Anton Çehov’un Hiç Eskimeyen Hikayelerinden 9 Alıntı

Anton ÇehovModern öykünün, Edgar Allan Poe ve Maupassant’la birlikte üç büyük kurucusundan biri olarak tanınan Anton Çehov, 17 Ocak 1860’ta Azak Denizi’nin kıyısındaki Taganrog kasabasında doğdu.

Katı bir Hristiyan babanın oğlu olan Çehov’un çocukluğu babasının baskısı altında geçer. Her sabah uyanırken ilk düşüncesi “Babamdan bugün dayak yiyecek miyim?” olur. Buna rağmen yıllar sonra bir yazar olduğunda “Yeteneklerimiz babamızdan, ruhumuz da anamızdan geçti bize” diyecektir. 19. yüzyılın son dönemlerini başarılı bir şekilde anlatması ve edebiyatın farklı alanlarında başarılı ürünler vermesiyle tanınan Çehov, eserlerinde en çok taşra-şehir hayatı çelişkisini, aristokrasinin çöküşünü, gelecek olan yeni düzene toplumun ve insanların bir türlü ayak uyduramayarak çırpınmalarını ele almıştır.

Taganrog Lisesi’ni 1879 yılında bitirdikten sonra Moskova’ya giderek Moskova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi. 1884 yılında hekimlik unvanını alarak bir süre pratisyen hekim olarak çalışmaya başladı. Anton Çehov, sanat yaşamına üniversite eğitimi sürecinde para kazanmak amacıyla önceleri üniversitenin Dosug isimli dergisine, ardından da gülmece dergilerine kısa öyküler göndermekle başlar. Bir gazetenin sahibi olan, çok para ödemeden iyi yazılar yazabilecek yeni yetenekler arayan Suvorin’in gazetesinde yazmaya başlar. Mehmet Özgül’ün Türkçe’ye çevirdiği Doktor Çehov’dan Öyküler kitabına Celal Üster’in yazdığı önsözde, Çehov’un kendi yayıncısına yazdığı mektupta şöyle dediğini öğreniriz: “Tıp, nikahlı karım benim, edebiyat ise metresim. Birine kızarsam, geceyi öbürüyle geçiriyorum. Bu davranışımı belki biraz uygunsuz bulabilirsin ama en azından sıkıcı değil. Hem zaten, benim bu ikiyüzlülüğümden ikisinin de bir şey kaybettiği yok.”

Çok geçmeden kısa öykü türünde kendi tarzını yakalayan sanatçı, kısa öykünün ustası olarak Rus ve Dünya Edebiyatı’nda yerini alır. İlk öykülerinden Memurun Ölümü müthiş bir ironi taşır. Hapşırdığı için kendini suçlayan ve bunun için defalarca özür dilemeye kalkan bir memurun öyküsüdür ve komiklikten drama dönüşür.

1.Memurun Ölümü, 1883

Çehov’un ilk bakışta hiçbir anlam ifade etmeyen ufak ayrıntılara olan düşkünlüğü, kahramanlarının içsel yaşamlarını en ince ayrıntısına kadar tasvir edebilme yeteneği, hafif mizah, keskin hiciv, iç karartıcı ve hüzünlü motifleriyle, yalnızca anavatanının değil, tüm dünya edebiyatının gelişimini etkilemiştir. Her öyküsünde başka bir hayatı kaleme alan Çehov, büyük romanlarda yaratılan devasa tabloları, öykülerinde kendi üslubunca minimalize ederek, daha az olay ve kişiye indirgeyerek farklı anlatım tarzı sergilemiştir. Eserlerinde Anton Çehov adını 1886 yılına kadar kullanmaz. Çehov ilk yazılarında Dalaksız Adam, Kardeşimin Kardeşi, Ulysee gibi takma adlar kullanır. En çok kullandığı ad ise lisedeki hocasının taktığı ad olacaktır: Antoşa Çehonte.

2 Dilenci, 1887

Çehov, Bozkır’ı 1887-1888’de yazdı. Bununla, hayatında ilk kez kısa öyküden uzun öyküye yönelmişti. Bozkır’da, Rus kırsalında yoksulluklar ve sert doğa koşullarıyla mücadele eden küçük insanın başından geçen trajik olayları, gündelik hayatın sıradan bir parçasıymış gibi ele alır. Eser okurları tarafından çok beğenildi, ama tam da aynı günlerde ilk tiyatro oyunu İvanov, Moskova’da başarısızlığa uğradı. “Entrika, karmaşık, ama aptalca değil” diyecektir bu oyunu için Çehov. 1887’de gerçekleşen ilk temsilde, oyuncular repliklerini unutur, sahneye sarhoş çıkar, eleştirmenler oyunu anlamadıklarını söyler. Bir iki gösterimden sonra oyun kaldırılır. 1888’de Alaca Karanlıkta kitabı ile Puşkin Ödülü’nü kazanır.

3. Bozkır, 1887

Pasifik’te bulunan Sahalin Adası’na gider, daha sonra 1891’de Avrupa gezisine çıkar ve Çehov dönüşünde 6 No’lu Koğuş, Üç Yıl, Kara Keşiş, Bilinmeyen Bir Adamın Hikayesi, Mujikler gibi ustalık dönemi öykülerini yazar.

4 Besleme, 1888

6 No’lu Koğuş, Çehov’un toplumsal içerikli hikayelerindendir. Çarlık Rusyası’nın yaşadığı ekonomik sorunları, toplumsal duyarsızlığı ve iletişimsizliği anlatan ve aslında içten içe deliliği sorgulayan gerçekçi bir öyküdür.

5. 6 Numaralı Koğuş, 1892)

Çehov’un tiyatro sevgisi, çocuk yaşlarında izleyici olarak başladı. Orman Cini adlı oyununun övgüyle karşılanmamasından ve Martı’nın ilk gösteriminin fiyaskoyla sonuçlanmasından sonra, bir daha oyun yazmamaya karar verse de Orman Cini’nin yeni yazımı olan Vanya Dayı eserinin büyük övgüye layık görülmesi ve Martı’nın ikinci sahnelenişinde kazandığı başarı, onun Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi oyunlarını yazmasına sebep oldu. Anton Çehov, Martı adlı eserinde bir çiftlikte yaşayan orta aydın bir grup insanın, çıkara dayalı hayatını ve bu yaşantının sonuçlarını anlatmaktadır. Anton Çehov eserinde bencil amaçlarla yola çıkıldığında insanı tatmin etmeyen, topluma yararsız bir hayat yaşanacağını savunmaktadır.

6. 1 Martı, 1896

Anton Çehov’u, Rus Edebiyatı’nın olduğu kadar Dünya Edebiyatı’nın da unutulmazları arasına sokan en önemli unsur, oyunlarında konularından çok, o konuları işleyiş tarzıdır. Çünkü görünürde, seçtiği konular aynıdır ve çok çarpıcı, heyecan dolu ya da çok trajik, gülünç konular değildir. Onun oyunlarının, seyredilmesi kolay olan, akıcı olaylarla örülmüş oyunlar olduğu söylenemez. O, çağdaşı olan diğer yazarlardan, öykülerinde ve oyunlarında yepyeni bir tarz yaratmakla ayrılır. Bu tarzın en önemli özelliği durağanlıktır. Ancak durağanlıkla pasiflik arasında ince çizgiyi muhafaza etmesi, onu başarılı kılan en önemli faktördür. Çehov’un oyun karakterleri, hiçbir şeye, hiçbir zaman aşırı tepki vermezler. Tepkileri biraz sınırı aşsa, pişmanlıkla kendilerini açıklama gereği duyarlar.

Çehov, Vanya Dayı’da, bir yanda namusu ile geçim derdi yaşayan Vanya ve yeğeni Sonya, diğer yanda hazıra konarak, üretmeden, hayatını gösteri ve şatafatla sürdüren profesör Serebryakov ile onun genç ve güzel karısı Yelena arasında yaşanan çatışmayı anlatır.

7. Vanya Dayı, 1897

Çehov, bu oyunlarla yalnız adını duyurmakla kalmamış, söz konusu oyunlar aracılığıyla dönemin oyun yazarlığı ve sahneleme anlayışı üzerinde de büyük etkisi olmuştur. Öyle ki dönemin tiyatro anlayışında belirleyici rol oynayan Moskova Sanat Tiyatrosu, Çehov oyunlarıyla özdeşleşmiş ve Moskova Sanat Tiyatrosu’nun etkisi tüm Rusya’da hissedilmiş, 1900’lü yılların başında topluluk yurt dışında da ün kazanmıştır.

Üç Kızkardeş oyununda, Kuzey Rusya’da bir taşra kentinde Olga, Maşa ve İrina adlı üç kız kardeş ve erkek kardeşleri Andrey ile yaşamaktadırlar. Artık hayatta olmayan babaları General Prozorov’un askeri birliklerin başına atanmasıyla, Moskova’dan on bir yıl önce kente gelen üç kız kardeş Moskova özlemiyle yaşamaktadırlar. En büyükleri Olga yirmi sekiz yaşında bekar bir lise öğretmenidir. İkinci kardeş Maşa yirmi bir yaşında ve öğretmen olan Kuligin’le evlidir. İrina henüz yirmi yaşında, bekar ve çalışma hevesiyle yanıp tutuşan üçüncü kız kardeştir.

8. Üç Kızkardeş, 1901

Vişne Bahçesi’nde aristokrat bir ailenin son fertleri tüm servetlerini tüketmişlerdir. Ellerinde kalan son şey olan vişne bahçesiyle çevrili çiftlikleri ise borçlarından ötürü satılmak üzeredir. Üretmeye ve çalışmaya alışık olmayan bu insanlar, kapılarını sıkıca kapadıkları evlerinde, servetlerinin son kırıntılarını tüketirken, dışarıda yaşanan büyük değişim, sadece o ünlü vişne bahçelerini değil, eskiden olduğu gibi sürdürebileceklerini sandıkları yaşamlarını da tehdit etmektedir. Çehov, değişim denilen süreci sorgularken, 19. yüzyıl sonu Rus aristokrasisinin çözülüşüne ve çöküşünü anlatıyor.

9. Vişne Bahçesi, 1904

Anton Çehov ile Lev Nikolayeviç Tolstoy, 1885 yılındaki ilk karşılaşmalarından Çehov’un 1904 yılındaki ölümüne kadar süren yakın bir dostluk kurdular. Çehov’un Tolstoy’un fikirlerinden epey etkilendiği bilinmekte. Tolstoy’un ise Çehov’un özellikle de oyun yazarlığını küçümsemesini, Peter Sekirin’in yazdığı Çehov’un ailesine, meslektaşlarına ve arkadaşlarına ait mektup, günlük ve makalelere dayanan Çehov Anıları adlı kitabı sayesinde öğreniyoruz. Tolstoy Çehov’a şöyle söylüyor: “Oyun yazarı, tiyatro seyircisinin elinden tutup, onu istediği yöne doğru götürmelidir. Senin karakterlerini takip etsem nereye varırım? Ancak oturma odasındaki koltuğa gidip geri dönerim. Çünkü karakterlerinin başka gidecek yeri yok…”

Bir öyküye başlarken diyelim duvarda bir tüfeğin asılı olduğunu söylediniz, o tüfek ya öykünün sonunda ya da daha önce kesinlikle ateş almalıdır. Çehov’un daha çok sahnelemede dikkat edilmesi gereken bir unsur olarak tanımladığı bu teknik, öykü için de geçerlidir. Eğer birinci perde açıldığında duvarda bir tüfek asılıysa veya oyunculardan birisinin belinde tabanca görülüyorsa, o tüfek patlamalı, o tabanca kullanılmalıdır. Çehov’un öykülerinde de her öğe kurguya titizlikle yerleştirilmiştir. Gereksiz bir sözün, tasvirin, kişinin öyküde yeri yoktur.

Ona niçin evlenmediği sorulduğunda “Tabii ki ben de evlenmek isterim. Ama ay gibi sürekli ufkumda durmayacak bir kadın bulun. O Moskova’da otursun, ben köyde…” der. Tiyatro oyuncusu olan Olga Knipper ile aynen böyle bir evlilik yaptı. Eşi mesleği gereği Moskova’da oturmak zorundaydı, bu durum onu üzüyordu ama buna rağmen, eşine olan sevgisinden dolayı acı çekmek pahasına da olsa, “Yanımda kal” diyemedi. Ciğerlerinden rahatsızdı, bir de koleraya yakalanmıştı. Kendisi için “Suda boğulan bir insana benziyorum” diyordu. Çehov’un son anını eşi şöyle anlatır: “O son gün, ‘Ölüyorum!’ dedi. Sonra kadehi tuttu, yüzünü bana çevirdi, en güzel gülümsemesiyle güldü ve ‘Çoktandır şampanya içmemiştim’ dedi. Sessizce dibine kadar içti, yavaşça sol yanına uzandı.” (1904)


Kaynak: leblebitozu.com, Çehov’un Öykücülüğü Üzerine, Anton Çehov, Sevda Dıraga Canbaz, Hece Öykü, Sayı: 18, Aralık 2006 – Ocak 2007

Yorum yapın

Daha fazla Edebiyat
Anayurt Oteli: Bir iki iki delik Keçeci Zade Malik – Yusuf Atılgan

Arap rakamlarıyla 'bir, iki, iki delik' bin iki yüz elli...

Kapat