Amin Maalouf: Hiçbir din hoşgörüsüzlükten soyutlanmış değildir

Hıristiyan dünyasıyla Müslüman dünyası arasında karşılaştırmalı tarih uygulaması yapılsa, bir yanda, uzun süre hoşgörüyü tanımamış, içinde açıkça totaliter eğilimler taşıyan ama yavaş yavaş bir açıklık dinine dönüşen bir din; öte yandaysa açıklığı içinde barındıran ama yavaş yavaş hoşgörüsüz ve totaliter hareketlere doğru sapan bir dinin ortaya çıktığı görülür.

Akdeniz’in etrafında yüzyıllardan beri biri kuzeyde, öteki güneyde ve doğuda, iki uygarlık alanı yan yana yaşar ve birbiriyle çatışır. Ben bu bölünmenin oluşumu üzerinde fazla durmayacağım ama tarihten söz ederken, her şeyin bir başlangıcı, gelişimi ve sonunda bir bitimi olduğunu hatırlatmak hiçbir zaman yararsız değildir. Roma döneminde, o zamandan sonra Hıristiyan, Yahudi ya da Müslüman olan bütün bu bölgeler aynı imparatorluğa aitti; Suriye Galya’dan daha az Romalı değildi ve Kuzey Afrika kültürel açıdan Kuzey Avrupa’dan açıkça çok daha fazla Yunan- Roma uygarlığına bağlıydı.

Durumlar peş peşe tektanrılı iki fetihçi dinin ortaya çıkmasıyla kökten değişti. IV. Yüzyıl’da Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun resmi dini oldu; Hıristiyanlar yeni inançlarını vaaz, dua ve din şehitlerini örnek göstererek hayranlık uyandıracak derecede yaydıktan sonra, otoritelerini pekiştirmek ve kendilerini tamamen kabul ettirmek için iktidar silahını alabildiğine kullanarak eski Roma dinini yasadışı ilan ettiler, son inananları da sürdüler. Çok geçmeden Hıristiyan dünyası İmparatorluğun sınırlarına kadar uzandı, ama sınırlar da gitgide daha belirsiz olmaya başlamıştı; Roma, V. Yüzyıl’dan beri eski elyazmalarmda söylendiği gibi “barbarların darbeleriyle düşecekti”.

Doğu’nun başkenti Bizans bin yıl kadar daha yaşadı ama imparatorluğu yeniden eski haline getirme girişimi bambaşka bir yöne kaydı: Justinianos bir an için İtalya’da, İspanya’da, Kuzey Afrika’da terk edilen yerlerin büyük bir kısmını geri almayı başardı… Zahmet boşuna oldu. Girişimi umutsuzlukla sonuçlandı, generalleri yeniden fethedilen eyaletleri savunacak çapta çıkmadılar ve 565 yılında öldüğünde, artık bir sayfa kapanmış, bir hayal sönmüştü. Büyük Roma imparatorluğu artık yeniden doğamayacaktı. Akdeniz bir daha asla tek bir otorite altında toplanamayacaktı. Barcelonalılar, Lyonlular, Romalılar, Trabluslular, İskenderiyeliler, Kudüslüler ve Konstantinopolisliler dileklerini bir daha asla tek bir hükümdara iletemeyeceklerdi.

Beş yıl sonra, 570’te, İslam peygamberi Muhammet doğdu. İmparatorluğun sınırları dışında, ama o kadar da uzak değil. Muhammet’in doğduğu Mekke kentiyle, Roma dünyasındaki Şam ya da Palmira gibi siteler arasında sürekli bir kervan hattı kurulmuştu; tıpkı İran’da, Romalılar’ın rakibi ve kendisi de gibi görülmemiş sancılarla çalkalanan Sasani İmparatorluğu’yla olduğu gibi.

Ortaya çıkışı karmaşık, kavranması olanaksız yasalara dayanan İslamiyetin bildirisinin oluşturduğu mistik ve dini olguyu açıklamak istememekle birlikte, o dönemde, politik açıdan yeni bir gerçekliğin ortaya çıkması için uygun bir boşluğun olduğu kesindir. Altı yüzyıldan beri -insan belleği ölçü alındığında neredeyse ezelden beri- ilk kez büyük Roma İmparatorluğu’nun gölgesi ortadan kalkmıştı. Bu yüzden pek çok halk kendini özgür ve öksüz bulmaktaydı.

Germen kabilelerinin Avrupa’ya yayılarak, ilerde Saksonya ya da Frank krallığı adını alacak toprakları ele geçirmelerini sağlayan bu boşluk -belki de bu “hava çekimi” demek gerekiyor-, aynı şekilde Arabistan’daki kabilelerin de çöllerinin dışına ilginç bir “çıkış” yapmalarına olanak sağladı. O zamana kadar tarihin kıyısında yaşamış olan bu Bedeviler, birkaç onyıl içinde İspanya’dan Hindistan’a kadar uzanan uçsuz bucaksız bir alanın hakimi olmayı başardılar. Hepsinde de şaşılacak derecede düzenli, başkalarına görece saygılı ve boş yere aşırı şiddete başvurmadan.

Bu fetihleri ne barışçı bir ilerleyiş olarak sunma, ne de İslam alemini bir özgürlük cenneti olarak betimleme düşüncesinde değilim. Ama çağlarına bakıldığında davranışları değer kazanmakta. Ayrıca İslamın kontrolünü elinde tuttuğu topraklarda, geleneksel olarak öteki tektanrılı dinlere mensup kişilerin varlığıyla uzlaştığına hiç kuşku yok.

Bana karşı çıkanlar, hal şimdi böyleyken geçmişteki hoşgörüyü övmek neye yarar diyeceklerdir. Bir anlamda, ben onları haksız da bulmuyorum. Eğer bugün rahipler boğazlanıyor, entelektüeller hançerleniyor ve turistler taranıyorsa, İslamın VIII. Yüzyıl’da hoşgörülü olduğunu bilmek kötü bir avuntu oluyor. Ben geçmişi hatırlarken, günlük haberlerin Cezayir’den, Kabil’den, Tahran’dan, Yukarı-Mısır ya da başka yerlerden gelen haber ve görüntülerle her gün suratımıza fırlattığı vahşeti, hiçbir şekilde örtmeye çalışmıyorum.
Benim amacım bambaşka, nereye varmak istediğim bilinsin diye bunu açık açık belirtmeyi tercih ediyorum: benim mücadele ettiğim ve daima edeceğim şey, bir yanda, her zaman için modernizmi, özgürlüğü, hoşgörü ve demokrasiyi taşımaya yazgılı bir din -Hıristiyanlık-, öbür yanda ise, en başından beri despotizme ve karanlıkçı-lığa adanmış başka bir din -Müslümanlık- olduğunu ileri süren düşüncedir. Bu yanlıştır, tehlikelidir ve insanlığın büyük bir kesimi için tüm gelecek ufuklarını karartmaktadır.

Atalarımın dinini asla inkar etmedim, bu aidiyetimi de üstleniyorum ve hayatım üzerindeki etkisini kabul etmekte tereddüt etmiyorum… 1949 doğumluyum, temel olarak, görece hoşgörülü, diyaloğa açık, kendini sorgulamayı bilen tek bir Kilise tanıdım ve dogmalara karşı hâlâ kayıtsız, birtakım tavır almalara karşı hâlâ kuşkucu isem de, bana aktarılan bu aidiyette bir zenginlik ve bir açıklık görüyorum, asla bir kısırlık değil. Hatta kendime Kilise’nin gözünde inançlı bir insan olarak kabul görüp görmediğimi bile sormuyorum, benim gözümde inançlı bir insan, sadece bazı değerlere inanan kişidir – ve ben bunları tek bir değerde özetlerdim: insanoğlunun onuru. Gerisi mitoloji ya da umutlardan başka bir şey değil.

Bütün bunlar, bugün bana Kilise’nin “gidilebilir” göründüğünü söylemek için. Eğer yüz yıl önce doğmuş olsaydım, ilerleme düşüncesine, özgürlük düşüncesine iflah olmaz biçimde ayak dirediğini, bir daha hiç değişmemecesine yobazlık ve değişim düşmanlığı yolunu seçtiğini düşünerek, herhalde ona sırt çevirirdim. Bu yüzden insan ve kurumların davranışlarını tarihi bakış açısından değerlendirmek önem taşıyor. Ben, pek çokları gibi Müslüman dünyasında gördüklerim ve işittiklerim karşısında ürküntüye kapılıyorum. Ama olanların İslamın doğasına uygun olduğunu ve bunun değişmeyeceğini ilan etmekten pek memnun olmuşa benzeyenler karşısında da üzüntü duyuyorum.

Hiçbir din hoşgörüsüzlükten soyutlanmış değildir ama bu iki “rakip” dinin bir bilançosu yapılacak olsa, İslam hiç de fena görünmez… Eğer atalarım, Müslüman orduları tarafından fethedilen bir ülkede Hıristiyan olmak yerine, Hıristiyanlar tarafından fethedilen bir ülkede Müslüman olsalardı, onların inançlarını koruyarak on dört yüzyıl köy ve kentlerinde yaşamaya devam edebileceklerini sanmıyorum. Gerçekten de, İspanya’daki Müslümanlara ne oldu? Ya Sicilya’daki Müslüman-lara? Yok oldular, tek kişi kalmamacasına katledildiler, sürgüne zorlandılar ya da cebren Hıristiyan edildiler.

İslam tarihinde daha başlangıçtan itibaren, ötekiyle yan yana yaşama konusunda dikkate değer bir yatkınlık görülür. Geçen yüzyılın sonunda, en büyük İslam gücünün başkenti İstanbul’un nüfusu içinde başlıca Rumlardan, Ermeniler den ve Yahudilerden oluşan Müslüman olmayan bir çoğunluk bulunuyordu. Aynı dönemde Paris’te, Londra’da, Viyana’da ya da Berlin’de nüfusun yarısının Hıristiyan olmayanlardan, Müslüman ve Yahudilerden oluşabileceği düşünülebilir miydi? Bugün bile, kentlerinde müezzinin ezan okuduğunu işiten pek çok Avrupalı rahatsız olurdu.

Hiçbir yargıda bulunmuyorum, ben sadece Müslümanlık tarihi boyunca uzun bir yan yana birlikte yaşama ve hoşgörü uygulamasının var olduğunu saptıyorum. Hoşgörünün beni tatmin etmediğini hemen eklemek istiyorum. Ben hoş görülmeyi arzu etmiyorum, inançlarım ne olursa olsun her türlü hakka sahip bir yurttaş olarak görülmek istiyorum. İster Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede Hıristiyan ya da Yahudi, ister Hıristiyan ve Yahudiler arasında bir Müslüman, hatta hiçbir dine bağlı olmadığını ilan eden biri de olsam. “Kutsal Kitap’a” yani İncil’e inanan cemaatlerin Müslümanların koruması altına alınması gerektiği düşüncesi bugün artık kabul edilemez; alçaltıcı davranışlardan hiçbir zaman uzak olmayan bir alt statü söz konusudur.

Ama kıyaslanabileni kıyaslamak gerekir. İslam, Hıristiyan toplumlarının hiçbir şeyi hoş görmedikleri bir devirde bir “hoşgörü protokolü” düzenlemişti. Bu “protokol” yüzyıllar boyunca bütün dünyada yan yana birlikte yaşamanın en ileri biçimi oldu.

XVII. Yüzyıl’ın ortalarında, belki Amsterdam’da, ya da belki biraz daha sonra İngiltere’de, bizim bugünkü vicdan özgürlüğü kavramımıza daha yakın bir başka tutum uç vermeye başladı;

XVIII. Yüzyıl’ın sonunda, Fransa’da Condorcet gibi bir adam Yahudilerin “kurtuluşunu” savunabildi; gene ancak XX. Yüzyıl’ın ikinci yarısında ve bilinen dehşetten sonradır ki, Hıristiyan Avrupa’nın içindeki dini azınlıkların durumu anlamlı ve artık geriye dönüş olamayacağını umut ettirecek biçimde düzeldi.

Müslüman ülkelerde geçerli olan “hoşgörü protokolü” artık yeni ölçülere uymuyordu. Tartışılmış, yenilenmiş yeni durumlara uyarlanmış mıydı? Temelde hayır. Hatta, hoşgörü ilkelerinin, çağdaşlarımızın beklentilerine daha uygun bir doğrultuda yeniden değerlendirilmek yerine, bazen dar hedeflere göre elden geçirildiği bile söylenebilirdi… Öyle ki, Müslüman dünyası yüzyıllar boyunca özgürlüğün öncülüğünü yaparken, kendini geride buldu. Ama Akdeniz’in kuzeyiyle güneyi arasındaki “moral güçler ilişkisi”nin bu şekilde tersine dönüşü yakın tarihlidir, son derece yakın tarihlidir ve herkesin inanır gibi göründüğü kadar da tamamlanmış değildir.

Burada da iki düşünce çürütülmeyi hak ediyor. Müslüman dünyasının hoşgörü konusundaki “toplam olarak olumlu” tarihi bilançosuna bakarak, günümüzdeki aşırılıkları gelip geçici durumlar olarak gören düşünce; ve tersine, bugünkü hoşgörüsüzlüğü temel alıp, geçmişteki tavrı içi boş bir anıya dönüştüren düşünce. İki durum da bana saçma geliyor. Bana göre, tarih İslamın, içinde öteki kültürlerle yan yana birlikte yaşama ve verimli etkileşim konusunda sonsuz potansiyel taşıdığını açıkça kanıtlıyor; ama daha yakın tarih de, gerilemenin mümkün olduğunu ve bu potansiyelin gerçekten de daha uzun zaman potansiyel halinde kalabileceğini gösteriyor.

Çizgileri belki zorlayarak ama çok az zorlayarak, biraz daha ileri gideceğim; Hıristiyan dünyasıyla Müslüman dünyası arasında karşılaştırmalı tarih uygulaması yapılsa, bir yanda, uzun süre hoşgörüyü tanımamış, içinde açıkça totaliter eğilimler taşıyan ama yavaş yavaş bir açıklık dinine dönüşen bir din; öte yandaysa açıklığı içinde barındıran ama yavaş yavaş hoşgörüsüz ve totaliter hareketlere doğru sapan bir dinin ortaya çıktığı görülür.

Örnekler çoğaltılabilir, Katharlar’ın akıbeti, sonra Huguenotların ya da Yahudilerin başına gelenler hatırlatılabilir, bu iki tektanrılı evrenin her ikisinde de sapkın, bölücü ya da din düşmanı olarak görülenlere neler yapıldığı açıklanabilir… Ama bu kitap bir tarih kitabı değil, paradokslar yıllığı ise hiç değil. Ben bu iki güzergahı kıyaslarken aklımı kurcalayan tek bir sorun var: neden evrim Batı’da bu kadar olumlu gelişti de, Müslüman dünyasında bu kadar düş kırıcı oldu? Evet, vurguluyor ve ısrar ediyorum: uzun bir hoşgörüsüzlük geleneği olan, “Öteki” yle yan yana yaşamaktan her zaman rahatsızlık duymuş olan Hıristiyan Batı ifade özgürlüğüne saygılı toplumlar ortaya çıkarabilmişken, uzun zaman yan yana birlikteliği uygulamış olan Müslüman dünyası neden artık fanatizmin kalesi olarak görülüyor?

Amin Maalouf
Modernlik: Öteki’nden gelince
Kaynak: Ölümcül Kimlikler

Bir Cevap Yazın