Beni Anlayan İlk Kadın – Aziz Nesin | “Oldum olası kadınlardan, hele güzellerinden çekinir, ürkerim”

Eski Bakanlardan birinin evine çağrılıydım o akşam. Söz arasında çıtlatayım ki, arkadaşım olsun olmasın, bu Bakan denilenler, Bakan bulundukları sürece ne beni yanlarına, makamlarına, evlerine çağırırlar, ne benim evime, yanıma gelirler. Ama Bakanlıktan düştükten sonra, eksik olmasınlar, aralarında beni hatırlayanlar da bulunur.
Pek sayın eski Bakan’ın, eteklerini Marmara’nın duru mavi sularında ıslatan yemyeşil bir tepenin üstündeki villâsına gittiğim zaman, geniş salon, teras, bahçe, ellerinde içki bardakları, gülüşüp konuşan konuklarla doluydu. Ay erken çıkmıştı; deniz ve ağaçlar ayaydındı.
Tanrının bildiğini kullardan ne diye saklamalı: Sıkılganlığım, sünepeliğim ötedenberi herkesçe bilinir. Dişili erkekli kahkahalar yayımlayan kalabalığa sokulmadan, kimselere görünmeden bahçenin kuytusuna daldım. Bir büyük çam ağacının altındaki üç demir koltuktan birine oturdum. Çam ağacının dallarına asılmış bikaç tane renkli lâmba, aylı gecenin güzelliğini bozmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Eski Bakan’ın evine gelirken bir arkadaşıma uğramış, kitaplığında çoktanberi arayıp da bulamadığım bir kitabı görünce okumak için bikaç günlüğüne istemiştim. O kitap da yanımdaydı. Bakan’ın akşam çağrısına kitapla gelmek uygunsuzluktu. Aydın kişi gösterişi için kolunun altından kitap eksik etmeyenlerden, helâya bile kitapla gidenlerden hoşlanmam. Şimdi beni burda kitapla gören ne demezdi! Kalın bir cilt, cebime de girmez. Kitabı önümdeki demir masaya koydum. Biraz sonra bu sulu gülüşmeler, gürültülü konuşmalar dinerse, içeri gider, eski Bakan dostumu görürdüm.
Karanlıktan bir adam bana doğru geliyordu. Yanıma gelen adamın elindeki tepside içki dolu bardaklar vardı. Garson, vale, uşak, her neyse beni tâ uzaktan görmüş olan işte o adam, tepsiyi uzattı. O yarı karanlıkta, içinde domates suyu var sanarak bir bardak aldım. Sıcak havada iyice susadığım için, buz gibi soğuk domates suyunu ağzıma dikince birden içim yandı, gözlerimden ateş fışkırdı. Bilmediğim keskin bir içki… Bardağı masanın üstüne bıraktım.
İlkin, yerdeki kuru otların hışırtısından, bana doğru yaklaşan ayak sesi duydum. Ayak sesi yaklaştı, uzaklaştı, yine yaklaştı, çevremde döndü. O yarı karanlıkta seçebildiğime göre, bu bir kadındı. Kadının yöremde dolaşmasından sinirlerim bozuldu. Oldum olası kadınlardan, hele güzellerinden çekinir, ürkerim; benimle çaktırmadan alay edeceklermiş gibi gelir. Belki de bu beceriksizliğim, yirmibeş yıl önce ilk ve son aşk ilânımdaki başarısızlığım-
dan ileri geliyor. Üniversiteli bir kızdı. Bigün onunla Büyükada’ya gitmiştik. Belki bin kere aşkımı söylemeğe karar vermiş, her seferinde de aşktan başka her türlü saçmayla kızı kendime güldürmüştüm. Ama o gün kararım kesindi. Yüksek kayalardan kıyıya indik, yarısı denizin içinde bir kayaya yanyana oturduk. Bir zaman yutkunduktan sonra kalbimi dile getirmeye başladım. Konuşurken, sağ yanımdaki kıza hiç bakamıyordum. Başım ilerde, gözlerim enginlerdeydi. Becerebildiğim en güzel aşk sözlerini mırıldanıyordum. Ne kadar konuştuğumu anlamak için saat tutmadım ama, üstümüzü kaplayan tepenin gölgesi çekilmiş, güneş vurmuş, sonra yine ortalık gölgelenmişti. Oldu olacak kızın adını da söyliyeyim: Handan…
Handan’ın da sözlü aşkıma cevap vermesi için arada bir susuyordum. O, herhalde utancından olacak hiç sesini çıkarmıyordu. Ben, yine ona başımı çevirmeden devam ediyordum. Güneş, ufuktaki deniz kesiminde batıyordu. Sustum. Sert kayada oturmaktan altım da uyuşmuştu. Handan’ın susuşunu, aşkımı kabul ettiği anlamına alarak, o anda ve hayatımda ilk defa bana gelen erkekçe bir cesaretle kolumu Handan’ın beline, omzuna, artık elime neresi gelirse orasına dolamak istedim. Ama bitürlü başımı ondan yana çeviremiyordum. Sağ kolumu attım, atmamla kendimi boşlukta bulup tepetaklak kayanın üstünden denize yuvarlandım. Bedenimin alt bölümü tüm uyuşamamış olsaydı bu kaza başıma gelmezdi. İşin daha da kötüsü sağ kolumu atarken,
— Handan!… Sen de söyle Handan!… Konuş
Handan!… Cevap ver Handan!… demek üzereydim.
Söze bir kere başlamış olduğum için, gayet tabii olarak kendimi tutamayıp, suların içinde söze devam ederek,
— Handan!… Cevap ver Handan!… diye inledim.
Bu iniltime, çınçın öterek tepelerde yankılanan bir şımarık kahkaha cevap verdi. Denizin içinden başımı doğrultup bir de baktım ki Handan, arkadaki yüksek yarın üstündeki çamlardan birinin tepesinde, kahkahalar çınlatarak bana gülüyor. Oturak yerim ve bacaklarım o kadar uyuşmuş ki, çırpındığım suların içinden bitürlü kalkıp doğrulamadım. Çamdan atlayan Handan kayalardan kayalara sekerek yanıma ulaştı, elimden tutup çekti, beni kaldırdı. Ama gözlerinden yaşlar boşanarak öyle gülüyordu ki, çakılların üstüne yuvarlandı.
— Nasıl düştün öyle, yoksa kayanın üstünde uyuya mı kaldın? dedi.
Demek o benim yanımdan çoktan kalkıp gitmiş, ben kendi kendime aşk mırıldanırmışım.
Handan, kasıklarını tutarak,
— Bir yerin acıdı mı? diyordu.
Tek kelime konuşamadım. Vapura bindik, Köprü’de ayrıldık.
O gün bugün kadınlardan ürkerim. Evlenemeyişim de bundandır.
Ben, yöremde dolanıp duran kadından kurtulmak için kalkıp başka yere gitmek üzereydim ki, kadın yanıma sokuldu.
— Siz de bütün büyük adamlar gibi yalnızlığı seviyorsunuz. Hasan Bey… dedi.
Adımı da bilen kadını tanımak için başımı yüzüne uzattım, ama bir tanıdığıma benzetemedim. Ne cevap vereceğimi de kestiremediğim için,
— Ne gibi efendim? dedim.
Bir söze karşılık bulamazsan, zaman kazanıp kendimi toparlamak için hep böyle «Ne gibi?» diye saçma bir soru sorarım. Kadın,
— Ne tuhaf… dedi.
— Ne gibi? diye tekrarladım.
— Bütün büyük sanatçılar yalnızlıktan hoşlanıyor Hasan Bey…
— Ne gibi?
— Sizin gibi meselâ… Müsaade eder misiniz, yanınıza oturabilir miyim?
— Rica ederim, buyrunuz…
Kadın yanımdaki demir bahçe koltuğuna oturdu.
— Biliyor musunuz Hasan Bey, dedi, sizinle konuşabilmeyi ne kadar isterdim…
— Demek, beni tanıyorsunuz?…
— Aman efendim, adınızı bilmeyen var mı? Sizi bütün memleket, bütün dünya tanıyor…
İçime ılık ılık bişeyler yayıldı, gevşedim. Bişeyler söylemeye çalıştım, ama beceremedim.
— Sizinle tanıştığım için, inanınız, hayatımın en mutlu gecesini yaşıyorum.
Yanaklarıma doğru yayılan ağzımı bitürlü toparlayamıyorum. Nedense tükürük bezleri hızla çalışmaya başladı, sulanan dudaklarım arasından bir mırıltı çıktı:
— İltifat ediyorsunuz…
— Estağfurullah… İltifat değil, ciddî söylüyorum. Sizin gibi büyük bir sanatçıyı takdir etmek benim haddim değil ama, sizin asıl büyük kıymetiniz zamanla daha iyi anlaşılacak…
Bir iş yapmış olmak için öksürdüm.
— Siz, maalesef memleketimiz gerikalmış olduğu için, kıymeti lâyıkıyla anlaşılmamış bir yazarsınız…
Dobra dobra konuşalım; yüzüne karşı övülünce hangi yazar hoşlanmaz bundan… İyice gevşeyip yayılıyordum. Neredeyse keyfimden eriyip oralara sıvışıp kalacaktım.
— Yazık ki böyle bir kısır memlekette doğmuşsunuz, dehanızı anlayan yok…
Allah Allah… Kadın, benim hakkımda tıpkı benim gibi düşünüyor.
— Sizi anlıyabilecek insan nerede? Yok, yok…
— Bir kişi bile anlasa, bu mutluluk yeter insana.
— Ama böyle mi olmalıydı Hasan Bey? Size olan hayranlığımı ifade etmeme lütfen müsaade buyurunuz…
— Estağfurullah hanımefendi… İsminizi lütfeder misiniz?
— Hayranlarınızdan Süreyya… Siz de Hasan Bey, bütün dâhiler gibi çok içiyorsunuz galiba…
Böyle söyleyip masadaki bilmediğim içki dolu bardağı elime tutuşturdu. İçkiyle hiç aram hoş olmadığı halde, övünerek,
— Evet, çok içerim, dedim, uyuyuncaya kadar…
Bir dikişte bardağı boşalttım, içim yandı, gözlerimden alevler fışkırdı.
— Haklısınız, içmeden o güzel yazılar yazılmaz..
— Sabah uyanır uyanmaz içkiye başlarım, uyuyana kadar…
— Bütün dâhiler gibi siz de kimbilir ne kadar az uyuyorsunuzdur…
Öğle yemeklerinden sonra yalnız iki saat kestiririm, geceleri de sekiz – on saat deliksiz uyumazsam kendimi toparlayamam. Ama kadının sözü karşısında,
— Dâhi olduğumdan değil ama, dedim, günde iki-üç saat uyku bana yetiyor. Hattâ bazen haftalarca, aylarca hiç uyumadığım olur…
Bayan Süreyya oradan geçmekte olan garsonu çağırdı, tepsiden iki bardak deminki sert içkiden aldıktan sonra garsona,
— Bize sürahiyle içki getir, sonra da sık sık buraya uğra. Beyefendiyi içkisiz bırakma! dedi.
Garson az sonra içki dolu sürahiyi getirdi.
Süreyya Hanım bardağını kaldırıp,
— Şerefinize üstad! dedi.
İçtiğim içkiyle içime bir akkor yayıldı.
— Evet, yazılarınız çok okunuyor, acaba o yazılardaki derin anlamı kaç kişi kavrayabiliyor?
— Ahh… aaah!… diye inledim, bu gece siz dertlerimi tazelediniz.
Boşalan bardaklarımızı sürahiden doldurdum.
— Affedersiniz üstad, dedi, bütün büyük sanatçıların birer hobby’si var, derler. Sizin hobby’niz nedir?
—: Benim mi? Benim… Benim hobby’im?…
Oysa benim ne hobim, ne fobim vardı… Ama bir
hobby’im olmak gerekiyordu. Bu sırada garson içki dolu bir sürahi daha getirdi, boşunu aldı.
— Ben, dedim, evimde karga beslerim. Benim hobby’im de kargaları ehlîleştirmek…
— Enteresan… Şerefinize üstad. Bişey daha sorabilir miyim? Sizi rahatsız etmiyorum ya…
— Yooo… Bilâkis…
— Uğura inanır mısınız? Bâtıl inançlarınız var mıdır? Bütün ünlülerin varmış da…
— Tabii benim de bazı bâtıl inanışlarım vardır.
— Meselâ?
— Meselâ… Şey… Nasıl söyleyeyim bilmem ki…
İçkiden iyice açılmıştım. Kadın koltuğunu yanıma çekti, kolu koluma değiyordu.
— Bir kadınla…
— Anlıyorum, dedi, siz de bütün dâhiler gibi hiç ihtiyarlamayacaksınız.
— Sonra, dedim, uğura da inanırım. Sokak kapısından çıkmadan üç adım sekmesem o gün işlerim ters gider… Bunları yalnız size söylüyorum, çok mahrem sırlarım…
Derin bir iç geçirdikten sonra,
— Bu gece o kadar mutluyum ki… dedi, size teşekkür ederim…
Birer içki daha yuvarladıktan sonra,
— Merakımı mazur görün, dedi, size olan yakınlığımdan ve ilgimden soruyorum. Hislerimi anlıyorsunuz… Sizi daha yakından tanımak istiyorum… Aman yarabbi, bir dâhi ile yanyana olmak!…
İyice sokuldu. Utancımdan biraz geri çekildim ama, o da omuzuma dayandı.
— Rica ederim, sorunuz… dedim.
— Nasıl yazarsınız? Yâni özel bir huyunuz var mıdır? Meseiâ yazarken ayaklarınızı sıcak suya sokmak veya buğuya oturmak… Başka ünlü yazarlarda olduğu gibi…
Bir bardak içki daha aldım. Aç karnıma içki büsbütün dokunmuştu.
— Hiç şüphesiz, dedim… Ben yazıya başlamadan önce jimnastik yaparım, tam yarım saat jimnastik yapmazsam ilham gelmez.
— Aletli mi, aletsiz mi?
— Hem aletli, hem âletsiz jimnastik… Önce isveç jimnastiği, sonra ip atlarım, halter kaldırırım, biraz da labut çevirir, barfiks yaparım…
— Size hayranım… Hiç âşık oldunuz mu üstad?
— Oooh… Aşk mı?…
İkimiz de içki bardaklarımızı kaldırdık…
— Hayatımda aşksız geçen saniyeleri yaşanmamış sayarım…
Oysa bütün hayatımda aşk, yukarda anlattığım aşk ilân ederken kayanın üstünden denize yuvarlanmam talihsizliğiydi…
— Heyhaaatl… dinle inledim, henüz gerçek aşka kavuşmuş değilim…
Saçlarıyla çenemi okşadı, sonra elimi tutup gözlerine götürdü: Ağlıyordu…
— Ben de gerçek aşkı hiç tatmadım… dedi.
Yeniden içtik. Yüzünü yüzümde gezdirdi. Ördek
palazının yüzme dersi almadan içgüdüleriyle yüzmeleri gibi, ben de erkeklik içgüdümde böyle durumlarda bir kadının dudaklarından öpülmesi gerektiğini anladım. Ama bütün hayatımda yalnız yaşlı kadınların elini saygıyla öpmüş, benim gibi altmışında bir erkek için bir kadını dudaklarından öpmek olacak iş değildir. Kalbim duracak gibi oldu. Telâş içinde Süreyya’nın elini öptüm. Öperken de sanki bana: «Ben senin bildiğin kadınlardan değilim!» diye bağırarak beni tersliyecekmiş gibi geldi. Oysa o,
— Oooo… Beni mesut ettiniz! diye inledi.
Ben de mutluydum.
— Asıl mutlu olan benim… dedim.
Garson gelirken toparlandık; adam içki dolu sürahiyi masaya bıraktı.
— Şerefinize!
Bardakları bıraktıktan sonra,
— Siz dünyanın en büyük yazarısınız, Çehov kadar, Mopasan kadar… dedi.
Biyandan içkiden, biyandan kadının sürekli övgülerinden olacak, hayatımda ilk defa kendi kendime güvenir olmuştum; işte o hızla,
— Çehov da, Mopasan da kim oluyormuş yâni! diye bağırdım.
Uysal bir sesle,
— Balzak kadar büyüksün… dedi.
Artık benim için büyüklük pazarlığının sınırı yoktu. Demir masaya yumruğumu vurup,
— Balzak da yazar mı sayılıyor yani?… dedim.
— Doğru, dedi, sen ancak olsa olsa Şekspir’le ölçülebilirsin.
Bir kere ipin ucunu kaçırmış, ölçüyü şaşırmıştım artık. Çünkü kadın beni iyice zıvanadan çıkarmıştı. Dudağımın yanından – çok affedersiniz – «Hes- tir! der gibi,
— Şespir!… diye tısladım, Şespir hal… Yazık, sen de beni anlamıyorsun…
O üzünçle bardaktaki sert içkiyi sonuna kadar içtim.
— Beni yanlış anlama n’olur, dedi, dünya edebiyatında seninle boy ölçüşebilecek hiç kimse yok…
— Gelmiş ve gelecek… dedim.
— Evet, dedi, sen bir edebiyat Tanrısısın…
Kadının içimden geçenleri okuyuşuna şaştım.
Hayatımda ilk kez anlayışlı bir insan görmüştüm.
— Ben demek istiyorum ki, dedi, Şekspir’in zaman zaman sana yaklaştığı olmuştur.
— Artık o kadarı da olur, dedim, bilmem kaç yüzyıl önce yaşamış elin İngilizinin bana birazcık yaklaşmasına da engel olamazdım ya…
— Sen, sen… Sen hepsinin büyüğüsün, en büyüğü… dedi.
Artık bana siz değil, sen diyordu.
— Tabiî… dedim.
— Seni seviyorum Hasan… dedi.
Başım öylesine döndü ki, handiyse oturduğum koltuktan düşüp yere kapaklanacaktım.
— Sen benim dâhimsin. Sen bir gün mutlaka Nobel Armağanını alacaksın…
— Sanki Nobel kazananların benden farklı kuyrukları mı var… Hepsi de inek… dedim. Tabiî alırım Nobel’i… Hem de iki – üç kere alacağım, göreceksin…
— İnanıyorum sana sevgilim. Seni seviyorum Hasan…
— Ben de seni seviyorum Süreyya…
İşte o zaman aklım başıma birazcık gelir gibi oldu. Yahu, ben bunca yıl yaşadım, hiçbir kadın bana yüzvermedi de, peki bu kadına ne oluyor böyle?… Benim enayi olduğumu bu kadına kim söyledi? Yoksa beni hayatımda hiç aynaya bakmadım mı sanıyor? Herşeye katlanırım, ama, enayi yerine konulmaya aslâ!
Tam içime böyle bir kuşku kurdunun girdiği sırada, Süreyya demir sandalyeden yere, çayırın üstüne kaydı. Beni de elimden tutup yanına çekti. Böyle durumlarda ne yapılması gerektiğini hiç bilmem; belki bilirim bilmesine, ben de bir erkek olarak arkadaşlarımdan bazı şeyler duymuşumdur, ama daha önce hiç böyle bişey başımdan geçmemiş olduğu için beceremem. Bu zor durumdan kurtulmak için,
— Ya birisi görürse!… dedim.
— Görsün… Dünya görsün, umurumda değil… Ben bu gece dünyanın en mutlu kadınıyım.
«Yârabbi, yoksa ben rüyada mıyım! Yoksa öldüm de ben günahsız kulunu cennetine mi çekip aldın?» diye içimden geçirdim.
Yanyana uzanmıştık çayırın üstüne. Başımın altından geçirdiği kolunu bana yastık yapmıştı. Bu durumda böyle kazık gibi durulamıyacağı, benim de bişeyler yapmam gerektiği, ama bu gerekeni yapamı- yacağım için, kazık gibi, çok zor olan bu durumdan kurtulayım diye,
— Düzelelim, belki garson gelir… dedim.
— Gelsin, herkes gelsin… dedi, yoksa memnun değil misin?
Ağlıyordu. İşte o zaman bütün kuşkularım dağıldı. Ben ne budala insanmışım… Kendisini böylesine veren bir kadından nasıl kuşkulanılabilirdi? Demek «Aşkın gözü kör» dedikleri doğruymuş. Bana âşık olduğu için, benim ne biçimde, yada ne biçimsizlikte olduğumu kadının gözü görmüyordu. Süreyya benim özdeksel varlığımı değil, sanatçı kişiliğimi seviyordu. Aydın kadınlar işte böyle olur.
Ama hâlâ içimde bazı kuşkular kıpırdaşıyordu.
— Demin söylediklerin doğru muydu? dedim.
— Hangisi o?
— Hani benim, Şekspir’den daha büyük olduğum…
— Yaa… Demek bana güvenin yok…
Boşalan bardakları doldurdu, kollarımı birbirinden geçirerek, birbirimizin elinden içtik. Süreyya’nın, bu aşk akrobasisi çok hoşuma gitti.
O’nun sözlerine niçin inanmıyayım sanki?… Peygambere ilk inanan da karısı değil miydi!…
O zaman da başka bir kuşku içime düştü. Kadının yüzünü ay ışığında iyice seçemiyordum ama yüzü çirkin gelmemişti. Belki de sakattı, kamburdu, topaldı, mutlaka bir ârızası vardı. Bir sağlık kurulundan sağlam bir rapor alabiiecek bir kadının, hattâ çürük olanının bile, bana ve benim gibi birine tutulabileceğini bitürlü aklım almıyordu. Boşalan sürahiyi doldurmak bahanesiyle kalktım. O da kalktı. Maksadım onu bir de aydınlıkta görmekti ve gör düm: bir hârika, her çizgisi, her noktası bir hâ rika…
İçki sürahisi elimde döndük yine o kuytuya. Ça yıra bir daha uzanmıyalım diye ben hemen sandalyeye oturdum. O da sandalyeye oturdu. İçkiye devam ediyorduk.
— Hayatında kimbilir ne çok kadın vardır… dedi.
O böyle söylerken bardak ağzımdaydı. Birden genzime kaçan içkiyi püskürterek bardağı masaya bıraktım. Toparlandıktan sonra,
— Ben pek ş’apmam… dedim.
— Hiç boşuna inkâr etme, vardır, vardır…
— Olmasına var tabiî… Ama ben kadınlarla ilgilenmem ki… Hiç birisine yüz vermem…
— Bilirim ben onları, sen ilgilenmesen de onlar seni bırakmazlar ki…
— Evet, doğrusu çok rahatsız ediyorlar…
— Yoksa beni de öyle bir kadın mı sanıyorsun?
— Sen, beni anlayan ilk kadınsın…
— Onlar ünün için üstüne düşüyorlar, ama ben seni Hasan olduğun için seviyorum.
Buraya kadar konuşmamız tatlı tatlı giderken birden,
— Hayatındaki kadınları anlat! diye tutturdu.
— Canım nasıl olur… Erkekliğe sığmaz… Yapamam, ayıptır vallahi… filân dedimse de dinletemedim. Bir bardak içkiyi daha yuvarlayıp,
— Geçmiş maceraları mı soruyorsun? dedim..
— Hayır… Şimdikleri…
— Bir tane sarışın kadın var.
— Evli mi?
— Evli olan başka… Bu dul. İki tane de esmer var…
— Başka?
— Bir de kumral var ama, sakın kimseye söyleme…
— Adı ne?
— Artık müsade et de adı gizli kalsın…
— Yaaa… demek, benden saklıyorsun…
— Canım senden saklar mıyım hiç… Ama…
— Sanki ben adını bilmiyor muyum: Şükran…
— Hayır, Şükran da başka… Bu daha zayıftır.
— Hepsi bu kadar mı?
— Daha var ama… Adlarını bile hatırlıyamıyo-
rum.
Bununla da yetinmedi, ille de bana bu kadınlarla olan maceralarımı anlattırmaya kalktı. Herbiri için birer macera uydurdum.
Süreyya ağlıyordu. Başını göğsüme dayadı, hıçkırıklar içinde sarsılarak,
— Kıskanırım… Ben kıskanç bir kadınım Hasan! Yalnız benim ol Hasan! dedi.
— Bu saniyeden itibaren yalnız seninim Süreyya, sana aitim…
Ben neden ona maceralarını, hayatındaki erkekleri sormuyorum diye kendime şaştım. Ama o kendiliğinden anlattı. Dört kere evlenmiş, hiçbirinde mutlu olamamış, çok acı günler yaşamış. Ruhunu anlayan bir erkek bulamamış, oysa kırık kalbi mutluluğa susamışmış…
Anlattıkları beni çok duygulandırdığı için, kendimi tutamadım, gözlerimden yaşlar boşandı.
— Ruhumu anlayan tek erkek çıktı o da sensin Hasan! dedi.
Birleşen yüzlerimizde gözyaşlarımız birbirine karıştı, kana kana ağladık.
Dönüşüm için son tren birbuçuktaydı. Saatime baktım, bir… İstasyon uzaktı, ancak yarım saatte gidebilirim. Kalktım.
— Gidecek misin?
— Burda kalamam, son tren…
Bu sırada bir erkek sesi,
— Süreyya, Süreyya!… diye bahçede çınladı.
— Dayım beni arıyor, galiba bizimkiler de kalkıyor.
— Nerde oturuyorsunuz?
— Yeşilköy’de…
— Gece yarısından sonra tâ Yeşilköy’e nasıl gideceksiniz?
— Dayımın arabasıyla… Yengemle çocukları da
var.
Onsuz yaşıyamıyacağımı söyliyecektim ki,
— Sensiz yaşıyamam artık Hasan… Sana inanayım mı? dedi.
— İnan! dedim.
— Yemin et!
— Namussuzum ki…
— İnandım şimdi.
— Sen de yemin et!
— Ölünü öpeyim ki…
Dayısı bahçede hâlâ «Süreyya!» diye bağırıyordu. Bitürlü birbirimizden ayrılamıyorduk.
— Seni kaybedersem kendimi öldürürüm dedi.
— Ben de…
— Yarın buluşalım.
— Nerede?
— Florya’da. Plâja gideriz.
— Kaçta?
— Sabah dokuzda plâjda ol… Cennet plâjının kapısında.
— Hayır, hayır… Seni plâj kapılarında bekletmeye gönlüm razı değil. Ben dokuzda plajdayım, beni bulursun… Ama bekletme beni…
Birbirimize sarıldık. Ne zaman ağlasam burnum da akar. Süreyya’yı öperken burnumu iyice çektimse de, yine de güzel yanacığını burnum ıslattı.
— Allahaısmarladık sevgilim.
— Gülegüle Hasan…
Süreyya ışıklı villâya yürüdü. Ben de isyasyo- na yöneldim. Eski bakanı görememiştim bile… Artık bakanın eskisi de yenisi de umurumda değildi benim!…
Villânın olduğu tepeden istasyona kadar yol, boş kırlar arasından geçiyordu. İlkin yola çıktığımı çok iyi biliyorum, sonra her nasıl olduysa kendimi taşlı topraklı eğik bir ham arazide, çalılar, dikenler arasında buldum. Yolu kaybetmiştim. Öylesine mutluydum ki dağ bayır gidebilir, hattâ kollarımı çırpsam uçabilirdim. Aşk sarhoşuydum. Yalnız aşktan mı? Aşktan körkütük, içkiden zilzurna, yıldızlı gecenin güzelliğinden sırılsıklam sarhoştum.
Keyfimden bir şarkı mırıldanmaya başladım. Bir zaman şarkı söyliyerek bayırları tırmandım, yokuşları indim. Bir zaman sonra mırıldandığımın şarkı değil, Cumhuriyetimizin Onuncu Yıl Marşı olduğunu farkettim. Çünkü ben hiç şarkı, türkü bilmem. Söylediğim şarkıyı nasıl uydurdum acaba diye düşünüp dururken, bunun şarkı değil Onuncu Yıl Marşı olduğunu farketmiştim. Bilirsiniz, bu marş «çıktık açık alınla…» diye başlar. Doğrusu, ben Süreyya’nın yanından pek öyle açık alınla çıkamamıştım. Çok beceriksizce çıkmıştım yola. Bu marşı söylemenin doğru olmadığına karar verdim. O zaman «Beni anlayan ilk kadın…» diye tekrarlamaya başladım. «Beni anlayan ilk kadın» sözünü bir şarkı olarak tekrarlıyordum. Ne var ki bu şarkıyı, hiç müzik bilmediğim halde kendim ve kendiliğimden bestelemiştim ve her söyleyişimde bestelediğim şarkının notası değişiyor, bazen gazel, bazen arya, bazen türkü, ya da marş, hattâ ilâhî oluyordu; daha doğrusu ben böyle olduğunu sanıyordum.
«Beni arılayan ilk kadın» diye avaz avaz bağırarak, taşlar, çalılar arasından tökezliye yalpalıya, düşe kalka giderken, birden ayağımın altından toprak yok oluverdi ve yetmişdokuz kiloluk bedenimi boşlukta buluverdim. Sert bir yerlere çarpa çarpa yuvarlanarak, ıslak bir tabakaya oturdum. İnsanlar başlarıyla oturmadığına göre, benimkisine «oturmak» denilemez; çünkü diple ilk değinen basımdı ve ayaklarım havadaydı. Toparlandıktan sonra, elyordamıy- la nasıl bir yerde olduğumu araştırdım, ama anlıya- nıadım; burası bir kör kuyu dibi, kurumuş bir dere yatağı, bir yapı çukuru, yeni açılmış bir ev temeli, kır evlerinden birinin helâ çukuru olabilirdi. Nasıl bir yer olursa olsun, o güzel, keyifli havamı bozmak istemedim. Sırtımı dayayacak bir oyuk bulup ayak-
Sarımı da uzattıktan sonra, her söyleyişimde makamı, usulü, notası değişen aşk şarkısına başladım :
— Beeenii anlıyaaan… ilk kaaadınnn!…
Öyle muyluydum ki, bu çukurun içinde sabaha kadar aşk şarkımı söyliyebilirdim. Ama birden ertesi sabah saat dokuzda Süreyya ile Florya’da buluşacağımız aklıma gelince fırladım. Kol saatimin fosforlu kadranına baktım, saat: iki… Son tren de kaçmış. Bulabilirsem bir taksiyle eve gitmem saat üçü bulur. Sabah dokuzda Florya’da olmam için de en geç altıda evden çıkmalıyım. Bir de uyur kalırsam, dokuzda Florya’da olamam, işte o zaman rezalet…
Kalkıp sıçradım, düştüğüm çukurdan çıkılacak gibi değil; atlıyorum, zıplıyorum, hopluyorum, maneviyatımı kuvvetlendirmek için de arada bir Tarzan gibi haykırıp haykırıp yeniden sıçrıyorum, ama ne yapsam çukurdan çıkamıyorum. Bütün bu çırpınmam, elbiselerimin yırtılmasından, elimin yüzümün çizilip kan içinde kalmasından başka bişeye yaramadı. Çırpınmakta devam etseydim biraz sonra elbiselerim üstümden tüm dökülüp – affedersiniz – striptiz bir bedenle kalacaktım. Son çabamla sıçrayıp kayalara çarpmamla tekerlene tekerlene yolun üstüne düşmez miyim… Oysa ben çukur içinde değil, bir yanı dimdik bayır olan yolun az ötesinde, kayalığın dibindey- mişim. İşte o zaman sarhoş olduğumu anladım, demek o sert içkiyi çok kaçırmıştım ki, yolu bayırı birbirinden ayıramaz olmuştum.
Birden aklıma kitap geldi; arkadaşımın kitaplığından birkaç günlüğüne okumak için aldığım önemli kitap… Kitabı, Süreyya ile seviştiğimiz yerdeki masanın üstüne koymuştum, orda unuttum. Ben nasıl bir çeşit içki içmişim ki, iyice kendimi bilmez olmuşum. Hani ben içki düşmanı da değilimdir; hayatımda iki – üç kez, uyum bozulmasın diye, arkadaş hatırı için bir kadeh rakı içtiğim olmuştur. Ama o gece içtiğim şey rakıdan da beterdi.
Kitap da çok değerli ve bulunmuyor. Şimdi ne yapsam, kitabı almak için geri dönsem, büsbütün geç kalacağım; sabah dokuzda olamam Florya’da… Sabah erkenden, eski bakan dostuma, unuttuğum kitabı iyi saklaması için telefon edecektim. Hızlı hızlı istasyona yollandım, arada bir sendeleyip düşüyor, kalkınca da önce yönümü belirleyip istasyona doğru yürüyordum. Son treni kaçırdığımdan, istasyonda taksi bulabilirsem binecektim.
Sonunda istasyonun ışıkları göründü ama, bildiğimiz bizim kör ışıklı istasyonlara benzemiyor; istasyonun her bir yanı renk renk ışıklarla donanmış, ışıl ışıl… Bu gece ulusal bayramlardan biridir desem yine de böyle ışıklandırılmaz istasyon…
Yaklaştıkça yaklaştıkça burasının benim bildiğim değil, ama bir başka şirin istasyon olduğunu anladım. Kapısında sırayla arabalar vardı, ama teki bile taksi değil, hepsi özeldi.
Bikaç şoför, arabalardan birinin çevresinde toplanmış şakalaşıyorlardı. Onlara yaklaşıp,
— Affedersiniz, burası hangi istasyon? dedim.
Bir külhanbey şoför,
— Edirne istasyonu… demez mi!…
— Edirne olamaz. Ben Anadolu yakasındayım.
deniz aşmadım ki, Edirne’ye gelmiş olayım. Şaka etmeyin benimle, sahi burası neresi?
İyi aile terbiyesi görmüş olduğu konuşmasından belli başka bir şoför öbürüne,
— Alay etme beyamcayla be, dedi, ne diye herifi kandırıyorsun ulan?
Bana dönüp,
— Burası Adapazarı istasyonu moruk… dedi.
— Allah Allah…
— Neye öyle şaştın?
— Ben az önce buralardan bir evden çıkmıştım. Ne çabuk Adapazarı’na gelmişim. Aferin bana, demek hızlı gitmişim. Hem de yollarda o kadar düştüğüm halde…
Şoför sordu :
— Senin buralarda bir yerlerde dediğin ev hangi vilâyet dahilindeydi. Malatya’da mı, yoksa Diyarbakır’da mı?
— Yok daha neler… İstanbul’daydı ayol… Affedersiniz ama, neredeyse sabah olacak, bu Adapazarı istasyonu neden böyle ışıklandırılmış?
— Haberiniz yok mu, bütün gazeteler yazdı: istasyon pencerelerinin kırık camları takıldı da, onun töreni yapılıyor. Kahkahaları da mı duymuyorsun. Ziyafet var…
Benimle alay ediyor terbiyesizler… İstasyona yürüdüm. Gerçekten kahkahalar yükseliyordu… Açık pencerelerden birinden içeri bakınca ne görsem: burası, az önce çıktığım eski bakan arkadaşımın evi değil mil… Yolda düşüp kalkıp, kimbilir kaç kere yön değiştire değiştire istasyona gidiyorum diye dönüp dolaşıp tersyüzü, çıktığım eve dönmüşüm.
Ama içerdeki insanların bu delicesine, boğularak gülüşmeleri neye? Bahçede, terasta kimse kalmamış, hepsi salona dolmuş. Sevgilim Süreyya bi- şeyler anlatıyor, öbürleri de kahkahalarla gülüyor; gülmekten kimisi boğulacak, kasıklarını tutuyor, kimisi yerlerde yuvarlanıyor, bacaklarını havada sallıyor, kimisinin de gülmekten gözlerinden yaş boşanmış…
Bir şişman kadın ciyak ciyak bağırıyor:
— Ay aman Süreyya, sus ayol, vallahi altıma ş’apıcam, sus kız!…
Karanlıkta kaldığımdan, pancur arkasından içer- dekilere görünmüyordum. Süreyya’nın sözlerini de duyuyordum :
— Ben hayatımda böyle enayi herif görmedim… Vay enayi plâkisi… «Siz anlaşılmamış bir dâhisiniz» dedim. «Ben de ruhu anlaşılmamış zavallı, betbaht bir kadınım Hasan Bey» dedim. Bir içirdim, bir içir- dim. Ben de içermiş gibi yapıp bardakları yere boşalttım. Herif kafayı bulunca su koyvermez mi!… İlham gelmesi için yazıya oturmadan önce yarım saat jimnastik yaparmış… «Benim yanımda Balzak da kim oluyormuş» demez mi!…
Biz onunla gizli gizli neler konuştuksa, bire bin katarak ballandıra ballandıra hepsini anlatıyor, dinli- yenler de kahkahadan kırılıyorlardı.
Eski bakan olan ahbabım, gülmekten yaş gelen gözlerini silerek,
— Bilirim, dedi, enayiler kralıdır. Şimdi hâli gözümün önüne geliyor da…
Oradan bir kadın.
— Yoksa ilân-ı aşk da mı etti? diye sordu.
Süreyya,
— Tabiî, dedi, hem de bir hüngürtüyle ağladı ki koca herif, ulur gibi…
Salonu dolduranlar yeni bir kahkaha kasırgasıy- la sarsıldılar.
Yavaşça pencerenin önünden çekildim. Artık iyice ayıldım, yolu tuttum. İstasyonda taksi yoktu. Evime gidecek hiçbir taşıt bulamadım. İstasyonun bekleme salonunda bir bank üzerinde sabahlerken Süreyya’nın niçin böyle yaptığını düşünüp durdum; sonunda buldum: Herhalde ikimizi başbaşa görmüşler ve dedikodu yapmışlardı. Zavallı kadın da bu dedikodulardan kurtulmak için, o yalanları söylemek zorunda kalmıştı. Yoksa Süreyya, aşkımıza bağlılık yeminine ihanet edecek kadın değildi.
Ertesi günü sabahı, ilk trenle Haydarpaşa’ya or- dan vapurla Köprü’ye geçtim. Önce kendime bir mayo satın alıp yine trenle Florya’ya gittim. Süreyya’nın söylediği plaja girdim. Saat dokuz, on, oniki, on- dört… Plâjın içinde aramadık yer, taramadık delik bırakmadım. Zavallı kadının başına kimbilir nasıl bir dert geldi de benim yüzümden, plaja gelemedi; yoksa mutlaka gelirdi.
Saat ondokuza kadar hiç umudum kırılmadan bekledim. Daha da bekliyecektim ama, az ötemde kumlara yüzükoyun uzanmış bikinili bir kadın güiüm- siyerek,
— Beyefendi, galiba ilk plâja gelişiniz… dedi.
— Evet, dedim, ilk bugün geldim. Ama siz ner- den anladınız?
— Teniniz çok beyaz da, hiç yanmamış. Ama sırtınız çok kızarmış, gece sızısından uyuyamazsınız. İsterseniz biraz krem süreyim sırtınıza, yanığa iyi gelir…
Cevabımı beklemeden yanıma geldi; bir elindeki şişeden öbür avucuna boşalttığı sıvıyı sırtıma sıvamaya başladı. Elinin dolaştığı yerlerden içime bir ılık, bir yumuşak yel yayıldı. Kendikendime,
— Beni anlayan ilk kadın!… diye mırıldandım.
— Kadın,
— Anlayamadım… dedi.
— Hiç… dedim.
Kadın,
— Otuz lira… dedi, güldü, kaba etli dudakları arasından altın kaplama dişleri göründü.
Ben de güldüm.
— Kabineye gidelim mi?… dedi.
— Balzak denen herif de kim oluyormuş., dedim.
— Kimmiş o? dedi, yoksa sana kafa mı tutuyor?
— Ben Nobel’i alırım… dedim.
— Anladım, dedi, bu Nobel dediğin o herifle senin paylaşamadığın bir karı, öyle değil mi?… Seni pek içim çekti. Boş ver Nobel’e be!… Hadi kalk!…
— Burda yatalım kumlara daha iyi…
— Peki yirmi kâğıt ver…
— Yok, otuz vereceğim, ama burda kal…
Kadının baldırına başımı koydum… Yok canım,
ben nasıl koyarım başımı oraya? Kadın, elense çeker gibi, başımı ensemden tutup baldırına yatırdı.
— Nobel sana kurban olsun… dedi.
— Beni anlayan, ilk kadın… dedim.
— Kim?
— Sen!…

Yorum yapın

Daha fazla Edebiyat, Eğlence Mizah
Halil Cibran: “Bülbül, yavruları köle olmasın diye / yuvasını altın kafes içine kurmaz”

Ve Sevincim Doğduğu Zaman Ve Sevincim doğduğu zaman onu kollanma...

Kapat