Anton Çehov: Meseleyi bilmeyenler için bazı işler hayli kolay gibi görünür

Esas itibariyle cinayet nedir? Cinayet, kötü niyetle yapılan ahlâksızca bir harekettir. Fakat insanların iradesi serbest midir? İlim, bu mesele hakkında hâlâ müspet bir cevap bulmuş değildir, ilim adamları bu hususta birbirinden ayrı kanaatler taşırlar.

Uskov’ların aile sırrının, evden dışarı çıkmaması için en sıkı tedbirler alınmıştı. Hizmetçilerin yarısı tiyatroya ve sirke gönderilmiş, geri kalanlar ise mutfağa tıkılmıştı. Hiç kimsenin eve alınmaması için de emir verilmişti. Albay amcanın karısı, kız kardeşi ve mürebbiye bu sırrı bildikleri halde hiçbir şey bilmez gibi görünüyorlar; yemek odasında oturuyor, ne salonda, ne de sofrada ortaya çıkmıyorlardı.

Bütün bu karışıklığın sebebi olan yirmi beş yaşındaki Saşa Uskov çoktan beri evde idi. Koruyucusu, iyi kalpli İvan Markoviç dayının tavsiyesi üzerine, çalışma odasına açılan kapının yanında, sessiz sedasız oturuyor ve kendisini samimî bir itirafa hazırlıyordu.

Kapının arkasında, çalışma odasında bir aile konuşması geçiyordu. Bu konuşma pek nahoş ve nazik bir mesele üzerindeydi. Saşa Uskov bir sarraftan bir müddet önce, sahte bir bono kırdırmıştı. Üç gün önce bu bononun vadesi gelmişti. İşte şimdi amcasıyla dayısı İvan Markoviç bu meseleyi hal ile meşguldüler.

Bonoyu ödeyip aile namusunu kurtarmak mı, yoksa ellerini kavuşturup, meselenin mahkemeye intikal etmesine göz yummak mı lâzımdı? Yabancı olup ta bu meseleyle yakından ilgilenmeyenler için bu gibi işler halli kolay gibi görünür. Ama böyle meseleleri halletmek felâketine düşen insanlar için vaziyet pek ciddî ve pek zordur. Amcalarla dayı çoktan beri görüşüyorlar ama meselenin halli bir adım bile ilerlemiyordu. Albay olan amca:

— Baylar, diyordu ve sesinde bir yorgunluk, bir acı seziliyordu.

— Baylar, aile namusunun bir ön yargı olduğunu kim söylemiş? Ben hiç de böyle bir şey söylemedim. Ben yalnız sizi, yanlış bir görüşe düşmemeniz için ikaz ediyorum. Tamir kabul etmez bir hataya düşmeniz ihtimalini hatırlatmak istiyorum. Bunu nasıl olup ta anlamıyorsunuz? Sizinle Çince değil, Rusça konuşuyorum.

İvan Markoviç yumuşak bir eda ile:

— Anlıyoruz kardeşim, anlıyoruz, diyordu.

— Benim aile namusunu kabul etmediğim söylediğinize göre, demek ki, anlamıyorsunuz. Gene söylüyorum, yanlış anlaşılmış… Aile namusu bir ön yargıdır. Yanlış anlaşılmış… İşte benim dediğim bu. Herhangi bir sebepten bir dolandırıcıyı müdafaa etmek ve onu göreceği cezadan kurtarmak, bu dolandırıcı kim olursa olsun, gayrikanunî ve namuslu bir insana yakışmayan bir harekettir. Bu aile namusunu kurtarmak değil, medeni cesaretsizliktir! Bakın, orduyu misal olarak alalım… Ordunun şerefi, bizim için bütün şereflerden üstündür. Ama biz gene de suçlu olan mensuplarımızı saklamıyoruz, suçlarını örtbas etmiyoruz. Onları mahkemeye veriyoruz. Bundan ne çıkar? Ordunun şerefi bu yüzden kaybediyor mu? Hiç de değil, aksine.

Temyiz mahkemesinde çalışmakta olan öteki amca sessiz sedasız, pek akıllı olmayan, romatizmalı bir zattı. Susuyor yahut da bir dava açıldığı takdirde Uskov’larm gazetelere düşeceğini söylüyordu.

Onca bu işi baştan kapatmak ve yayılmasına mâni olmak lâzımdı. Fakat gazetelere dair fikirlerinden ayrı olarak, noktai nazarını başka bir şeye istinat ettirmiyordu.

Saşa’nın dayısı, iyi kalpli İvan Markoviç rahat rahat, tatlı tatlı ve sesinde hafif bir titreme ile konuşuyordu. O, işi şuradan alıyordu; gençliğin hakkı vardır, diyordu, kendini kaptırması onun özelliklerindendir, hangimiz genç olmadık ve hangimiz kendimizi kaptırmadık. Alelâde insanlardan bahsetmiyorum: Büyük adamlar bile gençliklerinde yanlış hareketlerden ve birtakım kötülüklere kapılmaktan uzak kalamamışlardır. Büyük yazarların hayatlarını ele alın: hangisi gençken kumarda para kaybetmemiş, içmemiş, makul düşünen insanların kızgınlıklarını kendi üzerine çekmemiştir. Eğer Saşa’nın böyle bir şeye kapılması bir cürüm haline geliyorsa unutmamak lâzım ki, Saşa, hemen hemen hiç terbiye görmemiştir. Kendisi lisenin dokuzuncu sınıfından kovulmuştur. Annesini ve babasını ise çocukken kaybetti. Ve böylece en nazik yaşlarında kendisine yol gösterilmedi, faydalı tesirlerden uzak kaldı. Saşa gayet sinirli, kolay feveran eden bir adam olmuştur. Sağlam bir temeli yoktur. Ve en mühimi de talihsizdir. Suçu varsa da, herhalde müsamahaya ve her merhametli insanın sevgisine lâyıktır. Şüphesiz onu cezalandırmak lâzımdır. Ama o, bizzat kendi vicdanı ve yakınlarının kararını beklerken, çektiği ıstıraplar yüzünden zaten cezasını görmüştür. Albayın ordu ile yaptığı mukayese pek güzeldir ve bu onun zekâsının yüksekliğini gösteriyor. Sosyal vazifeden bahsedişi onun ruhundaki asaleti belli ediyor. Fakat unutmayalım ki, her ferdin içinde bir vatandaş, bir de Hıristiyan vardır, ve İvan Markoviç coşarak:

— Eğer biz, mücrim çocuğu cezalandırmak yerine ona yardım elimizi uzatırsak vatandaşlık vazifemize ihanet mi edeceğiz? diye bağırdı.

Bundan sonra İvan Markoviç aile namusundan bahsetmeye başladı. O, filhakika Uskov’ların soyuna mensup olmak şerefine nail değildi. Fakat bu ünlü soyun 13’üncü yüzyıldan beri mevcut olduğunu gayet iyi biliyor; ayrıca da bir dakika bile olsun hatırasını unutamadığı pek sevgili kız kardeşinin, bu soyun mümessillerinden birinin karısı olduğunu da hatırından çıkarmıyordu. Bir kelimeyle bu soy birçok sebepten dolayı kendisi için pek kıymetliydi. 1500 ruble için bu her şeyden üstün olması gereken şecere üstüne bir gölge düşmesi fikrini asla kabul edemiyordu. Bütün bu sayıp dökülen sebepler yetmediği takdirde. İvan Markoviç, son olarak dinleyicilerden kendi kendilerine şunu sormalarını teklif etti: esas itibariyle cinayet nedir? Cinayet, kötü niyetle yapılan ahlâksızca bir harekettir. Fakat insanların iradesi serbest midir? İlim, bu mesele hakkında hâlâ müspet bir cevap bulmuş değildir, ilim adamları bu hususta birbirinden ayrı kanaatler taşırlar. Meselâ, en yeni Lombrozzo Okulu [bkz. Cesare Lombroso], serbest bir iradeyi kabul etmiyor ve her cinayeti ferdin anatomik hususiyetlerinin mahsulü sayıyordu. Albay yalvararak:

— İvan Markoviç, dedi, biz burada ciddî bir işten bahsediyoruz; siz ise Lombrozzo’yu karıştırıyorsunuz. Zeki bir insan olduğunuza şüphe yok. Ama bunlardan bahsetmeye ne lüzum var. Yoksa bütün bu lâfların, bu belâgatin meseleyi halledeceğini mi sanıyorsunuz?

Saşa Uskov kapısının önünde oturmuş dinliyordu. Ne korku, ne utanç, ne sıkıntı, yalnız yorgunluk ve bir ruh boşluğu duyuyordu. Ona göre, affedilmesiyle edilmemesi arasında bir fark yoktu. Kendisi buraya sadece verilecek hükmü dinlemek, gerekirse izahatta bulunmak üzere gelmişti. Ama bunu da iyi kalpli İvan Markoviç’in ricası üzerine razı olmuştu. Başına gelecek şeyden bir korkusu yoktu. Ha bu oda, ha hapishane, ha Sibirya, onun için hepsi birdi. (Sibirya ise Sibirya… Allah belâsını versin.)

Hayattan bıkmıştı. Gerçekten hayat ona pek ağır geliyordu. Gırtlağına kadar borca batmıştı. Cebinde meteliği yoktu. Akrabalarından buz gibi soğumuştu. Dostlarından ve kadınlardan er geç ayrılması icap edecekti. Çünkü onlar şimdiden, onun beleşçiliğine istihfafla bakmaya başlamışlardı. Doğrusu, geleceği pek karanlıktı.

Saşa kayıtsızdı. Onu yalnız bir tek şey; bu kapının arkasında kendisi için cani denmesi heyecanlandırıyordu. Her an yerinden fırlamak, bu odaya girmek ve albayın o madenî bet sesine karşı:

— Yalan söylüyorsunuz, diye bağırmak istiyordu.

Bu cani sözü korkunç bir sözdü. Bu kelime, katiller, haydutlar, hırsızlar için kullanılır. Bir kelime ile ahlâksız, kötü insanlar için. Saşa ise o gibi insanlardan çok uzaktı. Doğrusu borcu çoktu. Ödeme kabiliyeti de yoktu. Ama borç cinayet değildi ya. Borcu olmayan insan da pek azdı. Albayla İvan Markoviç de borç içindeydiler.

Saşa, benim günahım ne, diye düşünüyordu. O, sahte bir bonoyu kırdırmıştı. Fakat bütün tanıdığı arkadaşları pekâlâ bu gibi işleri yapıyorlardı. Meselâ Handrikof ve Von Burst, ne zaman parasız kalsalar, akrabaları veya dostları adına sahte bonolar tanzim edip, kırdırırlar ve evlerinden para gelir gelmez bu bonoları müddeti dolmadan geri alırlardı. Saşa da aynı şeyi yapmıştı. Fakat Andrikof kendisine vaat ettiği parayı vermeyince bonoyu geri alamamıştı. Kabahati Saşa’da değil, aksi tesadüflerde aramak lâzımdı. Başkanın imzasını kullanmak, suçlu bir hareket sayılırdı, ama gene de bir cinayet değildi. Herkesin kullandığı bir usul, çirkin bir haldi.

Fakat kimseye de hiçbir bakımdan zararı yoktu. Çünkü Saşa, albayın imzasını taklit ederken ona bir kötülük geleceğini, onu zarara sokacağını hatırına bile getirmemişti. Saşa, “Hayır, bu benim bir cani olduğumu göstermez.” diye düşünüyordu. “Benim karakterim cinayete müsait değildir. Ben hisli, iyi kalpli bir insanım. Param olunca fakirlere yardım ederim…” İşte Saşa böyle düşünürken kapının arkasında konuşmalar hâlâ devam ediyordu.

Albay gittikçe hiddetlenerek:

— Ama baylar bu işin sonu yoktur. Düşünün bir defa, farz edelim ki, affettik ve bonoyu ödedik. O zaman Saşa yine bu yolsuz hayata devam eder, yeni yeni borçlara girer, parasını boşu boşuna harcar, bizim terzilerimize gidip, namımıza kendisi için kostümler ısmarlar. Yaptığı işin, son kabahati olduğunu garanti edebilir misiniz? Bana gelince, ben onun düzeleceğine hiç de inanmıyorum.

Temyiz mahkemesi memuru cevap olarak bir şeyler mırıldanıyor, sonra da İvan Markoviç tatlı tatlı ve sühuletle konuşmaya başlıyordu. Albay sandalyesini sabırsızlıkla oradan oraya çekiyor ve madenî bet sesiyle İvan Markoviç’in sözlerini kapatıyordu. Nihayet kapı açıldı ve İvan Markoviç dışarı çıktı. Zayıf, sakalsız yüzü yer yer kıpkırmızı olmuştu. Saşa’yı elinden tutarak:

— Gel, dedi, samimiyetle her şeyi itiraf et… Onurunu kır da açıkça, itaatkâr bir şekilde konuş.

Saşa odaya girdi. Temyiz mahkemesinde çalışan amca oturuyor, albay ellerini ceplerine sokmuş bir ayağını sandalyeye dayamış, masanın önünde duruyordu. Oda sigara dumanıyla dolu ve havasızdı. Saşa ne memura ne de albay baktı. Birdenbire bir utanç duydu, canı sıkıldı. Endişeyle İvan Markoviç’e döndü ve:

— Ödeyeceğim… Vereceğim, diye mırıldandı.

Madenî ses:

— Bu bonoları kırdırırken, sonunu düşünmedin mi? diye sordu.

— Ben… Bana… o zaman Handrikof borç para vereceğini vaat etmişti. Saşa, bundan başka bir şey söyleyemedi. Odadan çıktı. Tekrar kapının yanındaki sandalyeye oturdu.

O anda çekip gitmeyi çok isterdi. Fakat içinden taşan nefret onu boğuyor gibiydi, albayın sözünü kesmek, ona hakaret etmek için kalmak lâzım geldiğini düşünüyordu. Oturmuş, nefret ettiği amcasına söylenecek şöyle adamakıllı, ağır bir söz ararken, karanlığa gömülmüş olan misafir odasının kapısında bir misafir belirdi. Bu albayın karısıydı. Kadın, Saşa’yı yanına çağırdı. Parmaklarını çatlatarak, ağlaya ağlaya:

— Aleksandr, biliyorum, beni sevmiyorsunuz, dedi, ama rica ederim dinleyin, beni dinleyin. Dostum bu nasıl oldu? Bu korkunç, korkunç bir şey. Allah aşkına onlara rica edin, kendinizi temize çıkarın, yalvarın.

Saşa, onun kalkıp inen omuzlarına, yanaklarından dökülen yaşlara bakıyor, kapı arkasından yorgun, bitkin insanların donuk, sinirli seslerini duyuyor ve omuzlarını silkiyordu. Saşa asil şovunun, 1500 ruble için bu kadar gürültü patırtı çıkaracağını hiç tahmin etmezdi. Ne bu gözyaşlarına, ne de duyduğu seslerin titreyişine bir mana verebiliyordu.

Bir saat sonra albayın, kendi fikrini kabul ettirdiğini işitti… Amcalar ve dayısı işi mahkemeye götürmeye karar vermişlerdi. Albay içini çekerek:

— Karar, dedi, tamam, bitti artık.

Bu karardan sonra amcalarda ve dayıda, hatta kararda ısrar eden albayda bile, hissedilir bir çözülme başladı. Odaya bir sessizlik çökmüştü. İvan Markoviç ah çekerek:

— Ah Yarabbim… Zavallı kız kardeşim, dedi. Ve o zaman kız kardeşinin o sırada mutlaka göze görünmez bir şekilde odada bulunduğunu anlatmaya başladı. Herhalde o zavallı, muhterem, bedbaht kadının şimdi ağladığını, oğlu için yalvardığını söyledi. Onun öteki dünyadaki rahatı İçin Saşa’yı affetmek lâzımdı.

Hıçkırıklar duyuluyor, İvan Markoviç ağlıyor ve kapının arkasından işitilmesi mümkün olmayan birtakım sözler mırıldanıyordu. Albay ayağa kalkıyor, odada bir aşağı bir yukarı dolaşıyor ve uzun konuşma tekrar başlıyordu.

Tam bu sırada misafir odasında saat ikiyi vurdu. Aile meclisi bitmişti. Albay, kendisinin bu kadar âsabını bozan adamı görmemek için çalışma odasından misafir odasına gelmedi de sofadan geçti… İvan Markoviç ise odasına girdi. Heyecanlı idi. Ellerini neşe ile ovuşturuyor, ağlamış gözleriyle neşeli neşeli bakıyordu. Dudaklarında bir gülümseme peyda olmuştu. Saşay’ya:

— Vaziyet iyi, dedi, Allah’a şükür… Sen artık evine gidip rahat rahat uyuyabilirsin. Biz bonoyu ödemeyi kararlaştırdık. Fakat şu şartla ki, pişmanlık getireceksin ve hemen yarından tezi yok köyüne gidip işle güçle uğraşacaksın.

Bir dakika sonra İvan Markoviç ile Saşa paltolarını, şapkalarını giymişler, merdivenden iniyorlardı. Dayı nasihatler veriyor, Saşa ise onu dinlemiyor ve omuzlarından yavaş yavaş ağır ve kasvetli bir şeyin kalktığını hissediyordu. Affedilmişti. Artık serbestti! Neşe bir rüzgâr gibi göğsünü dolduruyor ve kalbinde tatlı bir ürperme hissediyordu. Nefes almak, çabuk yürümek, yaşamak istiyordu! Sokak fenerlerine, kararmış gökyüzüne bakarak, bugün “Ayı” adındaki lokantada Von Vurst, isim gününü kutluyor, diye düşündü. Ve neşe tekrar ruhunu kapladı.

— Gideceğim, diye karar verdi. Fakat bu anda, cebinde bir kapik bile olmadığını hatırladı. Şimdi yanlarına gideceği arkadaşlarının parasızlığından ötürü onu hor gördüklerini düşündü. Ne olursa olsun mutlaka para bulmak lâzım, İvan Markoviç’e:

— Dayı bana yüz ruble ödünç versene, dedi. Dayısı ona şaşkın şaşkın bakarak, arka arka fener direğine doğru gitti. Saşa sabırsızlıkla ayak değiştirerek ve nefes nefese:

— Dayı rica ederim, şu yüz rubleyi ver, dedi, sonra yüzü değişti, titremeye başladı. Dayısına doğru yürüdü. Onun hâlâ meseleyi anlamadığını, hep öyle şaşkın şaşkın durduğunu görerek:

— Vermeyecek misin? diye sordu. Dikkat et, eğer vermezsen yarın gidip polise teslim olurum. Bonoyu ödemenize vakit bırakmam. Yarın yeni bir sahte bono yazarım.

Şaşırmış olan İvan Markoviç dehşet içinde, anlaşılmaz birtakım laflar mırıldanarak para çantasından yüz rublelik bir kâğıt çıkardı ve Saşa’ya uzattı. Saşa parayı derhal kaptı ve dayısından uzaklaştı…

Arabaya bindikten sonra, Saşa sakinleşmiş ve içinde neşenin tekrar canlandığını hissetmişti. İyi kalpli İvan Markoviç’in aile meclisinde bahsettiği o gençlik hakları, içinde uyanmış ve konuşmaya başlamışlardı. Saşa gideceği içki âlemini düşünüyor ve kafasındaki şişeler, kadınlar ve dostlar arasında şu fikir dönüyordu:

— Şimdi görüyorum ki ben bir caniyim. Evet caniyim.

Anton Çehov
Bir Mesele – Hikayeler

Yorum yapın

Daha fazla Edebiyat
“Yaşam bir armağandır!” Dostoyevski’nin İnanç Yolculuğu – Ziya Meral

“1846’da İnsancıklar kitabının yayımlanması Dostoyevski’nin geleneksel bir Hristiyan’dan radikal ve...

Kapat