Category Archives: Edebiyat – Literature

Sait Faik Abasıyanık: Hani bazı kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses isminizi çağırıverir

Sait Faik AbasıyanıkYürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur; olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.
Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı… Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı… Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.
Çukulata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:
— Hişt, dedi.
Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu bosunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu.

Orhan Veli’den Son Sevgilisi Nahit Hanım’a Mektup: “Her şeyim ne kadar senden ibaretmiş meğer”

orhan veli Nahit Hanımİstanbul muhakkak ki güzel şehir. Ama benim için güzel şehir, çirkin şehir diye bir şey yok. Sadece senin bulunduğun şehir, senin bulunmadığın şehir diye bir şey var. Nitekim şu son mektubunda benim Ankara’ya gelmemden bahsederken elbette bir gün geleceksin demişsin. Ankara’ya hususi hiçbir muhabbet duymadığım halde bu sözünü okuyunca bilsen nasıl oldum. Seni görmek için bir şehre geliyorum, görüyorum ve ömrümün sonuna kadar benim yanımda oluyorsun. Çok acayip ama çok tatlı bir his.
Hayatımda birçok sevinçli günlerim olmuştur. Fakat hepsinden güzel, hepsinden sevinçli olabileceğini umduğum bir tek gün daha olabilir.

Cemil Meriç: “Hayatımız ne kadar narin, ne kadar kısa, ne kadar aldatıcı”

Cemil Meriç“Ne kadar cesur olursak olalım, yokluk bizi ürkütüyor. İz bırakmadan silinmek, bir kurbağa gibi gebermek, bütün rüyalarımızla, bütün acılarımızla yok olmak… İnsan zekası bu kadar trajik bir sonu zor kabul ediyor. Vücudumuzu aşmak, ‘ben’in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, inancın ve kahramanlığın kaynakları. Sessizce solan yabani bir menekşenin kaderi bize cazip gelmez. Hayatımız ne kadar narin, ne kadar kısa, ne kadar aldatıcı. Mistik tesellilerden mahrum olanlar kahredici bir ikilemin karşısında bulurlar kendilerini: sersemlemek, kendini unutmak, oyalanmak, düşüncelerinin alevini geçici zevklerde söndürmek, yabanileşmek, hayvanlaşmak, bitkileşmek; ya da boyut kazanmak, çoğalmak, müthiş bir aşk ve seziş gayretiyle bir ordu olmak.

Emrah Serbes: O kadar çok man­kafa var ki abartmayınca hiçbir şeyi anlamıyorlar

Emrah SerbesKız kardeşim Çiğdem iyice dokuz yaşındadır, Evliya Çele­bi ilköğretim Okulu 3-A sınıfında okur, derslerinde açık ara birincidir ve el yazısı inci gibidir. Benimkine benzemez, Sümerolog falan olmanız gerekmez ne yazdığını anlamak için. Ayrıca sınıflarında açık ara birinci giden öğrenciler gibi içe kapanık ve bencil değildir, hayli sosyaldir. Sadece arkadaş­larınca da değil, yeryûzündeki bütün canlılarca çok sevilir, mesela yolda kediler köpekler gördüğünde onu, yanından geçerken durup hayranlıkla bir daha bakarlar. Bir seferin­de hiç unutmam, Migros’un açık otoparkında kabuğuna kapanmış bir kaplumbağa görmüşlük, o kederli kaplumbağa bile kız kardeşimi görünce kabuğundan çıkmış, başını tak­dir edercesine öne arkaya sallamıştı.

Nazım Hikmet, Sabahattin Ali ile Tanışmasını Anlatıyor: “Yetenekli bir yazar olduğu anlaşılıyordu”

Sabahattin Ali“Bir gün dergi redaksiyonuna kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini, hikâyeler yazdığını ve adının “Sabahattin Ali” olduğunu söyledi, hikâyelerinden birini bıraktı, çıktı. Bu hikâye, orman işçilerinin yaşamı üzerineydi. Alman romantizminin etkisi altında yazılmış olmasına karşın, konu ve içerik bakımından Türk edebiyatında bir yenilik oluşturuyordu. Genç adamın yetenekli bir yazar olduğu, daha ilk satırlarından anlaşılıyordu. Hikâye basıldı. Sabahattin Ali ile tanışmamız böyle başladı. O, haftada iki üç kez redaksiyona geliyordu. O zamanlar yalnızca edebiyat tartışmaları biçiminde legal olarak ortaya konulabilen politik konuları onunla tartışıyorduk. Sabahattin Ali, çok kısa bir zamanda dergide aktif bir rol oynamaya başladı.

“Bahar mezarına gömsünler sizi…” Cemal Süreya – Barış Özkul

Cemal Süreya1960’ta Yeditepe’de yapılan bir şiir soruşturmasında, İkinci Yeni için şöyle der Asım Bezirci: Birinci Yeni’yi birinci diktatörlüğün (CHP’nin), İkinci Yeni’yi ise ikinci diktatörlüğün şiiri sayanları pek de yabana atmamak gerek.1
Asım Bezirci son derece çalışkan bir eleştirmendi; şairlerden de samimi duygularla devrim şiirleri yazmalarını isterdi. İkinci Yeni Olayı’nda E. Cansever, C. Süreya, T. Uyar ve İ. Berk’i kapalı ve anlaşılmaz bulduğu şiirlerinden dolayı yerdi. Devrimci mücadelenin samimi şairleri, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ahmed Arif ve A. Kadir’di ona göre.
Kendisi de vasat ama külyutmaz bir şair olan Oscar Wilde, “bütün kötü şiirler samimidir” der.
‘60’lar ve ‘70’lerde ikili karşıtlıklarla düşünme ısrarının köreltici açıklığından çok çekmişti İkinci Yeni. Cemal Süreya da yakınır: