar, insan doğasının içinden ya da nesnel dünyadan bir onay bulana kadar da felsefi ahlak içinde bir diken, bir yabancı olarak kalmaya mahkûmdurlar. Ne Kant ne de ötekiler başarabilmişlerdir bu ilkeleri pratikte doğrulatmayı. Söz konusu norm koyucu kavramlar, bir yanlarıyla ödüle öteki yanlarıyla cezaya dayanırlar. Schopenhauer’e göre bu iki ayak üstünde duran ahlak çağrıları, aslında bencilliğe seslenmenin ötesinde bir anlam taşımamaktadırlar. Burada da hayatın içindeki bencilliğe dayalı davranışların bir devamını buluruz. Demek ki görevimize, ödevimize uygun eylemlerimizin ahlaki bir değeri bulunmamaktadır, bunlar da fiziksel dünyanın bütün öteki eylem ve davranışları gibi, aynı motiflere dayanmaktadırlar. Salt düşünceyle bulunmuş bir Tanrı, dünyayı nasıl yaratmış olamazsa, “akli karakterli” normlara uyarak da bencillik aşılamaz.5
Schopenhauer ahlakı salt rasyonel, akla dayalı bir zeminde kurmak yerine, eylemin ampirik, reel itici güçlerine yönelmemizi önerir.

Veysel Atayman
Varolmanın Acısı – Schopenhauer Felsefesi


1 Elyazması Olarak Bıraktıkları, Cilt III, s. 216.
2 Yargı Gücünün Eleştirisi, s. 425.
3 Elyazması Olarak Bıraktıkları, Cilt III, s. 191.
4 Agy, s. 171.
5 Ahlakın Temelleri, Toplu Eserleri, s. 217.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe ve Psikoloji
Savaş ve Barışseverlik üzerine Bertrand Russell ile yapılmış bir söyleşi

Lord Russell, sizce haklı savaşlar olmuş mudur? Bu kelime kullanılabilir...

Kapat