Derya Önder Şiirleri – “ah sevgilim” diyor/ dilimde tırpanlanmış sözcükler var/ sen varsın, bir yoksun Ağustos 16, 2010
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a comment geldinılık bir rüzgâr gibi savurarak saçlarını bir adımın hep ileride, geldin bir elinde geçmişin buyur etmedi seni masasına ‘şimdi’ çok söylenmekten aşınmış bir sözcük . dile dolanmış bir şarkı gibi geldin çıkarken hep yoran bir yokuş korkulu bir rüya gibi kimsesizliğini tanıdı kimsesizliğim . bunu bizden başka kimse bilmedi (İlk mektup adlı şiirinden bir bölüm) |
alaturka
uzaklara sürdüğümüz atların ardından
göçebeler de çadırlarını toplayıp gittileryeni bir mevsimin eşiğindeyiz şimdi
dokunamadan geçip giden kış
gölgesini kuytusunda saklayan beniçimizden yeni bir iç çıkarmanın
yaralı bir kuşa yuva olmanın sevincindeyizuzaklara sürdüğümüz atların ardından
iplik olup dizilen gözyaşlarımız kurudusabah yola düşecek kadar aşığız uzaklara
karanlıktan korkmadan ve seyirterek gözlerimizi
yeni olmayandan bir yeni
aşık olmayandan bir aşk ister gibiistedik doğunun getirdiği ne varsa
istedik gelmeyecek olanları daiçimizde gri, köhne bir ev
çatısından akıp duruyor olmayan gece“ah sevgilim” diyor, içimde bir sıkıntı var bu gece
sanki toprağın nemi bulaşacak tenime
ve sanki ıhlamur içsem yumuşayacak içim
ellerim yeniden bilecek dokunmayı
yeniden bileceğiz ölümden dönülüp gelinen hayat nerededir
kuşkunun çiçekleri nasıl açar
kim sular onları yediveren olsun diye“ah sevgilim” diyor
dilimde tırpanlanmış sözcükler var
sen varsın, bir yoksun, varsın belki
hangi yaşın telaşında hep uzakta açan çiçeklersonra şarkılar var, dinlesem kan oturacak gözlerime
biliyorum yaban bizim çocuğumuzdur
biz yıkılmış köprüsüyüz uzaklararasınınDerya Önder
balkondaki güvercin
denizler burada, deniz gemileri
gemi kaptanları, çocuklar
deli gibi rüzgâr yiyip
rüzgâr içen açbabalarasıyorum zamanı çamaşır iplerine
gidişin damlıyor yollara
yıkanınca çeken bir şey değil bu
çözülürken dolaşan örgü yumağıbir ayağı yerde, yarılıp düşsek içine
bir ayağı yolda, ama yol hazır değilbalkonu balkon
güvercini güvercin yapan
rüyada boşalan fren ve çarptığım ağaç
ne kadar uzak ona, bana, burayabiz beklemeyi seçtik
insan güvercinlerinin çığlığını
yeraltı balkonlarındaama bir ses kırıntısı
korkutup kaçırdı
güvercini de balkonu da!Derya Önder
iki fotoğraf için
elinden tutuyor kırk yaşını bir gece
köprüden geçiriyor eski sevgilimviktor levi’nin önünden geçerken
onunla yeni sevgilisi
benimle içimizdeki anılar
üvey kardeş oluyoruz birbirimizedurup bakıyorum ki
gözlerim yola açılan pencere
önce otobüs oluyorum şehirlerarası
yer yok diyen kadın oluyorum
ille diyen kadın’a dönüyorum son sahnede
biraz kavaklıdere oluyorum eskiden
eskiden bir sabah vakti ankara’dabir kez daha çatlıyor belleği aynaların
dün gece düşürülen abajur
çok ses çıkarıyor hiç yok’tan
yeni bir savaş deyince ödüm kopuyor
ödüm kopuyor da kalbimde tık yoktık yok içimin çocuğunda can acısından
viktor levi yürüyor, pano yürüyor
asılı yaprakları düşüyor ağaçların göğsüme
duvarda gülümsüyor “örümcek kadının öpücüğü”
gölgesi yürüyor yan yana eski sevgilimin’le
ben duruyor, ben duruyor, ben deiki fotoğraf sırtını dönüyor o gece
bir gözüm az görüyor, birisi hiç desem
kimse inanmıyor, kimse inanmıyor demelereelinden tutuyor kırk yaşının bir gece sevgilim
alıp götürüyor kırk birine.5/6 nisan 2008
bu aşk (*)
dışarda rüzgâr
içerde questo amoreiçerde questo amore
kulağımda hayat seslerinasıl dayanırsa kapıya
yığılmış eşyalarıyla aşk
nasıl girerse yeniden, yeniden ve yeniden
anahtar deliğinden verip de alamadığımız nefesöyledir toprağın eşeleyişi de insanı
öyledir toprağı eşeleyişi de insanınkendi dansını öğrenmeye çalışır
kendi şarkısını çevirir ıslığa
çalınmasın diye içindeki şarkısenin durmadan baktığın ayna
durmadan gördüğün geleceğin izlerini taşır
çıkarıp asarım geçmişi üstümdenbir el çamurunu temizler yüzümün
bir el denizin dibinden çekip çıkarır beni
bir el bulutları örter üstüme
yağmura el eder
bir el bir ele uzandığında
iki ülkesi kavuşur haritanındonmuş ırmakların buzu çözülür
toprağın damarları genişler
tomurcuğa durur acı
yeniden dokunalım diye yaralarımıza
soğur kan
soğur kederin sıcak taşlarıbir el bunu da yapabilir…
dünyanın gözyaşlarıdır bizi diri tutan
hiçbir şey daha yakın değildir birbirine sözcüklerden
öyle seversin beni bir sözcükmüşüm gibi
söylersin dünyaya herkes duyar, ben duyarımbir kez daha söylenir questo amore
bir kez daha kazanır yeryüzünde aşk
hayatta kalma hakkını verir içimize
ne kadar çoksa da sevip gönderdiklerimiz
sevip çağırdıklarımız uzaklaşırken gitgideher giden içine yürüyordur
aşk kimsesiz de büyüyordur içimizdeDerya Önder
(*)questo amore… jacques prevert…
rüyadaki at
koştukça gövdesi kızıl, yeleleri kara
yorgun rüzgara şirk koşmaktan
tekin değil durduğu yer şaha kalktıkçaacıyla kişniyor her bahar
o da biliyor
hayata birlikte koşulan atlar
karışmazlar yılkıyarüyadaki at vahşi
gem tutmuyor ağzı dili, söz dinlemiyor
dörtnala unutmaya gidiyor
ben de adetaben onu at sandıkça
tavlasında gürletiyor her yeri
ester çizgisi kabarıyor
kısrak kısrağı tanır diyorum
taylar büyür, çitler yıkılır
safkan aşk yoktur, safkan ayrılık
sen böyle gelme her gecekantarmasını fırlatıp atıyor
çekip koparıyor yelelerini
acısı muntazam, izi şayegan
bir kez daha kalkıyor şahakalktığıyla durduğu aynı, vardığıyla gittiği
uyanmadıkça düş sanıyorum, gitmedikçe varde diyorum gideceksek gidelim
kiminle vedalaşacaksan
kime bırakacaksan yularını bırak da
uyanacaksak uyanalım
ya da lacertus fibrosus
“ayakta uyuyalım” kalan ömrümüzüdıgıdık dıgıdık dıgıdık
yarıp geçiyor denizi20 Mayıs 2008
Derya Önderyoksayım
döne döne ilerleyen gecenin ucundayız
sayıklamalarımızdan oluşan köprünün kıyısında
nasıl anlatılır top tüfek olmadan alınan yara
nasıl söylenir bir çiçeği solduran derinsizlik
yaşam bir top ibrişim yumağı renk renk
yaşam ebemkuşağının altında üzgün gelincikler
bir erkeğin bir kadını susarak sevmesindeki sır
bir kadının dillenmemiş aşkında çözülen sihir
yağmurları topluyorum, yağmurlarını kentlerin yığılmış
güneşlerini topluyorum mavilerin, ellerimiz bir deri bir kemik
sızısı taşınır hangi yaşa gitsen eksik sevmelerin
sor bana, diyebilirsem söylerim kaç yıldız
bir gecede yuvarlanır karanlıktan aydınlığaağzımız köpükler içinde, ağzımızda çiğnenip tükürülmüş aşk
çiğnenip tükürülmüş merhabalar, günaydınlar, ne haberler
böyle olmaz biliyorum, ilerlenmez böyle geri
aramızda ipince ipler gerili, ipince gözyaşı gölleri
nasıl dile gelir git denilen sevgililer, varılmamış baharlar
sen ben olsak iyi o kadar kalabalık ki acının seyircisi
çıplak ayakla geçmek gibi çakıltaşlı bahçeyi
kana kana batırmak topluiğnelerini diğerine
sonra geçip seyretmek bu eşsiz yenilgiyidöne döne ilerliyoruz, içindeyiz gecenin
o yüzden aynı yerdeyiz, apsis sıfır, ordinat sıfır
yok gerilmiş kanadım, alınmamış öcüm
sana son kez sormakta beis yok biliyorum
beis’i yoktur bazı kadınların
kederleri de olmaz kabuksuz kaldıysalar
ağrı yok içimde, gözlerim kuru, dolanıp durmasa
bir de keder yöremde…yok benden iyisi…ağzımız köpükler içinde, bu neyin köpüğü
bu hangi mevsime ait gece, sen kimin senisin
güle oynaya düşmek var hayata, aşka, acıya
güle oynaya ağlamak ölenin ardından
dedim ya düşse düş yalansa yalan
söylenmemiş düşleri nasıl yok ederse söylenmiş yalan
o kadarız… o kadar durgun, alınmış… susuz o kadarşimdi dinlenmeliyiz gölgesinde büyüttüğümüz ağaçların
tam da bugün söz etmeliyiz ikimizden, artık sen
nasıl istersen öyle geçen eylüllerden ekimlerden
çocuklar da ölür çocukluklar da
aç da bak dünyanın arka penceresinden
umuttan yapılma şu çayır çimen
şu karanfil, şu gül, şu sen söyle
döne döne devrilen karanlığın üstüne düşen
şu hayat mı çıkaracak bizi sokağagülüyorum.
Derya Önder
muhtelif hüzünler geçidi
her kentin bir delisi var
her aşkın bir soytarısı
sarhoş günaydınlar yol alıyor sabaha
içerden yeni çıkmış bir hüzün
bilmiyor nasıl yer bulacağını
arta kalan kırıntıları topluyor güvercinlerbu şehrin güvercinlerini acı kırıntıları doyuruyor
kurtuluş sokaklarında rüzgâra karşı çıkan saçlarım
dolapdere’ye düşen bir yalnızlığa dönüşüyor
çıplak mankenler karşılıyor beni sabahları
ve işçilerin mazot karası elleri
ceplerinde şeker olmayan tulumları onlarınbakkalın karısı kaşarlı tost kokuyor
iki paket sigara, bir küçük şişe su
bir de sokak pohaçasıher kentin bir köprüsü var
her aşkın bir merdiveni
annesiz çocukların mayısa isyanı bu
kanatlanmış kelebek
görmediğim gelincik
sahi o zehir zakkum
bir gün odayı ele geçirecek
açık camlardan içeri girecek hayatkendimi taşıyorum bir hüzünden bir hüzne
inanmak ne zaman lükse dönüştü
neden taksim’de sıkışıp kaldı bakışlarım
oysa galatasaray’dan sonra genişliyor herşey
yolun sonu tünel
ordan galata, köy karası
sonra eminönü ve sarayburnu
sonra yine o güvercinlerbeni aşıracaklar
adım gibi biliyorum bunu
muhtelif hüzünler geçidine katıyorum neyim varsa
neyim varsa hepsini bölüyorum ikiye
yaralandıkça yarım kalıyor yarımlarbu aşkın tamamlanma ihtimali yok
herşey koşar adım ölüme gidiyorbu kentin de suçu var gözlerim mezarlık taşıyorsa
bu gökyüzünün de
senin de suçun var
her gece bir çiğdemi eziyorsa ayaklarım
hele cumartesiler nasıl saldırgan
nasıl alıyor hırsını kalabalık cumaların
sarılıyorum kederden kanayan sol göğsüme
sol göğsüm yatağın
uzun uykulara derin daldığın
hiç ele vermiyor kendini
hiçbir şeye benzemiyor ucundaki acıben çarpım tablosuna denk düşmeyen
bir sonucu taşıyorsam içimde
feriköy mezarlığı’nda
çoktan ölmüş bir kadın için ağlıyorsam
ağzımda taze şarap kokusu
bütün kanalizasyon çukurları
bizi denize ulaştırır sanıyorsam
casusu gibi görüyorsam
cama yanaşan kumruyu
sevmiyorsam artık
her seferinde ah çektiren vapur yolculuklarını
üsküdar’a gitmiyorsam
beşiktaş’ta yaslanmıyorsam bir ağaca düşmemek için
her çıkmazın sonunda uçuruma dönüşüyorsa sorular
bu kentin de suçu var beni ölüme bağlıyorsa hayat
sizin de arka sokaklar kadarbir saksıya neden yakışır saks mavisi
ve niye ölür sonra bir çiçek
bu cam neden bu kadar davetkârherkes hangi yitirilmişin peşinde
anlatmalıyım kaç zamandır benden kaçtığımı
nerde yakalandığımı kendime
teslim olmalıyım işlediğim suçlar için
bir sandal gibi açılmalıyım sessizliğe
tophane’den yürüyerek inmeliyim amerikan pazarı’na
ama nargile için vakit yok
yok artık vakit özür dilemek için
ve yeniden yapmak için yıktıklarımızıben bu şehirde soyumdaki soysuzluğu avuçlamışsam
ellerimde dolar ellerimde mark
karşılıksız çeklerle yargılanmışsa bir adam
ve varsa bütün bunların karşılığı
uzun zamandır ellerim çatlaksa
ve yalandan okşuyorsa krem ellerimi
her gece düştüğüm merdiven
hâlâ musallat oluyorsa rüyalarıma
suyun da suçu var her yere aktığı için
ay’ın da saklandığı ay ışığındaher kentin bir dilencisi var
her semtin çarşı pazarı
haraç mezat selamlar esirgendikçe üzerimden
her gece bir tank çiğnedikçe yüreğimi
gazi mahallesi’nde hoş geldin demeye hazır panzerler
ve neden diyen pencereleri evlerin
kanlı bir tabloyu anlatıyorlarçocukların suçunu alıyorum üzerime
onlar masum
onlar camları temizliyorlar
oysa kirli olan camlar değil
oysa kir, nasıl yakışıyor ellerime
tırnaklarımın arasında sözcükler
onlara da inanmıyorum artık
her cümle hedefine kilitlenmiş bir roketataryürek çoktan yitirmiş yörüngesini
her kentin bir meydanı var
her meydanın bir barikatı
galatasaray’da çocuklarını arıyor anneler
gül yerine dikenle karşılıyor onları
çelik zırhlı bahçıvanlar
ben annemi aramaktan geliyorum
çocukları topluyorum başka bir meydanda
hadi ‘geride kalan çocukluğumuzu istiyoruz’ diye bağıralım
hadi pankart açalım
menziline girmiş ayrılıkçı sevgililerimizeiçine sığmadığım öteki siz
sizin de suçunuz olmalı
buruşuk bir çarşaf gibi örtüyorsa yeryüzünü gökyüzü
sigara üstüne sigara içiyorsam
açıp bakıyorsam ciğerlerime bir kuytuda
kuytuda bir kuyu oluşturmuşsa onca nikotin
onca izmarit
saçlarıma dokunuyorum da
mısır püskülü sanıyorum elime geleni
parmaklarımda hastalıklı bir renk
renkler de hastalanır mıymış
ilk defa duyuyorum
evet şizofren oldu sarı
ve nefret ediyor maviden
yeşil yıllar önce yaralandıyıllar oldu yıllar
yıllar yollardan daha uzaklara götürdü beni
kimse getirmedi aldığı kitapları
suçlusu bu kenttir biraz da
ışıklar açık kalıyorsa
musluklar bozulmuşsa
aylardır ödenmediyse elektrik faturası
bu kadar hazırsam karanlıkta kalmaya
hayvanları sevmiyorumsevmiyorum iki ayaklı hayvanları
çocukluğumun elma ağaçları
ve çıplak ayakla tırmandığım dalları o ağaçların
ki tırmandıkça
gökyüzüne dokunacak sanırdım parmaklarım
düşmek korkusu eskiden böyle değildi bende
değil mi ki kendime gitmek için
en az iki kat inmeliyim yerin dibinetoprakta kaybolmuş bir patatesi yeryüzüne çıkarmanın
ayçiçeğini dalından koparmanın
ve kireni bilmenin mutluluğu
utandırıyorsa yüzümü
bir bit yeniği arıyorsa şüpheyle katmerlenmiş yüreğim her sevinçte
biraz da suç ortağım değil mi bu kent
ben miyim tek katili kendiminakrebin onuruna saygı duyan bir gölgeyim
ölmek, öldürülmekten daha onurlu çünkü
gitmem şimdi kim vurdulara, gitmem
dinletilerde sağır kulaklarım
gören gözüm diğerinden daha köristerse sıkıştırsın bu kent beni sokaklarında
yapsın, korkmuyorum olacaklardansize kalacak bize düşmeyen gökyüzü
size kalacak kentlerin geniş meydanları
en güzel koltukları sinemaların
galalar, kokteyller, sergileraçılışlarda satın alınmış bir gülümseme
yalanlayacak gerçek sandığınız hayatınızısizin olsun
bir araya gelmeyen iki yakasıyla bu kent
köprüleri sizin olsun
aylardır ayak basmadım ikisine de
denizi sizin olsunsizin olsun istiklal caddesi ve beyoğlu şiir cumhuriyeti
kız kulesi sizin olsun
size kalsın efsanesi
size kalsın kapılarıyla bu kent
bütün tepelerine dikin zafer bayraklarınızıey elden çıkarılmış dairenin
çapı gittikçe daralan sahibi
ey sahip yeni sahip
biraz daha kalantor bir gelecek
biraz daha vergi, boya badana
biraz daha bahar temizliği çoğalıyor sanaben bu kenti artık sevmiyorsam
kentin de parmağı olmalı bu işte
bir yanı size dayanmalı nedenleriminnedenler çoğalırken nedensizce
büyümeyi hissediyorumsusuz kaldığım akşamlarda
menekşenin toprağından çekiyorum suyu
sana anlatmıyorum hiçbir şeyi
şiir yazmıyorum
bu bir şiir değil
bu bir ceza defteri
kafka’nın ceza kolonisi’ni görmek istiyorum
o şehre gitmek, orda ölmek, ölmek orda…
ölmek… orda… istiyorumintiharın tereddütü
ya ölemezsem sorusu
bir tabuta omuz atmak istiyorum ölmeden
ey eşyalarıma dokunan yabancı parmaklar
ey imzasız azrailler
can alıcı tırpanlar
ey herşeyin düşünürü adorno
ben bu kentte
gökyüzünün altında eziliyorsam
yoruluyorsam kendimi dinlemekten
bir suçu olmalı çarpık kentleşmenin deizinsiz sevmelere sıcak bakmıyor devlet
şenliklerle yıkıyor gece konanlarıey benim yüreğine gecelerden konduğum
ey bakışlarının kışında üşüdüğüm sevgilim
ey tuzaklarına bilerek düştüğüm avcı
ey benim ey demeyi marifet sanan dilim
ağzımda acı bir küfür dolaşıp duruyor
kendimi ne yapacağımı bilmiyorumher hayat sıfırlamalı kendini
dışardan bakınca görünmüyor iç
teslim ol çağrısı yapıyor ölümün erleri
teslim ol! direnme!
ya da gelip alırız
alırız içinde büyüttüğün kır çiçeklerini
kır mı kalmış kentlerin kara caddelerindeama biz solduk
ama biz solalı çok oldu
suyumuzu değiştirmedi hayatgittikçe azalıyor derinlik
sığ sulara gömülüyorum boğazıma kadar
çekti bende yaşanan hayat
boyu kısaldı
‘metresi kaça bu kumaşın
pek güzelmiş pek de parlak
üzerimde dikmeyin
aklım sağlam kalsın’
başımın üstünde dualar
piknik tüpünde üzellik otu
sinmiş kokusu yataklardaki sidiğin
annemdi beni nazardan koruyanevet annemdi en büyük düşmanım
annem: doğubeyazıt’lı kadın
köşesinden buzlar sarkan bir odada
soğuk suyla yıkarmış benibabamda ne doğdum diye sevinç
ne ölsem diye beklentibabam koruyucusu devletin
bıçakla sünnet ediliyor kızlığımızdevlet bize sahip çıkmıyor sevgilim
allah hüznümüze zeval vermesincuma ertesi hep kanatır içimi
acımasız bir kasap gibi yatırır beni masaya
narkozsuz bir müdahale kalbime
yüzümden anlaşılmayan bir kanama
belki de bu baş dönmesinin nedeni
sizdeki müteşebbis ruh
sizin hali hazırda gidişleriniz
giderken dönüp bakmayışınız
bakıp da görmeyişiniz beniiskele han kat:2 kadıköy
istanbul/ türkiye/ dünyaötesi var mıydı sekizinci kattan atlamanın
‘bağışla sevgilim üzdüysem seni
bak aylardan nisan, ayın on altısı
kar yağıyor inanılır gibi değil
hem aşağı inip alacağım seni
özenle kazıyacağım bedenini kaldırımdan
hadi sevgilim üzme beni
bırak öldüreyim seni bu karlı gecede
ikimiz için de iyiye işaret bu
hadi direnme’sustum
susmak kadar güzel değildi konuşmak
nedense sevdim kahverengiyi
gride olmayan bir şey vardıbelki hiçbir renkte yoktu kahverengideki hüzün
oysa daha dün yüzümü tarif ediyordu bir adam
tanıdık geliyordu bu tarif bir yerden
derken yüzüm düştü
bin parça oldu yüzümden düşen
seni anlatacaktım olmadı
kapandı bir yara önceki gece
kabuk koptu
sen güldün
nedense
ılık bir şerbete benziyordu gülüşünyağmur yağıyor
bunu sana anlatmalıyım
yeni bir tanım getirmeliyim her sözcüğün varlığına
nesnelerle kardeş olmalıyım
anladım sonunda
bırakmalıyım istediği gibi döksün içini musluk
kapı istediğini alsın içeri
istediğine evde olmasınzavallı balkon üşümüyor mu yaz kış
onu da almalıyım odaya
suyu yıkamalıyım
evet yıkamalıyım suyu
yıkamalıyım mutlaka‘biraz sessizlik sana iyi gelecek
bir yerlere mi gitsen
dönmesen mi hâttâ’nasıl? olur, tabii… nasıl istersen…
bak nasıl uysal oluyorum bazen“ama birtanem
tabi ki mektuplar yazacağım sana gittiğim yerden
mesela diyarbakır’ı anlatacağım dar sokaklarını
yıkık surların önünde ayakta duruşumu
sonra mardin, urfa gidebilirsem van’ı
ve belki ağrı’ya kadar
tabi seni anlatacağım tanıştığım insanlara
istanbul’un içinde başka bir istanbul var diyeceğim”ah evet
şiiri unutmam giderken
ışıklarını da söndürürüm kalbimindönebilirsem gelirim
ama geç kalırsam
beklemeyeri doldurulmaz hiçbir şeyimiz kalmadı artık
Toplam okunma (10982) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Murathan Mungan: “Yaram vardı, bir de sözcükler/ Sonra vaat edilmiş topraklar gibi” Temmuz 27, 2010
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , 1 comment so far Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızdaYorgun, kirli ve umutsuz geçmişim Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim Ben sende bütün aşklarımı temize çektim . İmrendiğin, öfkelendiğin Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim Yani yaşamışlık sandığın Geçmişim Dile dökülmeyenin tenhalığında Kaçırılan bakışlarda Gündeliğin başıboş ayrıntılarında Zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu. Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim. |
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.
Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.
Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
‘Eylül’de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen’ notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04′tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.
Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.
Kış başlıyor sevgilim
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
Ve ne kadar az zaman
Kış başlıyor sevgilim
İyi bak kendine
Gözlerindeki usul şefkati
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim
Ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak….
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar,
Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.
Dışarda hayat düşmandır size
İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
Kulak verdiğiniz saat tiktakları
Kaplar tekin olmayan göğümüzü
Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
Bakınıp dururken duvarlara
Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek,
Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,
Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
Kendimizi hazırlar gibi.
Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
Ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
Göremeseniz de, bilirsiniz
Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.
Bana zamandan söz ediyorlar
Gelip size zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
Dahası onalar da bilirler.
Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki
hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
Zaman alır.
Zaman alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe
çöker.
Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.
Gün gelir bir gün
Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
O eski ağrı
Ansızın geri teper.
Dilerim geri teper.
Yoksa gerçekten bitmissinizdir.
Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi
kavranır.
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır
Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Günlerin dökümünü yap
Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
Kim bilebilir ikimizden başka?
Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,
Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği
Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün
Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor
Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir işe yaramadıysa
Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Solgun yollardan geçtim.
Bakışımlı mevsimlerden
İkindi yağmurlarını bekleyen
Yaz sonu hüzünlerinden
Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
Geçti her cağın bitki örtüsünden
Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
Bakarken dünyaya
Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
Çicek adlarını ezberlemekten geldim
Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
Unuttuklarını hatırlamaktan
Uzun uzak yolları tarif etmekten
Haydutluktan ve melankoliden
Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti
Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Yaram vardı, bir de sözcükler
Sonra vaat edilmiş topraklar gibi
Sayfalar ve günler
Işık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe…Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.
Karardı dizeler.
Aşk…Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Ask yalnız bir operadır, biliyordum:
Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.
Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır:
Eksiliyorduk
Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
Her otelde biraz eksilip, biraz artarak
Yani çoğalarak
Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
Ağır ve acı tanıklıklardan
Geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de…
Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
Ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi
Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri…
panayır yerleri…
Ölü kelebekler…
Ölü kelebekler…
Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
Acı çekecek yerlerimi yok etmeden
Acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
İpek yollarında kuzey yıldızı
Aşkın kuzey yıldızı
Sanırsın durduğun yerde
Ya da yol üstündedir
Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
Gözlerim
Aşkın kuzey yıldızıdır bu
Yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
İlerlerim
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
Ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
Yeniden yollara düşerler
Düşerim
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
Yaşamsa yerli yerinde
Yerli yerinde her şey
Şimdi her şey doludizgin ve çoğul
Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
Şimdi her şey yeniden
Yüreğim, o eski aşk kalesi
Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.
Yalnız Bir Opera (Yaz Geçer)- Murathan Mungan
Toplam okunma (8244) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 September 2010)
İyi adama bir iki soru – Bertol Brecht | “Anladık iyisin, Ama neye yarıyor iyiliğin?” Temmuz 25, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a comment
|
Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin.
.
Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
Dostların kimler?
.
Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine
Ama madem bir sürü iyi yönün var
Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
İyi tüfeklerden çıkan
İyi kurşunlarla vuracağız seni
Sonra da gömeceğiz
İyi bir kürekle
İyi bir toprağa.
Sosyalist Şair ve Oyun Yazarı Bertolt Brecht’in; oportunist küçük burjuvalara ithaf ettiği “İyi adama bir iki soru” adlı şiiri.
“Savaşan kaybedebilir, savaşmayansa çoktan kaybetmiştir”
Bertol Brecht
Bavyera’nın Augsburg kentinde doğdu. Aynı zamanda yetenekli bir şair olan Brecht ilk şiirlerini 1913′te okul gazetesinde yayımladı. Bir yıl sonra ise yaşadığı kentin yerel gazetesinde yazıları çıkmaya başladı. Bir süre tıp eğitimi gördü. I. Dünya Savaşının son yılında askere alındı ve bir hastanede görev yaptı. Aynı yıl “Ölü Askerin Öyküsü” adlı bir şiir yazdı. Bu şiiri, yıllar sonra Nazilerce suçlanarak Alman yurttaşlığından atılmasına neden oldu. Şiirlerini Die Hauspostille’de (Dua Kitabı) topladı.
1924′te Berlin’e gitti. Burada Carl Zuckmayer, Max Reinhardt ve Helena Weigel gibi dönemin ünlü sanatçılarıyla tanıştı. Bir süre sonra yetenekli bir oyuncu olan Helena Weigelle evlendi ve bu evlilik ömrünün sonuna kadar sürdü. Brecht’in oyunların pek çoğunda Weigel başrolde oynadı.
Tiyatro yönetmeni Erwin Piscator ve besteci Kurt Weill ile tanıştıktan sonra Brecht tiyatro yaşamında yeni bir adım attı. Piscatorla birlikte Jaroslav Hasekin ünlü romanı Aslan Asker Şvayk’ı sahneye uyarladıktan sonra yazdığı Adam Adamdır adlı oyunu “epik tiyatro” anlayışının ilk denemesiydi. Epik Tiyatro’da amaç düşündürmek, izleyicinin aklını kullanarak bir karara varmasını, harekete geçmesini sağlamaktır. Brecht dünyanın değişmesinden; insanların fırsat eşitliğine, düşünce özgürlüğüne sahip olduğu, adaletli bir düzenin kurulmasından yanaydı. Benimsemiş olduğu Marxist dünya görüşü doğrultusunda, böylesine bir dönüşümün gerçekleşeceğine inanıyordu.
Nazilerin yönetime gelmesiyle birlikte Brecht’in Almanya’da çalışma olanağı ortadan kalktı. 1933′te Almanya’yı terk etti. Önce İsviçre’ye, oradan Danimarka’ya gitti. 1939′a kadar kaldığı Danimarka’da Tak-tik, Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti, Galileo’nun Yaşamı, Cesaret Ana ve Çocukları gibi her biri başyapıt olan oyunlar yazdı. Sezuanın İyi İnsanını da burada yazmaya başladı.
1939′da Danimarka’nın da Nazi tehdidi altına girmesi üzerine önce Finlandiya’ya, oradan da 1941 de ABD’ye gitti. Brecht’in oyunlarından bazıları bu dönemde İngilizce’ye çevrildi ve ABD de sahnelendi. Ne var ki, bu ülkede izleyici Brecht’in oyunlarından tedirgin oldu ve ilgi göstermedi. 1947de ABD’de esen Soğuk Savaş rüzgarı, Brecht’in Amerika’ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komisyonu’nca sorguya çekilmesine yol açtı.
Brecht, Alman Demokratik Cumhuriyeti yöneticilerinin çağrısı üzerine Doğu Berlin’e yerleşti ve içlerinde eşi Helena Weigelin de bulunduğu bir grup oyuncuyla 1948′de Berliner Ensemble adlı tiyatro topluluğunu kurdu. Berliner Ensemble, gerek kuramsal çalışmaları, gerek sahnelediği çok başarılı oyunlarıyla, dünya çapında ün kazanmakta gecikmedi.
Ülkemizde de tanınan ve oyunları çok sevilen Brecht 1956 ilkbaharında hastalandı ve bundan kısa bir süre sonra Berlin’de öldü.
Toplam okunma (7978) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Aşkın ve hüznün sürgün şairi Cemal Süreya: “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni” Temmuz 23, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Şairler Şiirler - Poets Poetry , 1 comment so far Bir kadın geçmişini siliyor tüm zorluklara inatKeşke yalnız bunun için sevseydim seni… Ağladığımda gözyaşlarımı silen ellerin için sevseydim keşke seni… Sen de gittin ya! “Keşke” gidişini izlememek için sevseydim seni… Sen; şimdi Ya da belki az sonra Belki de bilmediğim bir zamanda -aşımsız- gidenlerdensin.. Ben Gittiğini sanan kalanlardan.. Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.. Bir yerlerde güneş doğuyor şimdi sessiz soğuk.. Keşke yalnız bunun için sevseydim seni… |
Üzerine yansımadığın her şey siyah görünüyor bana
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni..
Gün batıyordu turuncu
Deniz de vardı mavi
Senle ben turuncu-mavi
Dünyanın en uyumlu iki rengi
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni!…
Nefes almak mıdır yaşamak
Yaşamak için mi nefes alırım…
Ben senin için alıyorum nefesleri
Hep bir umut
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni!
Keşke yalnız…
Keşke yalnız sevebilseydim seni…
Sebebe gerek kalmasaydı sen giderken…
Cemal Süreya
Asıl adı Cemal Süreyya Seber olan şairimiz Cemal Süreya 1931′de Erzincan’da doğdu. 1938′de Dersim isyanı sonrasında ailece Bilecik’e sürgün edildi.
“Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü”
“Bir yük vagonunda açtım gözlerimi./ Bizi bir kamyona doldurdular./Tüfekli iki erin nezaretinde./Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular./ Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar./Tarih öncesi köpekler havlıyordu./Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler./ Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki./ Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.”
Cemal Süreya, o yıllarını ve bir anlamda da bütün ömrünü sürgün çocuğu olarak yaşadı. Bir gece yarısı ailesiyle birlikte Bilecik tren istasyonuna indirilmişti. Nereye gideceklerini bilmeden vagonlara yüklenmişlerdi. Çaresizdiler. Ve 20 yıl Bilecik dışına çıkmaları yasaktı. Bu göçün altıncı ayında annesini yitirdi.
“Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka/ keşke yalnız bunun için sevseydim seni.”
İlkokulu okumak için İstanbul’daki amcasının yanına gitmeye mecbur kaldı. Beyoğlu 37. İlkokulu’nda öğrenimine başladı. Babası da kız kardeşlerini alarak İstanbul’a çalışmaya geldi. “Sürgün” kararı peşlerindeydi. Evleri polis tarafından basıldı. Dönemin işkenceleriyle ünlü İstanbul’un Sansaryan Hanı’nda gözaltına alınıp ailecek yeniden “paket halinde” Bilecik’e geri gönderildiler.
“Ben kaç yaşındaydım?”
“Tahta sıranın üzerinde uyumuştuk. Kadınlar kavga çıkarmışlardı. Ertesi gün jandarma refakatinde sürgün yurdumuz olan Bilecik’e posta edildik. Ben kaç yaşındaydım? On birin içinde.”
Kürt olmanın, sürgün olmanın acılarını ve zorluklarını hep içinde taşıdı. “Bir gün okulda arkadaşlarından biriyle kavga eder, küsüşürler. Araya kim girse barıştıramaz Cemalettin’i. Sınıfta tam bir kargaşa. Birden öğretmenin sesini duyar ‘Kürt damarı tuttu.’ Olan olmuştur. Başını önüne eğer. Demek herkes biliyor!… Başka bir gün oğlanın biri arkasından ‘Sümüklü Kürt’ diye bağırınca dayanamaz artık. Koşa koşa eve gider, çantayı bir yana fırlatır, odaya kapanır, bütün gün ağlar.”
(Feyza Perinçek ve Nursel Duruel Cemal Süreya biyografisi Can Yayınları s.30)
Şair sürgün olmanın acısını bir şiirinde şöyle anlatıyor:
“Gülümsemeyle hüzün yan yana gider benim şiirimde özgürlük ve kendine güven durumu beni hep lirizme, sıkıntı ve bunalım ise hep humor’a atmış.
Küfürden kaçma girişiminin yarattığı bir şeydir belki de bende humor. Çocukluk günlerimi düşündüğümde, böyle bir olay vardı gibi geliyor. Bir şeyi aşağılanmaktan kurtarma. İşi şakaya vurma.”
Bilecik Ortaokulu’nu bitirdi (1947). Parasız yatılı sınavını kazanarak lise öğrenimi için İstanbul’a geldi. 1950 yılında Haydarpaşa Lisesi’ni, 1954 yılında da Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Evlendi. Eskişehir vergi memurluğuna atandı. Altı ay sonra müfettişlik sınavını kazandı, İstanbul’a taşındı. Bir süre Paris’te kaldı. Dönüşünde Maliye Müfettiş Yardımcılığı yaptı (1955-58). 1957′de, babasını trafik kazasında kaybetti. Görevini Maliye Müfettişi olarak sürdürdü. 1965′te maliye müfettişliğinden istifa etti.1965-71 yılları arasında yayıncılıkla uğraşan ve çok sayıda kitap tercüme eden Cemal Süreyya, “Papirüs” adlı dergiyi çıkardı. 1971 yılında tekrar memuriyete döndü. Maliye Tetkik Kurulu üyeliği, Darphane yöneticiliği ve maliye müfettişliği yaptı. 1982′de emekli oldu. Duygularının seyrine kapılıp, “Gitti gider yüreğim” misali yaşamıştır. Şiirleri de böyledir. Bir mısrada, bir dünya duyguyu, bir destanı damıtmıştır. Onun bir mısrasına takılıp; aşkı, hayatı, hüznü, yaşanmışlığı anlayabilir insan. Nasılsa aşkları öyledir hayatı. Düz yazıları, eleştiri yazıları, mektupları ve çocuk yazıları vardır Cemal Süreyya’nın. En çok çocuklar için yazdığı yazılarda kendisini ele verir. İçinde cıvıl cıvıl bir çocuk vardır. Ve bu çocuğun beyninin bütün kapıları dünyaya açıktır. Cemal Süreyya zamansız aramızdan ayrılan duyarlı bir şairdi. Hayatında Dersim katliamı ve sürgünlüğün derin izlerini taşıyan Süreya, yaşamın bütün acılarını şiirden ve şaraptan çıkardı. 9 Ocak 1990′da yaşama veda ederek aramızdan ayrıldı.
Cemal Süreya hakkında ne dediler
♦ Ahmed Arif: “Eros’tu kendi okuyla kendini vuran”
♦ Aziz Nesin: “Jean Paul Sartre ve Cemal Süreya, dünyanın en küçük devletleri. İkisinde de bir devlet olabilecek kadar birikim var”
♦ Melih Cevdet Anday: “Şiiri bütün fazlalıklardan kurtarmak istiyor, usun özgürlüğünden ne güzellikler doğabileceğini gösteriyor.”
♦ Nurullah Ataç: “Cemal Süreya mıdır nedir,(…) bir şair çıkardınız başıma.”
♦ Ceyhun Atuf Kansu: “Soylu duyarlığın şairi.”
♦ Orhan Kahyaoğlu: “İnsan denen karmaşık varlığa bütün yüzleriyle kucak açan ilk şair Cemal Süreya’dır. Klasikleşmiş toplumcı gerçekçiliğin hiçbir zaman kavrayamadığı noktalardan biri de budur.”
♦ Gülten Akın: “Bir geleneği, hazır bir durumu sürdürmekle kalmayıp ona yeni şeyler katabilmiş bir ozandır o. ‘Gülün ortasında ağlıyorum’. Anlamı kullanıyor, zorluyor. Duyarlığı işliyor. Kendini alayla bitiriyor. Anlam, anlamsızlığın önüne geçiyor.”
♦Tomris Uyar: “Şiiri çok iyi bilen, iyi yazmaktan korkan, mükemmellikten kaçan bir şair.”
“Tanıdığı kaç kişi varsa, o kadar Cemal Süreya vardır. Hepsi değişik. Belki temel ögeleri aynı kalıyor: politikaya, edebiyata, espriye tutkusu, çalışkanlığı, dürüstlüğü… Çok değişken biri. O yüzden ben bir tane Süreya biyografisi düşünmem. Üç tane yazılabilir. Üç tane apayrı.”
♦ Ülkü Tamer: “Tanrı binbirinci gece şiiri yarattı
Binikinci gece Cemal’i.
Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı
Başa döndü sonra,
Kadını yeniden yarattı.”
♦ Can Yücel: “Aşk yok gayri memlekette
Cemal Süreya beri gideli”
♦ Turgut Uyar: “Cemal Süreya ölmüş diyorlar
ilahi azrail!..
Cemal Süreya ölür mü hiç!”
♦ Doğu Perinçek: “Şiirin Evliya Çelebisi’dir.”
♦ Sunay Akın: Cemal Süreya
Buzdağına çarptın mı bilmiyorum
ama Titanik
gibi oldu batışın
bir sen vardın çünkü
şiirin dört bacalı şairi
Dalgaların kıyıya vurduğu
eşyalarını toplama telaşında
imgenin derin sularına
nefesleri yetmeyen
lodosçular
Bir gemi gibi batmak
yakışırdı sonuna
filikaya biniş sırasına benzeyen yaşantının:
- Önce çocuklar
ve kadınlar
II
Gülcemal vapurunu hiç görmedim ama
tanıdığım Cemal gül idi…
ESERLERİ :
Şiir
Üvercinka (1958; Yeditepe Şiir Armağanı) Göçebe (1965; 1966 TDK Şiir Ödülü) Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973) Sevda Sözleri (Uçurumda Açan ile birlikte toplu şiirleri: 1984) Sıcak Nal ve Güz Bitigi (1988; Behçet Necatigil Şiir Ödülü) Sevda Sözleri (bütün şiirleri: 1990, ö.s; YKY 1995)
Düzyazı
Şapkam Dolu Çiçekle (1976) Günübirlik (1982) Onüç Günün Mektupları (1990, ö.s.; YKY 1998) 99 Yüz (1991; YKY 2004) 999. Gün / Üstü Kalsın (1991) Folklor Şiire Düşman (1992) Uzat Saçlarını Frigya (Günübirlik’in yeni basımı: 1992) Aydınlık Yazıları / Paçal (1992) Oluşum’da Cemal Süreya (1992) Papirüs’ten Başyazılar (1992) Günler (999. Gün’ün genişletilmiş basımı: YKY 1996) Güvercin Curnatası (Cemal Süreya ile konuşmalar: haz. Nursel Duruel, YKY 1997; genişletilmiş basımı: YKY, 2002) Toplu Yazılar I: Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar (YKY 2000)
Antoloji ve çevirileri
Cemal Süreya iki antoloji (Mülkiyeli Şairler ve 100 Aşk Şiiri) hazırladı; Simone de Beauvoir’dan Sade’ı Yakmalı mı? (1966; YKY 1997), Gustave Flaubert’den Gönül ki Yetişmekte (Duygusal Eğitim) ve Antoine de Saint-Exupéry’den Küçük Prens (Tomris Uyar’la birlikte) başta olmak üzere, pek çok çeviri yaptı. Çeviri şiirleri (Yürek ki Paramparça, haz. Eray Canberk, YKY 1995) ve Çocukça dergisi için yazdığı yazılar (Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, haz. Necati Güngör, 1993; YKY 1996) derlendi.
Toplam okunma (10354) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Sivas 1993 | “Ah sevgilim derdim, ölüm ne kadar çoktu yaşadığımızda” Temmuz 3, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a comment|
|
Yukarıda okuduğunuz dizeleri sıralayan bir kahin değil, şairin kendisidir. Ve şair yazdığı bu dizelerden yıllar sonra şiirin “önem ve anlamına” uygun şekilde 17 yıl önce bir çok aydınımızla birlikte “ibret” için Sivas’ta sekiz saat süren yarı resmi bir törenle yakıldı.
taşırdım yanımda üç şeyi
|
Behçet Sefa AYSAN, Yeşim ÖZKAN, Nurcan ŞAHİN, Muhibe AKARSU, Muhlis AKARSU, Murat GÜNDÜZ, Handan METİN, Ahmet ÖZYURT, Huriye ÖZKAN, İnci TÜRK, Özlem ŞAHİN, Yasemin SİVRİ, Asuman SİVRİ, Uğur KAYNAR, Sehergül ATEŞ, Gülender AKÇA, Gülsün KARABABA, Mehmet ATAY, Hasret GÜLTEKİN, Serkan DOĞAN, Muammer ÇİÇEK, Belkıs ÇAKIR, Asaf KOÇAK, Edibe SULARI AĞBABA, Menekşe KAYA, Koray KAYA, Serpil ÇANİK, Erdal AYRANCI, Asım BEZİRCİ, Sait METİN, Carina Cuanna THUIJS, Nesimi ÇİMEN, Metin ALTIOK, Kenan YILMAZ ve Ahmet ÖZTÜRK 2 Temmuz, 1993 yılında katledildiler.
|
2 Temmuz 1993 günü Sivas’ta gerçekleştirilen katliam, Türkiye tarihine devletin gericilerle el ele vererek aydınlığa karşı giriştiği kıyımın bir halkası olarak geçti.
Hasret Gültekin
Bu Gece Bendeki Canıma
Bu gece
ben giderim resmim kalır,
belli ki bir hevesim kalır,
gözüm arkada kalmaz,
Seni göresim kalır..
Sesim kalmaz,
sözüm kalmaz,
yarım kalır bir öykücük,
bozulmuş bir tılsım kalır.
Güze ulaşır vakit
kurur dallar,
ayaz kalır.
Gece çöker baykuş öter,
yaşanmamış bir yaz kalır.
Söner içimdeki yangın,
direnen kımıl, göğ ekinler,
açar güneş,
mevsim ilkbahara döner,
yemyeşil bir tınaz kalır.
Alacak renkler susar,
ortada tek “beyaz” kalır.
Çürür düzen zulüm biter,
kar altında gülüm biter,
vakit ulaşır yolum biter,
bir de yasak “adım” kalır.
Toplatılır yazılarım,
yakılır dizelerim,
kurutulur gözlerim,
geride genç ölüm kalır
Nesimi Çimen / Barış Güvercini
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Barış güvercini uçsun dünyada
Yok olsun kötülük düşmanlık ölsün
Barış güvercini uçsun dünyada
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin
Dünya cennet olsun yaşasın insan
Gelin barışalım dökülmesin kan
Son bulsun savaşlar kesilsin figan
Barış güvercini uçsun dünyada
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin
İnsancıl insanlar barıştan yana
Ancak zalim olan kıyar insana
Barış aşkı yayılmalı cihana
Barış güvercini uçsun dünyada
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin
Nesimi der ki ey füze yapanlar
Acımasız zalim cana kıyanlar
Bırak ey yaşasın bütün insanlar
Barış güvercini uçsun dünyada
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin
Rıfat Ilgaz */ Son Şiirim
Elim birine değsin
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım
* Rıfat Ilgaz’ı, büyük acı duyduğu, dost ölümlerini yaşadığı katliamdan beş gün sonra yitirdik. Bu yüzden, son şiirini, Sivas’ta öldürülenler sırasında anmak istedik.
Aziz Nesin / Sivas Acısı
Ben tanırım
Bu bulut bizim oranın bulutu
Hemşeriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış ta Sıvas’tan gelmiş
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var
Ben bilirim
Bu rüzgâr bizim oranın rüzgârı
Hemşerimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan
Yurdumun rüzgârı
Kurutsun diye akan kanlarımı
Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından Sıvas işi
Ben duyarım duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sıvas ilinden
Sıvas rüzgârında uçup gelmiş
Helallik dilemeye
Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende ne de sende
Suç seni karanlıklara gömenlerde
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne
Bilmelisin bir yerin var canevimde
Haydar Ergülen / Behçet
İşte ‘yağmur dindi’; iki yaz arasına
yokluğu bıraktılar, senin o ağustos
sesini gölgeye değil, külünü aramıza…
‘Yağmur dindi’, unutulmaya hazırlanan ne
varsa temmuz gibi tutuşuyor aklımda;
yarısı o güneşli sesinin tozuyla hala
ürpertili bir yaz hışırtısına takılmış
altmışsekizlik plakta, yarısı kül aklımda!
Ah, kül razı değil de kul razı, sesinin
dolaylarından alınma bu yanık havaya,
bir bulut kaynıyor temmuz göğünden
gözümüzde ‘yağmur dindi’, yangınsa daha…
‘Yağmur dindi’ şairim, tabip değil misin
sen akıl ver bana: Bu acı hangi
arkadaşlığın gölgesine çekilir şimdi,
ve hangi şiire sığar külün kimsesizliği?
‘Yağmur dindi’ ve sen üstlendin yine
kardeşiyle kül olan bir ülkenin sessizliğini,
bir elem doktoru üstlenirdi bu acıyı elbet:
iyisiniz değil mi ruh verdiği şiirler?
Bir adın Safa’ymış meğer, güldün mü Behçet?
Sunay Akın / Kova Kaleci
Yedi kova su yeterliydi
sıvas’taki ateşi söndürmek için
oysa her biri
devlet dairesindeki kovaların
üstüne yazılı
altı harfli bir sözcüktü yangın
Yedinci kova
taşar engellenemez biçimde
çünkü emekçilerin
alın teriyle doludur
işte bu yüzden
sinek ölüleri yüzemez üstünde
Futbol takımında mahallenin
kova kaleciydi lakabım
ilk kez sevinecektim buna
ama yalnızca
avuçlarıma alabildiğim suyu
bir kova gibi sıvas’a taşıyamadım
G harfi boştur yangın kovalarının
ki ortaya çıkar
dolu olanları okununca
madımak oteli’nin merdivenlerinde
kurtulmayı bekleyenler için
verilen karar: Yan ın
Ve başında anladım ki bir kuyunun
ipin ucunda
derinlerdeki suya uzanan
birer kova gibidirler
yangınları söndürmek isteyen
darağacına asılı devrimciler
Moğollar / Issızlığın Ortasında
bir düş gördüm geçenlerde
görmez olsaydım ah olsaydım
içime seytan girdi sandım
keşke hiç uyumasaydım
birdenbire
ateş ve duman
feryadı figan
sanki el ele
geliyor habire
üstümüze
canlar sazlar
kan oldular
kesildi teller
durdu nefesler
ama hala
dimdik ayaktalar
çığlık kalleş
sessizlik mi dost
ateş ve duman
hain düşman
ıssızlığın ortasında
Akgün Akova / Madımak Oteli
- Sivastopal, 2 temmuz 1993,
37 ölü,
milyonlarca şiir yaralı.-
sizleri tanıyordum
sabahları geçerek önümden giderdiniz işlerinize
siz
kendini amber ağacı sanan karalahana suratlı manav
yüreğini örümceklere diktiren terzi çırağı
siz
çocuklara çarpıp kaçma eğilimli belediye şoförü
maçlarda peygamberlere küfreden zabıta memuru
evet siz
siz
öğrencilerine Atatürk heykelini tokatlatan öğrenci yurdu müdürü
yani siz beyefendi
siz
çanakçılar, kışkırtıcılar, kibritçiler
melek boğazlayıcılar
sahte itfa’ye aslanları
siz
cinayet sonrası toz olan pır pır sultan imamlar
bayat yeşil biberler
kanat düşmanları
sizleri tanıyordum
kutu kutu odalarım kol kanat gerdi askerlik anılarınıza
banka cüzdanlarınıza
astım ilaçlarınıza
kiminiz evden kovuldunuz bende yattınız sabaha kadar zik zak
korudum sizi göktaşlarından ve ay çarpmalarından
çocukluk arkadaşınızdı otel kayıt memuru önce onu yaktınız
türküleri yaktınız şiirleri yaktınız
doğru sözü yaktınız
akşamları geçerek önümden gidersiniz evlerinize
yıkıntıma sinsi sinsi gülersiniz
kapıda sizi karşılayan çocuklarınız
onlar da öğrenir bir gün
içindeki insanlarla yaktığınız
bir otelin
sonsuza dek
kül tüküreceğini yüzünüze.
Muzaffer İlhan Erdost / Geri İstiyoruz Onları
2 Temmuz cuma.
Semah dönüyor onlar.
Avuçlar açık: Ne zaman yalan söyledim!
Ayaklar çıplak: Toprağı ısıtan toprağım.
Sesim ırmak: Bozkıra akıyor.
Kollarım kuş kanadı: Ekin biçiyor.
Gözlerim kapalı: Her şeyi görüyorum.
2 Temmuz cuma.
Düşüyor Sivas’a.
6 Ağustosta Hiroşima’ya
Gök kadar kara bir “güneş”.
Karartıyor güneşi.
“Anne! Anne!” diye yanıyor kardeşim.
“Yanıyor kardeşim anne!”
Caddeler: kömürleşmiş beden.
Ölüm merdivenlerde soluyor ölümü.
Behçet’in “Beyaz Başörtülü Kadınlar” şiirinde özlemleşiyor özlemleri:
yürüyorlar alana doğru
binlerce beyaz başörtülü kadın
ve binlerce yitik fotoğrafı
genç yaşlı kız erkek
ve binlerce desparecidos
analar ve anılar
eşler kardeşler çocuklar
geri istiyoruz onları
geri istiyoruz onları
Geri istiyoruz onları bilince sızan
ışığı. Kitaba şavkıyan alazı. Şiire inen güvercini. Doru at sekişli üç telli sazı. Semahın seher yelini. İncecik kızların gülüşlerini. Hasretin hasretini.
Onları istiyoruz.
Geri istiyoruz.
Çünkü desparecidos oldu onlar, yani kayıp.
Çünkü kayboldu onlar da.
Yanmış bedenleri ağrımızda, toprağımızda ama, kayıp onlar.
Çünkü onları boğan irade, “irade-i
meçhul” de ondan.
“İrade-i meçhul”, meçhul olarak kaldıkça, “faili meçhul” olarak kalacak onlar.
“Faili meçhul” olarak kaldıkça
Geri gelmeyecek onlar, biliyoruz.
Ama onları istiyoruz.
Çünkü özgürlüğümüzü istiyoruz.
Çünkü onları boğduran “irade”nin tutsağı olmaktan kurtulmak ve özgür olmak istiyoruz.
Ve özgür de olacağız.
Çünkü biz halkız.
Biz halkın iradesiyiz çünkü.
Şavkıyan ışığın sesiyle, seher yelinin sessizliğiyle, hasretin hasretiyle, içimizde yanardağlar gibi tutuşan özlemleriyle çığlılanıyoruz.
geri istiyoruz onları
geri istiyoruz onları
Toplam okunma (11942) Bugün(3) Son okunma tarihi (08 September 2010)
Ahmed Arif ve kendi sesinden şiirleri Haziran 27, 2010
Posted by cafrande.org in : Sesli Şiirler - Poetry Listen, Şairler Şiirler - Poets Poetry , 47comments
1927 yılında Diyarbakır’da doğan Ahmed Arif bütün eserlerini toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışıyla uygun yazmıştır. Şair, Türkiye toplumcu gerçekçi şiirinin sayılı ustalarındandır.
Ahmed Arif toplumcu gerçekçi akım içinde kendi yaşadığı coğrafyaya ve dile dair yeni bir şiir kurdu. Şiirlerini halkın gelenekleri türküleri, ağıtları ve masallarıyla besledi. Kusursuz bir kurgu ile Van’dan Çukurovaya Anadolu insanının acılarını, sevinçlerini, emeğini, alın terini, ve umutlarını kendi özgünlüğüyle dile getirip çağdaş eserler verdi.
KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ DİNLE (mp3)
http://www.dailymotion.com/videoxc7lf4
Alternatif linkler
♦ Otuz Üç Kurşun ♦Anadolu ♦ Akşam Erken İner Mahpushaneye ♦ Ay Karanlık ♦ Bu Zindan Bu Kırgın Bu Can Pazarı ♦ Diyarbekir Kalesinden notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi ♦
Hasretinden Prangalar Eskittim ♦ İçerde ♦ Kara ♦ Karanfil Sokağı Suskun ♦ Uy Havar ♦ Yalnız Değiliz
Ahmet Arif Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisi iken 1950’de iki kez tutuklandı, yargılandı ve 2 yıl hüküm giydi.
Toplumcu dünya görüşü ve bilinciyle yaşamsal duyarlılıkları dizelerinde kimi zaman öfkeli, vurucu, kimi zaman ince, zarif, kırılgan ve kederli “çelişki”leri dile getirdi. Doğal coşkunun oluşturduğu ahenk ve içsel müzikle okunur bir şiir kurdu. Ahmed Arif Cemal Süreya’nın deyişiyle, “…imge konusunda yaptığı sıçramalarla bugünkü şiiri hazırlayanlardan biri” oldu.
Elli yılını şiire adamasına rağmen, kutsalmış gibi “Hasretinden prangalar eskittim” adıyla 1968′de yayımlanmış tek bir şiir kitabı vardır. Ancak bu tek kitap dünyada başka bir benzeri olmayacak şekilde her yıl en az dört baskı yapıyor olması ilginçtir. 40 yılla yakın bir zamandır yayımlanan bu kitap çıktığı ilk günden bu yana her yaştan, her kuşaktan okurunu bulmuştur. “Ben halkımın mazlum ve gariban bir ozanıyım. Böyle olmak da yüce bir onurdur,” diyen şair 2 Haziran 1991′de aramızdan ayrıldı.
Toplam okunma (72030) Bugün(32) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Refik Durbaş şiirleri: Kuşların dilini öğrettin bana/ çiçeklerin dilini özlemlerin, eylüllerin, gurbetlerin akarsuların ve zamanın Haziran 22, 2010
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a comment|
|
(Emek koyun çocukların adını)
Gökyüzünün penceresinden şimdi
bir kuş havalansa
kanat çırpınışlarında
hayatın yağmalanmış sevinci
- Kuş uçar rüzgar kalır
(Sevinç koyun çocukların adını)
Uzay denizlerinde şimdi
bir balık ağlasa
gözyasi billurlarında
yüz bin umut kıvılcımı
- Alev uçar nazar kalır
(Umut koyun çocukların adını)
Çocuk bahçelerinde şimdi
bir çiçek açsa
hüzün sevince dönüşür
sevinç çiçeğe
- Ölüm uçar çocuklar kalır
(Mutluluk koyun çocukların adını)
Barıştan yanadır bütün çocuklar
sabah: kuşatılmış bir toplama kampında
ayrılığın tepsisini okşasa da elleri
aksam: yıldızların mor orağıyla
sessizliği devşirse de yetim öksüz sesi
barıştan yanadır bütün çocuklar
nice çığlık emmişlerdir
nice korku gezmişlerdir
yürekten hisli sevmişlerdir
güvercin harmanı çocuklar
(Devrim koyun çocukların adını)
Savaşa karşıdır bütün çocuklar
kışın: kar altında her sabah
tükenip erise de solgun nefesi
yazın: göğsü sırmalı fabrikalarda
çarkları döndürse de yoksul alevi
savaşa karşıdır bütün çocuklar
nice ölümlerden geçmislerdir
nice rüzgarlar içmislerdir
gelincik tarlası çocuklar.
Barışı sever bütün çocuklar
beştaş, saklambaç, elim sende
bu yüzden anlamı aynıdır, değişmez
barış sözcüğünün halkların dilinde
(Barış koyun çocukların adını)
ÖZETİ
Kuşların dilini öğrettin bana
çiçeklerin dilini
özlemlerin, eylüllerin, gurbetlerin
akarsuların ve zamanın
ateşi sönmeyen zamansızlığın bir de
Rüzgârın koynunda gündüzün
erguvan burcundan gecelerin
Bir bunun için mi sevmedim seni?
Yalnız ve yalnızca sürgünlerde
nice karasevdaların müebbetinde
çığlıkla çılgınlığım arasında bir
her zaman unutmak isterdim seni
her zaman hatırlamak bir de
Sonsuz beyazlığında iklimlerin
çırılçıplak lekesiz kentlerin
Bunun için de mi sevmedim seni?
Soruları yanıtlanmış aldanışlar adına
yanıtları belirsiz alışkanlıklar adına
yazlar ve kışlar, elvedalar adına
bir daha bir daha kavuşmalar adına
anılarını taşıyan her şey adına
Yolunu şaşırmış gitmelerin
korkunç ve güzel gelmelerin
Nasıl ve niçin mi sevmedim seni?
BİN KUŞ AYIŞIĞINDA
Şimdi senin soluğunda akşam
çiçekler ve sular kadar yalnızım
bir o kadar da esmer saçların
bin kuş esiyor sanki ayışığından
BİR BAŞINA TANYELİ
Sen ki ne hüzünler yaşadın bir başına
erisin artık yüreğinde çırpınan tanyeli
ne belaymış deme zındanda kararmak
acı da aynı imbikten çekiliyor, umut da şimdi
BU ŞİİRLER
Kalbimde kan izleri anıların
tarçın kokusu, belki menekşeler
Belki bir ünlem işareti merak
nasıl solgun ve bulanık şiirler
Şiirlere uyanmak istedim de
Çünkü soruda ve sorguda gelecek
günler: neyin bedeli bu işkence
Bu ruhsatsız gurbet, tükenmiş sıla
kimin adına yazıldı söylesene
Yüzümde kuş sesleri acıların
Kır çiçekleri getirdim sana
bir umut, tanıdık korkular biraz
Günler: biraz olsun akılnda tut
ve unutma nasıl, kime yazıldı
Anılarını unutmuş bu şiirler
HÜCREMDE AYIŞIĞI
Sesimi sesinin üstüne koyma
kara gecede, karanlıkta, acılı
yüreğimde yeşerdiyse de alevi ölümün
kan boğmadı daha korkuyu
kırılmadı kin ve öfkenin fidanı
Sesini sesimin üstüne koyma
ağzımda prangası tutuklu rüzgâr
Yanlış arama ölümden başka
kurşuna dizilen resimlerde
acıyla örülmüşse cesetler
ve ağlıyorsa hücremde ayışığı
üzgün değilim, hüzünlü asla
Yanlış arama ölümden başka
sırtımda falakası tutuklu rüzgâr
Yüreğimde mezarlar açma artık
kazıdım hücremin duvarına çünkü
zamanı kucaklayan öfkemi
acıdan üretilen sesimi
gençliği damıtılmış günlerimi
Yüreğimde mezarlar açma artık
elinde kırbaçları tutuklu rüzgâr
Çıplak taş, demir kapı, sessizlik
korkuyu mu bekliyor o nöbetçi
niçin hiç konuşmuyor yıldızlar
şafak söktüyse nerde kar filizleri
uyusam uyansam her yerde bahar
Çıplak taş, demir kapı, sessizlik
sesimde zincirleri tutuklu rüzgâr
Tek değilim artık, çoğaldım ölüme
deli rüzgâr, çıplak suyun rahminde
artık ne hücrem, ne yalnızlık
eskisinden düşmanım karanlığa
ama hâlâ yanıyor yüreğimde işkence
Tek değilim artık, çoğaldım ölüme
yüzümde kelepçesi tutuklu rüzgâr
-Söyle kim hak kazandı ölüme
KİMSE HATIRLAMIYOR
Kimse hatırlamıyor adımı
Bahar gelmiş.
Balkonlar serin
Annelerin çocuk ambarı balkonlar serin
Su dalgın değil. bademler açmış
- Sahi kaç yıldır yalnızım ben
Çiçekler çürümüş saçlarımda
Bembeyaz uzun kuşlar da uçmuş fotoğraflarımdan
Bulutlar da
Yüreğimde karanfillerden damıtılmış bir yaz
Yaşıyor muyum acaba?
ÇIRAK ARANIYOR
Elim sanata düşer usta
Dilim küfre, yüreğim acıya
Ölüm hep bana
Bana mı düşer usta?
Sevda ne yana düşer usta
Hicran ne yana
Yalnızlık hep bana
Bana mı düşer usta?
Gurbet ne yana düşer usta
Sıla ne yana
Hasret hep bana
Bana mı düşer usta?
AĞITLAR
Gözleri bir umudu, bir dalgınlığı yaşıyor
Ağzında kalabalık bir öpüşme ormanı
-Kalbindeki katiyyen ben değilim
yüzünde küçük inzal kuşları.
ANIT
Halkın ulusu, rüzgârın kardeşiydi onlar
ateşin övündüğü üç alınteri nebisi
bir şafak vakti zulmün dehlizinde
yiğitlik anıtı süsledi bedenleri
Biri engin denizlerle arkadaş
biri inancın cömert efendisi
biri sabrın korkusuz aslanıydı
onurun mescidi şimdi cesetleri
Halkın ulusu, rüzgârın kardeşiydi onlar
ölüme taviz vermedi hiç biri
MENZİL
Onlar ki aydınlık üzre
ecel toprağına
umut
ektiler. Ay dolandı vay deli gönlüm
Ölüm şaşırdı menzilini
Onlar ki karanlık üzre
korku mazgalına
zulüm
serdiler. Ay dolandı vay deli gönlüm
Ölüm şaşırdı menzilini
Onlar ki cehennem üzre
yürekten
cennet
süzdüler. Ay dolandı vay deli gönlüm
Ölüm şaşırdı menzilini
TEZGÂHTAR KIZLAR
Sabahı onlar uyandırır
çıplak yüzlerinin ufkundan
eksik yaşanmış bir rüyadan
gün doğar karanlığı kalır
Erkenden açılır dükkân
sevda ile yalnızlıktan başka
dizilir uykusuz tezgâha
ince tül, gamlı ruj ve hazan
Mevsimlik ders programları
ucuzluk, damping, tek fiyattır
sattıkları ipek pazen değil
harcanmış gençlik yıllarıdır
Günlerce raflarda kalayım
çürürse sevdanın kumaşı
aşkımı yaşatmaya yeter
tezgâhtar kızların rüzgârı
Sabahı onlar uyandırır
alınterinden, aşktan önce
bitmeden başlar gece
akşam, onlarla kararır
VUR
Buğdayın, petrolün ve alınterin
yabancı ırmaklara akıyorsa
su dursa bile sen durma
alnından kaderini çalanı vur
ağzından alınmış olsa da sözün
can, yüreğinden damıtılsa da
-acılar kardeşindir senin
kan sussa bile sen susma
hayından zalımdan doğanı vur
gönülden doğan acıyı vurma
TUZAK
Nefretin adresini mi soruyorsun
cinnet yağmurunda kimsesiz kuşların
rüzgârı çalınmış yalnızlığımı mı
sevdanın adresini mi soruyorsun
ayrılığı mavi, hüznü beyaz uçan
Yüzüne ay doğmakta. Seviyorum seni
sensin çılgınlığımın zalım kaynağı
elemin aşktan damıtılmış alevi
taşarken yüzünden hicranın ırmağı
zulmetin vahasını mı arıyorsun
bakışı gül sesi, gülüşü yaz açan
Yüzüne ay doğmakta. Seviyorum seni
Fırtınası çalınmış işte umudun
gençliğimin şafağı da haczedilmiş
acının ve aşkın tarihini yazmadan
su menzilinde akşam mı avlıyorsun
ikindisi kumral, baharı az olan
Yüzüne ay doğmakta. Seviyorum seni
Çile kuşatılmaz demedim mi sana
nur heykeli, gün avcısı, ay alevi
yüzü bereketli sevdalar tuzağı
kalbimin adresini mi soruyorsun
soyadı hüzünlü, adı naz anılan
Yüzüne ay doğmakta. Seviyorum seni
10 Şubat 1944′te Erzurum’un Pasinler ilçesinde doğdu. Liseyi İzmir’de bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümündeki öğrenimini bitirmeden ayrıldı. 1965-1968 arasında çeşitli işlerde çalıştı. Yeni İstanbul ve Cumhuriyet gazetelerinde düzeltmenlik yaptı.
İlk şiiri İzmir’de Ege Ekspres gazetisinin sanat sayfalarında yayınlandı. Devinim, Gösteri, Sanat Olayı, Soyut, Papirüs gibi dergilerdeki şiirleriyle dikkat çekti. Arkadaşlarıyla birlikte 1962-1964 arasında “Evrim” dergisini, 1967′de de “Alan 67″ dergisini yayınladı. 1971′de ilk şiirlerini Kuş Tufanı adlı şiir kitabında topladı. 1972-1974 yıllarında “Yeni A” dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Gazetelerde sanat sayfaları hazırladı. 1992 yılında Cumhuriyet gazetesinden emekli oldu. Köşe yazarı olarak değişik gazetelerde çalışmalarını sürdürmektedir.
İkinci Yeni esintisi ile başladığı şiir yaşamı, zamanla toplumcu yönelim kazandı. Kendine özgü dili ve benzetmeleriyle, baştan beri tavrını ve varlığını keskinleştiren, anlam kadar biçime de önem veren şiirler yazdı. Çarşıların, işçi kızların, pazar yerlerinin, çay evlerinin dünyasını yansıtan şair olarak tanındı. Şiirinde günlük konuşma dili içine ustaca serpiştirilmiş eski sözcükler de kullandı.
Eserleri
Şiirleri
- Kuş Tufanı (1971)
- Hücremde Ayışığı (1974)
- Çırak Aranıyor (1978)
- İkinci Baskı (1979)
- Çaylar Şirketten (1980)
- Denizler Sincabı (çocuklar için şiirler,1982)
- Kırmızı Kanatlı Kartal (çocuklar için şiirler, 1982)
- Nereye Uçar Gökyüzü (1983)
- Siyah Bir Acıda (1984)
- Bir Umuttan Bir Sevinçten (1984, toplu şiirler 1)
- Yeni Bir Defter-Şiirler-Meçhul Bir Aşk (1985)
- Adresi Uçurum (1986, toplu şiirler 2)
- Geçti mi Geçen Günler (1989)
- Menzil (1992)
- Kimse Hatırlamıyor (1994, toplu şiirler 1)
- Nereye Uçar Gökyüzü (1994, toplu şiirler 2)
- İki Sevda Arasında Kara Sevda (1994)
- Tilki Tilki Saat Kaç (1995)
- Düşler Şairi (1997)
- İstanbul Hatırası (1998)
Röportaj
- Ahmet Arif Anlatıyor:Kalbim Dinamit Kuyusu (1990)
İnceleme
- Şair Cezaevi Kapısında (1992)
- Galata Köprüsü (1995)
- İlhami Bekir’den Mektup Var (1997)
- anılarımın kardeşi izmir (2001)
literatür tanıklıklar dizisi
Deneme
- Yazılmaz Bir İstanbul (1988)
- İki Sevda Arasında Karasevda (1994)
- Yasemin ve Martı (1997)
Antoloji
- Türk Yazınında Cezaevi Şiirleri (1993)
- Öykülerle İstanbul (1995)
Yenileştirme
Yedi İklim Dört Bucak (1977, Evliya Çelebi’den çocuklar için)
- Şakaname (1983, Evliya Çelebi’den çocuklar için)
- Mavi Alacalı Baston (1983, Muallim Naci’den çocuklar için)
Ödülleri
- 1979 Yeditepe Şiir Armağanı, Çırak Aranıyor ile
- 1983 Necatigil Şiir Ödülü, Nereye Uçar Gökyüzü ile
- 1993 Halil Kocagöz Şiir Ödülü Menzil ile
Toplam okunma (6729) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Nazım’ın 1957 Bakû konuşması: “…desin ki; Nazım geldi, biz onu kardeş gibi bağrımıza bastık” Haziran 13, 2010
Posted by cafrande.org in : Öteki Tarih, Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a comment
Nazım Hikmet, 1957 yılında, ikinci kez Azerbaycan`a gider. İlk gidişinden o yana tam otuz yıl geçmiştir. Bakû Üniversitesinde görkemli bir tören düzenlenir.. Konuşmalar yapılır, şiirler okunur.
Nazım Hikmet alkışlar arasında kürsüye gelir. `Yoldaşlar` diye başlar konuşmaya..
`Yoldaşlar, Şair olmak, hem de ihtiyar şair olmak benim gibi, biraz zor iş. Bakın ne oluyor, geliyorsunuz, gençler çıkıyor, sizi yüzünüze karşı övüyor. Yahşi şairdir diyor, yahşi adamdır diyor sen de orada oturuyorsun. Gel de ne yapacaksın yani? Gelin kız olsan, genç kız olsan güzeldir yahşidir deseler kırdırsın, ben ihtiyarsam ne halt edeyim yani?
Ben buraya otuz yıl önce de geldim. Baku`ya. Çoğunuz daha dünyada yoktu galiba, birçoğunuz, hatta galiba birçoğunuzun annesiyle babası tanışmamıştı.
Nazım’ın 1957 Bakû konuşması
Bu mukaddes, bu kutsal evinize Darülfünunuza çağırdığınız için teşekkür ederim. Beni, dünyanın en bahtiyar insanlarından biri yaptınız. Ve ben şimdi şurada düşünüyorum, belki ben görmem ama oğlum görecek, nasıl İstanbul`da da bizim üniversite de böyle salon olacak, nasıl oraya da Azerbaycandan bir şair gelecek mesela, şimdi bu genç şair şu kızcağız gelecek şurada şiir okudu o gelecek… Ve nasıl orada o salonda da artık Türkiye sosyalist üniversitesinin salonu olacak, salonda da bizim cumhur reîsimiz oturacak ve-Azerbaycan şairi gelecek ve siz beni nasıl karşıladınızsa onlar da onu öyle karşılayacaklar, o şairden bir isteğim var; o yarın İstanbul`a gidip bizim sosyalist İstanbul üniversitesinde şiir okuyacak Azerbaycan şairinden bir ricam var. O oraya gittiği vakit benim İstanbullu gençlere desin ki; bize de senin Nazım-geldi, biz onu kardeş gibi bağrımıza bastık… Ve biz Ona çok şey öğrettik, ne öğrendiyse bu dünyada çoğunu bizden öğrendi gene sîze onu söylemeyi unutmasın ve benden selâm söylesin, çünki ben belki memleketime kavuşamam, ama o memleketimi görür, (uzun süreli alkışlar) `
Bu yoldan otuz yıl önce de geçtim.
Dört gün dört gece katar. -1
İmdi akmış saatten az, -2
uçakla sekiz. `,
Yakında `Tu`lar işleyecek
Moskova-Bakû
iki saat,on dakika
Bu yoldan otuz yıl önce de geçtim,
vagonda şarkılar vardı yine.
Sevgiliye sallanan yağlık misali-3
bayrak gibi önümüzde giden şarkılar.
Vagonda şarkılar var yine, .
gene şarkılar, {4)
Bu yoldan otuz yıl önce de geçtim.
Vagonda komsomolcu bir kız vardı,
kırmızı başörtülü, meşin ceketli
ve kabarlı ellerinde kitabı
Mayakovski`nin.
Yine komsomolcu bir kız vagonda,
naylon blüzlü
ve Kazahistanda tahıl biçmekten dönüyor(5)
ve nasırlı ellerinde kitabı
Mayakovski`nin.
Bu yoldan otuz yıl önce de geçtim.
Vagonda yanıklı gelinler vardı gene (6)
Yiğitlerini Vırangel asmış,`7)
ama fşist güllesiyle dul kalan gelinler yoktu -8
Askerler de vardı gene (9)
hatıralarında kaçan al ordular. -10
Ama hiçbirinin hâtırasında
yanan Berlin sokakları yoktu…
Bu yoldan otuz yıl önce de geçtim.
Harkov şehri vardı gene,
Ama yerle bir olup
on kat daha yükselmesi yoktu. -11
Gene böyleydi Don boyu stepleri.
Gölgesizlik gibi dümdüz,
amma steplerde Harkov traktörleri yoktu.
Rostov limanı vardı gene
amma Battığın sulan yoktu
. * Rostov limanında.
Gene böyle ağır,
Gene böyle erimiş kurşun gibiydi
Hazer,
Amma neft taşlarında -12
suların dibine diktiğimiz
neft ağaçları yoktu.
Sumgayİt denilen köylük bir yer vardi. -13
Kupkuru toprak..
Amma zavotlu, bağlı, bahçeli
yüz bin nüfuzlu Sumgayit şehri yoktu
Azerbaycan şiiri vardı gene,
amma Samedinkiler yoktu.
Ay vardı gene,
amma tek başınaydı,
küçük kardeşi yoktu.
Bu yoldan otuz yıl önce de geçtim.
Ben vardım, oğlum yoktu.
Belki oğlum da bu yoldan otuz yıl sonra geçer, -14
belki ben olamam.. (l5`
Elbette belki, seksen beş çok mu?
Belki ben olamam, -16
amma kim bilir neler olacak. ,
Yaman meraklanırım olacaklarla, -17
Bu yoldan otuz yıl önce de geçtim.
(sürekli alkışlar..|
Nazım Hikmet`in Moskava-Bakû yolunda yazdığı ve 12-13 Ekim 1957 tarihini düştüğü bu şiirinde daha sonra basılan kitaba göre bazı değişimler var. Nazım`ın kendi sesinden kaydedilen şiir yukardaki gibi. Kitaptaki değişik dizeler ise numaralara göre şöyle:
1) Dört gün, dört gece trenle:..
2) Şimdi
3) Sevgilime sallanan mendil misali
4) Aynı şarkılar
5) ve Kazahîstanda ekin biçmekten dönüyor,
6) Vagonda bağrı yanık gelinler vardı yine
7) Erlerini Vtrangel asmış,
8 ) `amma faşist kurşundan dul kalan yiğitler yoktu
9) `Askerler vardı gene
10) Hatıralarında kaçan beyaz ordular
11) on kat daha yükselmiş değildi
12) amma neft kuyularında
13) Sumgayıt denen kıraç bir yer vardı
14) Belki oğlum da bu yoldan otuz yıl sonra geçecek
15) Belki ben olmıyacağım
16) Belki ben olmıyacağım
17) Çok merak ediyorum olacakları
(Fikret Otyam`dan alınmıştır)
Toplam okunma (9182) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Öztürk Uğraş Şiirleri: Söz cinayet gibi çekiciydi Haziran 3, 2010
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a comment
|
(afişte kız erkeğin beline arkadan sarılmış
açmıyordu ellerini
yüzünün yarısı yoktu)
.
çiftçi karılarının böyle afişler hiç görmedikleri
için helak etmiştim kendimi
okumaya geç kalmıştım ingilizce bilmediğime üzülüyordum
.
erkeğin çerkez olduğunu düşünüyordum
mersin’den artist çıkmaz diye diretiyordum kendime
siz şimdi göksel arsoy’a ağrılı der misiniz
bu hem kör hem zenci olmak gibi bir şey
.
fotoğrafların çığlıkları caddede birikmiş
ve sloganları bitmişti
ben şaşılacak kadar ekmek kokuyordum bankacılara
sahtekârdı bankacılar
karılarının elleri bacaklarından güzeldi
paraları gibi sevmiyorlardı çocukları
askere gitsin istiyorlardı
cemselere dayamışlardı sırtlarını
.
sarıkamışlı fotoğrafın çığlığını tanımıştım
üstünde kar ve orman sessizliği vardı
tam yanında koyu rujlu kadın fırça bıyıklı adamdan
korktuğunu gizliyordu rugan çantasına
bir salı yalnızlığıydı /tütün kutsal nurdu
ışığın gözleri önünde sevişmezsem burnum kanardı
anlıyordum trak diye kaba etlere soyunan
o copların gözetiminde olduğumu
sevişmiyordum
omzumdan öpecek sevgilim yoktu
tütünsüzdüm
.
fotoğrafların çığlıkları caddede birikmiş
ve sloganları bitmişti
kalın gözlüğünden sırık gibi uzun bakan adam
-ben yozgatlı’yım mevsim değişsin istiyorum
dizimiz dirseğimiz sıyrılacaksa bu hapisten
kaçarken olsun- diyordu
söz cinayet gibi çekiciydi
adamın elinde eşarbına ağzını gizleyen bir gül vardı
.
memelerini pis adamlara sunan kadınlar önlem alıyorlardı
akşam sofrasında sevişmelerine
onurlu anneler karanfille giriyordu alana
oğulları kayıptı
onların akşam sofralarında bir iskemle hep boştu
beklenen gelmezdi tabağına tuzboran gözyaşı konurdu
tarihçiler gündüz gözüyle korkuyorlardı
it gibi sinmişlerdi
dağlara sakladığımız ağustos’u ihbar ediyorlardı panzerlere
polislerin üç gözleri vardı birinin adı g-3’tü
ve hayatımın gülkanı arkadaşlarım ölüyordu
gün bitiyor şairler öpüyordu
kerime nadir gibi ağlayan kadınları
.
çini mürekkepli kalemle göğsümü kuşlara imzaya açıyordum
bütün şairler cehenneme gitsin diye
yine de kentli firavunların karşısında
şiire bulaşacak kadar haindim
.
aklım yolcuydu
seyit rıza’yı geçip babek’e varmıştı
osmanlı’ya kadar siyah ağlamıştım
hiç kimse polis otosunun üstündeki
mavi ışık kadar üzgün değildi
.
dünyalı bir cilt vardı yüzümde
alnımda pirinç gibi beyaz bir emek
kirletmedim
kirlenmedim
o çocuklardan ölmek üzere ayrıldım
.
ankara yüzünden intihar ettim
Sahidir
I.
Tutukladığı topraklara
tepeden baksalar da
sınırlarını açık tutan ırmaklara
gücü yetmez bayrakların
şairsen bil
su sahidir
II.
yakada kırılır boyunu
alnı rozete düşer
göz önünde ölür gül
yaş gözde, yas içerde kalır
kokusu ruhudur, çöle yanaşır
çöl ufalar peygamberleri
zaman yatağa düşer
tek mülk hiçliktir
ve çöl sahidir
III.
sırnaşık köpüklerden uzaklara
bir yandan kök yarar sinesini
bir yandan durmaz
günün kahkülü kuşluk
ikindinin arkasında
narlanır yanar dağların sırtı
uçurumlarda yerini bulur ateş
külün cengi başlar
IV.
bilinmez, hadisi yoktur aşkın
insansa evidağılmış yaradır
ışıkları yemine çeker
boşluğu da özler
bilge geniş sabrıyla durular arzı
gözünü sözle doyurur
ten serinse içtedir o yangın
şairsen ayı insafa çağır
dervişsen bil
kül sahidir
Yüreğim Kader Bataklığı
Dün ağıtlara yatkın dilim
yanınızdan geçti
göz yollarınıza bıraktım
gül sulayan ellerimi
Bugün acıda saklı her şey
yıkıyor geçen zaman
kan damlasıyla
hüzün alazı yüreğimi
yüreğim keder bataklığı
Öztürk Uğraş kimdir?
Toplam okunma (10214) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Özge Dirik: Kafalarınızı kumdan çıkarıp namlularınıza karanfil sokun Mayıs 25, 2010
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a comment
V a s i y e t“ki en kötüsüdür,ölümden sonra da istemek.” Benden firar eden dünyadan, son isteklerimi taşırken bana, dikkat et; aynı olmasın torbanın rengi, ayağına giydiğin galoşlarla. Şu bizim yan odada, Kürt kaşlı kız çok inledi dün gece, boştu yatağı, bugün iyileşmiş, tahliyesi olmuş, inandıramadılar bana. Bir uçlu sakla da göğsüne, teninin kokusu olsun izmaritinde. Bu yalnızlığı biz yaratmadık, bilakis tütünü bile dost eyledik kendimize. Ya sen, ellerini yıkıyorsun bana her gelişinde, benimle aynı gün ölecek olan alyansında, bir sabun parçası, ne demekse. Yarın belki de son kez, ziyaret saatini özleyeceğim yine, yemek yiyeceğim,tadını tuzunu alıp, öyle veriyorlar yemeği, mercimeğin içindeki böceğin bile hesaplı kalorisi. Giydiğin eteğin yırtmacı ilk defa dokunuyor bana, beni yolcu eden akciğer kediye atsan yemez geç kalmayacak randevusuna. Gidince çürümeyeceğini bilsem, ellerimizi değiştirelim derdim. Ellerimin ellerinde verdiği güzel ve uzun mola, ayrılık Allah’ın emri, ölüm olmasa… |
29.03.2002
Özge DİRİK
Kuzey Yıldızı edebiyat Dergisi Sayı:5
İkigen
işaret parmağınızdaki
intihar eğilimli çirkin yüzük
zehir almaya geldi dün, bana.
hiç dokunmadan anlattım
aşk;
takip mesafesini koruyamayanlara
tanrının verdiği ceza.
kadehimden dudaklarınızı çekseydiniz
mantarımı içine düşürmezdim
dünyanızın.
hiçbir göz yörüngesine yetmez.
ne sidik, ne polis
yağmur söktü afişlerimizi
tabağımıza yemek
midemize esaret koydular.
vücudunuzda,
siyahı marifet sanan benleriniz
çikolata damlalarına dönüşebilir bu gece
yastığınızdaki rimel lekesini
zor yazılmış bir mektuba sayarım,
gidince.
4 Ocak 2003
kafalarınızı kumdan çıkarıp
namlularınıza karanfil sokun
tek ayağıyla sek sek oynayan Asyalı çocuğun kırmayın umudunu.
Ç o r a k
Karınca kararıyla uyuşan bedenim,
iğnelenmeye amade, uyanılası bir kâbus.
Yeni yılla beraber harlayan şöminem,
noel annenin tükürüğüyle söndü yine.
Varsın, hayra yorsun ellerin ellerimi.
Ki onlar, çoğalamayan iki eştiler önce.
İkileşemediler,
iki leştiler ya da sıvışamadılar dünyaya.
Bir gün daha bekleyebilseydik,
yıllanacaktı güneşe yatan şarabımız.
Uçmamam için kanatlarının arasına aldığında,
güven de acı verdi bana.
Kısır bir arıyım işte,
üçgen üçgen yapıyorum peteklerimi.
Birbirini tanımayan iki elementtik biz.
İlkel bir kimyaperestin kötü kokan ellerinde,
-bakır ile kalay diyelim-
gittikçe tunçlaştı kilitlerimiz.
Şimdi pençelerini körlenmesin diye içeri çeken senin,
gençliği parmaklarına emanet yaşarken,
ilk ve tek kavga etmişliğin kalemsiz,
salıncağa işeyen bir öteki mahalle çocuğuylaydı.
Bense hayalerime kaldığım yerden devam ediyorum,
başka kuşların yuvalarında.
Özge Dirik
Varlık / Mart 2002
________________________________________
Yaşasaydı Türkiye şiirinin anıt isimleri arasında yer almasına kesin gözüyle bakılan Özge Dirik,1978′de dünyaya geldi. ODTÜ İktisat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra özel bankalarda çalıştı. Dirik, kısa süren yaşamını 27 Ağustos 2004 gecesi, onuncu kattaki evinden kendini boşluğa bırakarak sonlandırdı.
Özge Dirik’in şiirlerini ‘Hayat Susunca Konuştu Ölüm’ adı altında yayına hazırlayan Didem Görkay, genç şairin çalışmalarında, buruk geçen bir çocukluktan kaynaklanan hüznün, yalnızlığın ve intihar temasının öne çıktığını söylüyor. Görkay, ‘Gömdüler beni, öldürdükleri gibi özenle’ dizelerinin sahibi Özge Dirik, bir eli babasındayken diğer eli üşüyen ve zamanla o üşüten çocukluğundan yirmi yaş düşlerine geçen değerli bir şairdi. İntiharlarına hep bir cinayet süsü aradı şiirlerinde. Yaşasaydı, Türkiye’nin sayılı şairleri arasında yerini alacağından kimsenin şüphesi yok. Ama o, hayatı hep hüzzam makamında, kalabalıklar içindeki ıssız adasında yaşamayı tercih etti ve hayat yolculuğunu erken bir yaşta noktaladı. Ona olan borcumuzu, bu kitabı yayımlayarak bir nebze de olsa ödemeye çalıştığımıza inanıyorum. Vasiyeti üzerine, kitabın bir nüshası, Özge’nin Turgutlu’daki mezarına gömülecek. En büyük düşünün gerçek olduğunu bir şekilde hissedeceğine eminim.’
Özge Dirik: ve gömdüler beni, öldürdükleri gibi özenle>>
Toplam okunma (12897) Bugün(5) Son okunma tarihi (08 September 2010)

![1. versiyonu [büyüt]](http://img268.imageshack.us/img268/9309/murathant.jpg)
![1. versiyonu [büyüt]](http://www.cafrande.org/wp-content/2009/07/Brecht.jpg)
![1. versiyonu [büyüt]](http://img265.imageshack.us/img265/6905/113416.jpg)





Üç Deniz Topluluğu ve “Yağmurlar Dinmeden Gel” albümü cafrande.org’ta
Ünlü bilimadamı Stephen Hawking, “Evreni Tanrı yaratmadı” dedi ve tartışma başladı
Devrim ve sanat için büyük hayaller kuran dik kafalı bir şair; Mayakovski ve Sevgilisi Lili
Esrare Deyir sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta
Kış Bilgisi – Murat Özyaşar | “Biri gelsin ve kurtarsın beni bu yezidi çemberinden”
Kişilik, kişilik kuramlarının özellikleri, Eric Fromm ve Jung’un kişilik kuramları
Azeri Folklor Grubu Lök Batan’dan Azeri Müzikleri | The Music Of Azerbaijan
Komünist Manifesto’nun “Manifestoon” adıyla hazırlanan çizgi filmi
İslamda Tragedya (Trajedi) Kahramanı ve Tragedya Örnekleri – Metin And
Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta