Cemal Süreya: Hakim sınıflara çıkar, kitlelere buyruklara uymak düşer

Kapitalizm ve burjuvazi, kendine uygun bir hukuk getirmiştir. Bir zamanlar Tanrının lütfuyla işleyen giyotin, şimdi her ülkedeki burjuvanın vizesine bağlıdır. Hatta çok tepeden bakıldığında, ahlak da gelenekler de o yönde billurlaşmaya başlamıştır. Peki halk? Kitleler? Devletin egemenlik işlemlerine kitlelerin katkıda bulunduğu alanlar yok mudur?

Değişim
Ünlü hukukçu L. Duguit, devletin tüzelkişiliğini yadsırken şöyle der: “Hiçbir tüzelkişiyle bir masada oturup yemek yemedim.” Bu söz burjuva devleti için çok büyük bir doğru payı taşımaktadır. Çünkü burjuva devletinin temelinde bütün kitleyi kavrayan “toplumsal sözleşme” varsayımı yoktur; halkın kan damarlarını kalın kalın kendi yüreğinden geçirmez; halkın örgütlenmiş bir bileşkesi değil, hâkim sınıfların kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen, yalnız onların çıkarları yörüngesinde hareket eden bir kurumdur. Devlet bir tüzelkişi değildir; birtakım gerçek kişilerden meydana gelir. Devlet sıfatıyla, devletin temsilcileri sıfatıyla karşınıza çıkan kimseler, somut, birbirine benzeyen, aynı çıkar bütününde toplanmış, gardıropları “ufak kravatlarla dolu” birtakım adamlardır. Savaşta, barışta ve her şeyde devletin varsayılmış ve o yüzden haklılaşmış tüzelkişiliği adına değil, bir avuç insanın somut çıkarları adına yürütürler işleri. Pozitif hukuk, bu çıkarların ve bu çıkarlarla ortaya çıkmış ilişkilerin düzenlenmesi görevini üstlenmiştir. Kapitalizm ve burjuvazi, kendine uygun bir hukuk getirmiştir. Bir zamanlar Tanrının lütfuyla işleyen giyotin, şimdi her ülkedeki burjuvanın vizesine bağlıdır. Hatta çok tepeden bakıldığında, ahlak da gelenekler de o yönde billurlaşmaya başlamıştır. Peki halk? Kitleler? Devletin egemenlik işlemlerine kitlelerin katkıda bulunduğu alanlar yok mudur? Vardır belki, ama bunlar sadece devletin buyruklarına uymak, onları yerine getirmek gibi şeyler olmaktadır. Başka bir deyişle, burjuva devleti, hâkim sınıflara çıkarlar ve garantiler, kitlelere cezalar ve yerine getirmeler sunmaktadır. Uluslararası ilişkilerde hep böyle olmuştur. Savaşın ve barışın meyvasını onlar devşirmekte, ağırlığını, çilesini kitleler yüklenmektedir.

İkinci Dünya Savaşı’na bakalım. Bu savaşta milyonlarca insan öldü, yüz milyonlarca insan acı çekti. Ama hazırlık döneminde, sınıfların ve devletlerin yürüttüğü politikayı inceleyip derinlemesine bir çözümleme işlemine girersek göreceğiz ki İkinci Dünya Savaşı kapitalist ve emperyalist güçlerin kendi aralarındaki anlaşmazlıktan çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı bu güçler arasında bir sömürme eşitsizliği yaratmıştı. Bellibaşlı kapitalist güçlerin, hâkim sınıfların sürtüşmeleridir savaşı doğuran. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist devletler –İngiltere, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri– önce Sovyet Rusya’nın temsil ettiği “sosyalist tehlike”ye karşı Almanya’yı desteklediler, yeniden dirilen Alman endüstrisine büyük kapital akıttılar. Almanya, 1928-1929’lardaki yeni ekonomik durumunu hemen hemen İngiltere’nin, Fransa’nın Amerika Birleşik Devletleri’nin yardımıyla elde etmiştir. Ne var ki büyük bir gelişme gösterir göstermez kendine yardımda bulunan devletlere karşı durmaya, onlardan “hayat alanı” istemeye başladı. 1929’da Almanya’nın ekonomik gelişim hızı İngiltere’yi geçmişti. Aynı yıllarda Fransa’nın Almanya’ya ihracatı, Almanya’dan yaptığı ithalatın altına düşmüş bulunuyordu. İki devletin emperyalist güçleri çok geçmeden Almanya’yı tehlikeli bir rakip olarak görmeye başlayacaklar, Alman kapitalinin Güney Amerika ülkelerine sürekli bir şekilde akma eğilimi Amerika Birleşik Devletleri’ni kesin bir tavır almaya zorlayacaktır. Almanya’nın Japonya ve İtalya ile bloklaşmaya gitmesi de kapitalist ve emperyalist amaçların bir vurucu güç halinde birleşmesi fikrinden doğmuştur. Kısaca, İkinci Dünya Savaşı, iki tarafı için de kitle çıkarlarının tamamen dışında bazı çıkarlarla, hâkim sınıfların sürtüşen çıkarlarıyla patlamıştır. Halklarla hiçbir ilgisi yoktur. Haksız bir savaştır, iki taraf için de.

Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın yüzü çok değişmiştir. Bir kere dünya nüfusunun hemen hemen yarısına yakın kısmı sosyalisttir. Başka türlü söylersek, dünyanın yarısı savaştan da barıştan da başka şeyler anlamaktadır. Bu bakımdan Üçüncü Dünya Savaşı ilk iki dünya savaşından ayrı özellikler taşıyacaktır. Ama asıl önemlisi, savaşı hangi taraf kazanırsa kazansın, savaş sonrası ortaya çıkacak yeni sorunların kalabalık ve değişik olacağıdır. Birinci Dünya Savaşı da, İkinci Dünya Savaşı da emperyalist devletlerin öncülüğünde, onların gözettiği çıkarlar çerçevesinde olmuştu. Ama, Mao Çe Tung’un da belirttiği gibi, Birinci Dünya Savaşı iki yüz milyon nüfuslu bir Sovyetler Birliği’ni, İkinci Dünya Savaşı altı yüz milyon nüfuslu bir Çin’i ortaya çıkarmıştı. Üçüncü bir dünya savaşının, emperyalist ve kapitalist devletlerin zaferi halinde bile, daha neleri doğuracağı şimdiden söylenemez. Çünkü dünya değişmektedir. İnsan her yerde değişmektedir. Büyük halk kitlelerine karşı kazanılan zaferler güvenli ve sürekliliği kuşkusuz zaferler değildir artık.

Öte yandan, Cezayir, Vietnam, Ortadoğu savaşları son yıllarda belirmeye başlayan bir başka gerçeği bütün bütüne su yüzüne çıkarmıştır: Devletler başka türlü davransalar bile halklar uluslararası ilişkilerde haklı-haksız ayrımını yapmamaktadırlar. Ezilen halklar gibi ezen devletlerin halklarında da bu açıdan bir uyanmanın ipuçlarını seçmemek mümkün değil. Şimdilik halkların aydın kesimlerinde bir ağıntı olarak görebildiğimiz bu değişim, gelecek için umutlandırıcı çizgiler taşıyor.

Cezayir Kurtuluş Savaşı sırasında Fransız aydınlarının bir kısmı Cezayir’in haklı mücadelesini desteklemişlerdi. Sonunda Cezayir’in bağımsızlığına kavuşması Fransız halkının büyük çoğunluğunun oylarıyla onanmıştı da. Şimdi Ortadoğu Savaşı’nda Arapların tutumunu dünya halklarının çoğu emperyalizm karşısında bir direnme, bir savunma olarak nitelendirmektedir. Artık oynanan oyunu, yalnız oyunu oynayan küçük bir grup insan biliyor değil. Herkes biliyor, bütün halklar biliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde bile, kendi devletlerinin uluslararası haksızlıklarını eleştirenler çıkıyor. Sözgelimi bugün New-Jersey Üniversitesi profesörlerinden Eugene Genovese açıkça şu sözleri söyleyebilmektedir: “Vietkong’un zaferi beni sevindirecek.” Sözgelimi, Kaliforniya’daki Berkeley Üniversitesi’ndeki 20.000 öğrenci, Colombia Üniversitesi’ndeki 35.000 öğrenci Vietnam saldırısı dolayısıyla Başkan Johnson’u açıkça yerebilmektedir. Böylece Amerika Birleşik Devletleri’nde bile yeni bir aydın kuşağı kendi devletlerinin, kendi yöneticilerinin haksız işlemlerine, uluslararası cinayetlerine başkaldırmaya başlamıştır. Şu sözleri Amerikan öğrenci kuruluşlarından birinin başkanı söylüyor: “Birleşik Devletler hükümeti, Vietnamlıların özgürlüğünü korumak için harekete geçtiğini iddia ederken yalan söylemiştir; tıpkı Saint-Domingo’daki, Kongo’daki, Güney Afrika’daki, Rodezya’daki, hatta Birleşik Devletler’deki insanların özgürlüklerini korumak istediğini ileri sürerken yalan söylediği gibi…”
Halkın bilinci gelişmektedir.

Cemal Süreya
Temmuz 1967, Papirüs

Bir Cevap Yazın