Amin Maalouf: Demokraside çoğunluk yasası kimi zaman zorbalığa ve baskıya yol açıyor

Bir azınlık baskı görüyorsa, oy hakkı onu ille de özgür kılamıyor, hatta daha da eziyor. İktidarın bir çoğunluk grubuna bırakılarak azınlıkların çektiklerinin azaltıldığını savunmak için çok saf -ya da tersine çok pervasız- olmak gerek.

Kotalar sisteminin ve “cemaatçiliğin” sapmaları dünyanın farklı bölgelerinde o kadar çok drama neden oldu ki, tam tersi tavrı, yani farklılıkları yok saymayı ve her şeyi çoğunluğun yanılmaz diye adı çıkmış kararına bırakmayı tercih eden tavrı haklı çıkarmış gibi görünüyor.

İlk bakışta bu tavır, en saf haliyle demokrasinin sağduyusunu yansıtır gibi görünüyor: yurttaşlar arasında Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Siyahlar, Asya kökenliler, İspanya kökenliler, Wallonlar, Flamanlar varmış, bilinmek istenmiyor, bunların her birinin seçimlerde bir oy hakkı var ve genel seçimden daha mükemmel bir yasa yok! Bu kutsal “yasa”da can sıkıcı olan, gökyüzü kararmaya başladığı an onun doğru dürüst çalışamaz hale gelmesi. 1920’lerin başında Almanya’da genel seçim kamuoyunun eğilimlerini yansıtan hükümet koalisyonlarının kurulmasına yarıyordu; 1930’ların başında ağır bir sosyal kriz ve ırkçı propaganda atmosferi altında yapılan aynı genel seçimler demokrasinin sonunu getirdi; Alman halkı kendini yeniden rahatça ifade edebildiğinde ölü sayısı çoktan onlarca milyonu bulmuştu. Çoğunluk yasası her zaman demokrasiyle, özgürlükle ve eşitlikle eşanlamlı olmuyor; kimi zaman zorbalıkla, köleleştirmeyle ve ayrımcılıkla eşanlamlı oluyor.

Bir azınlık baskı görüyorsa, oy hakkı onu ille de özgür kılamıyor, hatta daha da eziyor. İktidarın bir çoğunluk grubuna bırakılarak azınlıkların çektiklerinin azaltıldığını savunmak için çok saf -ya da tersine çok pervasız- olmak gerek. Ruanda’da Hutular’ın nüfusun yaklaşık onda dokuzunu, Tutsiler’inse onda birini oluşturduğu tahmin ediliyor. Bugün orada yapılacak “özgür” bir seçim etnik bir sayım olmaktan öteye gitmeyecektir ve buna hiçbir önlem almadan çoğunluk yasası uygulamaya kalkışılacak olursa, işin sonu kaçınılmaz olarak bir toplu kıyıma ya da bir diktatörlüğe varacaktır.

Bu örneği rasgele vermiş değilim. 1994’teki katliama eşlik eden politik tartışmalarla ilgilenildiğinde, aşırıların daima demokrasi adına hareket ettiklerini, hatta ayaklanmalarını 1789 Fransız İhtilali’yle, Tutsiler’in yok edilmesini ise Robespierre ve arkadaşlarının giyotin saltanatının sürdüğü devirlerde yaptığı gibi, ayrıcalıklı bir kastın ortadan kaldırılmasıyla kıyaslayacak kadar ileri gittiklerini görüyorsunuz. Hatta bazı Katolik rahipler, “yoksullardan yana” olmaları ve “öfkelerini anlamak” gerektiği inancıyla işi, bir soykırımın işbirlikçileri haline gelmeye kadar vardırmışlardı.

Bu türden bir dayanağın beni endişelendirmesinin tek nedeni, katilin nefret edilesi davranışına soyluluk kazandırmaya çalışılması değil, aynı zamanda en soylu ilkelerin bile ne yollarla “çarpıklaştırılabileceğini” göstermesi. Etnik kıyımlar hep en güzel bahanelere sığınılarak gerçekleştirilir – adalet, eşitlik, bağımsızlık, insan hakları, demokrasi, ayrıcalıklara karşı mücadele. Şu son yıllarda çeşitli ülkelerde olanlar, genel seçim kavramının kimlik anlaşmazlığı çerçevesinde kullanıldığı her durumda bizleri kuşku duymaya itmeliydi.

Apartheid’ın kaldırılmasına kadar Güney Afrika’da olduğu gibi, ayrımcılığa maruz kalan insan toplulukları arasında bazıları ülkelerinde çoğunluktadır. Ama çoğu zaman durum tersinedir, acı çekenler, en temel haklarından yoksun bırakılanlar, sürekli dehşet içinde, aşağılanma halinde yaşayanlar azınlıklardır. Adınızın Pierre ya da Mahmut ya da Baruh olduğunu itiraf etmekten korktuğunuz ve bunun dört ya da kırk kuşaktan beri sürdüğü bir ülkede yaşıyorsanız; zaten yüzünüzde aidiyetinizin rengini taşıdığınız için, bazı yerlerde “görünür azınlıklar” denilen azınlıklardan olduğunuz için böyle bir “itirafta bulunmanıza gerek bile kalmayan bir ülkede yaşıyorsanız; o zaman “çoğunluk” ve “azınlık” sözcüklerinin her zaman demokrasi sözlüğünün içinde yer almadığını anlamanız için uzun açıklamalara ihtiyacınız yoktur.

Demokrasiden söz edebilmek için fikir tartışmasının göreli bir huzur ortamında gerçekleşmesi gerekir; bir oylamanın anlamı olabilmesi içinse özgür ifade sayılabilecek tek şey olan görüş oyunun, otomatik oyun, etnik oyun, fanatik oyun, kimlik oyunun yerini alması gerekir. Cemaatlere dayanan ya da ırkçı ya da totaliter bir mantık içine girildiği an, dünyanın her yerinde demokratların rolü artık çoğunluğun tercihlerini en ön plana çıkartmak değil, gerekirse çoğunluk kuralına karşı, ezilenlerin haklarına saygı duyulmasını sağlamak olmalıdır.

Demokraside kutsal olan, mekanizmalar değil, değerlerdir. Mutlaka ve en küçük bir ödün vermeden saygı gösterilmesi gereken şey, insanların, inançları ve renkleri ne olursa olsun, sayısal önemleri ne olursa olsun, kadın, erkek ve çocuk, bütün insanların onurudur; oylama biçimi bu zorunluluğa uygun hale getirilmelidir.

Eğer genel seçim fazla adaletsizliğe yol açmadan özgürce gerçekleşebiliyorsa, ne âlâ; yoksa korkuluklar tasarlamak gerekir. Bütün büyük demokrasiler şu ya da bu dönemlerinde buna başvurmuşlardır. Çoğunluk esasının egemen olduğu İngiltere’de, Kuzey İrlanda’daki Katolik azınlık sorununun bir çözüme bağlanması istendiğinde, yalnızca o zalimce çoğunluk kuralını esas almayan farklı oylama sistemleri düşünülmüştür. Fransa’da son dönemde özel bir sorunun kendini gösterdiği Korsika için, ülkenin geri kalan kısmından farklı, bölgesel bir oylama sistemi yürürlüğe konmuştur. Birleşik Devletlerde, bir milyon nüfuslu Rhode Island’ın iki senatörü varken, otuz milyon Kaliforniyalının da iki senatörü vardır, büyük eyaletlerin daha zayıf olanları ezmesini önlemek için kurucu ataların çoğunluk yasasına attığı bir çelme.

Ama bir sözcükle yeniden Güney Afrika’ya dönmek istiyorum. Çünkü bir dönem karışıklığa neden olabilecek bir slogan, majority rule ya da çoğunluk hükümeti sloganı revaçtaydı. Nelson Mandela gibi adamların yaptığı gibi, amacın ne beyaz bir hükümetin yerine siyah bir hükümet koymak, ne de bir başkasına ayrımcılık uygulamak olmadığının, ama kökenleri ne olursa olsun bütün yurttaşlara aynı siyasal hakların verilmesi olduğunun, kendilerinin bu noktadan itibaren ister Afrika kökenli, ister Avrupa ve Asya kökenli ya da melez olsun, beğendiği yöneticileri seçmekte özgür olduklarının belirtilmesi koşuluyla Apartheid bağlamında anlaşılabilir bir kestirmeydi.

Bir gün Birleşik Devletler başkanlığına bir siyahın, Güney Afrika başkanlığına bir beyazın seçilmesini düşünmeyi engelleyecek hiçbir şey yok. Gene de böyle bir olasılık ancak etkili bir iç barış, bütünleşme ve olgunlaşma sürecinin sonunda, her aday kendi yurttaşları tarafından, miras aldığı aidiyetlere göre değil, nihayet insani nitelikleri ve görüşleri esas alınarak değerlendirilebileceği zaman mümkün gibi görünüyor. Henüz o noktada olmadığımızı söylemeye gerek yok. İşin gerçeği, bu her yer için böyle. Ne Amerika Birleşik Devletleri’nde, ne Güney Afrika’da, ne de başka bir yerde. Durumlar bazı ülkelerde diğerlerinde olduğundan daha iyi gelişiyor; ama harita üzerinde ne kadar ararsam arayayım, bütün adayların dinsel ya da etnik aidiyetlerinin seçmenlerince önemsenmediği tek bir yer bile bulamadım.

Eski demokrasilerde bile bazı katılıklar sürüp gidiyor. Bugün bana “Roma Katolik Kilisesi’ne mensup” birinin Londra’ya başbakan olması hâlâ zor gibi geliyor. Fransa’da inançlı ya da değil, mensupları seçmenlerin kişisel erdemlerinden ve politik hedeflerinden başka bir şeyi dikkate almasından etkilenmeksizin, en üst düzey görevlere talip olabilen Protestan azınlığa karşı artık hiçbir önyargı yok; buna karşılık altı yüz küsur metropol seçim bölgesinden hiçbiri Millet Meclisine Müslüman bir üye seçmemiştir. Bir oylama, toplumun kendisinin ve farklı bileşenlerinin ufkunun yansımasından başka bir şey değildir. Teşhis konulmasına yardımcı olur ama asla tek başına çare bulamaz.

Belki de son sayfalarda Lübnan’daki, Ruanda’daki, Güney Afrika’daki ya da eski Yugoslavya’daki durumları uzun uzun konu etmekten kaçınmalıydım. Son onyıllardır oraları kana bulayan dramlar günlük gazeteleri o kadar meşgul etti ki, bunların yanında bütün öteki gerginlikler hafif, hatta önemsiz kalabilirdi. Oysa -hatırlatmaya gerek var mı? – bugün tek bir ülke yok ki, yerleşik ya da göçmen, farklı halk topluluklarının birlikte yaşayabileceği şekilde düşünebilsin. Her yerde üzeri az çok ustalıkla örtülmüş ve genel olarak ciddileşme eğiliminde gerginlikler var. Zaten çoğu zaman sorun aynı anda birçok düzeyde birden kendini gösteriyor; mesela Avrupa’da devletlerin çoğunda aynı anda bölgesel ve dilsel sorunlar, göçmen toplulukların varlığından kaynaklanan sorunlar ve bugün artık daha yumuşak olan ama her biri kendi tarihine, kendi diline ve kendi duyarlılıklarına sahip yirmi otuz kadar ulusun “ortak yaşamını” örgütlemek söz konusu olacağından, Avrupa Birliği’ne katılma gerçekleştikçe ortaya çıkacak “kıtalıların” sorunları var.

Elbette orantı duygusunu korumak gerekir. Her ateş vebanın habercisi değildir. Ama hiçbir ateş omuz silkerek geçiştirilemez. Grip salgınından da endişe edilmiyor mu? Virüsün seyri sürekli olarak izlenmiyor mu?

Tabii ki her “hasta”ya aynı tedavi uygulanmaz. Bazı vakalarda kurumsal “bariyerler” yerleştirmek hatta “vahim bir evveliyatı” olan ülkelerde hem katliamları ve ayrımcılıkları önlemek hem de çokkültürlülüğü korumak için uluslararası toplum tarafından etkin bir üst denetim sistemi getirmek gerekir; ötekilerin çoğu için özellikle sosyal ve entelektüel havayı düzeltecek daha ince ayarlamalar yeterlidir. Ama kimlik hayvanını evcilleştirmenin en iyi yolu konusunda serinkanlı ve küresel düşünme zorunluluğu her yerde kendini hissettiriyor.

Amin Maalouf
Ölümcül Kimlikler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ömer Hayyam’dan Nâzım Hikmet’e Fazıl Say’ın “İlk Şarkılar” Albümü

Fazıl Say’ın yirmi yıl önce bestelediği ve Ömer Hayyam’dan Nâzım Hikmet’e, Metin Altıok’tan Cemal Süreya’ya uzanan ünlü şairlerin şiirlerini bir...

Kapat