Ahmed Arif anlatıyor: “Ben soyumla değil, ancak halkımla öğünebilirim”

Çok iyi hatırlıyorum. Biz oyun oynuyoruz, üç tane adam bahse girmişler. Üç adam ama, biri Arap, biri Kürt, biri de Zaza. Biri diyor ki beni göstererek, “Bu çocuk Arap”. Öteki diyor ki: “Yok yahu, u çocuk Kürt.” Üçüncüsü “Bu, ne Arap, ne Kürt. Bu çocuk Zaza” diyor. Biz oynuyoruz, onlar konuşmalarımızı dinliyorlar herhalde.

Aralarında anlaşamayınca bir esnafa soruyorlar, “Bu çocuk nedir” diye… Beş lirasına mı ne bahse de girmişler. O zaman çok büyük para tabii. Esnaf, “Üçünüz de yanıldınız” diyor. “Bu çocuk Türk.”
Siverek’te Kanlıkuyu diye bir yer var. Çok eski bir yapı. Büyük kısmı yıkılmış ama, bir tarafı sağlam duruyor. Orada bir karakol var. Yanında da bir yazlık. Zaten orada kış ya üç ay sürer, ya dört ay. Çok sert olur ama, fazla sürmez kış. Yazlığın önünde büyük bir dut ağacı var, başı göklere tırmanmış. Çanlar takmışlar dallarına. Serçeler dut yemeye geliyor. Oturanların başına pislerler diye arada bir çanı çalarlar, kuşlar da uçar gider. Kalabalık bir kahve, çok büyük, rahatça 500-600 kişi oturabilir öbek öbek. Nargile fokurdatanlar, çay içenler, tavla oynayanlar… Kahveyle karakolun arası 50 metre kadar.

Karakolun önüne bir adamı yatırmışlar. Sakız gibi bembeyaz bir donu, ir entarisi, gene ipekten bir puşusu ve ageli var başında. Adam yalınayak. Polisler falakaya yatırmışlar. Tüfeği takmışlar adamın ayağına veriyorlar falakayı. Ama “Ya Muhammed” diyor, başka bir şey demiyor. Adamın Arap olduğunu anladım. Çünkü Kürt olsa başka türlü bağırırdı, Zaza olsa başka türlü. Ama adam belli ki Arap. Ya mahkemeye gelmiş ya hükümetle bir işi var. Ya da pazara gelmiş, yağ mı, yoğurt mu ne, bir şeyler getirmiş. Orasını pek bilmiyorum.

Dediğim gibi, 4-5 polis adamı dövüyor. Biz çocuklar aşağı yukarı 70-80 metre daha yukarıdayız. Olayı görüyoruz. Hepimizin ip sapanı var. İp sapan kullanmak ustalık ister. Gerçi her çocuk bir-iki ayda öğrenir kullanmasını. Köylüler, çobanlar derler ki: “Kurt tabancadan tüfekten korkmaz, ip sapandan korkar.” Şimdi yumurta büyüklüğünde bir taş düşün, vınlayarak geçiyor. Ve değdiği yeri paramparça ediyor. Göğüs olsun, kafa olsun vurdu mu öldürüyor yani…

O yaşta biz küçüktük ama, ip sapanı çok iyi kullanıyorduk. O arada hemen kararlaştırdık. Liderimiz Mustafa Tatar diye biri. Benden bir-iki yaş büyük, gövde bakımından da daha iri. Babası babamın arkadaşı. Ailece çok yakınımız. “Dağıtalım bunları” dedik. İki-üç metre ara ile mevzi aldık. Mustafa, “Dikkat edin, adamı vurmayalım” dedi. Ben de “Kafalarına vurmayalım” diye uyardım.

Fakat polisler hareket halinde. Üç ya da dört taş attık. Polislerin ikisi yıkıldı kaldı, ötekiler kaçtı. Biz de hemen tüydük. Mustafaların bağına gittik. Bağ, şehire 45 dakika çeker. Kuzeyde Siverek bağları. Sonra akşamüstü geldik. Bizim evde anlatıyorlar: “Aslan kimin, abayiğit, bıyıklarından adam asılır. Aslan kimin dört tane çıhmış, ermişler pulislere dayagı, vermişler dayagı, o fıkara Arebi kurtarmışler.”

Evde anlatılan bu. Babama da anlattıkları bu. Ben hiç oralı olmadım. Üstüme almadım. Fakat ertesi gün babam kahveye gitmiş. Arkadaşları konuşuyorlarmış. “Yok yahu” demişler, “öyle babayiğit falan. Çocuk onlar. En kabadayısı 10 yaşında yoktu. Fakat hepsi de korkunç nişancıydı.”

İşin tuhafı kimse kınamamış bu olayı. O fukara adam Türkçe konuşamıyor. Zavallı bir Arap. Ne zaman mı oldu bu olay? 1935 yılları falan olabilir… Öyle hatırlıyorum.

Siverek, Şehir Mahallesi, Ordu Mahallesi diye ikiye ayrılmıştı. Çocukken sürekli döğüşürdük. Biz Şehir Mahallesi bebelerini kovalardık, onlar da gider Üçüncü Süvari Alayı’na sığınırlardı. Üçüncü Süvari Alayı’nın üstü alüminyum kaplıydı. Onların camı çerçevesi kırılmasın diye biz savaşı durdururduk. Orada da bu ip sapanını kullanmasını bilen Doğulu askerler vardı, bu sefer de onlar çıkardı. Babayiğit, çoban, süvari adamlar. Bizi onlar kovalarlardı.

-Okuma-yazmayı nasıl öğrendin?

AHMED ARİF -Arabı anlattım ya, dayak yiyen, o zaman duvarlarda iki metre boyunda, bir metre eninde afişler vardı. “Vatandaş Türkçe konuş” diye yazılıydı bu afişlerde. Ben bunun ne olduğunu biliyordum. Çünkü ben okumayı yazmayı anaokulunda öğrenmiştim.

Bu yüzden ilkokula gittiğimde beni harika çocuk falan sandılar. “Bir Eşeğin Seyahati”ni falan okuyabiliyordum. Matematiği biliyordum. Ne bilsinler benim anaokuluna gittiğimi? Anaokulu da iyi bir okul. Bak okumayı nasıl öğrendik, anlatayım.

Sınıfta 29 tane kocaman çikolatadan harfler vardı. A’dan Z’ye kadar harfler. Hoca hanım birini gösterdi. “Oğlum bu ne?” Gösterdiği mesela “C” harfi. Sen de bu harfi bildin. O “C” harfini alır sana verirdi. Sen de o harf çikolatayı yerdin. Ondan sonra hoca hanım hangi harfi gösterse bütün sınıf, 40 kişi hep bir ağızdan “cee” diye bağırırdık. Böyle güzel bir okuldu. Herhalde anam öldüğü için beni anaokuluna vermişler. Yoksa öz anam sağ olsaydı belki bırakmazdı beni. Koca bir gün benden ayrı kalmak istemezdi. Ama iyi olmuş o okula gittiğim.

Siverek’e ilk gelişimde henüz ilkokula gitmiyordum. Bebeklikten yeni kurtulmuşum. Beş yaşında ya varım ya yoğum. Benim tam iki mislim, bir arkadaş diyelim, bir oğlanla kapıştırdılar beni. Bir bayram günüydü. Bayramlık giymişim. Pabucumdan gömleğime kadar tertemiz. Oğlan güçlü kuvvetli, onu yıkmak imkânsız. Onun elinde zımzık ağacı var.

-Nedir zımzık ağacı?

AHMED ARİF -Tahtadan bir muşta yani. Boyu benden yüksek olduğu için kafama, omzuma vuruyor. Ben sürekli yüzümü sakınıyorum. Derken yerde bir çene kemiği gördüm. Herhalde bir koyunun çene kemiğiydi. Büyük olamaz, çünkü çocuk elimle kavrayamam. Kemiği kaptım, yüzüne vurmaya başladım. Gevşedi, bu sefer çelmeyi taktım, yıktım. 20-30 delikanlı, epsi şalvarlı, kuşaklı, silahlı, gençten adamlar. Toplanmış bizi seyrediyorlar. Derken dışarıdan biri geldi ve “Utanmıyor musunuz” dedi. “Küçücük bir çocuğu burada horoz gibi döğüştürüyorsunuz. Bu garip, bu kimsesiz çocuğu…”

Adam beni kucağına aldı. Tabii üstüm başım gitmiş. Götürdü anama, “Abla” dedi, “bu çocuğun kabahati yok. Sakın azarlama.” İşte bu yiğit, onradan benim kirvem olan Halil Karakaş’tı.

Bu kavganın da Siverek’te yankısı oldu. Yani şimdiki deyimle Siverek sosyetesine katılmış oldum.

-Yani pek kavgacı idin çocukluğunda…

AHMED ARİF -Şunu söyleyeyim. Çocukluğumda öyle sanıyorum ki kendim için hiç kavga etmedim. Ama arkadaşım için, mahalle için, okul ya da sınıfım için çok kavga ettim.

Bu, benim yapımdan geliyor. Yani şimdi birisi sana hakaret etse, biz bir gazinodayız, biz bir kahvedeyiz, parktayız, en çok senin ve senden sonra en yakın olan arkadaşın alınması lazım değil mi? Ben bugün gelip tanışmış olsam bile seninle, senden önce o herifi parçalarım.

Bu belki bir töre, ama yalnız töre değil, bir yaradılış sorunu. Hani aile terbiyesi, eğitim diyoruz ya… Başka türlü olmaz. Bir de şu var: Arkadan da söyletmem bir adama. Eğer sevdiğimse, eğer arkadaşımsa ve ona bir haksızlık yapılıyorsa kıyameti koparırım, gereğinde de döğüşürüm.

Dönelim yine çocukluğa… Evet, kavgacıydım ama, öyle kendini beğenmiş, hani ona buna sataşan, haksız bir çocuk değildim. Hiçbir zaman yapmadım onu. Bir çocuğu kendimden zayıf diye ya da gözüme kestirdim diye dövmedim.

Oysa bir başka mahalleye gittiğimizde sapanımızı, paralarımızı zulalardık. Çıplak canımıza sarardık. Ya da götürmezdik. Çünkü sokakta dört çocuk, beş çocuk çevirip soyarlardı. Cebimizden aşıklarımızı, ilyalarımızı alırlardı. Sapanımız varsa alırlardı. Ama biz öyle şeyler yapmazdık.

-Babandan söz edelim biraz da… Nasıl bir insandı?

AHMED ARİF -Babam Kürt değildi. Babamın babası kaymakamlık ve mutasarrıflık yapmış. Sonra memurluğu bırakıp ticaretle uğraşmış. Adı
Ahmet Hamdi. Onun da babası Mahmut Remzi Paşa. Dedeler arasında başka paşalar da var. Birinin adı bir tuhaf: Şatır Paşa. Rivayete göre babamın bu ataları Rumeli’den oralara, yani Kerkük’e görevli gelmişler. Bunları anlatmaktan hoşlanmıyorum. Ben soyumla değil, ancak halkımla öğünebilirim. Halkımdan gayrısını da övgüye layık görmem. Bir de sevgiliyi elbette… İlle de sevgiliyi…

Babam, askeri okuldayken cepheye, savaşa gönderilmiş. Bu okul rüştiye midir, yoksa sultani mi bilemeyeceğim. Babamın savaştaki rütbesi süvari başçavuşu. Sivil hayattaki son görevi nahiye müdürlüğü. Üç-dört yıl Harran’da kaymakam olarak çalıştı, ama o aslında bir vekalet idi.
Yani asli bir kadroda değildi.

Babamın adı Arif Hikmet. Lakapları Koca Müdür, Müdür ve Ebû Ahmed.
Evet Araplar onu böyle çağırırdı. “Ya Ebû Ahmed!” Yani “Ey Ahmed’in babası.”

Arapça çok güzel, çok zengin ve doyulmaz inceliklerle dolu bir dildir.
Babalar da övgü olsun diye en küçük oğulun adıyla çağrılır, anılır.
Ben o zaman en küçük oğuldum. Sonra kardeşim Tuncer Harran’da dünyaya geldi, öbür kardeşlerimse Siverek’te doğdular. Bunların hepsinin adını da tekbirle salavatla ben okudum, ben söyledim her kulağa üç sefer.
Çünkü bu görev, evin erkeği kim ise onundur. Babam ise garip bir rastlantı ama, her seferinde ya dağda olurdu, ya çölde… Bu nedenle küçük bir çocuk da olsam bu görev, bu onur bana düşerdi. Çok ama, çok gurur duyardım. Sevinçten başım dönerdi.

-Anneni de anlatır mısın?

AHMED ARİF -Benim anam, babamın üçüncü hanımı, yani öz anam Kürttür.
O çağın soylu bir ailesinin tek kızıdır. Dedem, yani anamın babası ünlü bir din bilgini, çağında ulema arasında çok sayılırmış. Adı İmam
Yahya Abdülkadir. Ayrıca Şeyh Abdülkadir Cibrali diye de anılır.
Anamın nüfustaki adı Sâre. Serohan, Zehrahan, Zörehan öteki isimleri.
Babasının tek kızı, yedi erkek kardeşi var. Hepsi de ünlü İngiliz casusu Lawrence’in kiralık katillerince öldürülmüş. Anam ben çok küçükken ölmüş. Benden sonraki kardeşimin doğumunda. Kardeşim de doğum sırasında ölmüş. Beni büyüten, emziren, yedirip içiren, eğiten, adam eden Arife anamız. Babası Sabri Bey babamın komutanı, anası Ayşe
Hanım… Bingöl’ün Musyan yöresinden soylu bir aile.

Nenemiz de, teyzelerimiz de birer melekti. Gerçek birer melek. Beni sevdiler, sevdiler, sevdiler… Kendi öz çocukları gibi. Şimdi bu aileden sadece Lütfiye Abla hayatta. Yani en küçük teyzemiz. Ben onu
“abla” diye çağırırım. Hepimizin hayattaki en aziz varlığı…

Babamın ilk hanımı Asiye Hanım milyarder bir aşiret reisi. Ondan bir oğlu var. Muhammet Necati. Necati ağabeyim öğretmendi, rahmetli oldu.
Asiye anamızı babam savaş sırasında boşamış, o da ünlü “Pirot Ağa” ile evlenmiş. Pirot Ağa 130 yaşına kadar yaşamış.

Şimdi bu Pirot ağanın soyu benim neyim olur?

“ÇADIRIN İPİNDE BEŞ CEYLAN BAĞLIYDI…”

– Gazveden söz edecektin, nedir gazve?

AHMED ARİF -Gazve coğrafya olarak birbirine yakın aşiretler arasında olamaz. Mesela Harran’dan Karacadağ’a gazveye gelirlerdi.

Gazveye gelenler Araplardı. Özellikle “Siyale” aşireti çok savaşçıydı, ahşi, kan dökücü bir aşiretti. Ben bir sefer gördüm onları. Beş bin çadırdı. Yani birer tüfekten beş bin tüfek. Tabii nüfusa göre, bazı çadırlarda beş tüfek de vardı. Saldırdılar Karakeçe’ye.

Çünkü babam onların başkanını nezarete kapatmıştı. Gittim baktım, adam sırmalar içinde. Adı Hüseyin el Salih. Yakışıklı bir adamdı. Beni kucağına aldı, sevdi. “Sana ceylanlar getirdim” dedi.

Sonra babama sarıldım, öperken kulağına fısıldadım. “Kapıda iki silahlı Arap var” dedim babama. O da bana fısıltıyla, “Git, Muhammet
Şerif amcana söyle, benim tüfeğimi alsın gelsin” dedi.

Çıktım gittim ben, babamın dediklerini Muhammet Şerif amcama söyledim.
Şerif amca bir tepenin üzerinde namaz kılıyordu. “Müslüman Müslümana kurşun atmaz” diye konuştu. Beni kovdu.

Babamın tüfeğini aldım ki, Osman diye bir delikanlı bütün aşirete sesleniyor: “Bu gelen Arap. Yalnız hükümete değil bize de geliyor.
Bizi de keser. Bizim kızlarımızı da sürükler. Bunlar vahşidir.”

Osman daha sonra bir çadırdan muşambaya sarılmış filintasını çıkardı.
O zaman gene bir silah toplaması vardı. Köylülerde silah vardı ama, izliydi. Yere gömüyorlardı.

Ve Araplarla döğüş başladı. Bu kavgada yalnızca Muhammet Şerif amca kolundan yaralandı. Bir kurşun kolunu deldi geçti. Drei aşireti 500
atlı ile geldi. Babam engel oldu.

– Araplar ne istiyorlar?

AHMED ARİF – Kuzeye, Karacadağ’a göçmek istiyorlar. Çok kuraklık vardı Harran’da. Ama adam en az elli cinayetten aranan biri. Ayrıca gittikleri yeri veba gibi kurutuyorlar, kasıp kavuruyorlar. Tabii gittikleri yerin de ahalisi var. Koyunu, keçisi, sığırı var. Bahçeleri var. Tarümar ediyorlar giderken.

Karacadağ ise pirinciyle, buğdayıyla, kayısısı, üzümüyle, her çeşit bitkisiyle, meyvesiyle, zahiresiyle zengin bir vatan parçası. Elbet bunlar da korunacak, halkın malı çünkü.

Çadıra koştum. Anam hasta, lohusa. İki tane uzun boylu zenci, bir ipek bohça dolusu altınla gelmişler çadıra. Çok güzel bir kız, bir de onun anası. Neneme yalvarıyorlar: “Bunları kabul edin, hepinizi kesecekler… ” Nenem de diyor ki: “Arif Bey de beni keser kızım.
Bunları kabul edemem. Bizim eve haram girmez.”

Silahşörler ile ana-kız bohçayı sırtladılar gittiler. Çadırın ipine baktım, beş tane ceylan bağlıydı.

Ve çatışma iki saat kadar sürdü. Hüseyin el Salih’i o kapatılan yerden alıp götürdüler. Dağda deve leşleri, katır ve at leşleri kaldı. Kar izleri kaldı.

Daha sonra babam Harran’da kaymakamlığa vekalet etti. Bir kaymakamın işi değildi ama, gitti Hüseyin el Salih’in evini bastı. Hüseyin el
Salih ile yeğeni Avat’ı çarpışa çarpışa, yaralı olarak yakaladı.
İkisini de Urfa’ya götürüp savcıya teslim etti.

Burda bir güzellik daha var, onu da söyleyeyim.

Bu Hüseyin el Salih tabii yattı çıktı. Cezasını çekti, ama itibarlı bir adamdı. Büyük bir aşiretin reisi. Sonradan benim eniştemle ortaklaşa çiftçilik yaptılar. Yani eniştemin ve babasının topraklarını ekip biçtiler. Enişteme yeğenlerimi gösterip dermiş ki; “Bunların dedesi var ya, yiğit adamdı.”

– Amaç ne gazvede?

AHMED ARİF – Gazvede asıl amaç, çapul, yani soygundur. Aşiretlerin saklıda altınları, paraları vardır. Ama en değerli varlıkları hayvanlarıdır. O hayvanlar yerine göre koyun sürüleridir, keçi sürüleridir ve yılkılardır.

Yılkı diyorum, şimdi yanlış anlaşılan bir durum var Türkçede. Bakımsız atları, bakılmayacak kadar hasta atları dışarda bırakıyorlar kışın ölsün diye. Bu at sürüsüne de yılkı diyorlar. Aslı öyle değil. Bizde yılkı, aksine saf kan, çok değerli Arap atlarından oluşur.

Mesela Dreji’nin oğlu Abdülkadir Beyin belki binden fazla saf kan Arap atı vardı. Bu atları Mustafa Kemal’e, İsmet Paşa’ya armağan gönderirdi. Seglaviler, Hamdaniler, Ubeyyanlar, bizim küheyl dediğimiz
Küheylanlar… Öyle ki bakmaya kıyamazsın, bakmaya doyamazsın, öyle güzel atlar. İşte gazve bunlar için yapılır. Bunlardan ne götürürlerse, ne talan ederlerse kârdır.

Ama gazvenin kaçınılmaz bir de şartı vardır. Gazve için sınırı geçmek gerekir. Yani Türkiye sınırları içindeyse imkânı yok barınamaz,
Suriye’ye geçerse iş değişir. Yani gazveyi yapan aşiret ister.
Türkiye’de yerleşik olsun, ister Suriye’de, mutlaka aldığını Suriye’ye geçirmek zorundaydı. Elbette Suriye’den Türkiye’ye geri almak için
Türkiye’den de gazveciler giderdi.

– Kimlerdi bu gazveyi yapanlar?

AHMED ARİF – Çoğunlukla elbette o zarara uğrayan, gazve afetini atlatan aşiret, ya da onun savaşçılarıydı. Bir de hükümetin görevlileri, askerler, jandarmalar, onlar da aşiret kılığında giderlerdi. Yani bu biraz müsaadeliydi. Resmi olmasa da hükümetin gözü önünde, onun izni ile yapılan bir savaştı gazve.

– Sen de katıldın mı gazveye?

AHMED ARİF – Ben gazveye katıldım. Ama savunma için katıldım. Yoksa gidip çapul yapmak için değil.

Bir gün haber aldık gazveye gelecekler diye. Beni süslediler, sırmalı şalvar giydirdiler. 9-10 yaşında ya vardım, ya yoktum. Çok güzel bir kısrak verdiler. Ben kısrağa binemem diye direttim. Yalvara yakara kabul ettirdiler. Çünkü ben, şahlanmayan ata binmezdim. Kısrak ise şahlanmaz.

Atımı da süslemişlerdi. Yalnız değildim. Bir-iki çocuk daha vardı.
Biri Güley Hanımın oğluydu. Güley Hanım da Şahinbey Aşiretinin başı.
Bir de çevremizde kılıçlı tüfekli korumacılarımız vardı.Gittik, çok güzel döğüştük. Hiç korkmadım. Benim için şenlik gibiydi. Toy gibi bir şeydi.

Diyeceğim sık sık olur bu. Yılda bir-iki defa. Arada devletlerarası sorunlar çıkardı. O zaman Suriye Fransızların, Irak İngilizlerin elindeydi.

|devamını oku>>

Ahmet Arif Anlatıyor
Kalbim Dinamit Kuyusu
Refik Durbaş
Sayfa Sayısı : 232
Cumhuriyet Kitap

Yorum yapın

Daha fazla Edebiyat
Duygular arasındaki manevi hiyerarşi: Dönüş, Sıla Hasreti ve Nostalji – Milan Kundera

Dönüş, Yunanca’da nostes demek. Algos, keder anlamına geliyor. Yani nostalji...

Kapat