Amin Maalouf: İyi olsunlar, kötü olsunlar, sözler birer ok gibidirler

Hasan Sabbah, Büyük Vezir’in vazgeçemediği yararcılarından biri oluverdi. Sahte tüccardan, sahte dervişten, sahte acılardan oluşan ve Selçuklu İmparatorluğunu baştan aşağı dolaşan bir muhbirler şebekesini kısa zamanda kurmuştu ve her saray da, her çarşıda, her evde kulağı vardı.

Komplolar, dedikodular, söylentiler rapor ediliyor, açığa çıkarılıyor, oyunlar bozuluyordu. Nizam, ilk günler çok memnundu. Bu korkunç şebekenin ipleri kendi elindeydi. O güne dek; bu işe soğuk bakan Melikşah’a varıp, övüneceği sonuçlar sunuyordu. Aslında, Melikşah huzursuzdu. Babası Alpaslan, böyle bir siyaset gütmemeyi tavsiye etmemiş miydi? “Dört bir yana muhbir yerleştirecek olursan, sana sadık olan gerçek dostların bundan kuşkulanmayacak, düşmanların ise tetikte, önlemlerini almış olacaklardır. Zaman geçtikçe, muhbirleri etkilemeye çalışacaklar, gün gelecek dostlarının aleyhine, düşmanlarının lehine raporlar almaya başlayacaksın. İyi olsunlar, kötü olsunlar, sözler birer ok gibidirler. Bir kaçını bir arada fırlattın mı, biri mutlaka hedefi bulur. Sonunda, kalbini dostlarına kapatır, düşmanlarına açarsın. Yanına gelip kurulanlar, düşmanların olur. O zaman, gücünden geriye ne kalır?”

Ama Melikşah’ın muhbir kullanmanın yararı konusundaki kuşkuları, hareminde onu zehirlemek isteyen bir kadının yakalanması ile yok oldu. Hasan Sabbah, Melikşah’ın yanından ayıramadığı adamı haline geldi. Sultan ile Hasan arasındaki bu sıkıfıkılık, Nizam’ın hiç hoşuna gitmiyordu. Bir kere, her ikisi de gençti. Cuma günleri düzenlenen şölen sırasında, iki delikanlı, Veziri ihmal ederek eğleniyorlardı.

Bu şölenlerin birinci kısmı, resmi ve ciddi bir biçimde cereyan ederdi. Nizam, Melikşah’ın sağında otururdu. Okuma yazması olanlar, bilginler, çepeçevre dizilir, Hint ya da Yemen kılıçlarını methederler, Aristo’nun yazdıklarına kadar her konuda tartışırlardı. Sultan bir süre bu konulara ilgi duyar, sonra bakışları donuklaşırdı. İşte o zaman Vezir, gitme vaktinin geldiğini anlar, diğerleri de onu izlerdi. Onların yerini sazcılar, rakkaseler, oyuncular alır, şarap testileri dolar, içki sofrası da, hakanın keyfine göre uzun ya da kısa sürerdi. Güçlü vezirinden vazgeçmeyen Sultan öcünü eğlenmekle almış olurdu. Günü geldiğinde “baba”sını nasıl vuracağını tahmin etmek için, çocuksu bir taşkınlıkla ellerini nasıl çırptığını izlemek yeterliydi.
Hasan, Sultan’ın Vezir’den nefret etmesi için elinden geleni yapmaktaydı. Nizam hangi konularda erişilmez sayılıyordu? Bilgisi ile mi? Ussallığı ile mi? Tanrı ve İmparatorluğu savunma yeteneği ile mi? Hasan, kısa bir sürede benzeri bir yetenek sergiliyordu. Vezirin sadakati mi söz konusuydu? Sadık olduğunu göstermekten kolayı yoktu. Sadakat, yalancı ağızlardaki kadar doğru olamaz.

Hasan, Melikşah’ın dillere destan pintiliğini harekete geçirmeyi de iyi biliyordu. Sürekli biçimde Vezir’in yaptığı harcamalardan söz ediyor, aldığı yeni giysileri, Vezir’in yakınlarının aldıkları eşyaları anlatıyordu. Nizamın iktidarı ve şatafatı sevdiği bir gerçekti. Hasan ise sadece iktidarı seviyordu. Dünya nimetlerinden el etek çekmiş biri olarak görünmeyi iyi beceriyordu.
Melikşah’ı iyice körükledikten sonra, ateşi yakmayı kararlaştırdı. Olay, bir cumartesi günü, taht odasında meydana geldi. Sultan, öğleye doğru, baş ağrısı ile uyanmıştı. Canı son derece sıkkındı. Vezirinin, Ermenilerden oluşan muhafızlarına altmış bin altın dağıttığını öğrenmiş, fena içerlemişti. Haber, tabii ki, Hasan ve şebekesi aracılığı ile kendine ulaşmıştı. Nizam, sabırla, ayaklanmayı önlemek için birlikleri beslemek gerektiğini en ufak bir ayaklanmada, harcamanın on misli fazlasını harcamak gerekeceğini anlatıyordu. Melikşah ise, avuç dolusu altın saçmakla, sonunda maaş verilemeyecek duruma düşüleceğini, ayaklanmanın işte o zaman başlayacağını söylüyordu. İyi bir hükümet, altınını, ihtiyaç duyulacak günler için saklamamalı mıydı?

Amin Maalouf
Kaynak: Semerkant

Bir Cevap Yazın