Category Archives: Edebiyat – Literature

“Bir çıkıştır aşk, bir tutumdur, bir karşı koyma biçimidir” Aşkın Anatomisi – Afşar Timuçin

Afşar TimuçinAşk da sanat gibi baştan beri yalnızca yapılan değil aynı zamanda üzerinde düşünülen bir insan etkinliği oldu. İnsanoğlunun genel tutumudur bu: yaptığını düşünür, düşündüğünü yapar. İnsan olmanın temel özelliği yapmak ve yaptığı üzerine görüşler geliştirmektir. Her alanda kendini tanımak isteyen insan aşkta da kendini tanımaya çalıştı. Marcel Achard “Aşk una kafa yoranların işidir ” der. Bütün bunlar bize aşkın önemini, aşkı düşünmeye yönelen insanın gelişigüzel bir arayış içinde olmadığını gösterir. Aşk ve sanat insanın kendini çırılçıplak sergilediği ve çırılçıplak gözlemlediği yerdir. Elbet bunu söylerken gerçek aşkı ve gerçek sanatı düşünüyoruz. Aşkta ve sanatta insan kendini çırılçıplak ortaya koyar. Bu yüzden sanatta aşka ve aşkta sanata benzeyen bir şeyler vardır. “Aşk bir duygu değil bir sanattır ” der Paul Morand.

Franz Kafka Aforizmalar “Kötü’ye borcunuzu taksit taksit ödeyemezsiniz”

kafka“Kötü’ye borcunuzu taksit taksit ödeyemezsiniz, nedir, hep denenir bu. Büyük İskender, pek gençken ulaştığı utkulara, kurduğu yenilmez orduya, içinde büyüyen, dünyayı değiştirecek güce sahip olduğu duygusuna, tüm bunlara rağmen, Çanakkale’de durup boğazın beri yanına asla geçemeyebilirdi. Ne korkudan durmuş olurdu, ne kararsızlıktan ne de istencinin zayıflamasından, bunu yerçekiminin varlığıyla bile açıklayabilirsiniz.”

“Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu noktaya erişmek de gerekir.”“Sanat, Gerçek’in gözümüzü almasıdır: Geriye kaçan hilkat garibesi maskelere düşen ışıktır gerçek, ondan ötesi değil.”

Gabriel Garcia Marquez’den bir öykü: Üç Uyurgezer İçin Acı

Gabriel Garcia MarquezŞimdi o. evin köşelerinden birine kendini bırakmış, bizimleydi. Yeni kesilmiş odun kokulu giysilerini, çamurda giydiği ağırlıksız ayakkabılarını ve diğer kişisel eşyalarını ona götürdüğümüzde birileri bize onun, kendisi üzerinde her gün daha da etkisini artıran, hasır gibi örülmüş, acımasız yalnızlıktan başka çekiciliği olmayan, hiçbir güzel tadın yer almadığı, yaşadığı yavaş ve tek düze yaşama ayak uyduramayacağını söylemişti. Anımsamamız oldukça uzun sürdü, ama yine birisi, bize, onun da bir zamanlar çocuk olduğundan, çocukluk evrelerinden geçtiğinden söz etmişti. Belki de biz bunlara o anda inanmamıştık. Ancak, şimdi onu. parmağı dudaklarında, ürkmüş gözlerle, köşesinde, kendi halinde oturur görünce, onun da bir çocukluk geçirmiş, yağmurun yarattığı doğal serinlikle bile uyanan duyarlılık yetisine bir zamanlar sahip olmuş ve daima bedeninden hiç de umulmayan bir profil taşımış olabileceğini kabullenmeye başladık.

Aziz Nesin özeleştirisi: Benim yaptığım en büyük yanlış…

Aziz-Nesinİçtenlikle özeleştiri yapmanın, biri kendimize, biri de başkalarına dönük, iki zorluğu var. Kendimize dönük nedenden ötürü özeleştirinin zorluğu, kendimizi beğenmişliğimizden geliyor. Bir zorlama olmayınca, insan umarsız ve bir dar yerde kalmayınca özeleştirisini içtenlikle yapabilir mi? Sanmıyorum. Kendimizden memnun değilsek, bu, kendi yüzümüzden değil, başkalarının yüzündendir. Olsa olsa, ancak çok acı başarısızlıklara uğradığımız zaman bir özeleştiriyi gereksiniriz, ama o da yine kendimizi suçlamadan…

Ece Ayhan’dı “esas duruş, mülkün temelidir“ derdi – Sezai Sarıoğlu

ece ayhanDevlet müsamerelerine çıkmazdı. Şiirler yapraklanınca bir tuhaf olurdu… Devletin ve Allah’ın tersi aksi ve asi sokak çocuğuydu… Şırılçıplaktı… Çırılyapraktı… Şiirden ve tarihten ve tabiattan ve kuşbilimi’den tahtaya kalkardı… Sivillerin siviliydi… Uygunsuz ve de başıbozuk… Dışlanmışların, orospuların, pezevenklerin, orta ikiden ayrılanların, tarih dışına düşürülenlerin düzayak ülkesinde otururdu… Başıbozukluğun güzelliğine, ihtiyaç toplumuna inanırdı… Düzayak, düşayak, düzuyak civit badanalı bir şiir kurardı… Vakitsiz dünyalıydı; düşyalı… Mor külhaniydi… Akıntıya yürek çekerdi… “bin dereden bir kendini getirirdi”… Bütün kentlerin kalebendiydi…

“Beni nasıl bu kadar incitebilirsiniz?” Mutsuzluk – Franz Kafka

KafkaArtık dayanılmaz olmaya başlamıştı –bir Kasım günü, akşama doğru- ve ben odamdaki halının ince uzun şeridi boyunca bir yarış pistindeymişim gibi koşuyordum, derken sokak lambalarıyla aydınlatılmış sokağın ışığından ürktüm, sonra yine odaya doğru dönünce aynanın derinliklerinde kendime yeni bir hedef buldum, avazım çıktığı kadar bağırdım, ne çığlığıma bir karşılık ne de onu susturacak bir güç olmaksızın, ancak kendi çığlığımı duyarak. Öyle ki çığlığım kontrolsüz arttı ve artık duyulmaz hale geldiğinde dahi duramadı. Evet, artık dayanılmaz olduğunda, duvardaki kapı bana doğru açıldı, ne kadar da hızlıydı, çünkü ihtiyaç olan hızdı, aşağıda, kaldırım taşları üstündeki arabanın atları bile, savaşta gırtlakları düşmanın insafına terk edilmiş halde çılgınca sürülen atlar gibi şaha kalkıyordu.