Amin Maalouf: İngilizce egemenliğine karşı dil ve kültür çeşitliliğini korumak zorundayız

Bir Fransız’la bir Koreli’nin karşılaştıklarında aralarında İngilizce anlaşıp, tartışıp işi bir sonuca bağlamaları geçmişe göre kuşkusuz bir ilerlemedir; ama bir Fransız’la bir İtalyan’ın artık İngilizceden başka bir dilde anlaşamaz olmaları tartışmasız bir gerileme ve ilişkilerinde bir yoksullaşma demektir.

Beni yakından etkileyen ve daha önce değindiğim bir nedenle, dillerin eşitsizliği konusu üzerinde birkaç sayfa durmak isterdim: Fransa’da bazı insanlarda dünyanın gidişatı konusunda endişeler, şu ya da bu teknik yenilik, falan ya da filan entelektüel ya da sözel ya da müzikal moda ya da mutfak modası karşısında tereddütler sezdiğimde, “korku”, geçmişe aşırı özlem ve hatta gerici belirtiler gözlemlediğimde, bu çoğu zaman şu ya da bu şekilde insanların İngilizcenin hiç durmayan ilerleyişi ve onun günümüzdeki öncelikli uluslararası dil statüsü karşısında hissettikleri hınçla bağlantılı.

Bazı yönleriyle bu tavır Fransa’ya özgü gibi görünüyor. Çünkü onun da dil konusunda küresel emelleri vardı, İngilizcenin olağanüstü yükselişinden ilk zarar gören o oldu; böyle umutları olmayan -ya da artık olmayan- ülkeler için baskın dille ilişkiler sorunu aynı şekilde ortaya konmuyor – ama konuyor!

En büyüğünden en küçüğüne. Konuşanların sayısı üç yüz bini bile bulmayan İzlanda örneğine dönersem, sorunun verileri basit gibi görünür: bütün ada sakinleri aralarında kendi dillerini konuşuyor, bir yabancıyla temasa geçtikleri an İngilizceyi iyi bilmelerinde yarar var. Her dil, sınırları iyice çizilmiş kendi alanına sahip gibi görünüyor; İzlanda dili hiçbir zaman uluslararası ilişkiler dili olmadığından dışarda hiçbir rekabet yok; hiçbir İzlandalı annenin aklına çocuğuyla İngilizce konuşmak gelmeyeceğinden içte de hiçbir rekabet yok.

Bununla birlikte o geniş, bilgiye erişme alanı söz konusu olduğunda işler karışıyor. İzlanda, gençlerinin dünyada neler yayımlandığını İngilizceden çok İzlandaca okumaya devam etmeleri için sürekli bir çaba göstermek zorunda. Aksi halde, dikkatler gevşer, sayılar yasası ve piyasa yasası işletilmekle yetinilirse, çok geçmeden ulusal dil ancak günlük konuşmalarda kullanılır hale gelecek, alanı daraldıkça daralacak ve sonunda bayağı bir yerel ağız konumuna düşecek. İzlandacanın bağımsız bir dil ve temel bir kimlik öğesi olarak kalması için izlenecek yol, elbette İngilizceye karşı önceden kaybedilmiş bir savaş değil, ama herkesin hem ulusal dilin korunması ve ilerlemesi hem de başka dillerle olan bağların korunması ve güçlendirilmesi için gönüllü olması.

İnternette İzlanda sitelerini -nüfus sayısına göre dünyanın en kalabalıkları arasında olması gereken- dolaşmaya çıktığınızda dikkatinizi üç şey çekiyor: hemen hemen hepsi İzlanda dilinde; çoğunluğunda bir tıklamayla İngilizceye geçme seçeneği var; ve pek çoğu, sıklıkla Danca ya da Almanca olmak üzere size üçüncü bir dil daha öneriyor. Bence daha başka dillerin de önerilmesi ve bunun daha sistematik biçimde yapılması iyi olurdu; ama izlenen yol bana akıllıca geliyor.

Açıklayayım: bugün gezegenin bütünüyle iletişim kurmak isteniyorsa, İngilizceyi iyi bilmek bir zorunluluk, bu tartışılması gereksiz, açık bir gerçek; ama İngilizcenin yeterli olduğunu iddia etmek de aynı derecede boşuna. İngilizce bugünkü ihtiyaçlarımızdan bazılarına mükemmel karşılık veriyorsa da, karşılık veremediği başka ihtiyaçlar da var; özellikle de kimlik ihtiyacı…

İngilizce Amerikalılar, İngilizler ve daha başkaları için elbette bir kimlik dili, ama çağdaşlarımızın onda dokuzunu oluşturan insanlığın geri kalanı için bu rolü oynayamaz ve dengesiz, yolunu kaybetmiş, kimliği çarpılmış varlıklar ordusu yaratılmak istenmediği sürece ona bu rolü oynattırmak tehlikeli olurdu. Bugünün dünyasında bir insanın kendini rahat hissetmesi ve dünyaya nüfuz edebilmesi için kendi kimlik dilinden vazgeçmek zorunda kalmaması çok önemli. Hiç kimse önüne her kitap açtığında, ekranın karşısına her oturduğunda, her tartıştığında ya da düşündüğünde zihinsel olarak “yurdunu terk etmek” zorunda kalmamalı. Herkes modernliği hep başkalarından ödünç alma izlenimine kapılmak yerine, kendi içine sindirip özümseyebilmeli.

Ayrıca, artık kimlik dili ve küresel dil yeterli olmamaktadır ve bu bana bugün altının çizilmesi gereken en önemli durum gibi geliyor. Olanakları, yaşı ve kapasitesi elveren herkes için bunların ötesine gitmek şart.

Bir Fransız’la bir Koreli’nin karşılaştıklarında aralarında İngilizce anlaşıp, tartışıp işi bir sonuca bağlamaları geçmişe göre kuşkusuz bir ilerlemedir; ama bir Fransız’la bir İtalyan’ın artık İngilizceden başka bir dilde anlaşamaz olmaları tartışmasız bir gerileme ve ilişkilerinde bir yoksullaşma demektir.

Madrid’de bir kütüphanede çok sayıda okuyucunun Faulkner’ı ya da Steinbeck’i özgün dilinde okuyup tat alması mükemmel bir şeydir; ama bir gün gelip de orada hiç kimsenin Haubert’i, Musil’i, Puşkin’i, Strindberg’i metinden okuyamaz hale gelmesi üzücü olur.

Bu gözlemlerden bana çok temel nitelikte görünen bir sonuç çıkarmaya çalışıyorum: görünenler başka şey hissettiriyorsa da, dil alanında zorunlu en azla yetinmek, çağımızın ruhuna aykırı olurdu. Kimlik diliyle küresel dil arasında doldurmayı bilmemiz gereken geniş bir alan, uçsuz bucaksız bir alan var…

Söylemimi aydınlatmak için bu kez en karmaşık ve sonuçları bakımından en ağır olabilecek bir örnek vermek isterdim -Avrupa Birliği örneğini. Her biri kendi tarihi çizgisine, kendi kültürel gelişmesine sahip ve kader birliği etmeye girişen bir ülkeler topluluğu. Elli yıl sonra federasyon, konfederasyon haline gelip geriye dönmemecesine birbirleriyle kaynaşacaklar mı, yoksa tersine darmadağın mı olacaklar? Bu birlik Doğu Avrupa’ya doğru, Akdeniz’e doğru uzanacak mı ve hangi sınırlara kadar? Balkanları içine alacak mı? Mağrip ülkelerini? Türkiye’yi? Yakındoğu’yu? Kafkasları? Yarının dünyasında pek çok şey bu sorulara verilecek yanıtlara bağlı olacak, özellikle de farklı uygarlıklar arasındaki, farklı dinler arasındaki -Hıristiyanlık, İslamiyet ve Yahudilik- ilişkiler. Ama Avrupa binasının geleceği ne olursa olsun, birliğin biçimi nasıl olursa olsun ve üye ülkeler ne olursa olsun, bugün karşımıza bir soru çıkıyor ve gelecek pek çok kuşak için de çıkmaya devam edecek: sayıları onlarcayı bulan çokdilliliğin üstesinden nasıl gelinecek?

Başka birçok alanda birleştirmeler, ayarlamalar yapılıyor, bir alay standartlar getiriliyor; o alanda ise ketum davranılıyor. Yarın tek paraya ve tek tip mevzuata ek olarak, tek bir ordu, tek bir polis ve tek bir hükümet olabilir; ama diller en cüce haliyle es geçilmeye kalkışılırsa, en tutkulu, en kontrolden çıkmış tepkilere meydan verilmiş olacaktır. Dramların önüne geçmek için çeviri tercih ediliyor, çeviri, çeviri, bedeli ne olursa olsun…

Bu arada kimsenin kararlaştırmadığı, pek çoklarını kızdıran, ama günlük gerçeklerin herkese kabul ettirdiği emrivaki bir birleşme gerçekleşmekte… İster öğrenci, gazeteci, işadamı, ister sendikacı ya da memur olsun, bir İtalyan, bir Alman, bir İsveçli ve bir Belçikalı bir kadeh içki etrafında bir araya gelmeye görsün, ister istemez ortak bir dile başvuruyorlar. Avrupa binası bundan yüz yıl hatta elli yıl önce inşa edilseydi, bu dil Fransızca olurdu; bugün İngilizce.

Bu iki zorunluluk, yani herkesin kendi kimliğini koruma istemiyle Avrupalılar arasında karşılıklı konuşma ve iletişim gereksinimi, mümkün olan en az engelle sürekli olarak bağdaştırılabilecek mi? Bu ikilemden çıkmak, insanların birkaç yıl sonra acı ve çıkışı olmayan dil çatışmalarına sürüklenmesini önlemek için, işi zamana bırakmak yetmez, zamanın ne yapacağını biz çok iyi biliyoruz.

Mümkün olan tek yol basit bir düşünceden yola çıkarak çokdilliliği destekleyecek ve bunu bir gelenek haline getirecek gönüllü bir eylemdir: bugün herkesin açıkça üç dile ihtiyacı vardır. Birincisi kendi kimlik dili; üçüncüsü İngilizce. Bu ikisi arasında, özgürce seçilmiş, genellikle ama her zaman değil, bir başka Avrupa dili mutlaka ikinci bir dil haline getirilmelidir. Herkes için bu dil okuldan başlayarak birinci yabancı dil olacak, ama aslında bundan da fazlası, gönlündeki dil, benimsediği dil, birleştiği dil, sevdiği dil olacaktır…

Yarın Almanya ile Fransa arasındaki ilişkiler her iki ülkenin İngilizce konuşanlarının elinde mi olacaktır, yoksa Fransızca konuşan Almanların ya da Almanca konuşan Fransızların mı? Yanıt hiçbir kuşkuya yer bırakmamalıdır. Ya İspanya ile İtalya arasında? Ya bütün Avrupalı ortaklar arasında? Günümüzde karşılıklı ticari, kültürel ve başka alanlardaki alışveriş ilişkilerinin öncelikle karşı tarafa özel bir ilgi duyan ve bunu ona anlamlı bir kültürel bağlılıkla -onun kimlik dilini benimseyerek- gösterenlerin elinde olması için biraz sağduyu, biraz bilinç, biraz irade yeterli olacaktır; sadece bunlar ilişkiyi daha ileri götürebilir.

Gelecek yıllarda ayrıca, sadece kendi dillerini ve İngilizceyi bilen “genelciler”le, bu asgari paket dışında kendi kişisel yakınlıklarıyla özgürce seçilmiş, özel ve mesleki gelişimlerini gerçekleştirecek ayrıcalıklı iletişim dillerine de sahip “özelciler” olabilecek. İngilizceyi bilmemek daima ciddi bir engel oluşturacak, ama bir tek İngilizce bilmek de gitgide daha fazla oranda ciddi bir engel olacaktır. Hatta anadili İngilizce olanlar için bile.

Kendi kimlik dillerini konuşanların bugünkü uygarlığın onlara önerdiklerine erişmek istediklerinde, ondan asla vazgeçmek zorunda kalmamaları için onu korumak, onu asla yüzüstü bırakmamak; burulup öfkelenmeden, gençlere bunun aynı anda ne kadar gerekli ve ne kadar yetersiz olduğunu bıkıp usanmadan açıklayarak, üçüncü dil İngilizcenin eğitimini genelleştirmek; bu arada dilde çeşitliliği teşvik etmek, her ulusun içinde İspanyolcaya, Fransızcaya, Portekizceye, Almancaya, hatta Arapçaya, Japoncaya, Çinceye ve uzmanlaşması daha seyrek görülen, dolayısıyla da hem kişinin kendi için, hem de ortaklık için daha değerli yüz başka dile hakim çok sayıda insan olmasını sağlamak – böylesi bana iletişimdeki muazzam patlamadan, yoksullaşma, yaygın kuşku ve zihinsel karışıklıktan çok, her düzeyde zenginlik çıkarmak isteyen herkes için bilgelik yolu gibi geliyor.

Çokkültürlülüğü korumak için önerdiğim doğrultunun belli dozda bir gönüllülük istediğini inkar edecek değilim. Ama bu çabayı harcamaktan kaçınır, her şeyi bugünkü akışına bırakırsanız ve gözlerimizin önünde kurulmakta olan evrensel uygarlık gelecek yıllarda da tamamen Amerikan, dili tamamen İngilizce, hatta tamamen Batılı gibi görünmeye devam edecek olursa, bana öyle geliyor ki, bundan kaybeden bütün dünya olacaktır. Gezegenin bugünkü güç ilişkilerine katlanamayan büyük bir kesimini kendinden uzaklaştıracağı için Amerika Birleşik Devletleri; varoluş nedenleri olan her şeyi adım adım kaybedecekleri ve çıkışı olmayan bir isyana sürüklendikleri için Batılı olmayan kültürler; belki de hepsinden fazla, kendi dil ve kültür çeşitliliğini korumaktan acizken, kendilerini dışlanmış hissedenlerin ilk hedefi haline geleceği için her iki tabloda da kaybeden Avrupa.

Amin Maalouf
Ölümcül Kimlikler

Yorum yapın

Daha fazla Güncel Hayat ve Siyaset
“Ücretli kölelik sistemi” neden patinaj yapıyor? Kriz değil, çöküş… Fikret Başkaya

  Kapitalizm, İkinci emperyalist savaşın (1939-1945] ardından yaklaşık 30 yıl...

Kapat