“Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için; ölüm” Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan

Sokaktan araçların geçişi gittikçe sıklaşıyordu. Bir tren sesi duydu. Kısrağını çatlatıncaya dek sürerken neler geçiyordu kafasından kim bilir. O akşam mı ulaştı olanakların sonuncusuna? Ağabeyini öldü sanınca ‘Benim yüzümden’ diye bağırdığına göre onun ölümünü düşünüyordu demek; kendini suçlu buluyordu.

Evlenince üstüne titrer olmuş. Yengesinden kaçışı saygısına verilmiş; kimseler anlamamış. Belki yalnız Nebilanım seziyordu. Semra da mı bilmiyordu? Yemeklerde, at gezilerinde küçük kaynının kaçamak bakışlarını görmeyecek kadar tutkundu belki kocasına. Anası ‘Sıcak gecelerde karı-koca gizlice ırmak kıyısına giderler sabaha karşı gelirlerdi kuleye’ dediğine göre karanlıkta pencere önünde oturup bekliyordu demek Rüstem abisini mi? Böyle gecelerde Faruk da çıkarmış kuleden gizlice; ama onlardan çok önce dönermiş. Belki sıcaktan uyuyamadığı bir gece kalkıp yarı çıplak ırmağa gittiğinde, kıyıda, ağaçlarla çevrili küçük düzlükte, ay ışığında, yan yana uzanmış dinlenen ya da uyuyan yengesiyle ağabeyini gördükten sonra, çoğu geceler, iki kulenin arasında güneş batmadan sulanan, hasırlar serilen alanda yere çakılı dört kalın sırığın uçlarındaki yayvan tenekelerde yanan gazla yoğrulmuş külün ışığında yenen akşam yemeklerinin –gözünü elinden ayırmayan anasını üzmemek için çoğu zorla yediği, Kadriye Kalfa’nın iki beslemesinin yardımıyla pişirip kotardığı çeşitli yemeklerin– sonunda konuşmalar tavsamaya başlayınca kalkar, anası dönüşünü beklemesin diye önce odasına girer, uzanır, aşağıda ışıklar söndürülüp el-ayak çekilince dışarı çıkar, ırmak kıyısında düzlüğe yakın bir yere oturup uzun süre, gecenin durgunluğunda ara sıra bir kurbağanın, kıyıdan düşen bir toprak parçasının şıpırtısını, uzaktan bir çakal ulumasına karşı Toraman’la Karaman’ın havlayışlarını, öte kıyıdaki ağaçların birinde belki dişisini çağıran bir gece kuşunun eşit aralıklarla ‘hu u u’ çekişini duyarak, niye beklediğini bilmeden, suçlu, tedirgin, ay ışığında ya da yıldızlı ağustos gecelerinde daha bir büyüyen asmaların arasından çıkıp gelmelerini bekler miydi? Esintisiz, sıcak gecelerde ağabeyi ile yengesi sinek girmesin diye ince elek teli gerilmiş açık pencerenin bile serinletmediği sıcak odalarında, yatakta, çıplak, birbirlerine değen yerleri terleyerek yatarlarken birinin ‘Irmağa gidelim, uyumuşlardır artık’ demesiyle üstlerine birer çarşaf alıp karanlıkta, başkalarını uyandırmamak için sessiz, ağır ağır dışarının serinliğine çıkınca el ele, yalınayak, asma aralarının sürülmüş toprağında ayaklarına çarpan ufak topaçlara aldırmadan koşarak ırmak kıyısındaki küçük kumluğa varır varmaz, ya da önce suya atlayıp çıktıktan sonra çarşaf üstünde ıslak ıslak birbirlerine sarıldıklarında, kenetlendiklerinde onları görecek, iniltilerini, kısık seslerini, yengesinin ‘Oooh, bırakma’ deyişini duyacak kadar yakınlarına sokulur muydu sürüne sürüne? Yoksa kaçar mıydı kuleye? Bu gecelerin birinde o beslemeyi çağırmadı mı? Küçük Bey’e su verirken eli titreyen, yüzüne bakınca kızaran o yeniyetme kızı belki son günlerinde bir gece çağırdı da erkekliğinin ancak bir tek kadına, erişilmez bir kadına… Başını sarstı. Yorumdu bunlar hep, kendinin yorumları. Anası gördüklerini, duyduklarını anlatırken arada yalan söylemiş ya da abartmış olabilirdi elbet. Üstelik hiç söz etmemişti böyle bir ilişkiden. ‘Niye kıydı canına on dokuzunda bilemedik. Kimselere söylememiş; bir satır bile yazmamış. Dolabını, sandığını, kitaplarını, defterlerini didik didik aradık; bulamadık.’ Küçük kardeşinin karısına tutkunluğundan kuşkulansaydı Rüstem Bey doğan oğullarına onun adını verir miydi? Faruk öldükten on yıl sonra doğan üçüncü oğullarına da onun adını koyduklarında bu adın ölüm getirdiğini söylemişler de ‘Ölürse onun adıyla ölsün, yaşarsa onun adıyla’ demiş. Yorumlar, nedenler önemsizdi; kesin değildi. Önemli olan insanın edimleriydi. Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için; ölüm.

Kalın perdenin ardında gün ağarmıştı. Sızan ışıkta odadakiler seçiliyordu artık: Karyola demiri, masa, sandalye, gaz sobası, askıda giysileri, tavandan sarkan ak abajur. Dayanacak mıydı ağırlığına on sekiz gün sonra? Neden, neyi bekliyordu? Yatağı titredi. 28 Kasım’da olursa süreksizliğin, tutarsızlığın, saçmalığın bir anlamı mı olacaktı sanki?

Anayurt Oteli
Yusuf Atılgan
Yapı Kredi Yayınları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Gerçek sizi özgürleştirmeli” Psikanaliz ve Din – Erich Fromm

Gerçeği keşfetmenin ve görünenin ötesine geçerek olayların özünü kavramanın bir aracı olarak akıl, yerini nesneleri ve insanları maniple etmenin bir...

Kapat