Dava – Franz Kafka: “Bizim ne suçumuz var kardeşim?”, “Suçumuzun olmaması daha kötü”

Ve kendisinden uzakta duran iki adamdan kurtulmak istercesine bir hareket yapıp yoluna devam etmeye çalıştı.
“Hayır,” dedi pencerenin yanındaki adam. Kitabını bir sehpanın üzerine atıp ayağa kalktı. “Çıkamazsınız, tutuklusunuz.”
“Belli oluyor,” dedi K. “Peki ama neden?”
“Bunu söylemek bize düşmez. Odanıza dönüp bekleyin. Kovuşturma başladı, zamanı geldiğinde her şeyi öğreneceksiniz. Sizinle böyle kibarca konuşmak görevimi aşan bir şey. Franz da zaten bütün kurallara karşı çıkarak size dostça davranıyor, umarım söylediklerimi onun dışında kimse duymamıştır. Gözcüleriniz konusundaki şansınız sonradan da devam ederse, işleriniz yoluna girebilir.”

Josef K.nın Tutuklanması Bayan Grubach ile Konuşma

Josef K. iftiraya uğramış olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmadığı halde bir sabah tutuklandı. Her sabah saat sekizde kendisine kahvaltı getiren ev sahibesinin aşçısı, o gün görünmedi. Daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı. K. bir süre daha bekledi, başını yastıktan kaldırmadan karşı evde oturan ve onu olağandışı bir merakla gözetleyen yaşlı kadını seyretti, sonra da aç ve şaşkın bir halde hizmetçiyi çağırmak için zile bastı. Aynı anda kapı vuruldu ve o evde daha önce hiç görmediği bir adam girdi içeri. İnce, ama sağlam yapılı biriydi, bedenini saran siyah bir takım elbise vardı üzerinde (bir seyahat giysisini andırıyordu), ne işe yaradıkları anlaşılamasa da takıma son derece kullanışlı bir görünüm veren bir kemer, çeşitli katlar, cepler, tokalar, düğmelerle donatılmıştı.
“Kimsiniz?” diye sordu K., yatağının üzerinde doğrularak.
Ancak adam, içeriye girmesi son derece doğalmış gibi, soruyu duymazlıktan gelerek, “Zili mi çaldınız?” demekle yetindi.
“Anna kahvaltımı getirsin,” diyen K., bu beyin kim olduğunu sessizce çıkarmaya çalışıyordu. Ama adam uzun süre incelenmeyi beklemedi; kapıya doğru dönüp hafifçe aralayarak, hemen arkasında durduğu anlaşılan biriyle konuştu:
“Anna’nın kendisine kahvaltı getirmesini istiyor!”
Yan odadan gelen bir gülüşme izledi bunu; sesten anlaşıldığı kadarıyla, orada birkaç kişi olsa gerekti. Yabancı adam bu gülüşmelerden önceden bilmediği bir şeyi öğrenmiş olmasa da, buyurgan bir ses tonuyla “Olmaz,” dedi.
“Bu kadarı fazla,” diye karşılık verdi K., pantolonunu giymek için yataktan fırlayarak. “Yan odadaki insanların kim olduklarını ve Bayan Grubach’ın bu şekilde rahatsız edilmeme neden izin verdiğini öğrensem iyi olur.”
Hemen ardından, sesini böyle yükseltmemesi gerektiği geldi aklına, çünkü bunu yaparken yabancı adama bir tür gözcülük hakkı tanımış oluyordu, ama o an bunu önemsemedi. Öteki ise buna yanlış bir anlam vermiş olmalıydı ki, “Burada kalsanız daha iyi olmaz mı?” dedi.
“Kendinizi tanıtmadığınız sürece, ne burada kalmaya, ne de sözlerinizi dinlemeye niyetim var.”
“İyiliğiniz için yapıyordum bunu,” dedi yabancı; ve birden kapıyı açtı.
K.’nın, istediğinden daha yavaşça girdiği yan oda, ilk bakışta aşağı yukarı bir akşam önceki gibi görünüyordu. Bayan Grubach’ın salonuydu burası; mobilyalar, danteller, porselenler ve fotoğraflarla tıka basa dolu olan odadaki boş alan, sanki her zamankinden fazlaydı, ancak içeri girerken fark edilmiyordu bu, zaten başlıca değişiklik açık pencerenin önünde oturan ve Josef K.’nın içeri girdiğini görünce gözlerini elindeki kitaptan ayıran bir adamın varlığıydı.
“Odanızda kalmalıydınız, Franz size söylemedi mi bunu?”
“Ne istiyorsunuz benden?” dedi K. Daha yeni karşılaştığı kişiden gözlerini ayırıp az önce Franz diye adı anılan kapı eşiğindeki adama göz attıktan sonra, yine ötekine döndü.
Açık pencereden, olup bitenleri kaçırmamak için tam anlamıyla ihtiyarlara özgü bir merakla bakan yaşlı kadın görünüyordu; bu kez tam karşıdaki pencereye geçmişti.
“Yine de,” dedi K., “Bayan Grubach’ın…”
Ve kendisinden uzakta duran iki adamdan kurtulmak istercesine bir hareket yapıp yoluna devam etmeye çalıştı.
“Hayır,” dedi pencerenin yanındaki adam. Kitabını bir sehpanın üzerine atıp ayağa kalktı. “Çıkamazsınız, tutuklusunuz.”
“Belli oluyor,” dedi K. “Peki ama neden?”
“Bunu söylemek bize düşmez. Odanıza dönüp bekleyin. Kovuşturma başladı, zamanı geldiğinde her şeyi öğreneceksiniz. Sizinle böyle kibarca konuşmak görevimi aşan bir şey. Franz da zaten bütün kurallara karşı çıkarak size dostça davranıyor, umarım söylediklerimi onun dışında kimse duymamıştır. Gözcüleriniz konusundaki şansınız sonradan da devam ederse, işleriniz yoluna girebilir.”
K. oturmak istedi, ama pencerenin yanındaki dışında, odada tek bir iskemle kalmadığını fark etti.
“Ne kadar doğru söylediğimizi ileride anlayacaksınız,” dedi Franz ve ardından gelen arkadaşıyla birlikte, ona doğru ilerledi.
Kendisinden bir baş uzun olan diğer adam omzuna vurup duruyordu. İkisi de geceliğine bakıyorlardı; üzerine daha kötü bir şey giymesi gerektiğini, bunu ve diğer çamaşırlarını özenle saklayacaklarını ve dava iyi sonuçlanacak olursa geri vereceklerini bildirdiler.
“Saklanacak eşyalarınızı bize emanet etseniz iyi olur,” dediler. “Çünkü depoda sık sık hırsızlık olur, hem davanın bitip bitmediğine bakmadan belli bir süre sonra her şeyi satarlar. Oysa özellikle son zamanlarda bu tür işlerin ne kadar süreceği hiç belli olmuyor. Depo sonuçta satış bedelini size verecektir ama bu pek bir şey tutmaz; çünkü fiyat teklifin değil, rüşvetin büyüklüğüne göre belirlenir. Hem deneyimler, yıllar boyunca elden ele geçen malların değer yitirdiğini gösteriyor.”
K., bu sözleri kulak asmadan dinledi; çamaşırları üzerindeki hakkı onu pek ilgilendirmiyordu. Durumunun aydınlığa kavuşması çok daha önemliydi; ama bu insanların önünde düşünmesi bile olanaksızdı. İkinci gözcünün -bunlar kuşkusuz gözcüden başka bir şey olamazdı- karnı ikide bir hafifçe kendisine değiyordu, ama gözlerini kaldırdığında, bu iri gövdeye yakışmayan kocaman çarpık burunlu, kuru ve kemikli bir surat görüyordu. Bu surat, kendi başının üzerinden, diğer gözcüyle kaş göz işaretleriyle anlaşıyordu. Ne biçim insanlardı bunlar? Neden söz ediyorlardı? Hangi bölüme bağlıydılar? Oysa K. bir hukuk devletinde yaşıyordu. Her yerde huzur vardı! Yasalara saygı gösterilirdi! Kendi evinde ona baskın yapmaya
cesaret eden kimdi acaba? K. her şeyi hafife almaya, başına gelinceyedek en kötüye inanmamaya ve gelecek için tedbir almamaya alışkındı; ancak karşı karşıya olduğu durumda, bu tavır ona yersiz göründü. Herhalde bu, bankadaki meslektaşlarının, bilmediği bir nedenle -belki de otuzuncu yaş günü dolayısıyla- düzenledikleri bir şakadan, kötü bir şakadan ibaretti.
Öyle olabilirdi elbette; belki de tek yapması gereken, kahkahayı basıp gözcülerinin de aynısını yapmasını sağlamaktı; belki de şu gözcüler köşe başındaki komisyonculardı, öyle bir havaları vardı zaten. Bu arada K., Franz’ı gördüğü andan beri, bu insanlara karşı üstünlüğünü elden bırakmamaya kararlıydı. Daha sonra şakadan anlamadığını söyleyecek olsalar da fark etmezdi; bu büyük bir tehlike sayılmazdı. Olup bitenlerden ders alan biri olmadığı halde, temelde önemsiz birkaç olay geliyordu aklına; arkadaşlarından farklı olarak tedbirsizce ve olası sonuçlara aldırış etmeksizin davrandığı ve sonunda hatasını anladığı olaylardı bunlar. Bir daha olmayacaktı, en azından bu kez olmayacaktı. Bir güldürü oyunu söz konusuysa, o da oyuna katılacaktı. İimdilik serbestti.
“İzninizle,” dedi ve gözcülerin arasından süzülerek canlı hareketlerle odasına girdi.
“Aklı başında birine benziyor,” dediklerini duydu arkasından. İçeri girer girmez, çalışma masasının çekmecelerini hızla açtı; her şey yerli yerindeydi; ancak duyduğu heyecan, aradığı kimlik belgelerini hemen bulmasını engelledi. Sonunda bisiklet ehliyeti geçti eline, tam gözcüye götürmek üzereydi ki, aklını başına toplayıp bunu yetersiz buldu ve bir kimlik belgesi buluncaya dek aramayı sürdürdü. Bitişikteki odaya geri döndüğünde, karşıdaki kapı açıldı. Bayan Grubach içeri girmeye hazırlanıyordu. Kadının görünmesiyle yok olması bir oldu. Onu tanır tanımaz, belirgin bir sıkıntıyla özür dileyerek geri çekildi ve büyük bir özenle kapıyı kapattı.
“Buyurun!”
K. ancak bunu söyleyebilmişti. Elinde kâğıtlarla odanın ortasında dikilmiş, bir daha açılmayan kapıya bakakalmıştı; gözcülerin
sesiyle yerinden sıçrayarak kendine geldi. Açık pencerenin önünde kurulmuş masaya yerleşmiş, onun kahvaltısını yiyorlardı.
“Neden içeri girmedi?” diye sordu.
“Giremez,” dedi gözcülerin uzun boylusu. “Biliyorsunuz ki, tutuklusunuz.”
“Neden tutuklu olacakmışım? Hem de bu şekilde?”
“Demek yine başlıyorsunuz!” dedi gözcü, kızarmış tereyağlı ekmeği küçük bal kabına batırarak. “Bu tür soruları yanıtlayamayız.”
“Yanıtlamak zorundasınız,” dedi K. “İşte kimlik belgelerim; şimdi siz de kendinizinkileri, özellikle de tutuklama emrinizi gösterin bana.”
“Aman Tanrım!” dedi gözcü, “Ne zor anlıyorsunuz! Bizi boş yere tedirgin etmeye çalışır gibi bir haliniz var. Oysa biz, şu anda herhalde iyiliğinizi en çok isteyen insanlarız.”
“Söyledik ya,” dedi Franz ve elindeki fincanı ağzına götürmek yerine, K.’ya belki de çok anlamlı, ama onun hiçbir anlam veremediği uzun bir bakış fırlattı.
K. istemese de, aralarında uzun bir bakışma oldu ve sonunda, kâğıtlarını öne sürdü. i
“İşte kimlik belgelerim,” dedi.
“Ne işimize yarar bunlar?” diye bağırdı uzun boylu gözcü. “Çocuktan beter davranıyorsunuz. Ne istiyorsunuz? Gözcülük yapan bizlerle tutuklama emriniz ve kimlikleriniz konusunda tartışarak şu lanet davanızı daha çabuk sonuca bağlayacağınızı mı sanıyorsunuz? Bizler küçük memurlarız; kimlikten pek anlamayız ve sizi günde on saat gözaltında tutup bu iş için maaşımızı almaktan başka bir işimiz yok. İşte bu kadar. Yine de bize iş veren uzmanların, tutuklama emrini çıkarmadan önce özenle araştırma yaptıklarını biliriz. Bu işte bir yanlışlık yok. Ben yalnızca alt kadroları tanırım ama bildiğim kadarıyla temsil ettiğimiz üst makamlar suçu halkın ortasında arayanlardan değil, yasada da belirtildiği gibi, suçun çekim gücüne kapılan, ardından da işi biz gözcülere devretmek zorunda kalan insanlardır. Yasa ortada, yanlışlık bunun neresinde?”
“Benim bu yasadan haberim yok,” dedi K.
“Çok yazık doğrusu,” dedi gözcü.
“Herhalde bu yasa yalnızca sizin kafanızda var,” diye yanıtladı K.
Bu gözcülerin düşüncelerine sızıp kendi lehine çevirmek, ya da tamamen içine nüfuz etmek istiyordu. Ancak gözcü her türlü açıklamadan kaçınarak:
“Geçtiğinde görürsünüz!” dedi.
Franz da söze karıştı:
“Görüyorsun ya, Willem,” dedi, “hem yasadan habersiz olduğunu kabul ediyor hem de suçlu olmadığını söylüyor!”
“Çok haklısın,” dedi öteki, “anlaşılır gibi değil.”
K. karşılık vermedi.
“Acaba,” diye düşündü, “küçük memurdan başka bir şey olmadıklarını kabul eden bu adamların gevezeliklerinden kaygılanmalı mıyım? Ne de olsa, tamamen habersiz oldukları konulardan söz ediyorlar. Kendilerinden emin halleri ancak budalalıkla açıklanabilir. Benim düzeyimdeki bir memura söylenecek birkaç söz, durumu bu iki adamın uzun söylevlerinden çok daha iyi aydınlatırdı.”
Odadaki boş alanda bir süre gidip geldi ve karşı binadaki yaşlı kadını gördü. Belinden tuttuğu kendinden daha yaşlı bir adamı da pencereye sürüklemişti.
K. bu güldürüye bir son verme gereğini hissetti:
“Beni amirinize götürün,” dedi.
“Kendisi istediğinde götürürüz, daha önce olmaz,” dedi Willem adlı gözcü. “İimdi size tavsiyem, odanıza dönüp sessizce hakkınızda verilecek kararı beklemenizdir. Boş kaygılarla kendinizi tüketmeyin; gücünüzü toplasanız iyi olur, çünkü buna ihtiyacınız olacak. Bize layık olduğumuz gibi davranmadınız. Kim olursak olalım, en azından şimdi, karşınızda özgür insanlar olarak bulunduğumuzu unuttunuz ve bu hiç de küçümsenecek bir üstünlük değil. Bu arada, paranız varsa, karşı kafeden size bir kahvaltı getirtebiliriz.”
K. bu öneriye karşılık vermedi; bir süre hiç konuşmadan durdu. Yan odanın, hatta holün kapısını açmak istese, engellenir miydi acaba? Belki de işi zorlamak gerekiyordu. Tek çare bu olabilirdi.
Ama buna kalkışacak olsa, yakayı gözcülere kaptırma olasılığı da vardı: bu durumda, onlara karşı en azından bazı bakımlardan sahip olduğu üstünlük de uçup gidebilirdi! Olayların doğal akışının getireceği daha kesin çözümü beklemeyi yeğleyerek, tek bir söz eklemeden odasına döndü.
Kendini yatağına atıp tuvalet masasının üzerinden, bir akşam önce sabah kahvaltısı için ayırdığı güzel elmayı aldı. Yenecek başka bir şey olmasa da bu elma, ilk ısırışta ikna olduğu gibi, gözcülerin lütfedip herhangi bir lokantadan getirtecekleri içecekten çok daha iyiydi. Kendini rahat ve emniyette hissetti; bankada öğleye kadar bulunamayacaktı kuşkusuz, ama oradaki görece yüksek konumu dolayısıyla, kolayca bağışlanabilirdi. Gerçek mazeretini bildirmeli miydi? Bunu yapmayı düşünüyordu. Kendisine inanmak istemezlerse, ki bu oldukça doğaldı, tanık olarak Bayan Grubach’ı, ya da şu anda odasının karşısındaki pencereye geçmiş olan iki yaşlı insanı gösterebilirdi. Kendisini gözcülerinin yerine koyan K, odasına gönderilerek yalnız bırakıldığı için şaşkındı; burada rahatça intihar edebilirdi çünkü. Ama bu arada, kendi bakış açısından, bunu yapmaya ne gerek var, diye düşündü. Bu iki insan yan odada kendi kahvaltısını yiyor diye intihar edecek hali yoktu herhalde! İstese bile, canına kıymayı öyle anlamsız, öyle saçma buluyordu ki, bunu asla başaramazdı. İu gözcülerin çok dar görüşlü oldukları böylesine göze batmasaydı, aynı nedenle onu yalnız bırakmakta bir tehlike görmedikleri düşünülebilirdi. Canları isterse kendisine bakabilirlerdi! O zaman, küçük gömme dolapta sakladığı yıllanmış şnapsı almaya gidip kahvaltı niyetine bir kadeh, cesaretine kavuşmak için de bir ikincisini yuvarladığını görürlerdi. Ama bu ikincisini sırf tedbir olsun diye, akla gelmeyecek cesaret isteyen durumları öngörebilmek için içiyordu.
O sırada yan odadan çağrıldığını duyunca korkuya kapılıp yerinden sıçraması üzerine, kadeh dişlerine çarptı.
“Polis şefi sizi istiyor,” diyorlardı.
Yalnızca atılan çığlıktı onu korkutan, Franz’dan çıkacağını hiç ummadığı, askeri bir buyruğu andıran o kuru çığlık. Buyruğun
kendisi ise hoşuna gitmişti. Rahatlamış bir sesle “Nihayet!” diye karşılık verip gömme dolabı kilitledi ve hemen yan odaya geçti. İki gözcüyü buldu orada. Çok doğalmışçasına, kendisini kovup odasına yolladılar.
“Kendinizi ne sanıyorsunuz?” diye bağırıyorlardı. “Polis şefinin karşısına gecelikle mi çıkacaksınız? Hem size, hem de aynı nedenden ötürü bize bir güzel dayak attırır.”
“Beni rahat bıraksanıza, lanet olsun,” diye bağırdı, dolabına kadar gerisin geri itilen K. “Yatakta basıldığıma göre, üzerimde balo giysileri olmasını bekleyemezler herhalde!”
“Elimizden bir şey gelmez,” dedi gözcüler. K. ne zaman bağırsa, neredeyse hüzünlü bir hal alıyorlardı. Bu da onu şaşırtıyor, ya da biraz olsun aklını başına getiriyordu.
“Gülünç törenler,” diye homurdanmayı sürdürdü, ama iskemlesinin sırtındaki ceketine uzanmıştı çoktan; gözcülerin onayına sunarcasına bir süre bunu ellerinde asılı tuttu. Başlarını sağa sola salladılar.
“Siyah bir ceket olmalı,” dediler.
K., bunun üzerine ceketi yere fırlattı.
“Ama büyük duruşma değil ki bu!” dedi, ne anlama geldiğini kendisi de bilmeden.
Gözcüler gülümseyerek direndiler:
“Siyah bir ceket olmalı.”
“İşleri hızlandıracaksa, öyle olsun,” dedi K. Dolabını açarak uzun süre giysilerini araştırdı, en güzel siyah takım elbisesini seçti. Ceketi, bele oturan kesimiyle tanıdıkları arasında neredeyse heyecan yaratmıştı. Bir de temiz gömlek çıkarıp özenle giyinmeye koyuldu. İçinden, banyo yapması için kendisini zorlamayı gözcülere unutturduğu için işleri hızlandırdığını düşünüyordu. Acaba bunu anımsatacaklar mı diye onları süzdü, ama akıllarına bile gelmedi doğal olarak. Buna karşılık Willem, K.’nın giyinmekte olduğunu bildirmesi için Franz’ı polis şefine göndermeyi unutmadı.
Giyinmesi bittikten sonra, Willem’i izleyerek yan odadan iki kanatlı kapısı açık duran bir sonraki odaya geçmek zorunda kaldı. Bu odada, K.’nın çok iyi bildiği gibi, kısa bir süredir Bayan Bürstner
oturuyordu. Daktilo sekreterlik yapan bu kız, sabah erkenden işe gidip akşam geç vakit dönüyordu ve K. ile aralarında, zaman zaman selamlaşmak dışında bir konuşma geçmemişti. Yatağın baş ucunda duran gece masası, odanın ortasına itilmişti. Bunu çalışma masası olarak kullanan polis şefi, arkasına geçmiş oturuyordu. Bacak bacak üstüne atmış, bir kolunu iskemlenin sırtına dayamıştı.
Odanın bir köşesinde duran üç genç adam Bayan Bürstner’in fotoğraflarına bakıyorlardı. Bunlar küçük bir hasır üzerinde, duvara tutturulmuştu. Açık pencerenin kulpunda beyaz bir bluz asılıydı. Yaşlı insanlar, yine olup bitenleri görmek için karşı pencereye yaslanmışlardı, ama sayıları artmıştı. Arkalarında, onlardan bir baş uzun bir adam vardı şimdi; gömleğinin göğsü açıktı ve kızıl sakalını
çekiştiriyordu.
“Josef K. siz misiniz?” diye sordu polis şefi. Amacı belki de sadece sanığın dalgın bakışlarını üzerine çekmekti.
K. başını salladı.
“Bu sabah olup bitenler sizi şaşırtmış olmalı, değil mi?” diye soran şef, soruşturma için kendisine gerekliymiş gibi, iki eliyle gece masasının
üzerinde duran birkaç eşyanım -iki şamdan, kibritler, kitap ve dikiş kutusu- yerini değiştirdi.
“Tabii ki,” dedi K. Mantıklı bir insanla karşı karşıya olduğu ve onunla işini görüşebileceği için pek mutluydu. “Tabii ki şaşırdım, ama çok şaşırdığımı söyleyemem.”
“Çok şaşırmadınız mı?” diye sordu şef, şamdanı masasının ortasına yerleştirip diğer eşyaları etrafına dizerek.
“Sözlerimi yanlış anlamış olabilirsiniz,” diye atıldı K. “Demek istiyorum ki…” Bir iskemle aramak için sözlerine ara verdi. “Oturabilir miyim?” diye sordu.
“Uygun düşmez,” diye yanıtladı şef.
“Demek istiyorum ki,” diye yineledi K. bir daha ara vermeksizin, “çok şaşırmış olsam da, otuz yıldır hayattayım ve kendi yolumu tek başıma çizmek zorunda kaldığımdan, beklenmedik şeylere bağışıklık kazanmış sayılırım ve bu tür şeyleri, özellikle bugün olanları artık felaket olarak algılamıyorum.”
“Özellikle bugün olanları mı, neden?”
“Bu olayı bir şaka gibi gördüğümü söylemek istemiyorum. Yapılanlar buna izin vermeyecek kadar ciddi görünüyor bana. Öyle olsaydı, siz de dahil, evdeki herkesin bu işte payı olması gerekirdi; bu da şaka sınırlarını aşan bir şey olurdu. Yani bunun bir şaka olduğunu söylemek istemiyorum.”
“Çok doğru,” dedi şef, kutudaki kibritleri sayarken.
“Ama öte yandan,” diye herkese seslenerek devam etti K., hatta üç fotoğraf meraklısının da dönüp kendisini izlemelerini istiyordu. “Ama öte yandan olay fazla önemli olamaz. Bana yüklenecek bir suç göremediğim halde sanık yerine konulmama dayanarak söylüyorum bunu. Ama bu da ikincil bir önem taşıyor. Asıl sorun, neyle suçlandığımı öğrenmekte yatıyor. Davayı yöneten yetkili kim? Sizler memur musunuz? Hiçbirinizin üzerinde üniforma yok.” Franz’ın giysisini göstererek, “Bu giysiye üniforma denemez herhalde. İşte aydınlatmanızı istediğim noktalar bunlar. Açıklama sonucu, birbirimize dostça veda edeceğimize eminim.”
Polis şefi kibrit kutusunu masaya bıraktı.
“Korkunç bir yanılgı içindesiniz,” dedi. “Buradaki beyler de, ben de, sizin davanızda tamamen ikinci plandayız. Hatta bu konuda neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Üzerimizde en mükemmel üniformalar bulunsa bile, bunun davanıza bir yararı olmazdı. Sanık olup olmadığınızı söyleyemem, daha doğrusu, sanık olup olmadığınızı bilmiyorum. Evet, tutuklu olduğunuz doğru, bütün bildiğim bu. Gözcüler size başka şeyler söylemişse, gevezelik sayın bunları. Ama sorularınızı yanıtlayamasam da, size en azından bizi düşünmekten vazgeçip kendinize biraz daha fazla bakmanızı önerebilirim. Hem masumluğunuz konusunda bu kadar tantana yapmayın, başkaları üzerinde uyandırdığınız iyi sayılabilecek izlenimi sarsıyorsunuz. Ayrıca konuşurken kendinize biraz hâkim olun; az önce söylediklerinizin tümü, birkaç sözle yetinmiş olsaydınız bile davranışınızdan anlaşılabilirdi… zaten bunlar size yarar getirebilecek türden şeyler değildi.”
K., irileşmiş gözleriyle polis şefine baktı. Kendisinden belki daha genç olan bu adam, karşısında bir öğrenci varmış gibi ona ders veriyordu. Biraz açık sözlü olduğu için ceza mı görüyordu? Üstelik tutuklanmasının gerekçesi, ya da buna karar veren yetkili konusunda da kendisine hiçbir bilgi verilmiyordu!
Tedirginliğe kapılıp sabırsızca bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladı; bunu engelleyen de çıkmadı. Gömleğinin kollarını çekti, göğsünü yokladı, saçlarını düzeltti, üç adamın yanından geçerken, “Bu işte mantıktan eser yok,” dedi. Bunun üzerine adamlar da başlarını çevirip hem uyarıcı hem de ciddi bakışlarını ona diktiler. Sonunda K., geri dönüp polis şefinin masasının önünde durdu.
“Savcı Bay Hasterer yakın dostumdur,” dedi, “kendisine telefon
edebilir miyim?”
“Elbette,” dedi jandarma şefi. “Ne anlamı var bilmem, ama kendisiyle özel bir iş görüşmek istiyorsanız, o başka.”
“Ne anlamı mı var?” diye bağırdı K. Sinirli olmaktan çok, şaşkındı. “Siz kim oluyorsunuz? Anlamsız ve mantıksız davranan siz olduğunuz halde, telefon görüşmemin anlamlı olmasını mı istiyorsunuz? Gel de aklını oynatma! Önce baskına uğruyorum, ardından etrafım sarılıyor, karşınızda bana cambazlık yaptırılıyor! Tutuklandığım ileri sürüldüğü halde, bir savcıya telefon etmem ne işe yararmış. Peki, ben de etmem.”
“Haydi edin,” dedi jandarma şefi, holde duran telefonu göstererek. “Lütfen telefon edin.”
“Hayır, vazgeçtim,” dedi K. pencereye doğru ilerleyerek. Üç meraklı hâlâ karşı pencerede duruyordu. İzlemeye öylesine dalmışlardı ki, K. onlara bakıncaya dek rahatsız olmuşa benzemiyorlardı. İki ihtiyar oradan ayrılmak istediler, ancak arkalarında duran adam onları yatıştırdı.
“İzleyicilerimiz var!” diye bağırdı K. jandarma şefine dönüp işaret parmağıyla onları göstererek. “Çekip gidin!” diye seslendi
onlara.
Hemen birkaç adım gerilediler; hatta iki ihtiyar, iri gövdesiyle kendilerine siper olan adamın arkasına geçtiler. Dudaklarının kıpırdamasına bakılırsa, aradaki uzaklık yüzünden anlaşılamayan bir şeyler söylüyor olmalıydılar. Ancak tamamen kaybolmadılar; göze çarpmadan pencereye geri dönebilecekleri anı bekliyor gibiydiler.
“Ne kaba insanlar!” dedi K. geri dönerken.
Polise bir göz attığında, kendisini onaylıyor gibi geldi ona. Ancak şef duymamış da olabilirdi, çünkü masa üzerinde ellerini açmış, parmaklarının uzunluğunu karşılaştırır gibi bir hali vardı. îki gözcü, üstü örtülü bir bavulun üzerine oturmuş, dizlerini ovuşturuyorlardı. Üç genç adam elleri kalçalarında, aylak aylak etrafa bakınıyorlardı. İçerisi terk edilmiş bir çalışma odası kadar sakindi.
“Beyler,” dedi K. -bir an bütün bu insanları omzunda taşıyormuş gibi bir hisse kapıldı- “tavrınızdan anlaşıldığı kadarıyla işim bitmiş görünüyor. Bence en iyisi, dava dayanağınızın doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında kafa yormadan, el sıkışarak bu işi dostça sona erdirmek olacak. Benimle aynı fikirdeyseniz, hazırım.”
Elini uzatarak, polis şefinin masasına doğru ilerledi.
İef kaşlarını kaldırdı, dudaklarını ısırdı, K.’nın hâlâ tutacağını umduğu eline baktı. Sonra ayağa kalktı, Bayan Bürstner’in yatağı üzerindeki silindir şapkasını aldı ve yeni bir saç biçimi denercesine, iki eliyle çevirerek başına geçirdi.
“Bütün bunlar size çok basit görünüyor,” diyordu bir yandan da K.’ya. “Size göre bu işi dostça sona erdirmeliyiz, öyle mi? Yok, hayır, mümkün değil! Bu, umutsuzluğa kapılmanız gerektiği anlamına da gelmez. Neden kapılasınız ki? Sadece tutuklusunuz, o kadar. Size bunu bildirmem gerekiyordu; nasıl karşıladığınızı gördüm, bugünlük bu kadarı yeter ve artık birbirimizden ayrılabiliriz, tabii geçici olarak. İimdi herhalde bankaya gitmek istersiniz.”
“Bankaya mı?” diye sordu K. “Tutuklu olduğumu sanıyordum.”
K. kibirli bir ses tonuyla konuşuyordu, çünkü uzattığı el geri çevrilmiş olsa da, kendini gitgide bu insanlardan bağımsız hissediyordu, özellikle de polis şefi ayağa kalktığından beri. Onlarla oyun oynuyordu. Gidecek olurlarsa, onları kapıya kadar izleyip kendisini tutmalarını önermeye niyetliydi.
“Tutuklu olduğuma göre, bankaya nasıl gidebilirim?” diye yineledi.
“Bakın,” dedi kapıya varmış olan polis şefi. “Beni iyi anlamadınız! Kuşkusuz tutuklusunuz, ancak bu durum işinize devam etmenizi engellemez. Gündelik yaşantınızı sürdürmenize kimse karışmayacak.”
“Demek ki tutuklanmak korkulacak bir şey değilmiş,” dedi K., polis şefine yaklaşarak.
“Bence de öyle,” diye yanıtladı öteki.
“Bu koşullar altında, tutuklandığımı bildirmeniz de gerekmezdi,” diye ekledi K. biraz daha yaklaşarak.
Ötekiler de yaklaştı. şimdi kapının önünde sıkışıp kalmış bir topluluk oluşturuyorlardı.
“Bu benim görevimdi,” dedi polis şefi.
“Saçma bir görev,” dedi K. acımasızca.
“Olabilir,” diye yanıtladı şef. “Ama bu tür tartışmalarla kaybedilecek zamanımız yok! Bankaya gitmek istediğinizi sanıyordum. Sözlerin üzerinde durduğunuza göre, sizi zorlamadığımı da eklemeliyim, bunu istediğinizi sanmıştım yalnızca. Dönüşünüzü kolaylaştırmak, bunun göze çarpmadan gerçekleşmesini sağlamak için de, size eşlik etmelerini rica ederek, çalışma arkadaşlarınız olan şu üç beyi getirmiştim.”
“Nasıl?” diye haykırdı K., söz konusu üç kişiye şaşkın şaşkın bakarak.
Belleğinde hâlâ Bayan Bürstner’in fotoğraflarının etrafında canlandırdığı bu silik soluk gençler, gerçekten de onunla aynı bankada çalışan memurlardı, ama çalışma arkadaşı olduklarını söylemekle ileri gitmişti; şefin o çokbilmiş belleğinde şimdiden bir boşluk vardı. Bunlar aslında bankanın küçük memurlarıydı. Bunu nasıl fark edememişti? Polis şefiyle gözcüler dikkatini öylesine çelmişlerdi ki, şu üç genci tanımamıştı! Ellerini sürekli sallayan dik duruşlu Rabensteiner, gözleri çukura kaçmış sarışın Kullich ve sinirli bir tik yüzünden dayanılmaz bir biçimde sürekli gülümseyen Kaminer duruyordu önünde.
“Günaydın beyler,” dedi K. bir süre sonra, önünde nazikçe eğilen üç gence elini uzatarak. “Sizi tanıyamadım. İşe gidiyoruz, değil mi?”
Üçü de, baştan beri sırf bunu bekliyormuşçasına, gülerek ve coşkulu bir baş hareketiyle onayladılar. Ancak K. şapkasını odasında unuttuğunu fark edince, birbirlerinin ardı sıra onu almaya koşturdular, bu bir ölçüde sıkıntılı olduklarını gösteriyordu. K. orada durup açık kapıdan onlara baktı; son giden elbette ki, zarifçe ama sportif bir biçimde ileri atılan vurdumduymaz Rabensteiner oldu. Şapkayı Kaminer getirdi. K. almak için uzanırken, kendini tutabilmek için, bankada da yaptığı gibi Kaminer’in gülümseyişinin kasıtlı olmadığını, hatta Kaminer’in asla kasıtlı olarak gülümseyemeyeceğini düşünmek zorunda kaldı. Holde, Bayan Grubach herkese kapıyı açtı; hatasını fark etmiş gibi görünmüyordu. K.’nın gözleri her zamanki gibi, onun kocaman karnını sımsıkı saran önlük bağına takıldı. Aşağıda saatine göz atınca, bir araba tutmaya karar verdi; yarım saatlik gecikmesini boş yere uzatmak istemiyordu. Kaminer, araba bulmak için köşeye koştu; diğer ikisinin K.’yı oyalamaya çalıştıkları çok açıktı. Kullich ansızın karşı evin kapısını gösterdi; sarı sakallı iri yarı adam duruyordu orada. Kocaman cüssesini sergilediği için biraz sıkılan adam, aniden geri çekilip duvara yaslandı. İhtiyarlar hâlâ merdivende olmalıydı. K., zaten gördüğü, hatta görünmesini beklediği bu adama dikkatini çektiği için Kullich’e kızdı.
“Bakmasanıza,” dedi, bu sözün özgür yurttaşlar üzerinde yaratacağı şaşırtıcı etkiyi dert edinmeden.
Ancak açıklama yapmasına gerek kalmadı, çünkü araba gelmişti ve herkes yerleşince yola koyuldular. O anda, polis şefıyle gözcülerin gidişini görmediğini fark etti. İef, memurları görmesini engellemiş, memurlar da şimdi şefi gözden kaçırmasına neden olmuşlardı. Dikkati dağılmıştı ve daha uyanık olmaya karar verdi. Yine de, bir kez daha geri dönüp konukların gidişini görebilmek için arabanın arka tarafında yarı beline kadar sarkmaktan kendini alamadı. Ama hemen toparlandı ve bakmaya bile çalışmadan arabanın içinde rahatça köşeye yaslandı. Belli etmese de, asıl şimdi desteğe ihtiyacı vardı,
ama beyler yorgun görünüyorlardı: Rabensteiner sağa, Kullich sola bakıyordu ve sabit gülümseyişiyle bir tek Kaminer elverişli görünüyordu, ama insanlık duygusu ne yazık ki bu konuda her türlü şakacı imayı yasaklıyordu.
*O yılın başlarında, genelde her akşam saat dokuza kadar iş yerinde kalan K., çıkışta ilk önce tek başına ya da çalışma arkadaşlarıyla birlikte küçük bir gezinti yapmayı, sonra da bir lokantada ayrılan özel bir masada saat on bire kadar yaşlı insanlarla oturarak akşamı noktalamayı alışkanlık edinmişti. Ama bu programa uymadığı zamanlar da oluyordu: işini ve ciddiyetini takdir eden banka müdürü, arada bir onu arabayla gezmeye ya da villasında yemeğe davet ediyordu. K. ayrıca haftada bir kez, gece boyu bir lokantada garsonluk yapan ve konuklarını gündüz vakti ancak yatağında kabul eden Elsa adlı bir kıza uğruyordu.
Ancak o akşam -sıkı çalışma ve dostça, övgü dolu bir sürü doğum günü kutlaması yüzünden zaman o kadar çabuk geçmişti- hemen eve dönmeye karar verdi.
Çalışırken verdiği her molada sürekli bunu düşünmüştü; nedenini bilmese de, gündüz olup bitenlerin Bayan Grubach’ın evinde büyük bir sorun yarattığı ve ortalığa Çekidüzen vermek için varlığının gerekli olduğu duygusuna kapılmıştı. Düzen yeniden kurulur kurulmaz, sabahki olayların bütün izleri yok olacak ve hayat normal akışına dönecekti. Bankadaki üç memur konusunda kaygılanacak bir şey yoktu; çalışan kalabalık arasına dalmışlardı ve davranışlarında bir değişiklik göze çarpmıyordu. K. onları incelemek için, teker teker ya da toplu olarak birkaç kez yanına çağırmıştı. Her seferinde onları gönül rahatlığıyla geri göndermişti.
Akşam saat dokuz buçukta evin önüne vardığında, araba kapısının altında, bacaklarını açmış sakin sakin pipo tüttüren bir delikanlı keşfetti.
“Kimsiniz?” diye sordu K. yüzünü çocuğunkine yaklaştırarak, çünkü karanlık girişte pek bir şey seçilemiyordu.
“Kapıcının oğluyum, efendim,” diye yanıtladı çocuk, piposunu ağzından çıkarıp kenara çekilirken.
“Kapıcının oğlu mu?” diye sordu K., bastonunun ucuyla sabırsızca yere vurarak.
“Bir arzunuz mu vardı beyim? Gidip babamı çağırayım mı?”
“Hayır, hayır,” dedi K., delikanlı kötü bir şey yapmış da, kendisi bağışlamaya hazırmış gibi hoşgörülü bir ses tonuyla. “Gerek yok,” diye ekledi uzaklaşırken; ancak merdiveni çıkmadan önce bir kez daha geri döndü.
Dosdoğru odasına gidebilirdi, ama Bayan Grubach’la konuşmak istediği için ilk önce onun kapısını vurdu. Bayan Grubach, eski çorapların yığılı durduğu bir masanın yanında oturmuş, yama yapıyordu. K. dalgın dalgın, bu kadar geç saatte geldiği için özür diledi, ama Bayan Grubach çok sevecen davrandı. Özür dinlemek istemedi. Bilindiği gibi, her zaman hizmete hazır bulunduğunu ve onun en sevdiği kiracısı olduğunu belirtti. K. odaya bir göz attı; tamamen eski görüntüsüne kavuşmuştu. Sabah pencere önündeki masanın üzerinde duran kahvaltı bulaşığı kaldırılmıştı. “Kadın eli her şeye sessizce çekidüzen verir,” diye düşündü; kendisine kalsa tabak çanağı hemen oracıkta kırar, kesinlikle geri götüremezdi. Bayan Grubach’a minnet dolu gözlerle baktı.
“Bu geç saatte neden hâlâ çalışıyorsunuz?” diye sordu.
İimdi masada birlikte oturuyorlardı ve K. arada bir çorap yığınını karıştırıyordu.
“Yapılacak bir sürü iş var!” dedi kadın. “Gündüzleri kiracılarımın emrindeyim; işlerimi düzene sokmak için yalnızca akşamları kalıyor bana.”
“Bugün size çok büyük bir ek iş çıkardım herhalde.” –
“Ne işi?” diye sordu kadın coşkuyla; yamadığı çorap kucağında duruyordu.
“Bu sabah gelen adamları kastediyorum.”

Dava
 Franz Kafka

Yorum yapın

Daha fazla Edebiyat
“Sensiz sonbaharın ne tadı olabilir?” Bir Sonbahar Akşamı – Sait Faik Abasıyanık

Nedir bu kuş, bilmem ki? Sonbaharda bulutlar turunç renklidir. Sonbaharda...

Kapat