Albert Camus: Yaratmak, yazgıya bir biçim vermektir

Yapıtlar birbirleriyle bağıntısızmış gibi görünebilir. Belirli bir ölçüde, çelişkendirler. Ama yeniden bütün içine yerleştirildikleri zaman, düzenlerine yeniden kavuşurlar. Böylece ölümden alırlar kesin anlamlarını.

Yarınsız Yaratım

Burada umudun bir daha dönülmemesiye atılamayacağım, kendisinden kurtulmak isteyenleri bile kuşatabileceğini görüyorum. Buraya değin söz konusu edilen yapıtlarda bulduğum yönelim bu. Hiç değilse, yaratım alanında, gerçekten uyumsuz bazı yapıtlar sayabilirdim. Ama her şeye bir başlangıç gerek. Bu araştırmanın amacı, belirli bir bağlılıktır. Kilisenin sapkınlara o kadar sert davranmasının biricik nedeni, yolunu şaşırmış bir çocuktan daha kötü düşman bulunmadığı düşüncesinde olmasındandı. Ama Ortodoks inancın kurulması için gnostik gözüpekliklerin tarihi ve Manes’çi akımların sürüp gitmesi, bütün dualardan daha çok iş gördü, ölçüyü aşmamak koşuluyla, uyumsuz için de böyledir; kendisinden uzaklaştıran yolların çokluğu ölçüsünde tanırız uyumsuzun yolunu. Uyumsuz uslamanın sonunda, mantığının buyurduğu tutumlardan biri içinde, umudu en dokunaklı yüzlerinden biriyle, yine işin içine karışmış bulmamız nedensiz değil. Uyumsuz keşişliğin güçlüğünü gösterir bu. Her şeyden önce de durmadan ayakta tutulan bir bilinç gerektiğini gösterir ve bu denemenin genel çerçevesiyle birleşir.

Ama şimdilik uyumsuz yapıtları saymak söz konusu olmasa bile, hiç değilse yaratıcı tutum, uyumsuz yaşamayı tamamlayabilecek tutumlardan biri olan tutum üzerinde bir sonuca varılabilir. Sanata ancak olumsuz bir düşünce yaranı olabilir. Ak için kara ne kadar gerekliyse, onun bulanık ve alçalmış davranışları da büyük bir yapıtın anlaşılması için o kadar gerekli. “Boş yere” çalışıp yaratmak, kumdan heykel yapmak, yaratımının geleceği olmadığını bilmek, yüzyıllar için kurmanın da daha fazla bir önem taşımadığını bilerek yapıtının bir gün içinde yıkıldığını görmek; uyumsuz düşüncenin izin verdiği zor bilgeliktir bu. Bu iki işi yan yana yürütmek, bir yandan yadsıyıp bir yandan göklere çıkarmak, işte uyumsuz yaratıcının önünde açılan yol. Boşluğa renklerini vermelidir.

Değişik bir sanat yapıtı anlayışına götürüyor bu. Bir yaratıcının yapıtı, çoğu zaman, birbirinden ayrı tanıklıklar dizisi olarak görülür. Böylece sanatçıyla yazıncı birbirine karıştırılır. Derin bir düşünce sürekli oluş içindedir, bir yaşamın deneyimiyle birleşir, orda biçimlenir. Aynı biçimde, bir insanın biricik yaratımı da birbiri ardından gelen birçok yüzlerde, yani yapıtlarda güçlenir. Birbirlerini bütünler, düzeltir ya da birbirlerine yetişirler, birbirleriyle çelişirler de. Yaratımı bitiren bir şey varsa, gözleri kararmış sanatçının yengin ve aldatıcı haykırışı, “Her şeyi söyledim” çığlığı değildir bu, yaratıcının ölümüdür, deneyimini ve dehasının kitabım kapayan ölümü.

Bu çaba, bu insanüstü bilinç, okurun gözünden kaçabilir. İnsan yaratımında gizem yoktur. Buyrultu yapar bu mucizeyi. Ama, hiç değilse, bir gizi bulunmayan gerçek yaratım da yoktur. Bir yapıtlar dizisi olsa olsa aynı düşüncenin yaklaşımlarından oluşmuş bir dizi olabilir. Ama yan yana sıralama yoluyla çalışacak bir yaratıcı türü de düşünülebilir. Yapıtlar birbirleriyle bağıntısızmış gibi görünebilir. Belirli bir ölçüde, çelişkendirler. Ama yeniden bütün içine yerleştirildikleri zaman, düzenlerine yeniden kavuşurlar. Böylece ölümden alırlar kesin anlamlarını. Işıklarının en aydınlığı yazarlarının yaşamından gelir. Bu sırada, yapıtlarının oluşturduğu dizi bir başarısızlıklar koleksiyonundan başka bir şey değildir. Ama, bu başarısızlıkların hepsinde aynı ses varsa, yaratıcı kendi öz durumunun görüntüsünü yineleyebilmiş, elinde tuttuğu kısır gizi yansıtabilmiştir.

Egemen kalma çabası burada büyük bir yer tutar. Ama insan zekâsı çok daha fazlasını da yapabilir. Yaratımın isteme dayanan yanını tanıtlayacaktır yalnız. İnsan isteminin bilinci sürdürmekten başka amacı olmadığını başka yerde belirttim. Ama sıkı bir düzen olmadıkça yürümez bu. Bütün sabır ve uyanıklık okulları arasında, yaratım en etkenidir. Hem de biricik insan onurunun en coşturucu, en altüst edici tanıklığıdır; durumu karşısında yılmaz bir biçimde başkaldırma, kısır bilinen bir çabada dayatma. Günü gününe bir çaba ister, istem ister, gerçeğin sınırlarının tam olarak kestirilmesini ister, ölçü ve güç ister. Bir keşişliktir. Bütün bunlar da “hiç yere” yinelemek ve çiğneyip durmak içindir. Ama belki de tek başına sanat yapıtı, bir insandan istediği zor deneyimden, ona sağladığı düşsel gölgeleri aşma ve kendi çıplak gerçeğine biraz daha yaklaşma kadar önemli değildir.

Estetiği şaşırmayalım. Burada benim istediğim, sabırlı araştırma, bir savın sürekli ve kısır bir biçimde örneklendirilmesi değil. Düşüncemi açıkça belirtebildimse, tam tersi. Savlı roman, tanıtlayan, yani hepsinin en nefret vericisi olan yapıt, çoğu kez doygun bir düşünceden esinlenen yapıttır. Erildiği sanılan gerçek, kanıtlanır. Ama bunlar yön verici görüşlerdir, görüşler de düşüncenin tersidir. Bu yaratıcılar aşağılık filozoflardır. Benim sözünü ettiğim ya da tasarladığım yaratıcılarsa, tam tersine, uyanık düşünürler. Düşüncenin kendi kendine döndüğü bir noktada, yapıtlarının imgelerini sınırlı, ölümlü ve başkaldırmış bir düşüncenin açık simgeleri olarak gözler önüne sererler.

Belki de kanıtladıkları bir şey vardır. Ama romancılar bu kanıtları sağlamaktan çok, kendi kendilerine verirler. Aslolan somut içinde yengiye ulaşmaları, bunun da onların büyüklüğü olmasıdır. Bu tümüyle etsel yengi, soyut güçleri alçaltan bir düşünce hazırlamıştır onlara. Tümüyle öyle oldukları zaman, et aynı anda yaratımı bütün uyumsuz parıltısıyla parlatır. Tutkulu yapıttan alaycı felsefeler oluşturur.

Birlikten vazgeçen her düşünce çeşitliliği göklere çıkarır. Ve çeşitlilik sanatın yeridir. Tinsel varlığı kurtaran tek düşünce, onu sınırları ve yakın sonu konusunda bilinçli bir biçimde, yalnız bırakandır. Hiçbir öğreti çekmez onu. Yapıtın ve yaşamın olgunlaşmasını bekler. Birincisi, kendinden kopmuş olarak, kesinlikle umuttan vazgeçmiş bir ruhun pek az bulanmış sesini bir kez daha duyuracaktır ona. Ya da, yaratıcı oyunundan bıkıp başka yana döndüğünü ileri sürerse, hiçbir şey duyurmayacaktır. Arada bir fark yoktur.

Böylece, düşünceden istediğimi; başkaldırmayı, özgürlüğü ve çeşitliliği uyumsuz yaratımdan da istiyorum. Sonra derin yararsızlığını belli edecektir. Zekâyla tutkunun birbirlerine karıştıkları, birbirlerine destek oldukları bu günlük çabada, uyumsuz insan, güçlerinin özünü oluşturacak olan, sıkı bir düzen bulur. Bunun için gerekli olan uygulama, inat ve açık görüşlülük fatih tutumuyla birleşir böylece. Yaratmak, yazgıya bir biçim vermektir. Nasıl bu kişilerin yapıtları kendileriyle tanımlanırsa, yapıtları da kendilerini tanımlar. Oyuncu bize öğretmişti; öyle görünmekle öyle olmak arasında sınır yoktur.

Bir kez daha söyleyelim. Bunların hiçbirinin gerçek anlamı yok. Bu özgürlük yolu üzerinde, atılacak bir adım daha var. Yaratıcı ya da fatih, bu akraba kafalar için son çaba, giriştikleri işlerden de kurtulmasını bilmektir; ister fetih, ister aşk, ister yaratım olsun, yapıtın da varolma-yabileceğini kabul edecek dereceye gelmek; böylece her türlü bireysel yaşamın derin yararsızlığını sonuna kadar götürmek, tüketmektir. Nasıl yaşamın uyumsuzluğunu görmek ona bütün aşırılıklara dalmak hakkını verirse, yapıtlarının oluşturulmasında da daha büyük bir rahatlık, bir kolaylık verir.

Geriye kalan, tek çıkış yolu ölüm olan bir yazgıdır, ölümün bu tek kaçınılmazlığı dışında, sevinç ya da mutluluk, her şey özgürlüktür. Tek efendisi insan olan bir dünyadır sürer gider. Onu bağlayan bir başka dünya düşüydü. Düşüncenin yazgısı kendi kendinden el çekmek değildir artık, imgeler biçiminde sıçramaktır. Oyalanır –masallarda kuşkusuz– ama insan acısının derinliğinden başka derinliği bulunmayan ve onun gibi tükenmez olan masallarda. Eğlendiren ve kör eden Tanrısal masal değil, çetin bir bilgeliği, yarınsız bir tutkuyu özetleyen ve yeryüzüne özgü olan yüz, devinim ve dram.

Albert Camus
Sisyphos Söyleni

Bir Cevap Yazın