Category Archives: Edebiyat – Literature

“Doğru bildiğimiz yanlışları yüzümüze vurur gibi davranıyordu” Akort – Cafer Yurtsever

cafer yurtseverSabahın sekizinde Hans Peter’in aşağıya ineceğini bekleyenler, kapı önü alanda hazır giyim, iş elbiselerini sırtına geçirmiş halde ikide bir ikinci katın pencerelerine bakıyorlardı. Hans’ın veya karısının pencereden bakıp işaret etmesini sabırsızlıkla bekliyor gibiydiler. Pencerenin biri açıktı. Bu pencereden dışarıya sarkıtılan yatak çarşafları görülüyordu. Hans’ın güzel, güler yüzlü, kısa boylu, çevik, tez canlı, çalışkan, derli toplu, balık etli, tarlada hanım ağa, evde kadınca davranan karısı, kucağında sekiz dokuz aylık bebeği ile açık pencereden göründü. Üzerinde askılı, beyaz bir tişört vardı. Kucağına aldığı bebeğini seviyor, bir yandan da kaç işçinin geldiğini belirlemeye çalışıyordu. O da, bebeği de mutluydu. İkisinin yüzünden tebessüm ve temas hazzı okunuyordu. Başıyla selam verdi. Bebeğinin elini tutup, sallattı bize. Hareket halindeydi. Geri çekildi, geri döndü. İçeriye dönüp kocasına bir şeyler söyledi.
Duymasak da ne söylediğini tahmin edebiliyorduk.
İşçilerin çoğunun geldiğini, havanın güneşli olduğunu, Muhammed’in henüz görünmediğini haber vermiş olmalıydı.

İnsanın hayatında en az üç kez okuması gereken bir kitap: “Don Kişot” ve yazarı Cervantes üzerine

Don Kişot

Don Kişot ise düşler ülkesinde dolaşan bir bunak. Şövalye ve uşağı yaşadıkları maceralar sonunda giderek birbirlerine yaklaşır, her biri diğerinin özelliklerini de taşımaya başlar. Don Kişot, Sancho gibi halk ağzı ile konuşmaya başlar, Sancho saraylı diline özenir. Sancho, parayı pulu şan için tepip, düşler ülkesinde yaşamayı özler, Don Kişot ise gerçekleri fark etmiştir artık. Bütün bu simgesel motifler arasında, fantazyalarından uyanan Don Kişot’un ölümü de bir simge, gerçek dünyanın tahammül edilecek bir yer olmadığının işaretidir.
“Don Kişot” için söylenmiş güzel bir sözle bitireyim; “İnsan onu hayatında üç kez okumalıdır. Kahkahanın kolayca dudaklara fırlayıp duyguları harekete geçireceği gençlikte, mantığın hakim olmaya başladığı orta yaşta, her şeye felsefe açısından bakıldığı ihtiyarlıkta”. Cervantes ve “Don Kişot” üzerine söylenecek çok şey var, belki de hiç bir şey yok. Çünkü, o, okunduğunda kendisini gizlemeyen, herkese hitap edecek kadar katmanlı ve zevkine doyulmaz bir kitap.

“Seni sonsuza kadar aramayı, ama asla bulmamayı dilerdim” Felsefe bahçelerinden ütopya adalarına yolculuk – Erol Anar

erol anarSeni, bir düşünce labirenti gibi sonsuzluğa uzanan gizli felsefe bahçelerinde aramayı isterdim. Orada beş bin yıl öncesinden çıkıp gelmiş ilk kez kalemle yazı yazan ve ilk elbiseyi diken insan olan Hermes’ten sormayı arzu ederdim seni. “İnsanlar ölümlü tanrılar, tanrılar ölümsüz insanlardır.” diyen Hermes’ten yedi katlı evrenin sırlarını da öğrenmeyi dilerdim.
Sokrates gibi hep yalın ayak yürümeyi ve Yunus Emre gibi “Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil.” diyerek çıplak ayakla, elimde bir asa dağ taş seni aramayı isterdim.
Senin izinde Marco Polo gibi pervasızca Moğol dünyasına dalmayı, Christopher Colombus gibi kendimi Hindistan yollarında kaybetmeyi arzu ederdim. Rotterdamlı Erasmus gibi ölürken son sözlerimi ana dilimde söylemeyi, onun “Deliliğe Ȍvgü”sü gibi, bir delilikten başka birşey olmayan aşkıma övgüler yapmayı dilerdim.

Halil Cibran’dan bir hikaye: Savaş ve Barış

Halil CibranÜç köpek, bir yandan güneşleniyor, bir yandan da söyleşiyorlardı.
Birinci köpek, düşler içinde, dedi, “Köpekliğin bu günlerinde yaşıyor olmak gerçekten harika. Denizin altında, yeryüzünde hatta gökyüzünde ne denli rahatlıkla yol alabildiğimizi bir düşünsenize. Ve köpeklerin rahatı için gerçekleştirilen buluşları bir an için aklınızdan geçirin; gözlerimiz, kulaklarımız, burunlarımız için olanları da… ”
Ve ikinci köpek konuştu ve dedi, “Artık sanatlara daha düşkünüz. Aya doğru atalarımızın yapabildiğinden çok daha uyumlu uluyoruz. Ve suda yansımamıza baktığımızda, hatlarımızın dün olduğundan çok daha pırıltılı olduğunu görüyoruz.”
Ve üçüncü köpek konuştu ve dedi, “ama beni en çok ilgilendiren ve hayran bırakan, köpeklikler arasındaki huzur dolu anlayış havası.”

Albert Camus: Beklemekten başka yapacak bir şey yoktu, kalmak ya da gitmek, bence birdi

Albert Camus YabancıGüneş kumlara tam tepeden vuruyordu, deniz üzerindeki parıltısı dayanılır gibi değildi. Kumsalda artık kimsecikler yoktu. Düzlüğün eteğindeki denize kuşbakışı bakan küçük evlerden tabak, kaşık, çatal sesleri geliyordu. Yerden yükselen cehennem sıcağı içinde güçbela soluk alabiliyorduk. Önce Raymond’la Masson bilmediğim şeylerden, tanımadığım kimselerden konuştular. Birbirlerini uzun zamandır tanıdıklarını, hatta bir ara birlikte yaşadıklarını anladım. Denize doğru yöneldik, sonra kıyı boyunca yürüdük. Arada bir öteki dalgalardan daha uzun küçük bir dalga gelip keten ayakkabılarımızı ıslatıyordu. Hiçbir şey düşünmüyordum: açık başımın üzerine vuran bu güneşte yarı uyuklar haldeydim. O sırada, Raymonds, Masson’a birşeyler söyledi. Ne dediğini pek işitmedim. Ama aynı anda, kumsalın bir ucunda, bizden uzakta mavi tulumlu iki fellah gözümüze ilişti. Bize doğru geliyorlardı. Raymond’a baktım. “İşte o!” dedi. Yürümemize devam ettik. Masson, “Peşiniz sıra nasıl gelebilirler?” diye sordu. Deniz çantalarımızla otobüse binerken bizi görmüş olmalılar, diye düşündüm, ama sesimi çıkarmadım.

“Çoktandır ne yaptığımı bilmiyorum” Kafa ve Şişe – Sait Faik Abasıyanık

sait_faikBütün gün, ne ettiğimi bilmeden dolaştım. Çoktandır ne yaptığımı bilmiyorum. Ancak böyle dolaşırsam bir şeyler görebiliyorum. Yoksa gözümü dört açsam nafile! Böylece hiç kimseyi, hiçbir eşyayı, hiçbir olayı dört başı mamur gördüğümü ve duyduğumu iddia edemem. Daha çok işin hiç lüzumsuzunu, teferruatını kılı kılına görüyorum, duyuyorum da esaslı kısmını kaçırıveriyorum. Beni bir şahitliğe çağırsalar hapı yuttuğumun resmidir. Sokakta bir adamın bıçak çektiğini göz önüne getirin. Ben bıçağı görmem de, bıçağı çekenin kaşlarına takılırım. Bıçağı yiyenin fışkıran kanını, yüzündeki acıyı görmem de, münasebetli münasebetsiz bir şey görürüm.
Yargıç bana sorsa: “Bıçağı çeken bu muydu?” dese önce adamın kaşlarına bakarım. Kaşlarını herhangi bir tesadüfle uçlarından almışsa, “Hayır, bu değildi” demezsem yalan söylemiş olurum. Yahut da yargıçtan müsaade ister, kaşının kenarları alınıp alınmadığını araştırırım. Böyle olmasına böyleyim. Şahitlikte pek zararlı bir adam olurdum ama, şu hikâyecilik işinde zararı bana dokunuyor.