Rüya, Kabus ve Uyku | Psikanaliz’de rüya yorumu, Freud ve Jung Temmuz 15, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Rüya, uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biri olup, uykunun hızlı göz hareketi (REM) adlı evreleriyle yakından ilişkili bulunan, görsel ve işitsel algı ve duygulardır. Rüyaların biyolojik içeriği, işleyişi ve maksatları tümüyle anlaşılmış değildir. Rüyalara “duyusuz algı”nın bir türü veya nesnesiz algı olarak da bakılabilir. Çeşitli inanışlara ve tahminlere de neden olan rüyalar, her zaman için ilginç ve yoruma açık bir konu oluşturmuşlardır. Farklı psikoloji ekollerinin, parapsikologların ve deneysel spiritüalistlerin rüyaları farklı biçimlerde açıklama çabaları olmuştur. Rüyaların işleyişinin açıklanması bilimsel topluluğun genel kabulüne göre varsayımlar düzeyinden öteye pek gidememiş olup, rüyalar halen esrarını korumakta olan bir inceleme alanını oluşturmaktadır. adını alır.
Rüya ve Kabus
Her ne kadar günlük yaşamda kötü rüyaları kabus olarak betimlesek de öyle görünüyor ki bilimsel arenada bu iki terim farklı anlamlar içeriyor. Uzmanlar kötü bir rüya gördüğümüz herhangi bir gecenin sabahında yalnızca “Akşam kötü bir rüya gördüm” demekle kaldığımıza, oysa kabusların kan ter içinde gecenin bir yarısı bizi uykumuzdan uyandırabilecek denli güçlü olduklarına dikkat çekiyor.
Çalışmalarını rüya ve kabuslar üzerinde yürüten psikolog Ross Levin kötü rüyaların günlük yaşamdaki stres ve korkularımızla savaşmak gibi işlevsel bir amaç barındırdığına inanıyor. Rüyaları bir çeşit “duygu termostatları” olarak tanımlayan Levin, stres seviyemiz yükseldiğinde kötü rüyalar ve kabuslar görmeye başladığımızı, bizleri bir şekilde stres seviyemizin tehlikeli yükselişi karşısında uyardıklarını söylüyor. Levin’e göre bu kötü rüyalar döngüsel olarak beynin kimyasal işleyişlerini etkileyerek stres seviyesinin azaltılmasını sağlıyor. Bu düşünce çerçevesinde kötü rüyalar oldukça yararlı bir amaca hizmet etmiş oluyor. Oysa kabuslar aşırı stres yüklemesi sonucu meydana çıktıklarından kişiyi paniğe sürüklüyorlar.
Ross Levin sık sık kabus gören hastalarının pek çoğunun farklı psikolojik rahatsızlıkları da bulunduğuna değiniyor. Kabuslarla beraber görülen bu rahatsızlıkların en yaygın olanlarınınsa travma sonrası stres bozukluğu ve kaygı olduğuna dikkat çekiyor. Levin hastaların kabus görme sıklıkları azaltıldığında bu rahatsızlıkların şiddetinin de azalacağını düşünüyor. Kabuslarla başa çıkmadaysa kabusları tekrar tekrar yazma/ farklı şekillerde hayal etme yöntemini kullanıyor. Özellikle de sürekli olarak aynı kabusu gören hastalar üzerinde etkili olan bu yöntemde hasta gece gördüğü kabusu gündüz zihninde farklı bir son yaratarak tekrarlıyor. Bu işlem uykuya dalmadan önce de tekrarlanıyor. Daha sonraysa tıpkı kabusu görüyormuşçasına bu farklı sonla imgesel düş devam ettiriliyor. Terapiden bir süre sonra kişinin kabus görme sıklığında azalma bekleniyor.[1]
Rüya ve yaratıcılık
Sanat tarihine göz attığımızda yaratıcılıklarını rüyalarıyla beslemiş pek çok sanatçıya rastlıyoruz. Örneğin, “Honesty” isimli pop parçasıyla dünyada pek çok dinleyiciye ulaşan Billy Joel bir röportajında yaptığı bestelerin melodisini ilk rüyalarında oluşturduğundan bahsediyor. Hepimizin korku romanlarıyla yakından tanıdığı yazar Stephen King’inse “Korku Ağı” adlı romanını çocukluk kabuslarından birinden esinlenerek yazdığını biliyoruz. Salvador Dali’nin rüyaların yaratıcılık üzerindeki etkisine inancıysa şaşırtıcı düzeyde. Ressamın, uykuya dalmadan önce eline bir kaşık aldığı böylece uyuyakaldığında kaşığın yere düşerek çıkarttığı sesle uyanıp zihnindeki rüya imgeleri henüz canlıyken gerçek üstü öğelerle bezeli o muhteşem tablolarını ortaya koyduğu anlatılageliyor. Ne var ki konuya bilimsel açıdan yaklaştığımızda, rüyaların gerçekten de yaratıcılığı tetikleyip tetiklemediğine dair bulgular oldukça kısıtlı. Her ne kadar rüya görmeyle ilişkili beyin bölgeleri modern beyin görüntüleme teknikleriyle az çok aydınlatılmış olsa da, beyin, rüya ve yaratıcılığa dair böylesi çalışmalar oldukça az. Bulgular az da olsa bilim insanlarının bu ilgi çekici konu hakkında bugüne kadar yürüttükleri çalışmalara büyüteç uzatalım istedik.
Yaratıcılığımız rüyalarımızdan etkileniyor mu?
Tablolarındaki soyut imgelerle dikkat çeken ünlü ressam Salvador Dali de rüyaların yaratıcılığını tetiklediğine inananlardandı.
Yapılan son araştırmalar öyle gösteriyor ki gördüğümüz rüyalar bizlere Dali’nin tablolarını çizdiremese de günlük hayatta karşılaştığımız problemlere çözüm bulmakta yardımcı olabiliyor. Modern uyku kuramlarının uykunun günlük hayatımızın devamı olduğuna vurgu yapan varsayımlarıyla da uyumlu görünen bu durum özellikle de rüyalarımızdaki semboller doğru yorumlandığında belirgin hale geliyor. Uyanıkken zihnimizde tam olarak kuramadığımız bağlantıları rüyalar yardımıyla kurabileceğimize dikkat çeken bilim insanları çocuk bakımı, bahçe düzenlemesi vs… gibi hayatın içine sinen pek çok alandaki yaratıcılığımızın rüyalarımızla şekillenebileceğini düşünüyor.
Rüya hatırlama sıklığının yaratıcı kişilik özellikleriyle ilişkisi
Rüyalara dair bir diğer ilginç bulguysa hayal gücü yüksek kişilerin rüyalarını hatırlama yüzdelerinin daha yüksek oluşu. Bu bulgu rüya hatırlamanın bir karakter özelliği olup olmadığı sorusunu getiriyor akıllara. Araştırmalar, doğası gereği rüyalarını somut yaratıcı ürünlere dönüştürebilen kişilerin rüyalarını daha sık hatırlayabildiklerini destekler nitelikte. Literatürde bu kişilerin karakter özellikleriyse açık fikirlilik, yüksek hayal gücü ve şizotipik yatkınlık olarak sıralanıyor. Kısa bir süre öncesine kadar kaygı ve stres seviyesiyle iliştiriliyorduysa da rüya hatırlamada kişiliğin etkisi daha önemli gibi görünüyor. Ancak yine de gece uykularını bölen kaygı durumlarının da rüyaları hatırlamamıza neden olması yadsınamayacak bir sebep.
Tüm bu bulgulardansa yaratıcılık üzerinde etkide bulunan etmenin öncelikli olarak yetenek ve kişilik özellikleri olduğunu ve bu kişilik özelliklerine sahip kişilerin de rüyalarını daha sık hatırladıklarını çıkarsamamız yanlış olmayacaktır.[2]
Uykunun evreleri
Uyku birbirini takip eden bir takım evrelerden oluşuyor. Bu evreler sırasında kişinin yaydığı beyin dalgaları EEG adı verilen makineler sayesinde ölçülebiliyor. Kişi uykuya daldığı andan itibaren uykusu giderek ağırlaştıkça, beyin dalgaları da yavaşlayıp daha ritmik bir durum almaya başlıyor.
Uyanıkken beynimiz alfa dalgaları yayıyor.
Uykunun Erken Evreleri:
Evre 1: Bu evre yalnızca birkaç dakika sürüyor ve bu süre içerisinde teta dalgaları gözlemleniyor. Göz hareketleri yavaşlıyor, kaslar gevşiyor, kan basıncı düşüyor ve kişi uykuya dalıveriyor.
Evre 2: Bu evrede tetaya göre daha yavaş ve geniş dalgalar olan K kompleksleri gözlemleniyor. Alfa aktivitesi sona eriyor.
Evre 3: Yavaş, geniş ve ritmik delta dalgaları gözlemleniyor. Delta dalgaları kaydedilen beyin aktivitesinin yarısını geçtiğinde kişi Evre 4′e giriyor. Kaslar gevşiyor, solunum yavaşlıyor, vücut ısısı düşüyor.
REM Dönemi: Hızlı göz hareketleriyle tanımlanan bu dönemde kişinin gözleri göz kapağının altından sürekli titriyor. REM dönemi başlı başına farklı bir dönem olduğundan ilk 4 evre REM dışı evreler olarak da anılıyor.
REM döneminde ne olup bitiyor?
Otonom sistem faaliyetleri artıyor: Nabız ve kan basıncı yükseliyor, soluk alıp verme hızlanıyor, hem kadın hem erkeklerde birkaç dakika boyunca cinsel uyarılmışlık durumu gözlemleniyor.
Beyin dalgaları uyanıkken yaydığımız dalgalarla benzerlik gösteriyor: Bu da vücudumuz uykuda olsa bile beynimizin oldukça aktif olduğunu gösteriyor.
Rüya görüyoruz: Gördüğümüz rüyaların birçoğu REM dönemi rüyaları.
Psikanaliz’de rüya yorumu, Freud ve Jung
R19. yy.’ın sonlarında ve ve 20. yy.’ın başlarında Sigmund Freud ve Carl Jung rüyaları bilinç ve bilinçdışının etkileşimleri olarak ele almışlardır. Onlara göre rüyalarda baskın güç bilinçdışıydı ve kendi zihinsel etkinliğini hakim kılıyordu.
Rüya yorumu psikanalizde kısaca rüyaların açık içeriğindeki sembollerden hareketle hastanın bilinçdışı arzu, dürtü ve çatışmalarını açığa çıkaran bir teknik olarak tanımlanır. Freud, rüyaların bireyin derin gereksinim ve arzularını ve bunların doyumunu ifade ettiğini varsayar. Freud’a göre rüya yorumu bilinçdışına açılan ana kapıdır, rüya da rüya gören kimseye bilinçdışına bakmasını ve rüyasını kendi başına (otoanaliz) veya bir psikanalistin gözetiminde yorumlamasını sağlayan bir pencere oluşturmaktadır.
Freud’a göre rüyalardaki sembollerden bazıları evrenseldir, herkeste aynıdır. Örneğin silah, sopa, bıçak, vs. gibi delici, yırtıcı, uzun, sivri uçlu vb. şeyler psikanalizdeki klasik rüya yorumunda penisi temsil ederler; sepet, kutu vs. gibi şeyler de vajinayı temsil ederler. Su ise doğumun veya anne karnına geri dönmenin, cinsel ilişkinin bir sembolü olarak kabul edilir.
Jung mandalayı bilinçdışının temsil edilmesi olarak düşünmüştür.
Freud’un psikanalitik görüşme esnasında kullandığı sedir
Freud’çu psikanalizde sembolik sistem, özellikle oidipus kompleksiyle yapılanmış bireysel geçmişteki çarpıtma (eğretileme) kurallarının uygulanmasından ve bilinçdışının düzenlenmesinden hareketle işler. Carl Gustav Jung’un “kolektif bilinçdışı” denilen “evrensel bilinç” ya da “ortak hafıza” varsayımına göreyse, bireysel semboller “kolektif bilinçdışı”nın varlığını gösterirler, kolektif bilinçdışı yoluyla evrensel olur ve bu yolla arketipler haline gelebilirler.
Freud’un her şeyi doğumla başlatmasına ve rüyaları bireysel bilinçdışına dayandırmasına karşılık çağdaş psikiyatrinin kurucularından olan ve psikiyatrinin yanı sıra fizik ve efsanelerle de ilgilenen Jung doğuştan evrimle getirilen, tüm insanların katıldığı ortak bir bilinçdışı kavramını ortaya atmıştır. Buna günümüzde filogenetik psişe (İng. phylogenetic psyche) ya da varoluşun temelini de kapsamak üzere ontogenetik psişe (İng. ontogenetic psyche) adı verilir. Klasik mantıkla düşünmeye alışmış zihinleri sarsan bu yeni kavramda biraz teoloji de sözkonusu olmaktadır. Bu iki düşünce adamının çatışması genetik mühendisliğine ve psikobiyolojiye de yansımıştır.
Jung’un yeni getirdiği bu kavrama göre, kolektif bilinçdışı, insan topluluklarının davranışlarının ortaya çıkmasında belirleyici rolleri olan, tarih boyunca kuşaktan kuşağa aktarılagelen genetik özellikleri, arzu ve duyguları, etki-tepki mekanizmaları ile davranış örneklerinin biriktiği varsayılan soyut bir alandır. Bir başka deyişle, kolektif bilinçdışı soyaçekimle atalardan gelen, insanlar üzerinde içgüdüye benzer şekilde belirli etkileri olan, ataların deneyimlerini içeren bir tür ortak hafıza ya da evrensel bir bilinçtir. Herkeste mevcut olan bu ortak bilinçte “ilkel ve derin temel imajlar” ya da “içgüdüsel davranış modelleri”ne arketipler (arşetip) adı verilir. Arketipler insan beyni ve bilincinin hayvanlık düzeyindeki dönemden bugüne dek biçimlenmiş kavrayış kalıplarıdır. Arketiplerden beslenen insanlık halen hayvanlık düzeyindeki düşünme biçimlerinin etkisi altındadır. Bunlar bilinçli olunduğu sırada imaj ve içgüdü biçimleri olarak belirebilir (ortak imajlar, doğa güçleri karşısında ortak tepkiler vs.). Nevroz, uyku veya değişik şuur halleri denilen bilinçsizlik hallerinde ise bu kolektif bilince biraz daha dalmış olunduğundan arketipik imajlar daha iyi bir şekilde ortaya çıkmaya başlarlar. İşte, Jung’a göre, rüyalarda ve mitolojilerde rastlanılan bazı ortak semboller bu kolektif bilinçdışından kaynaklanmaktadır.
Fakat rüya sembollerinin çoğu genellikle evrensel anlam taşımazlar, bireysel anlam taşırlar; yani rüyayı gören kişinin kendi iç dünyasındaki değerlere göre düzenlenmişlerdir. Her insanın aynı sembole verdiği anlam ve değer aynı değildir. Örneğin arslan, bir insan için korku verici, tehlikeli bir hayvandır, bir diğer insan için güçlülüğün, kudretin sembolüdür. Arslan, iki ayrı kişiden birinin rüyasında tehlikeyle ilgili, diğerinde ise kudretle ilgili olabilir. Bir başka deyişle, korkunun sembolü bir kimsenin iç dünyasında akrep olarak, bir diğer kimseninkinde yılan olarak, bir diğer kimseninkinde ise arslan olarak bulunabilir. Yani korku ile ilgili bir dışavurumda biri rüyasında akrebi, bir diğeri arslanı, bir diğeri yılanı görebilir. Dolayısıyla kişinin bireysel “semboller dili”ne uygun olarak oluşan ve bireye özgü olan rüyaların anlaşılması, ancak kişinin kendi bireysel çözümlemesiyle olanaklıdır ve standart rüya tabirleri kitaplarından yola çıkılarak bir rüyayı yorumlamak mümkün değildir. Çünkü rüyalardaki semboller, rüyayı gören kimsenin duygularına, düşüncelerine, bilgilerine, değer yargılarına, korkularına, kısaca iç dünyasına göre biçimlenirler.
Notlar
[1]APA (American Psychological Association)’nın internet sayfasından yönlendirilmekte olan: http://abcnews.go.com/Health/Story?id=4954892&page=1
[2]Kaynak:http://www.apa.org/monitor/nov03/canvas.html http://www.apa.org/monitor/nov03/dreamon.html
Toplam okunma (6899) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Aldatılanın ve Aldatmanın Psikolojisi – Prof. Dr. Nevzat Tarhan Mayıs 27, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy, Genel Kültür - General Culture, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Depresyona etki eden olaylar arasında aldatmanın zannedilenden daha büyük yeri vardır. Hatta depresyona sebep olan en önemli olayların başında cinsel sadakatsizliğin geldiğini söyleyebiliriz. Ondan sonra ise eşin ölümü gelmektedir. Yani eşin aldatması, onun ölümünden daha çok psikolojik yaralanmaya neden olmaktadır. Aldatılıp da depresyona girmeyen az sayıda insan vardır. Eşinin başka birine ilgi duyduğunu ya da kendisini aldattığını öğrenen kişi, çok öfkelenir, kendini değersiz ve sevgiye layık olmayan biri gibi hisseder. Bu ruh hali, onun misilleme yapmasına neden olabilmektedir. Cinsel aldatma yaşayan kişilerin en çok yaptıkları hata budur. Aldatılan kişinin “Madem sen beni aldattın, ben de seni aldatırım” düşüncesiyle hareket etmesi, yanlışı düzeltmek değil, bilakis başka bir yanlış daha yapmaktır. Geleneksel aile yapımızda aldatılan kişinin, ki bu genellikle kadındır, bu şekilde intikam aldığı pek görülmez.
Genelde kadınlarımız aldatmaya karşı duygularını bastırır ve olayı sineye çeker ya da evliliği bitirirler. Erkeğin pişman olduğu ve evliliğin sürdüğü durumlarda bile, kadın, kendisini beğenilmez hisseder ve eşinin diğer kadında ne bulduğunu sorgular.
Aldatma için sevgi azalması, yani kişinin eşine eskisi gibi ilgi duymaması bir bahane olarak dile getirilebilir. Eşini aldatan birçok erkek, “Ben artık sana karşı bir şey hissetmiyorum, onu seviyorum” gerekçesiyle hareket eder. Halbuki sevgi değişkendir, bir dönem hayat arkadaşına karşı bir şey hissetmemek, ömür boyu bu şekilde hissedilecek anlamına gelmez. Ayrıca insanın hoşlandığı kişiye yönelmesi, yani “Çıkarıma olan şey iyidir, doğrudur” düşüncesiyle hareket etmesi, bir anlamda çocukluktur.
Zevklerinin peşinde koşan insan olgunlaşmamıştır ve mutlu olamaz. İnsan gerçek mutluluğa eriştirecek olan soyut ideallerinin gerçekleşmesidir. Somut ve gündelik zevklerin yanı sıra, soyut idealleri de dikkate alarak yaşayan insan, hata yapsa da bundan pişman olur. Bu nedenle evlenecek kişilerin hayat felsefelerinin, kültürlerinin ve hayat piramitlerindeki ideallerin birbiriyle örtüşmesi çok önemlidir.
Yaşam felsefesi sadece dünyevi zevklere odaklı insanların evliliklerinde aldatmalara daha çok rastlanılır. Bu tür evliliklerde iş hayatı ve bireysel zevkler ailenin önündedir. Kırklı yaşlara doğru biraz da maddi birikime ve çevreye sahip olununca “Dünyaya bir daha mı geleceğim, bir çiçekle bahar olmaz” düşüncesiyle cinsel zevkin peşine düşülür. Daha çok erkeklerde görülen bu tip davranışların sonucunda, kadının tepkisine göre, evlilik ya devam ediyor ya da biter. Halbuki insan, evliliğin sadece cinsel beraberlik anlamına gelmediğini, kutsal bir yönünün olduğunu da düşünüyorsa zaten aldatmaya yönelmez. Zaaflarına yenilip buna yönelse bile, hata yaptığını anlayıp evliliğini kurtarmak için kendini yeniden toparlar.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Toplam okunma (4921) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Çatışma Teorisi Bağlamında Depresyonun Sınıfsal Karakteri – Dr. M. Ruhat Yaşar Mayıs 24, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Depresyon, sosyal yaşamı sarsan ciddi bir sosyal problemdir. İncinebilirlik ve yaşanan stresler, ruhsal hastalıkta önemli bir rol oynadığından, sosyo-ekonomik faktörlerin ve yaşam tarzının depresyon üzerinde belirleyici bir etkisi vardır. Sosyal yapının üretim tarzı ve iktisadi ilişkiler tarafından belirlendiğini ileri süren çatışma teorileri sınıf ilişkilerinin sosyal yaşamın niteliğini ve toplumdaki ruhsal sağlığı karakterize ettiğini ileri sürer. Bu makalede eşitsiz bir tabakalaşmanın ve düşük sınıf pozisyonun bireylerin incinebilirliği ve yaşam zorluklarını arttırarak depresyona neden olabileceği, çatışma perspektifi açısından sunulmaktadır.
Depresyon Kavramı
Türkçede ruhsal çöküntü olarak kullanılan depresyon kelimesi, üzüntülü ve umutsuz bir ruh halini ifade eder. Depresyon sözcüğü, aşağı doğru bastırmak, çekmek, bitkin, gamlı, kederli, cesaretini kırmak, donuklaştırmak ve durgunlaştırmak anlamına gelen, lâtince kökenli depressus kelimesinden türetilmiştir (Köknel,1989a:14). Depresyonlu hastalar, depresyonu, kendileri ve diğerleri arasındaki bir duvar olarak nitelemektedirler” (Littauer,1997:10). Bu açıdan, depresyonun, toplumsal hayatı ve insanlar arası ilişkileri olumsuz etkileyerek sosyal çözülme yaratan ciddi bir sosyal problem olduğu söylenebilir. Çünkü, insanları hayata ve diğerlerine bağlayan temelde duygusal yapı olduğundan, depresif duygulanımın anormal etkisi, bilişsel ve duygusal tutarlılığı sarsarak, sosyal yaşamın normal sürekliliğini tehlikeye sokabilir.
Depresyon durumunda, hayattan zevk alamama, yaşama olan ilginin azalması, elemli duygulanım ve düşünceler, umutsuzluk, kötümserlik, suçluluk, ilgi kaybı, enerji kaybıyla gelen aşırı yorgunluk, tükenmişlik, uykusuzluk veya aşırı uyku hali, çok seyrek de olsa, ses duyma, hayal görme, sanrılar, intihar düşünce ve girişimleri, kendine ve başkalarına olan güvensizlik, kendini küçük görme gibi haller görülebilir (Öztürk,1997:237). İnsan yaşamının herhangi bir diliminde, yukarıda sayılan bazı belirtilerin bulunması mümkündür. Herkes, her zaman, bir yakının kaybını yaşayıp, maddi ve manevi olumsuzluklarla, beklenmedik bir anda karşılaşıp düş kırıklıkları içine düşebilir. Ancak, depresyonlu sayılmak için bu özelliklerin hepsinin bulunması gerekmez. Birkaç özelliğin birlikte bulunması, bu konuda yeterli sayılmaktadır. Bu anlamda, depresyonu ayırıcı kılan nitelik, ona ait bir takım belirtilerin, marazi denilebilecek sıklık, süre ve şiddette olmasıdır.
En ağır psikotik hastalıktan nörotik, normal sınırlar içinde ılımlı bir mizaç bozulmasına kadar, geniş bir klinik bozukluklar yelpazesini kapsayan depresyon, normal, geçici, anlık bir emosyondan (duygulanım), bir hastalığın herhangi bir belirtisine ya da tam anlamıyla bir psikiyatrik bozukluğa kadar, bir çok durumu kapsayabilen bir kavram olarak kullanılabilmektedir (Alper, 1997: 10-15). Bilişsel ve duygusal olmak üzere, iki boyutta değerlendirebileceğimiz depresyon, hangi anlamda kullanılmış olursa olsun, elem ve ümitsizlik doğrultusunda artmış olan, duygulanımı ifade eder. Becke göre depresyon, temelde bir duygulanım bozukluğu değil, bilişsel bir bozukluktur. Bu durumdaki biri, geleceğe, kendisine ve dış dünyaya karşı, olumsuz bir tutum geliştirir ve bu olumsuz bilişsel şemalar, giderek, olumsuz yargı ve düşüncelerin temelini oluşturarak onun sosyal yaşamını alt üst eder (Öztürk, 1997: 233).
Çatışma Teorisi ve Depresyon
Sosyal çatışma teorisi birbirinden farklı birçok görüşü bünyesinde barındıran en önemli makro teorilerden biridir. Sosyal yapının iktisadi ilişkilerle şekillendiğini ileri süren bu teori, çatışmanın sosyal değişmenin motoru olarak sınıflar arası ilişkilerce belirlendiğini ileri sürer. Çatışma teorisinin temeli, üretim araçlarının paylaşımına bağlı olarak, sınıfsal yapının, sosyal ilişkilerle birlikte, sınıfsal bilinci ve tarihsel gelişimi belirlediği fikrine dayanır (Arslantürk,2000:487-491). Çatışma teorileri, analizlerinde, tahakküm ve yabancılaşma kavramlarını temel aldıklarından sosyal yapının, bireylerin, üretim ilişkilerindeki sahiplik pozisyonlarına bağlı olarak, içerisinde barındırdığı çatışmanın yoğunluğuyla, insanlar arası ilişkilerin niteliğini ve kalitesini belirlediği varsayımını temel alırlar (Aron,1989:109-110). Sınıf bilinci, çatışma teorisinin ana teması olarak, bireylerin gerçeği algılamalarını ve onların yaşadıkları olaylar karşısındaki davranışlarını ve ruhsal tutumlarını etkiler. Üretim ilişkilerinin, ekonomik ve politik gücü belirlediği varsayımına dayanan bu teori, güç dağılımının kaynakların, sosyal imkânların, kimler arasında, nasıl paylaştırılacağını belirlediği düşüncesinden hareketle, sosyal ilişkilerin kalitesini ve ruhsal hastalıkları, sosyal yapıdaki güç ilişkilerinin bir yansıması, sonucu olarak değerlendirir. Ancak, ruhsal hastalıklarla ilgili bu perspektif, çatışma olgusunu, sadece, büyük gruplar arası ilişkilerde ve makro sorunların analizinde değil aynı zamanda, küçük gruplar arasındaki ilişkilerin ve onlarla ilgili sorunların analizinde kullanır (Alcock,1997:123). Gerçekten de çeşitli büyüklüklerdeki gruplar, aileler kişiler arası çatışmanın bir sonucu olarak ciddi sıkıntılar yaşarlar. Tedavi arayan çeşitli kişilerin de, genelde, güç paylaşımı, eşit olmayan güç paylaşımı nedeniyle yaşanan çatışmalardan dolayı psikiyatra geldikleri ileri sürülmektedir.
Bu teori, kapitalist ekonominin, çalışma koşullarıyla birlikte, belirli bir sınıfın çıkarına hizmet eden sürekli kâr arayışı ve esnek olmayan üretim yapısı nedeniyle, çalışan sınıfların sırtındaki yükü arttırarak, onlarda stres ve ruhsal hastalıklara yol açtığını ileri sürmektedir. Bunun yanı sıra çatışma teorisyenleri, teknolojik gelişmelere rağmen toplumun yoksulluğu azalmak yerine, sınıflar arasında artan bir farklılığın, yabancılaşmanın, ruhsal yapıyı sarsan bir çözülmeye yol açabileceğini dile getirmişlerdir (Cockerham,1992:101). Çünkü, sosyal çözülmenin en önemli faktörlerinden biri, sınıfsal farklılıkların, yarılan kolektif bilincin sosyal dokuyu bozabilecek boyutlarıdır. Kapitalist ekonomideki çeşitli kurumların işleyiş tarzının, para politikaları ve krizleriyle sınıfsal uçurumları arttırarak ruhsal sorunlara neden olacağı tahmin edilebilir. Bununla birlikte, gecekondu, düşük gelir, işsizlik gibi kötü yaşam koşullarını hazırlayan birtakım sosyo-ekonomik sorunların zihinsel bir rahatsızlığa yönelik etkilerini, teorik bir bağlamdan kopuk bir şekilde açıklamanın yeterli olamayacağı ifade edilebilir. Çünkü, toplumsal beklentileri içeren birtakım sosyal ve ekonomik ihtiyaçların elde edilememesini ifade eden yoksunluk, ancak, kapitalizm bağlamında ve bu sistemin kültürel, sosyal ve ekonomik bütünlüğü çerçevesinde değerlendirilebilir. Nitekim, ruhsal rahatsızlıkları çatışmacı teori bağlamında yorumlayan Fransız sosyolog Roger Bastide, bütün olguların ve bu arada, zihinsel rahatsızlıkların, çatışmacı teorinin temelini oluşturan marksist diyalektiğin, toplumsal çelişkileri ve sınıfsal farklılıkları formüle ettiği kendi bütünsel ve çevresel bağlamı içerisinde değerlendirilerek anlaşılabileceğini ifade etmiştir (Bastide,1972:18-20). Çünkü, toplum hayatındaki büyük çaplı olaylardan, fiyat dalgalanmaları ve devalüasyon gibi, daha küçük çaptaki olaylara kadar yaşanan birtakım maddi-teknolojik, kültürel değişimler, rastlantısal değildir. Bunlar, belirli bir sosyal yapının, bu yapıya yönelik tepkilerin ve belirli bir toplumsal sürecin yarattığı sonuçlar olup bireylerin duygusal, düşünsel ve davranışsal yapılarında belirleyici etkiler bırakır.
Öz bilinci, birey olmanın temeli olarak değerlendiren Marx, bunun, ancak, bir bütün olarak toplumla ilgili olduğunu ve toplumda işgal edilen konuma bağlı olarak şekillendiğini belirttir. Kapitalist kültür, insanları bireyci olarak tasarladığı için, Marx, bu yapının kültürel ve maddi sonuçlarının, insanları birbirlerinden soyutladığını ve böylece sınıfsal bilinci doğuran toplumsal çelişkilerin toplumda huzursuzluklar doğurduğunu belirtir (Lichtman,1982:121). Kapitalizmde, çalışma ve üretme tarzı, bireylerin sadece, kendilerini düşünerek diğerlerinden izole olmalarına, böylece, kendilerine ve topluma yabancılaşmalarına neden olduğundan bu sistemde, bireylerin ruhsal yaşamları şeyleşmenin girdabı içerisinde doğasından uzaklaşır.
Bilindiği gibi, iş ilişkileri ve çalışma, bireylerin diğerleriyle olan ilişkilerini belirleyen önemli bir faktördür. Çalışma ethosu, kapitalizmde, üst sınıf tarafından kontrol edildiğinden, sosyo-ekonomik avantajlar, alt sınıfların aleyhine gelişir. Bu sosyal durum, bilişsel ve duygusal olarak emeklerinden ayrılan ve böylece yabancılaşan çalışanların, kendilerini, diğerlerinin kendilerini düşündüklerinden daha az düşünürler. Bu anlamda, çatışma teorisi açısından ruhsal bozuklukların temelinde yatan faktör, insanların birbirlerine bağımlı olmalarından ziyade, onların birbirlerine yabancılaşmaları duygusudur. Navarro, bugün, tüketici kültürünün egemen olduğu bir sosyal yapının, bireylerin sahip olma beklentilerini ve davranışlarını etkilediğini söyleyerek, bu beklentilerinin ve sahip olma durumlarının, hem kendi ruhsal yapılarını ve hem de diğerleriyle olan ilişkilerini belirlediğini söyleyerek yabancılaşmanın bu bencil tüketim alışkanlığıyla ilgili olduğunu söyler (Navarro,1986:32-34). Ona göre, bu yabancılaşma duygusu, kişilerin çalışma dünyasında, istismar edilmiş olmalarının yarattığı avantajsız pozisyonlarına ve umutsuzluk duygularına dayanır.
Üretim araçlarının, belirli sınıfların elinde olduğu dengesiz bir sosyal yapıda, ekonomik ve sosyal durumları zayıf olan alt sınıfların, kötü koşullarda yaşamak zorunda kalmaları, daha avantajsız pozisyonlarının bir sonucu olarak, sosyal düzene yabancılaşmalarına ve buna paralel olarak belirli bir şekilde davranmalarına neden olur (Cockerham,1992:101). Sınıfsal çatışmalar esnasında yaşanan sorunların, yabancılaşmanın ve sömürülmenin bir sonucu olarak değerlendirilen zihinsel rahatsızlıklar bir anlamda sosyal tabakalaşma ve örgütlenme tarzının bir ürünü olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşımda, emeklerinin sonuçlarını kontrol edemeyen alt sınıf çalışanlarının, diğerlerine yabancılaşarak zihinsel sağlıklarını yitirmeye daha yatkın olacakları ifade edilmektedir.
Bireyler, birbirleriyle kurdukları ilişkilerde, sosyal normların yanı sıra, aralarındaki sosyal mesafeye dikkat ederler. Aşırı mesafe, bireyler arası güvensizlikleri besleyen önemli bir zemin sağlar; çünkü, keskin ayrılıklarla beslendikçe sosyal tabaklaşmanın, dengeleyici bir din veya ideolojik anlayışın da yokluğuyla bireylerin karşılıklı ilişkilerinde, birbirlerine yabancılaşarak yalnızlaşmalarını, sınırlar çekmelerini ve düşmanca duygular hissetmelerini sağlayan bir çit olduğu söylenmektedir. Bir yanda, oldukça yüksek gelire sahip olanların, diğer yanda, asgari ücretlilerin ve işsizlerin olduğu, yani neredeyse, orta sınıfın çöktüğü bir sosyal yapıda, gerçekten de insanların birbirleriyle ve kendi kendileriyle olan ilişkileri bozulacağından ruhsal yapıları da sağlıklı olamaz.
Kovel, sınıf farklılıklarının, başlangıçta, bireylerin birbirlerine yabancılaşmalarına, daha sonra da içselleştirilerek, kendi kendilerinden kopmalarına neden olduğunu belirtir. Ona göre, benlik, bir kez, ötekilerden koptuğunda, kendi bedeninden ve doğadan da uzaklaşır (Kovel,2000:89-90). Birey, bu tabakalaşma tarzı içerisinde, nerede olursa olsun, kişisel anlamda derin bir bölünmeyi yaşar. Nesnel yaşamın doğrudan uzantısı olan bu bölünme, kapitalist üretimi beslediği oranda, bireyin nevrozunu da besler. Sınıfsal çatışmaları düzenlemeye çalışan bürokrasinin, aşırı büyümesi gibi, ruhsal hastalık da, bölünmüş benliğin, aşırı büyüyen içsel çatışmalarını düzenleme çalışmalarının bir sonucu olarak artmaktadır.
Kendine özgü bir sosyo-ekonomik yapıya sahip olan kapitalizm, özel teşebbüse dayalı olarak, kârı maksimum düzeye çıkarmayı hedeflediğinden, bu sistemde rekabet, üretim sürecinin temel bir faktörü olarak değerlendirilir. Bu nedenle, kapitalist toplumdaki sosyal hareketliliğin yüksek olduğu hiyerarşik örgütlenme, bireyleri başarı, statü ve prestij mücadelesine yöneltir. Ancak, rekabet sadece iş ilişkilerinde değil, insanlar arasındaki ilişkilerde de önemli bir davranış kalıbı haline geldiğinden, prestij, statü, kâr kaybı veya böylesi bir kayıp ihtimali, bireylerde psikolojik sorunlar yaratır.
Çatışma perspektifini, psikiyatrik kurumlar üzerinde kullanarak psikiyatrinin, yaşamı bir sorun haline getirdiğini belirten T. Szasz ise, çok farklı bir yaklaşımla zihinsel hastalığın bir mit olduğunu ve güç yapısı tarafından belirlendiğini ifade etmiştir. Gerçekten de, homoseksüelliğin bir hastalık olarak kabul edilmekten çıkarılması, politik güç mücadelesinin, psikiyatrik tanı konusunda bile, ne kadar etkili olabileceğini göstermesi açısından ilginçtir (Navarro, 1986: 32-34). Szasz, insanları zihinsel hasta olarak yargılayan standartların, sosyal, psikolojik, ahlaki ve yasal standartları içeren konular olduğunu ve psikiyatrinin de, sosyal düzeni temsil ederek yapısal bozuklukların devamında önemli bir rol oynadığını ifade etmiştir (Ehrenreıch,1978:32). Bu durumda, tedavi sürecinin, statükoyu sürdürmede uygun bir manüplasyon imkânı sunduğunu savunan bu yaklaşım, psikiyatri tarafından senaryosu yazılan hasta rolünün cemiyet içindeki zorlayıcı sosyal yapıları dengeleyerek, bireylerin ve grupların, sosyal yapıdaki asıl gerilim kaynaklarını hedef almalarına engel olduğunu ve böylece, bu rolün tatminsizlik ve çatışma odağı olabilecek gerginlikleri hafiflettiği ölçüde, sosyal değişimin önünü alan muhafazakâr bir mekanizma olduğunu ifade etmektedir. Buna bağlı olarak, toplumsal ilişkilerden soğutan ve izole eden yönüyle bu sapma davranışı, köklü sosyal değişim zeminini oluşturan sınıf bilincini önleyerek, muhalefet oluşumunu kıran bir özellik taşımaktadır. Bu bağlamda, psikiyatrinin, çatışan gruplar arasında bir taraf olarak, statükoyu sürdürmeye yaradığı ve onun, kurumların bir temsilcisi olarak bir sosyal kontrol işlevini üstlendiği ifade edilmektedir.
Depresyonun Sınıfsal Görünümü
Sosyal sınıf kavramıyla ilgili farklı görüşler vardır. Ancak genel olarak, sınıf kavramını, üretim süreci içerisinde, belli bir yeri işgal eden, aşağı yukarı aynı geliri, sosyal şartları, hayat tarzını, değer yargılarını ve sınıf bilincini paylaşan, benzer eğitim, statü ve kültür düzeyine sahip bireyler topluluğu olarak tanımlayabiliriz (Marshall,1999:653-656). Genel anlamda sağlık tanımının, sınıfsal konumla ruhsal hastalıklar ve depresyon arasındaki ilişkilerin mahiyetini anlamada önemli olduğunu ifade edebiliriz. WHO, sağlığı, kişinin bedensel, ruhsal ve toplumsal yönden, tam iyilik hali olarak tanımlarken, toplumsal-ekonomik yapıyla sağlık arasındaki karşılıklı ilişkiye dikkat çekerek 1996′daki raporunda, sosyo-ekonomik dengesizliklerin ve eşitsizliklerin, sağlıkta görülen eşitsizliklerin en önemli kaynaklarından biri olduğunu belirtmiştir (WHO,1996:170-171). Görüldüğü üzere, WHO da genel anlamda, hastalıkları toplumsal tabakalaşma tarzının bir fonksiyonu olan güç ilişkileri bağlamında değerlendirmektedir.
Bireyin incinebilirliğini etkileyen sosyal-ekonomik özelliklerin etkisini de unutmamakla birlikte genel anlamda, ruhsal hastalıkların ve depresyonun oluşmasında, sosyal yaşantıların, özellikle de eşitsizliklerin provoke ettiği zorlanmaların önemli bir yeri vardır (De Beurs,2001:427-428). Bu anlamda, toplumsal tabakalaşma tarzının, yaşanan zorlanmaların seviyesiyle olan ilgisinden dolayı, ruhsal hastalıkların ve depresyonun yapısal bağlamını anlamada oldukça önem taşıdığını düşünüyoruz. Çünkü, ait olunan sosyal sınıf, sadece, bireyin yaşam standartlarını belirlemekle kalmaz aynı zamanda, bireyin egosunun bir parçasını oluşturarak onun psikolojik dünyası üzerinde derin etkiler bırakır ve böylece, yaşanan zorlanmaların algılanışını etkiler. Gerçekten de, kaygı verici durumların algılanma eşiğinde görülen kişiler arası farklılık, onların toplumsal konumlarının etkisiyle belirlenir. Bazı araştırmacılar, kişinin toplum içindeki konumunun, stres verici olayları algılamasında, onlardan etkilenmesinde ve onlarla mücadele edebilme potansiyelinin, özgüven duygusunun oluşmasında belirleyici bir unsur olduğunu ifade etmişlerdir (Stora,1992:41). Stresin, stresli yaşantıların, ruhsal hastalıkların ve özellikle de depresyonun ciddi bir bileşeni olduğunu belirten Srole da, alt sınıftakilerin, diğer sosyal sınıflara kıyasla, daha fazla stresli olduklarını ve stresli yaşam olaylarına aracılık eden bu sosyal sınıf konumunun, zorluklarla mücadele etme kapasitesini düşürerek, hastaların rahatsızlıklarında önemli bir yer tuttuğunu ifade etmiştir (Srole,1975:499-500).
Belirli bir sosyal pozisyona sahip olup olmamanın dışında, yukarı veya aşağı doğru hareketlilik durumunda da bireylerin, farklı ruhsal durumlara sahip oldukları ifade edilmektedir. Artan farklılaşmayla özetlenen modernleşmenin bir sonucu olarak değerlendirilen sosyal hareketlilik, ruhsal sorunlar bağlamında değerlendirildiğinde, hem aşağı hem de yukarı doğru yönelen aşırı hareketliliğin, bireylerin, toplumsal adaptasyonunu güçleştiren bir risk etmeni olduğu söylenebilir. Örneğin, sanayileşmiş büyük kentlerde yapılan bazı araştırmalarda, statüsü yükselen bireylerin bile, bu hızlı değişim nedeniyle, stres, depresyon ve koroner hastalıklara yakalanma risklerinin yüksek olduğu tespit edilmiştir (Stora,1992:28). Srole�un çalışmasında ise, yukarı doğru sosyal hareketlilik gösterenlerin, daha az ruhsal bozukluk yaşadıklarını, buna mukabil, aşağı doğru sosyal hareketlilik gösterenlerin ise, daha yaygın bir şekilde, ruhsal bozukluk ve karmaşa yaşadıklarını göstermiştir (Srole,1975:499-500). Ayrıca, sürekli başkalarınca belirlenen öznel değerin sosyal hareketlilikle sarsılan bu değişken niteliği, duygusal tutarlılığımızı bozma riski taşır.
Depresyonla, sosyo-ekonomik faktörler arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalarda, son zamanlara kadar birbirleriyle çelişen bulgular ileri sürülmüştür. Bazı çalışmalarda (1970), depresyonun, yüksek statülü meslek çalışanlarında daha çok görüldüğü ve yoksul ülkelerde, depresyonun pek görülmediği ifade edilmiştir. Örneğin, 1978de yaptığı çalışmasında, Bebbington, sosyo-demografik etmenlerle, depresyon arasında önemli bir ilişki olmadığını ifade etmiştir. Ancak, bu tür çalışmalar, kültüre özgü farklılıkları dikkate almadığı için bilim çevrelerince ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. (Belek,1993:20). Yakın zamanlarda yapılan çalışmalarda, meslek, gelir, eğitim, statü gibi sosyal sınıfa ait sosyo-ekonomik değişkenlerle depresyon arasında ciddi ilişkilerin olduğu ve yüksek statülü mesleklerde çalışanların, ruhsal açıdan daha sağlıklı olduğu fikri ağır basmaktadır. 1950 yılında, A.B.D.nin New Haven bölgesinde, sosyolog Hollingshead ve Redlich gelir, aile geçmişi, etnik köken faktörlerini, birbirleriyle karşılıklı ilişkileri bağlamında değerlendirerek yaptıkları bir araştırmada, alt sınıftaki kişilerin, yaşamlarında, ekonomik ve sosyal açıdan olduğu kadar, hukuksal açıdan da oldukça fazla zorlandıklarını ortaya koymuşlardır. Bu iki sosyolog, sonuç olarak, ruhsal hastalık oranlarına bakarak, belirli ruhsal hastalık tiplerinin, belirli sosyal sınıflarda görüldüğünü ileri sürmüşlerdir (Hollingshead,1953:163-169). Benzer şekilde, Karp adlı araştırmacı, yine A.B.D’ deki çalışmasında (1996), depresyonun yoksulluk, işsizlik ve düşük eğitim düzeyiyle korelasyon içerisinde olduğunu tespit etmiştir (Cimilli,1997:293). Yine bir başka çalışmada ise, sınıfsal konumun önemli bir parçası olarak değerlendirilen ikamet yerleriyle ruhsal hastalıklar arasındaki ilişkiler araştırılmış ve şehrin yoksul bölgelerinde yaşayan insanların depresyon oranlarının yüksek olduğu tespit edilmiştir (K.Ostler,2001:12).
Bununla birlikte, üst sınıf bireylerinin daha fazla nevrotik olsalar da, alt sınıftaki bireylerden daha az hastaneye yatırıldıkları düşüncesinden hareketle, ruhsal hastalığa ilişkin olarak gözlenen ilişkilerin hastalığın ortaya çıkışından ziyade, hastaneye yatırılma ve tedavi süreciyle ilgili olduğu iddia edilmiş ve bu konuda hastane dışında araştırmalar yapılması gerektiği üzerinde durulmuştur. Ruhsal hastalıkların anlaşılmasında birbirinden farklı bu araştırma sonuçlarının sonucunda sosyal sınıfla, ruhsal hastalıklar arasında üç genel teorik perspektifin ortaya çıktığı görülmektedir. Bunlardan biri, genetik faktörlerin; diğer bazıları ise, sosyal stres görüşünün, ruhsal rahatsızlıklarla sosyal sınıflar arasındaki ilişkilerde, baz alınması gerektiğini ifade etmişlerdir. Bazı düşünürler, bireylerin, genetik yatkınlıkları nedeniyle, ruhsal hastalıklarından ve kişisel özelliklerinden ötürü, alt sosyal sınıfta kaldıklarını ifade ederek, biyolojik paradigmayı ön plana çıkarmaya çalışmışlardır (Cockerham,1992:164-165).
Dohrenwend, genetik seleksiyon ve sosyal sınıf modeli olmak üzere iki alternatif model geliştirerek, bunlardan hangisinin ruhsal hastalıkların nedensel açıklamasında etkili olduğunu tespit etmeye çalışmıştır. Bu modelden ilki, sosyal sınıfların, ruhsal hastalıkların açıklanmasında, belirleyici bir faktör olmadığını ancak, diğer nedenlerle hasta oldukları için alt sınıfta kaldıklarını, bu açıdan bireylerin sosyal hiyerarşide nerede bulunduklarının pek de önemli olmadığını ifade etmektedir (Dressler,1985:11-13). Diğer model ise, düşük sosyal sınıfların, ruh sağlığını olumsuz etkileyecek riskli bir hayatı barındırdığını vurgulamaktadır. Dohrenwend, bu hipotezleri sınamak için farklı etnik gruplarda karşılaştırma metodunu kullanarak yaptığı araştırmasında, psikopatoloji ve sosyal sınıf söylemi arasında nedensel ilişkileri içeren hipotezini destekleyen bulgulara ulaşmıştır. Bu konuda yapılan son incelemelerin de, Dohrenwendin hipotezini destekleyen sonuçlarla uyumlu olduğu ifade edilmektedir (Link,1993:1352-1356).
Alt sınıftaki ruhsal hastalık risklerinin diğer sosyal sınıflardan çok daha fazla olacağı varsayımının test edilmesi amacıyla kriz dönemlerinin sosyal sınıflar üzerindeki etkilerini değerlendiren çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bununla ilgili olarak, A.B.D.de, ruhsal hastaların hastanelere başvuru oranlarıyla, kötü seyreden ekonomik göstergeler arasındaki ilişkileri ele alan Brenner, yaptığı çalışmalarda, ekonomik düşüşlerin, stres ve ruhsal hastalık riskini arttırdığını ileri sürmüştür. Brenner, ekonomik düşüşlerin, bireylerin sosyal rollerini yerine getirmelerine engel olduğunu ve bu nedenle, A.B.D. gibi ekonomik ağırlıklı bir toplumda, parasal sorunların stres ve ruhsal rahatsızlıklara yol açtığını ileri sürmüştür (Brenner,1973:113-114).
Yaşanan zorlukların, ekonomik sorunların, alt sınıfları daha fazla etkilediği düşüncesinden hareketle ekonomik sorunlarla bu gruplardaki ruhsal hastalıklar arasındaki ilişkileri irdeleyen bir diğer araştırma da, A.B.D.de büyük depresyon adı verilen, 1929 yılı ekonomik krizinden hemen sonra, Chicagoda, Faris ve Dunham tarafından yapılmıştır. Faris ve Dunham bu çalışmalarının soncunda, slum bölgelerinde yaşayan alt sosyal sınıflarda, daha çok şizofrenik hasta olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu iki araştırmacı, inceledikleri kişilerin, bu düşük konumlarının ve yoksulluklarının, onların sosyal ilişkilerden izole olmalarına ve böylece, şizofreninin münzeviliğini andıran temel kişiliğinin ve ruhsal pozisyonunun oluşmasına neden olduğunu ifade etmişlerdir (Dunham,1977:151). Ekonomik göstergelerle, ruhsal sorunlar arasındaki ilişkileri konu edinen bu tür çalışmalar, özellikle, 1960lı yıllardan itibaren, çeşitli istatistiksel çalışmalar kullanılarak, yapılmaya çalışılmıştır. Bu konuda, beyaz erkekler arasındaki intihar oranlarıyla, birtakım ekonomik göstergeler arasındaki ilişkileri göstermeye çalışan Pierce, borsa göstergelerindeki değişmelerin, intihar oranları üzerindeki etkilerini ele aldığı araştırmasında, yukarı veya aşağı doğru ekonomik dalgalanmaların, insanların birbirleriyle olan ilişkilerini ve bağlılıklarını azaltarak, intihar oranlarını arttırdığını bulgulamıştır (Cockerham,1992:114).
Yine, sosyolog Ralph Catalano ve David Dooley gibi, ekonomik değişmelerle, zihinsel rahatsızlıklar arasındaki ilişkileri araştırmakla meşgul olan M.Harvey Brenner de, 127 yıl gibi uzun bir zaman dilimini inceleyerek, bu süreç içerisindeki istihdam oranlarıyla, akıl hastanesi kayıtlarını karşılaştırmıştır. Brenner, bununla ilgili olarak ileri sürdüğü iki hipotezinden birinde, bazı bireylerin, ruhsal anlamda, hassas olduklarını varsayarak, ekonomik krizlerin, bu bireylerin sahip oldukları ruhsal yatkınlıkları üzerinde, tetikleyici bir etki yaptığını, bir anlamda, onların ruhsal hastalıkları üzerindeki örtüyü kaldırdığını belirtir. Diğer hipotezinde ise, Brenner, daha önceki yaşamlarında, hastalığa bir yatkınlıkları olmadıkları halde, bireylerin, ekonomik krizlerin etkisiyle, aşağı doğru bir sosyal hareketlilik sonucunda, incinebilir, bir noktaya gelerek, ruhsal hasta haline geldiklerini belirtir. Çünkü, ona göre, sınıfsal pozisyonlarını kaybederek, aşağı doğru bir sosyal sınıfa kayanlar, diğer insanlara kıyasla, daha fazla stresli olaylarla karşılaşırlar. Nitekim, Brenner, yapmış olduğu araştırmasında, ruhsal sağlık merkezine başvuran alt sınıf insanlarının, sosyo-ekonomik durumları iyi olanlardan, iki kat daha fazla olduğunu göstermiştir (Brenner,1973:117). Sonuçta, bu araştırmada ekonomik krizlerin, bireylerin ruhsal hastalıklarında, provokatif bir etken olduğu varsayımı araştırılmasına rağmen, ulaşılan bulguların, depresyonda, ekonomik krizlerin, nedensel bir etken olduğu ortaya çıkmıştır.
Ekonomik krizler anında, insanların daha hoşgörüsüz olduklarını, bunun da ruhsal sıkıntıların ortaya çıkmasında etkili olduğunu belirten Brenner, bu tür anlarda, ruhsal sıkıntı çekenlere karşı, daha toleranssız davranıldığını ileri sürerek, hoş görüsüz davranışlarla, ekonomik krizlerin birbirleriyle karşılıklı etkileşim içerisinde ve birlikte artarak ruhsal sorunlar üzerinde belirleyici olduğunu göstermiştir (Brenner,1973:117). Ancak, Brenner, alt sınıftakiler kadar, orta sınıfa mensup olanların da, ekonomik krizler anında, sahip oldukları yetersiz kaynaklar nedeniyle, ciddi streslerle karşı karşıya kalacaklarını belirterek, ekonomik krizlerin, cüzdanlara olduğu kadar, zihinlere de zarar verdiğini belirtir.
Yine, kişilerin ruhsal sağlıklarıyla, ekonomik sarsıntı ve değişmeler arasındaki ilişkileri ele alan bir başka çalışmada, Catalano ve Dooley, işsizlik ve az düzeyde de olsa, enflasyonla, bu iki sorunun neden olduğu stresli yaşantılara, moral bozukluğuna dikkat çekerek ekonomik-sosyal sorunlarla depresyon arasında, önemli ilişkiler olduğunu bulgulamışlardır. Bu çalışmada, ekonomik krizlerin veya düşüşlerin, Brennerin dediği gibi, sadece provakatif bir etken olmadığı aynı zamanda, doğrudan doğruya, ruhsal hastalıkları belirleyen bir baskı unsuru olduğu bulgulanmıştır (Marshall vd.,1982:843-854).
Benliğin Sınıfsal Kurgusu
Depresif bireylerin ne tür kişilik özellikleri gösterdiklerini daha önce belirttiğimiz için, burada bu özellikler üzerinde durmak yerine sadece, benliğin toplumsal değişkenler bağlamında nasıl kurgulandığını ve bunun ruhsal hastalık riskleri üzerindeki etkilerini tartışmaya çalışacağız. Depresyonun oluşumunda ve devamında, bireyin benlik imajında meydana gelen yıkımın önemli bir yeri vardır. Benlik imajının ise, bireyin kendini değerlendirmede başvurduğu bilişsel şemalarına referans sağlayan sosyal şartlarla ve değerlerle alakalı olduğunu söyleyebiliriz.
Benlik, kişinin yaşadıklarının bir bütün olarak örgütlendiği duygusal ve bilişsel süreçler sistemi olarak tarif edilebilir. Benlik, bireyin kendine ilişkin düşünceleriyle başkalarının kendisine yönelik tutum ve davranışlarının karşılıklı etkileşiminin bir yansımasını ifade eder. Benlik, bireyin ne olduğunu ve ileride ne olmak istediğini, başkalarının kendi hakkında neler düşünmelerini istediğini yansıtan bir kavram olduğundan değer yüklü bir içeriğe sahiptir (Poloma,1993:223). Benlik saygısı, bir anlamda, kişinin kendi kişisel özelliklerini beğenmesini, değerli ve başarılı görmesini ifade ettiğinden, bireyin sosyal pozisyonuyla benlik saygısı arasında ciddi bir bağlantı vardır. Çünkü, genel olarak, benlik saygısı, bireyin sahip olduğu statü ve rollerinin sonucunda edinilir. Nitekim, Mc Call ve Simmons, “Kimlikler ve Etkileşimler” adlı eserinde, bireyin kendine olan bakışının sosyal olarak kurulduğunu belirtmişlerdir (Brown,1989:235). Benlik saygısıyla ümitsizlik ve depresyon duygulanımı arasında karşılıklı bağlantılar vardır. Depresyonda önemli bir belirleyici olan ümitsizlik duygusunun ve düşük benlik saygısının oluşmasında ise, ailenin sosyo-ekonomik kökeniyle bu zeminin belirleyici olduğu travmaların önemli bir etkisi vardır. Bu anlamda, bireylerin toplumda işgal ettikleri yeri ifade eden statünün, psikolojik bir değeri vardır.
Sosyal statü, belli tüketim alışkanlıkları, eğitim ve gelire bağlı olarak değişen, statü sembolleriyle kendini belli eder. Bireyin, diğerlerinden göreceği sevgi ve saygı, onun ruhsal sağlığı için oldukça önemlidir. İnsanların kendilerine saygı duyabilmeleri ise, en azından, toplumsal saygı kaynaklarını içeren yüksek statülere sahip olup olmamalarına bağlıdır. Statü ve prestij artışı, modern dünyada, maddi olanaklarla yakından ilgili olduğundan sağladığı tatminlerle, bir meta gibi değerlendirilebilir; çünkü bu, markalı bir araba, lüks bir yaşam ve toplumsal saygı anlamına gelir.
Nasıl ki, üst ben, diğer insanların içe yansıtılması ile somutluk kazanıyorsa, benlik imajımız da, sosyal tabakadaki yerimize göre, diğerlerinin bakışları dolayımıyla, yani statü aracılığıyla edinilir. Sartreın deyimiyle, ilke olarak, başkası, bana bakan kimsedir… İmkanlarının saklı ölümü… Görülmüşlüğüm, beni böylece, benim olmayan bir özgürlüğe karşı koyamayacak bir varlık olarak oluşturur. Bu anlamda, başkasına göründüğümüz kadarıyla kendimizi, köleler olarak kabul ederiz (Duhm,1996:141).
Birey statüsü ile özdeşleştiğinden, sosyo-ekonomik düzeydeki düşmeyle depresyon arasında ters bir korelasyondan bahsedilebilir. Statü, kendine saygının önemli bir kaynağı olarak aynı zamanda, benlik bilincinin bir parçası olan özlem düzeyini belirlediğinden, düşük veya düşmekte olan statünün, hayal kırıklığı üzerindeki etkisini anlayabiliriz. Öncelikle düşük statü, tecrit edici bir durumu yaratabilir veya aşağı doğru sosyal hareketlilik, statü kaybı, yakın sosyal çevrenin koruma duvarının dışına itilmek riskini bağrında taşır. Bundan dolayı, alt tabakalar, en az değer gören ve marjinalleşme potansiyeliyle hastalık yükü en fazla risk gruplarını bağrında taşır.
Statü, bireyin, toplum içinde yerine getirdiği rollerle yakından alakalıdır. Rol, sosyolojik anlamda bireyin, ceza verme yetkisini elinde bulunduran diğerlerinin beklentilerine göre tanımlanır. Daha iyisi olmak için gösterilen bu çabayı, kapitalist ekonomi bağlamında, diğerlerinin beklentileri dolayımında anlayabileceğimizi söyleyebiliriz. Gerçekten de, bireyin, iç ve dış beklentilerinin yüksekliği karşısında, sahip olduğu potansiyellerinin yetersizliği, birey için ciddi bir risktir. İlerleme ideali, sınıf atlama şeklinde ortaya çıktığından, alt tabakada olanlar bir yana, durumlarını daha fazla iyileştiremeyenlerin bile iyi olmadıkları, geri gittikleri algısına sahip olmaları doğaldır. Çoğu mükemmelci depresif hastanın, aslında, kendi alanlarındaki birçok kişiden daha iyi olmalarına rağmen, yeterince başarılı olmadıkları için kendilerini sert biçimde eleştirip depresyona girmelerinin altında da, kanaatkârlıktan yoksunlaştıran üretim tarzıyla kapitalist sistemin artan beklentileri vardır.
Prestij ve üstünlük ihtiyacımızla beslenen reklamlardan da anlaşılacağı gibi, statü, ister öznel, ister nesnel anlamıyla olsun, bireylerin bir şeylere sahip olup olmamalarına yani, yüksek bir gelirin ve iyi bir mesleğin olup olmamasına göre artıp azalabilmektedir (Duhm,1996:140). Özellikle, gelir durumu, sınıfsal konumun en önemli bileşenini oluşturur. Hane halkının gelir durumuyla ilgili çalışmalarda farklı sonuçlar bildirilmişse de Norman Brodbom ve David Caplovitz, yaptıkları bir araştırmada, birçok veri içerisinde, mutluluğu, en çok etkileyen faktörün, gelir durumu olduğunu tespit etmişlerdir (Cole,1999:23). Bu durumda, her şeyin garantisi olmasa da ruh sağlığının asgari şartının, geçim yapabilecek bir gelire ve sosyal bir güvenceye sahip olmak olduğunu ifade edebiliriz.
Ancak, sanıldığı gibi, bizatihi yoksulluk sorununun kendisinin, kendinden menkul bir sorun olmadığını düşünüyoruz. Reklamlarla pohpohlanan sınıfsal çelişkiler, içinde bulunulan durumu sorun olarak algılamanın temelinde bulunmaktadır. Yani, sorun, bizim neye sahip olamadığımızın yanı sıra, başkalarının neye sahip oldukları ile de yakından ilgilidir. Başkaları ile kıyaslayarak edinilen ben değeri, verili bir kültürel, ekonomik standartların sonucunda oluşur. Neyin, kimin kötü durumda olduğunu belirleyen, etiketleyen standartlar, değerler gözlüğüyle diğerlerinin durumuna bakılarak tespit edilir, ve bu kıyaslama, alt düzeydekilerin kendilerini kötü durumda algılamalarını belirler. Bununla ilgili olarak yapılan bir araştırmanın sonucuna göre, ruhsal hastalıkların ve depresyonun anlaşılmasında, asıl önemli olanın, gelir durumundan ziyade gelir eşitsizliğinin olduğu yerlerde yaşamanın getirdiği gerilim olduğu ifade edilmektedir. Londrada yapılan bir çalışmada, gelir eşitsizliğinin fazla olduğu yerleşim yerlerinde, fakirliğin bu durumdaki bireyler için daha büyük bir sorun olduğunu ortaya koymuştur (Weich,2001:226 ).
Sosyo-ekonomik yapı içerisinde önemli bir yer tutan faktörlerden biri de bireyin sahip olduğu meslektir. Mesleğin, bireyin kişiliği ve ruhsal sağlığı üzerinde ciddi etkileri olduğu ifade edilmektedir. Örneğin, çoğu kişilerin aşırı kontrol edilen, aşırı düzenli ortamlarda rahatsız oldukları bilinen bir durumdur. Yapılan görevlerde, alt sınıflara ait mesleklerde olmayan kontrol etme, planlama ve yönetme davranışlarının depresyona karşı koruyucu olduğu bulgusundan hareketle, bu tür yetkileri içermeyen alt sınıfla ilgili mesleklerin depresyon açısından risk oluşturabileceği düşünülmektedir (Link,1993:1352-1356).
Mesleklerin bireylerin ruhsal sağlıkları üzerindeki etkilerini araştıran ve sosyal sınıf sürecinin doğrudan psikojenik etkiler doğurduğunu ileri süren Lenski, statü çatışması veya uyuşmazlığı modeliyle bireyin eğitim gördüğü bir alandan çok farklı veya onunla çatışan bir meslekte çalışmak zorunda kalmasının yarattığı ruhsal sorunlara değinir. Örneğin, ekonomik gerileme dönemlerinde, yüksek eğitimli bireylerin alt sınıf işlerde çalışmak zorunda kalmaları gibi, sosyal sınıfların birbirine paralel olmayan boyutlarının yarattığı ruhsal sorunlar bu bağlamda değerlendirilmektedir (Dressler,1985:13). Bu açıdan işsizliğin ve meslekle ilgili sorunların gelecek kaygılarını ve ümitsizlik duygularını arttırarak ciddi ruhsal sıkıntılar doğurduğunu ifade edebiliriz.
Günümüzde, modern toplumlarda başarı ve gelir düzeyiyle yakından ilgili olan eğitim, gerçekten de, hem iş hayatındaki hem de sosyal ilişkilerdeki anahtar işlevinden ötürü, toplumsal prestijin önemli kaynaklarından biridir. Bireylerin sosyal konumlarının önemli belirleyicilerinden biri olan eğitim, modern zamanlarda, sınıf atlamanın önemli bir adımını oluşturur. Eğitim seviyesinin yüksekliği ve genelde onunla birlikte gelen başarı, bireylerin kendilerine olan güvenlerinde, yasal-yasal olmayan sorunlar karşısında mücadele etmelerinde ve alternatifler geliştirmelerinde, oldukça önem taşır. Bunun yanı sıra, modern dönemde, okumaya verilen değerin bir sonucu olarak, eğitim seviyesi, bir statü öğesi olarak değerlendirildiğinden, düşük eğitim seviyesi ve başarısızlık, bireylerin benlik imajlarında zaaf oluşturan faktörlerden biri olarak depresyonda ve ruhsal hastalıklarda bir risk etmeni olarak değerlendirilebilir.
Bu konuda ilginç bir veri de, kendilerini hasta olarak tanımlayan insanların, hasta davranışı sergiledikleri hususudur. Bu verilerde, beklentilerinde başarısızlığa uğrayanların veya kendilerini öyle hissedenlerin, bu durumlarını hasta rolüyle meşrulaştırma yoluna başvurduklarını göstermektedir (Cole,1992:29-33). Ancak, sanıldığının aksine, bazı insanlar, hasta oldukları için sosyal rollerini ihmal etmekten ziyade, bu rollerini yerine getiremedikleri için, kendilerini sağlıksız hissetmekte veya gerçekten hasta olmaktadırlar. Burada, bu insanların numara yaptığı falan kastedilmemektedir. Bilakis, bu tür hastaların, içinde bulundukları hastalıklı sosyo-ekonomik düzey, onları, böyle bir tutuma yöneltmektedir. Çünkü, insanların içinde bulundukları pozisyonla sahip oldukları değer ve zihniyet yapısı arasında önemli bağlantılar vardır. Örneğin, kader düşüncesinin, alt sınıflarda daha fazla olması, bu sınıfların zorluklarla mücadele etmeyi, hayatlarını kontrol etmeyi öğrenmede yetersiz kalmalarına neden olduğundan, bu sınıflardaki bireylerin, ümitsizlik duygularına kapılarak ruhsal açıdan rahatsızlanmaları, daha olası görünmektedir.
Toplumsal farklılaşmanın arttığı modern zamanlarda eşitlik, ilerleme ideali ve demokratik diğer haklar, bu hedeflere ulaşamayanların hayal kırıklığını tahrik eden potansiyeller olarak, bireylerin beklentilerine eklenmiştir. Lerner’in şehirleşme kuramında belirttiği gibi, diğer faktörlerle birlikte, artan coğrafi ve sosyal hareketlilik, kitle iletişimi ve empati düzeyi, düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip bireylerin, kendilerini, diğerleriyle kıyaslayıp, kötü hissetmelerine neden olan mekanizmayı anlamamızda, önemli bir rol oynamaktadır. İnsanlar arasında eşitlik idealini yaratmanın yolu, insanlar arası dayanışmadan geçmektedir. Birlik, beraberlik, güven duygusunu besleyen dayanışma duygusu ise, buna ait değerlerle, insanlar arasındaki ortak paydaların genişliğine bağlıdır. Çünkü, bireylerin diğerleriyle özdeşim kurabilme kapasiteleri, sahip oldukları benzerlikten etkilenir. Halbuki, sınıfsal uçurumlar, bu tabanı ciddi bir şekilde oymaktadır. Bu durumda, ahlaki değerler zayıflayınca, insanlar arasındaki dayanışmanın yerini, menfi çatışmalar almakta ve toplumsal yapı, bu çatışmaları düzenleyemediğinden, menfaat, yaşayış ve zihniyet farklılıkları, sosyal huzuru bozma riski taşımaktadır (Güngör,1995:113-155). Yoğunluğu gittikçe artan, karmaşıklaşan hayat, değişen değer yargıları ile birlikte, kendini realize etmektedir. Artan farklılaşma neticesinde, çatışan çıkarlarıyla, bu kadar rekabetçi, parçalı bir toplumsal yapı, belki de, tarihte ilk kez ortaya çıkmıştır. Bu farklılık, diğerleriyle özdeşleşmeyi engelleyen kıyaslamalarla hayal kırıklıklarını arttırdığı müddetçe, ruhsal hastalık, özellikle, alt sınıflarda tanısını alacaktır.
İnsanların, diğerlerinin bakışına olan bağımlılıkları, onları, prestijlerini yükseltme konusunda gerilime sokar. Bireylerin diğer insanlardan üstün olma amacıyla sınıf atlama isteğinin altında da, bu duyguların önemli bir etkisi olduğu söylenebilir. Adler, üstün olma çabasını, aslında, insanlara tahakküm etme güdüsünün bir sonucu olarak, ruhsal hastalıkların temelindeki duygu olarak yorumlar (Adler,1997:50). Evrimsel bakış açısını savunan bilimsel çevrelerin, oldukça aşina oldukları bu üstünlük arayışının, Adlerin ileri sürdüğü fikirden farklı olarak yani, doğuştan gelen bireysel bir olgu olmaktan çok, sosyal tabakalaşma tarzının bir fonksiyonu olduğunu düşünüyoruz. Gerçekten de, Adlerci bir perspektifle de olsa, bu üstünlük ve tahakküm duygusunun, sosyal yapının bir tümleyicisi ve ürünü olduğunu görmemek mümkün değildir. Ayrıca, bütün içsel çatışmaları, üstünlük arayışları, kaygı ve travmaları düzenlemeye çalışan savunma mekanizmaları, toplumun kültürel ve toplumsal işleyişince belirlenir ve bu yapıyı beslerken, sonuçta, bir toplumdaki yaşamı karakterize eden sosyal tabakalaşma tarzı, rekabeti, bütün sömürüsü ve tahakkümüyle bu belirleyicilikte, üstüne düşen hayati rolü yerine getirir. O halde, sonuç olarak, bir yandan, ekonomik işlevselliği bozan, öte yandan ideolojik duruşların altını oyan hastalık rolüyle, depresyon, dengesiz tabakalaşma ve kontrolsüz bir kapitalizmle yakından alakalı olup bu sosyo-ekonomik yapı için paradoksal bir işlevselliğe sahiptir.
Daha önce belirttiğimiz gibi Adler, sınıf bilincinin, aşağılık hissinden kurtulmayı arzulayan, duygulanımsal bir temele dayandığını vurgular. Bu fikre dayalı olarak, marksist bazı düşünürler, proteleryanın sınıf bilinci arttıkça, aşağılık hissinden kurtulmak için bile olsa, durumlarını kader olarak benimsemeyeceklerini belirtir (Jakoby,1996:48). Halbuki, hastalık nosyonu geliştikçe, hastaların, durumlarını kader veya ideolojik bir çerçeve içerisinde değerlendirmek yerine, hastalık olarak şematize ettiklerini söyleyebiliriz. Bu anlamda, genelde, ruhsal hastalıkların ve konumuz olması itibariyle de depresyonun, alt tabakaların bilincini körelten, fonksiyonel bir hastalık olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, paradoksal olarak, bu hastalığın, diğer sektörlerdeki ekonomik işlevselliği zedelese de iradesizce karşı durduğu kapitalizmin muazzam ilaç sektörünü önemli ölçüde beslediği söylenebilir.
Genel anlamda sınıfsal konumun önemli bir parçası olan para ve prestij, yüksek değişim değeri olan başarıya karşılık olarak kazanıldığından, başarısızlık veya kaybetme korkusunun, ciddi bir ruhsal travma kaynağı oluşturduğunu biliyoruz. Ama, asıl önemli olan soru, neden kaybetme veya üstünlük arayışındaki bir engel bireyde, bu kadar yıkıma neden olarak onu intihara kadar sürükleyebilecek bir depresif duygulanıma hapsedebiliyor? Elbette, bir kaybı, sadece, psikoanalitiğin yas çağrışımları kapsamında değerlendirmek veya köksüz içsel çatışmalarda aramak, mümkün değildir. Bu konuda, çeşitli olaylara verilen anlamın, tarihsel ve kültürel değerler ve bu değerlerde yaşanan değişmeler bağlamında yorumlanmasının uygun olacağını sanıyoruz.
Orta çağ dizgesindeki toplumsal dengeye karşılık, günümüzün hızlı toplumsal hareketliliği, sadece, birkaç kişinin ulaşabileceği ödüller için, birçok insanın çılgınca çırpınıp durduğu bir devingenliğe sahiptir (Fromm,1990:102). Elbette, orta çağ insanının da servet peşinde koşmadığını, hırs sahibi olmadığını söyleyemeyiz. Ancak, bu durumu dengeleyen ve eleştiren bir ahlak baskısı olduğundan, bu duyguların, bireyler için rahatsızlık vermediği ifade edilmektedir. Ülkene göre bolluk, refah, şan, şöhret, gösteriş merakı, sadece, bugün değil, Ortaçağda da üst sınıfın önemli özelliklerinden biri olmuştur. Osmanlıda alt tabakadan üst tabakaya tırmanmayı, güç ve ihtişam arayışının sebebi olarak yorumlayan Ülken, Orta çağda, sosyal tabakalara paralel bir şekilde ahlak kaidelerinin şekillendiğini ve aşağı tabakalara inildikçe de, katı bir ahlaki yapılanmanın göze çarptığını belirtir. Bu anlamda, yoksulluk ahlakla dengelenmeye çalışıldığından ruhsal yapının daha az gerilim yaşadığını varsayabiliriz. Ülken, zenginlik arayışına karşıt olarak, kanaatkârlık ahlakının da, buna paralel bir şekilde üst sınıflarda gevşek, alt sınıflarda yaygın bir katılığının olduğunu, ancak, çözülme dönemiyle birlikte, sabrın, kanaatkârlığın, çalışma zorunluluğundan ötürü, kârcı bir zihniyetle çatışmaya başladığını belirtir (Ülgener,1981:97). Çünkü; biri, hırsa dayanan kârla; öteki, sabra dayanan bir kanaatkârlıkla güdülenir. Ona göre kanaatkârlık ahlakı, orta çağın çözülme döneminde zayıflamış ve mutasavvıflarda bile, zengin olmaya yönelik tiksintinin yerini, yükselmek isteyenlere açık kapı bırakan, düşünceler almıştır (Ülgener,1981:103).
Kanaatkârlığın, sabrın, insanları, bulundukları sosyal pozisyonu kabullenip, sınıf atlamayı gereksiz kıldığı ve üretim tarzının da bu ahlaka uygun olarak, kapalı olduğu bir yapıda, sadece, siyasi sistemin değil bireylerin de kendi hallerinden razı olacaklarını tahmin edebiliriz. Bu bakış tarzının, hızla değiştiğini, artan beklentilerin, bireylerin durumlarını kabullenmede zorlanacakları bir yapıda, depresyon riskinin de oldukça fazla olacağı, tahmin edilebilir. Değişen üretim tarzı ve ahlaki yapı sonucunda, bireylerin duyguları da bundan nasibini almıştır. Ülkene göre, nasıl ki acelecilik, sabır gerektiren sanat ve zanaatla uyuşmazsa, kanaatkârlık da bugünkü ekonomik yapının hızlı üretim- tüketim kalıbıyla uyuşmaz. İşte bundan dolayıdır ki, beklentilerin tatmin edilememesi, eskiye nazaran, bugünün bireylerinde daha yaralayıcı olup, telafisi de o ölçüde zor olmaktadır. Bu da, bizi, başta alt sınıflar olmak üzere, modern insanların, maddi açıdan durumları daha iyi olmalarına karşın, ruh hastalığına yakalanma risklerinin, atalarına göre, daha fazla olduğu sonucuna götürmektedir. Freud’un dediği gibi, uygarlık, zaten, belli bir bastırma sonucunda gerçekleşmiş ve belli bir bastırmayı da, varoluşu açısından, zorunlu olarak uygular. Ancak, bu baskı, sınıfsal uçurumu keskin olan toplumlarda oldukça fazla olduğundan, toplumumuzda olduğu gibi, depresyonun ve diğer ruhsal hastalıkların artışı kaçınılmaz gibi görünmektedir. Çünkü, bilinç dışına bastırılmış arzularımızın, toplumca kabul edilmiş kültürel hedefler (din, sanat, spor) olarak yüceltilememesi, yerlerine yeni ikame nesnelerinin bulunamaması, sabrın, haz arayışının tatmin olmaz derinliğinde tükenerek, bireyleri ümitsizliğe düşürmektedir.
Bu teori, bireylerin hastalanmalarında önemli bir yer tutan incinebilirlik faktörlerini ve yaşanan sorunların niteliğini sosyal yapı, sosyal tabakalaşma tarzı ve ait olunan sınıflar bağlamında değerlendirdiğinden, ruhsal hastalıkların sosyolojik bir perspektifle ele alınmasında ve anlaşılmasında önemli katkılar sunmaktadır. Çıkar grupları arasındaki sınıfsal, ekonomik çatışmaların, ruhsal hastalıklara nasıl yol açtığı konusunda ileri sürülen bu fikirler önemli olmakla birlikte, çatışmacı teorinin, yeterli deneysel bulgularla desteklenememesi nedeniyle, ruhsal hastalıkları ve depresyonu açıklamada, tek başına yeterince açıklayıcı olamadığı söylenebilir. Bunun yanında, sahip olunan farklı değerlerin, aynı sınıfsal yapı içerisinde farklı ruhsal etkiler yaratabileceği düşüncesinden hareketle, sosyal sınıf konumunun ve bilincinin ruhsal hastalıkları açıklamada tek başına açıklayıcı olamayacağını söyleyebiliriz. Örneğin, aynı gelire ve aynı sorunlara sahip olanların, farklı zihniyet ve değerleriyle, alternatif dengeleyicileri sayesinde ruhsal sağlıklarının farklı olabileceği ve dolayısıyla, hastalık süreci içerisinde bile farklı tutumlar sergileyebilecekleri unutulmamalıdır. Bunun dışında, çatışma teorisi, değerler yapısındaki bozulmaların ruhsal sonuçlarını yorumlarken, ait olunan grupların büyüklüğünü, yaş ve cinsiyet faktörü gibi bazı demografik etkenleri ve küçük gruplardaki kişiler arası ilişkilerin kalitesini, çocukların yetiştirildikleri aile ortamlarının, mikro düzeydeki ilişkilerin duygusal desteklerinin ve bir yakın kaybının, dinin, ideolojik faktörlerin bireyin ruhsal dünyasındaki etkilerini yeterince dikkate almadığı için eleştirilebilir.
Eğitimci-Sosyolog; Dr. M. Ruhat Yaşar
Kaynaklar:
Adler, Alfred (1997). Psikolojik Aktivite, (Çev.: Belkıs Çorakçı), Say Yay., İstanbul.
Alcock, James E. (1997). Social Psychology and Mental Health, (Edited: Stanles W. Sadava), Social Psychology, Prentice Hall Inc. York University.
Alper, Yusuf; Bayraktar, Erhan; Karaçam, Özgür (1997). Herkes İçin Psikiyatri, Era Yay,. İstanbul.
Aron, Raymond (1986). Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, (Çev.: Korkmaz Alemdar),
Bilgi Yay., İstanbul.
Arslantürk, Zeki v.d. (2000). Sosyoloji, Kaknüs Yay., İstanbul.
Bastide, Roger (1972). The Sociology of Mental Disorder, (Trans.: J. Mc Neil), New York: McKay.
Belek, İlker (1993). Kapitalist Üretim Yapısı ve İnsan, Toplum ve Hekim Dergisi, sh:
18-24.
Brenner, M. Harver (1973). Mental Illness and the Economy, Cambridge, MA: Harvard Üniversity Press.
Brown, George v.d. (1989). Social Origins of Depression, Cambridge University Press, Cambridge.
Cimilli, Can (1997). Depresyonla İlişkileri Bağlamında Türkiyenin Sosyal ve Kültürel Özellikleri, Türk Psikiyatri Dergisi, C: 8, S: 4, sh: 292-300.
Cockerham, William C. (1992). Sociology of Mental Disorder, Prentice Hall, New Jersey.
Cole, Stephan (1999). Sosyolojik Düşünme Yöntemi, Vadi Yay., Ankara
Duhm, Dieter (1996). Kapitalizmde Korku, (Çev.: Sargut Şölçün), Ayraç Yay., Ankara.
Dunham, H.Warren (1977). Schizophrenia: The Impact of Sociocultural Factors,
Hospital Practice, V: 12.
Durkheim, Emile (1992). İntihar, (Çev: Özer Ozankaya), İmge Kitabevi Yay., Ankara.
Edvin, De Beurs; Aartjan Beekman et al (2001). On Becoming Depressed or Anxious
in Late Life: Similiar Vulnerability Factors but Different Effects of Stressful Life Events, British Journal of Psychıatry, V:179, Pp: 426-431.
Fromm, Erich (1990). Sağlıklı Toplum, (Çev.: Selman Yurdanur), Payel Yay., İstanbul.
Ehrenreıch, John (1978). Introduction: The Cultural Crisis of Modern Medicine, New York: Monthly Rewiev Press.
Güngör, Erol (1995). Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak, Ötüken Yay., İstanbul.
Hollingshead, August B.; Frederick C. Redlich (1953). Social Stratification and Psychiatric Disorders American Sociological Review, V: 18, pp: 163-169.
Jakoby, Russel (1996). Belleğini Yitiren Toplum,(Çev.: Hakan Atalay), Ayrıntı Yay., İstanbul.
K. Ostler, C. Thompson et al (2001). Influence of socio-economic Deprivation on the Prevalence and Outcome of Depression in Primary Care, British Journal of Psychiatry, V:178, Pp: 12-17.
Kovel, Joel (2000). Arzu Çağı, (Çev.: Abdullah Yılmaz), Ayrıntı Yay., İstanbul.
Köknel, Özcan (1989a). Depresyon, Altın Kitaplar Yay., İstanbul.
Lichtman, Richard (1982). The Production of Desire: The İntegration of Psychoanalysis into Marxist Theory, New York: Free Press.
Link, G. Bruce and Bruce P.Dohrenwend. (1993). Socioeconomic Statüs and Depression: The Role of Occupations Involving Direction, Control and Planning, American Journal of Sociology, The University of Chicago, V: 98, Pp:1351-1387.
Littauer, Florence (1997). Depresyonu Yenmek, (Çev.: Demet Dizman), Sitem Yay., İstanbul.
Marshall, Gordon (1999). Sosyoloji Sözlüğü (Çev.: Osman Akınhay vd.), Bilim ve Sanat Yay., Ankara.
Marshall, James R.; George W. Dowdall (1982). Employment and Mental Hospitalization: The Case of Buffalo, Social Forces, V: 60, New York.
Navarro, Vicente (1986). Crisis, Health and Medicine: A Social Critique, New York: Tavistock.
Öztürk, M.Orhan (1997). Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Hekimler Yayın Birliği Yay., Ankara.
Srole, Leo; T. S. Langer, S. T. Michael (1975). Mental Health in Metroplis: The Midtown Manhattan Study, New York: Harper&Row.
Stora, J. Benjamin (1992). Stres, (Çev.: Ayşe Kalın), İletişim Yay., İstanbul.
Ülgener, Sabri F. (1981). İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyeti, Der Yay., İstanbul.
W. Dressler, William (1985). Stress and Adaptation in The Context of Culture, State University of New York Press, New York.
Weıch, Scott; Glyn Lewıs and Stephan P. Jenkns (2001). Income Inequality and Prevelance of Common Mental Disorders in Britain, British Journal of Psychıatry, v: 178, Pp: 222-227.
WHO (1996). Equity in Health and Health Care, Genova, sh:22.
Toplam okunma (8808) Bugün(4) Son okunma tarihi (08 September 2010)
Bazı rahatsızlıklar hakkında genel sağlık bilgisi Mayıs 9, 2010
Posted by cafrande.org in : Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Enfarktüs (kalp krizi)
Kalbi besleyen büyük damarlardan birinin aniden tıkanması sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Enfarktüs krizi geçiren hasta; kalp bölgesinde ani bir ağrı hisseder. Nefes almakta zorluk çeker. Yapılacak ilk iş, hastanın 45 derece bir meyille oturmasını sağlamaktır. Sonra; vakit geçirmeden doktor çağrılır. Enfarktüs krizini atlattıktan sonra kesin istirahat ve doktorun dediklerine uymak şarttır.
Astım
Akciğerlerdeki küçük hava borularının daralması nedeiyle solum güçlüne neden olan bir hastalıktır
Astımın sebeplerinin başında kişi bünyesi gelir. Yani, bazı kimselerde baş ağrısı ne kadar tabi bir şeyse, diğerlerinde de astım o kadar doğaldır. Bazı kimseler, toz, kıl, yumurta, süt, çiçek tozu ve benzeri şeylere karşı hassastırlar. Bu hassasiyet, astım krizleri şeklinde kendini gösterir. Tedavi için, hastayı etkileyecek bu unsurların ortadan kaldırılması yapılacak ilk iştir. Aşırı heyecan veya korku da astım krizine yol açabilir. Bu gibi durumlarda hastayı sakinleştirmek yapılacak ilk iştir. Bazı kimselerde de, Kronik Bronşit sonucu astım krizi görülebilir. Kalp yetmezliği de astım krizine neden olabilir.
Kalp ağrısı
kalp üzerinde hissedilen ağrıya tıp dilinde prekardiyal ağrı denir. kalp ağrısı nefes darlığı ve şok ile görülürse; kalp krizinden şüphe edilir. Bu gibi durumlarda hastayı fazla hareket ettirmemek, istirahat etmesini sağlamak ve doktora başvurmak gerekir. Kalbin ön kısmında olan ağrılar genellikle psikolojik kaynaklı kas ağrısı olabilir.
Tansiyon
Damarlarımızda dolaşan kanın oluşturduğu basıncına tansiyon denir. Kalp her kasılışında belirli miktardaki kanı atardamarlara pompalar. Bu sırada da, kan basıncı en yüksek seviyeye çıkar. Buna büyük tansiyon denir. Kalbin iki kasılışı arasında geçen zaman içinde ise, kan basıncı en düşük seviyeye iner. Buna da küçük tansiyon denir. Tansiyon yaşa bünyeye ve tansiyon ölçüldüğü andaki ruhi veya bedeni duruma göre farklılık gösterir. Yaşlandıkça tansiyon yükselmesi olağan bir şeydir.
Tansiyon düşüklüğü
Büyük tansiyon, 11′den aşağı düştüğü zaman tansiyon düşüklüğü vardır. Bu duruma Latince-tıp dilinde- hipotansiyon denir. tansiyon, ateşli hastalıklar sırasında, büyük kanamalardan sonra, iç salgı bezi bozukluklarında veya herhangi bir hastalıktan sonraki iyileşme döneminde düşer. Bazı kadınların aybaşı hallerinde, veya sıcakta fazla ter kaybından sonra veya sinirli kimselerde de tansiyon düştüğü görülür. Devamlı olarak tansiyon düşüklüğü önemli bir hastalığın işareti olabilir.
Baş dönmeleri
Hasta, kendisinin veya etrafındaki eşyanın boşlukta döndüğünden şikayet eder. Tıp dilinde vertigo denen baş dönmelerinin nedenleri çok çeşitlidir. Bunlardan başlıcaları: Kulak ağrısı. Araç tutmaları. Ani hava değişimi. Bazı göz hastalıkları. düşük veya yüksek tansiyon. Damar sertliği ve bazı kalp hastalıkları. Kansızlık ve kan hastalıkları. Mikrobik hastalıklar. Beyin hastalıkları. Sara ve bazı ruh hastalıkları. Tedaviye başlanmadan önce hastalığın gerçek nedeninin tespit edilmesi gerekir. Baş dönmelerine yapılacak ilk iş; hemen oturmak veya öne eğilmek ve mümkünse hemen yatmaktır. Baş dönmesi sık sık oluyorsa mutlaka bir doktora gitmek gerekir.
Kulak çınlaması
Kulak çınlaması, kulak uğultusu veya kulak vızıltısına, tıp dilinde tinnitus denir. Çok çeşitli nedenleri vardır. Bunlar arasında, kulak kiri, içkulak iltihabı, ortakulak iltihabı, menier hastalığı, ateşli hastalıklar, yorgunluk, zafiyet, bazı ilaçlar, yüksek veya düşük tansiyon sayılabilir. Bu nedenle doktora başvurmak gerekir.
ishal
İshal; normal katılıktaki dışkının sulu veya yumuşak; sümüklü, kanlı veya yağlı bir şekil alıp, sık sık tuvalete çıkmak ihtiyacını doğurmasıdır. Bazen de ağrı yapar. İshal ve kabızlığın birbiri ardınca sık sık görülmesi kesinlikle ihmal edilmemesi gereken bir durumdur. İshale halk arasında amel ve sürgün; tıp dilinde ise diare denir. İshalin nedenleri arasında; yiyeceklerin bozuk olması, veya yiyecek çeşitlerinin değişikliği, üşütme, isteri, bağırsak hastalıkları, kolera, dizanteri, tifo, nefrit, kalp, karaciğer veya akciğer hastalıkları sayılabilir. Bu nedenle kısa sürede geçmeyen ishallerde mutlaka doktora başvurmak gerekir. Neden ne olursa olsun tedavinin ilk şartı sıkı bir perhizdir. Hastaya açık çay, maden suyu içirilir, yoğurt yedirilir. Sütlü ve yağlı yiyecekler verilmez, peynir yedirilmez. Bol limonlu pirinç çorbası ve patates püresi yedirilir. Her saat başı bir elmayı yemesi tavsiye edilir.
Kansızlık
Tıp dilinde anemi denilen kansızlık, kandaki kırmızı hücrelerin veya hemoglobin denilen kırmızı maddelerin ya da her ikisinin de azalmasıdır. En önemli nedeni yeteri kadar beslenememektir. Ayrıca, müzmin basur kanamaları, aybaşı kanamalarının haddinden fazla olması, doğuştan olan bazı hastalıklar, romatizma, lösemi ve kanserde de görülür. Kansızlığın tipik belirtileri şöyle özetlenebilir. Yüzde solgunluk, nefes darlığı, çarpıntı, halsizlik, ve ayak bileklerinde şişkinlik görülür. Hastanın burnu sık sık kanar, dilinde acılık vardır. İştahsızlık ishal ve bazen de kusma görülür. Tedavinin ilk şartı, istirahat, temiz hava ve kan yapıcı gıdalar yemektir.
Karın ağrısı
Karın boşluğunda bulunan mide, bağırsaklar, karaciğer, safra kesesi, pankreas, dalak, böbrekler, idrar torbası ve kadınlarda yumurtalık veya rahimde görülen herhangi bir rahatsızlık, karnın çeşitli yerlerinde ağrılara yol açar. Bu nedenle karın ağrılarının nedenleri pek çoktur. Karın ağrıları, hastalığın yerine ve özelliğine göre ya aniden ya da yavaş yavaş başlar. Ağrı ile birlikte bulantı, kusma, ishal, ve ateş de görülebilir. Kısa sürede geçmeyen karın ağrılarında, mutlaka bir doktora başvurmak gerekir. Doktora danışmadan ilaç, müshil almak çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir.
Kuduz
kuduz hayvanın ısırması ve salyasının insan vücudundaki herhangi bir sıyrıktan girip, kana karışması sonucu ortaya çıkan bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Tıp dilinde rabies veya hydrophobia denir. kuduz virüsü, vücuda girdikten sonra sinir sistemine yerleşerek, beyne kadar gelir ve orada iltihap yapar. Bu iltihaplanma, ısırıldıktan sonra geçen 7 ila 60 gün arasında meydana gelir. Bu nedenle kuduz aşısının bu süre içinde yapılması gerekir. kuduz belirtileri ortaya çıktıktan sonra yapılacak kuduz aşısı ile kuduz serumunun kıymeti yoktur. kuduz hastalığının başlangıcında, yorgunluk, durgunluk, sinir bozukluğu, baş ağrısı ve kalpte sıkışma görülür. Hasta yerinde duramayacak kadar sıkıntılıdır. Bir süre sonra boğaz ve solunum yollarındaki kramplar başlar. Bu dönemde sudan da korkmaya başlar. kuduz şüphesi olan bir hayvan ısırdıktan sonra ısırılan yerden bol kan akıtılır. Sonra oksijenli suyla yıkanıp, tentürdiyot sürülür. Bu işlem sık sık tekrarlanır.
Mantar
İnsan, hayvan ve bitkilerin dokularına yerleşerek hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar gibi tek hücreli canlıları yok etmek amacıyla kullanılan maddelerdir.
Bakteri
Tek hücreli mikroorganizmalardır. Bunlar, mantarlardan küçük, fakat virüslerden büyüktürler. Bazıları hastalık yapıcı, bazıları zararsızdır; bazı bakteriler ise, faydalıdırlar Örneğin, toprağın nitrojen yapıcı bakterileri. Bakteriler, şekillerine göre sın
damar sertliği
Vücuttaki kan damarlarının bir kısmının veya tamamının sertleşmesi sonucu, esnekliklerini keybetmesine; halk arasında damar kireçlenmesi tıp dilinde ise Arterio Skleroz veya Atheremo denir. Nedeni, kan damarlarının iç kısımlardaki hücrelerin esnekliğini kaybedip, zayıflaması veya kandaki yağlı maddelerin birikinti yaparak, damarı darlaştırmasıdır. Belirtileri baş dönmesi, baş ağrısı, titreme, yürürken sendeleme, düşünme ve öğrenme gücünde zayıflama, sinirlilik veya damarın sertleştiği bölgelerde ağrılar görülür. İlk belirtiler görüldüğünde önlem alınacak olursa, korkulacak bir şey yoktur. Hastanın neşe ve cesaretini kaybetmemesi ve doktorun tavsiyelerini yerine getirmesi iyileşmede atılacak ilk önemli adımdır. damar sertliği teşhisi konan kimse, perhiz yapmalı, alkol ve sigara gibi keyif verici maddeleri bırakmalı, yumurta, tereyağı ve benzeri yiyecekleri terk etmeli, tuzu da azaltmalıdır. Ayak damarlarında meydana gelebilecek herhangi bir hastalığı önlemek için de dar ayakkabı giymekten kaçınmalıdır.
başdönmeleri
Hasta, kendisinin veya etrafındaki eşyanın boşlukta döndüğünden şikayet eder. Tıp dilinde vertigo denen baş dönmelerinin nedenleri çeşitlidir. Bunlardan başlıcaları şunlardır: Kulak ağrısı. Araç tutmaları. Ani hava değişimi. Bazı göz hastalıkları. İlaç zehirlenmeleri. Düşük veya yüksek tansiyon. damar sertliği ve bazı kalp hastalıkları. Kansızlık ve kan hastalıkları. Mikrobik hastalıklar. Beyin hastalıkları. Sara ve bazı ruh hastalıkları. Tedaviye başlanmadan önce hastalığın gerçek nedeninin tespit edilmesi gerekir. Baş dönmelerine yapılacak ilk iş; hemen oturmak veya öne eğilmek ve mümkünse hemen yatmaktır. Baş dönmesi sık sık oluyorsa mutlaka bir doktora gitmek gerekir.
Bayılmalar
Geçici olarak uyanıklık halinin kaybolmasına halk arasında bayılma tıp dilinde senkop denir. Bu durumda beyin hücrelerine giden oksijen azalmıştır. Bayılmanın nedeni; yorgunluk, uzun süre ayakta kalmak, ani heyecanlar, tansiyon yüksekliği, gebelik, kansızlık, damar sertliği ve kalp hastalıklarıdır. Bayılmadan önce baygınlık hissi gelir. Sonra yüz kül rengini alır. Arkasından da terleme, çarpıntı, göz kararması ve baş dönmesi görülür. Bu gibi durumlarda yapılacak ilk iş hastayı hemen yatırmak, elbise ve çamaşırlarını gevşetmektir. Sonra yüzüne su serpilir ve amonyak koklatılır.
kanda kolestrol yüksekliği
Kolestrol, kanda, sinirlerde, beyinde, karaciğerde, dalakta, böbrek üstü bezlerinde ve safrada bulunan, yağ yapısında, kristal gibi beyaz görünümde bir maddedir. Görevi dokulardaki su dengesini sağlamak, alyuvarları zehirlere karşı korumak, sinir dokularının dayanıklığını sağlamak ve deri altında, dışarıdan gelecek mikroplara karşı koruyuculuk yapmaktır. 100 gram kanda; 180-230 miligram kolestrol bulunur. Bu miktar normaldir. 230 miligram kolestrol miktarı, kanda kolestrolün yükselmiş olduğuna işarettir. Tedavi edilmezse; damarsertliği, beyin ve kalpteki ince damarların tıkanmasına neden olur. Meydana Gelişi : Böbrek üstü bezleri, husyeler, yumurtalıklar bünyenin ihtiyacı olan kolestrolü imal ederler. Ayrıca hayvansal yağlar, süt, yumurta ve bitkisel hormonlarla da kolestrol alınır. Kanda, kolestrolün yükseldiğini anlamak için bir seri test yapmak gerekir. Ayrıca, hastanın cildinde oluşan sarı lekeler, göz altlarında beliren siyah halkalar, göz akında görülen sarı lekecikler, genel yorgunluk, iştahsızlık, hazımsızlık, baş dönmesi, baş ağrısı, görme zayıflığı, ağız acılığı, nefes ve ter kokusu kolestrolün yükselmiş olduğuna işaret olabilir.
katarakt
Göz merceğinin bulutlanıp, görmenin bozulmasına halk arasında aksu, akbasma veya göze perde inmesi adı verilir. Çoğunlukla 50 yaşından sonra görülür. Nedeni göz yaralanması, şeker hastalığı, gözün uzun süre ışığa maruz kalması, damar sertliği veya beze hastalığıdır. Bazen doğuştan da olabilir. En çok rastlananı yaşlılığın neden olduğu katarakttır.
kolesterol
Hayvansal ve bitkisel yağların içerisinde bulunan, karaciğer tarafından sentez edilen bir maddedir. Kanda normalden fazla bulunması halinde, damar sertliğine neden olur, ve bazanda safra pigmentleri ile birleşerek safra taşlarının oluşumunda rol oynar.
nevralji
Sinir ağrısına tıp dilinde nevralji denir. Bilhassa, yüzde ve başta hissedilir. Ama vücudun diğer taraflarında da bulunabilir. Nedeni soğuk algınlığı, şeker hastalığı, damar sertliği, veya ağrı yapan sinir yakınında meydana gelen herhangi bir hastalıktır.
karaciğer yetersizliği
Karaciğerin görevini yeterince yapmaması sonucu görülen bir hastalıktır. Belirtileri bağırsaklarda gaz, karın şişliği, sağ böğürde ağrı, burun kızarması, solgun renk, yüz ve elde çil gibi lekeler, paslı dil, ağızda acılık, mide bulantısı, kabızlık, çarpıntı, el ve ayak şişleri, görme ve işitmede azalma görülür. İdrar rengi, sabahları koyu, gündüz ise açık ve durudur. İdrara çok çıkılır. Hastanın çukulata, baharatlı yiyecekler, turşu, kızartmalar, ve yağlı şeyler yememesi gerekir.
çarpıntı
Tıp dilinde palpitasyon denilen çarpıntının nedenleri çeşitlidir. Bir kalp hastalığı söz konusu değilse; fazla sigara içmek, alkol, yorgunluk, sinirlenmek, kansızlık, hazımsızlık, çay, kahve veya zehirlenmelerden kaynaklanabilir
kanser
Kanser; anormal vücut hücrelerinin başıboş kontrolsüz bir şekide üremeleri ile meydana gelen bir çeşit hastalıktır. Başka bir deyişle vücutta meydana gelen kötü tümörlere kanser denir. Kanser hücreleri, ya etraftaki dokuları istila ederek ya da ak veya kırmızı kan damarları ile vücudun diğer taraflarına yayılır. Buna metastaz (yavrulama) denir. Kanserin esas nedenini bilinmemekle beraber, hava kirliliği, ve sigaranın kansere zemin hazırlayıcı oldukları ileri sürülmektedir. Kanserden korkmayınız, geç kalmaktan korkunuz! Bu nedenle aşağıdaki belirtilerin biri görüldüğü zaman doktora başvurunuz. – Makat veya rahimden gelen anormal kanama veya akıntılar – Göğüslerde veya vücudun herhangi bir yerinde görülen ve ele gelen şişlik veya sertlikler – İyileşmeyen yaralar – Ses kısıklığı veya belirli bir sebebi olmayan öksürük – Yutma güçlüğü ve hazım bozuklukları – Ben ve siğillerde görülen değişmeler. Bu işaretlerin herhangi biri iki haftadan fazla devam ederse mutlaka doktora başvurmak gerekir. Kanserin görüldüğü yerler aşağıda gösterildiği şekilde tespit edilmiştir. – Beyin ve omurilikte %1 – Ciltte %10 – Tenasül yollarında, erkeklerde %10, kadınlarda % 6 – Memelerde %14 – Sindirim sisteminde %25 – Solunum yollarında, erkeklerde %2, kadınlarda %3 – Karaciğer ve safra kesesinde %3 – Diğer organlarda %8 Bu bilgilerin ışığı altında, akciğer, deri, dil, dudak, gırtlak, mide, incebağırsak, kalınbağırsak, mesane, meme, ve prostat daha fazla görüldüğü söylenebilir. Kanser tedavisinde uygulanan makro biyotik gıda rejiminin çok etkili olduğu, bu rejimi uygulayan hastaların iyileştikleri ve sağlıklı kimselerin de kanser olmadıkları ileri sürülmektedir. Makro-biyotik Gıda Rejimi: Bir günlük gıdanın, %60′ı buğday, arpa, mısır, darı, esmer pirinç veya çavdar unundan yapılmış gıdalardan seçilir. %23-25′i hayvan gübresiyle gübrelenmiş bahçelerden toplanmış taze ve olgun meyvelerden, patates, patlıcan, ıspanak, veya domatesten seçilir. %5-10′u tahıl veya sebze çorbalarından seçilir. %10-15′I deniz ürünleri arasından veya soya fasulyesi, taze fasulye, kırmızı pancar veya şalgamdan seçilir. Haftada bir kere beyaz etli balık yenebilir. Ancak her hafta pişirme şeklini değiştirmek gerekir. Haftada iki kere de fazla şekeri olmayan meyveler yenebilir. Çay içilebilir. Aşağıdaki yiyecek ve içecekler de yasaktır. Beyaz unla yapılmış ekmek, pasta gibi şeyler, beyaz pirinç, tavuk, peynir, yumurta, konserveler, dondurulmuş yiyecekler, şeker, üzüm, şekerli meyve suları, olgunlaşmış meyve ve sebzeler, kuru fasulye, ve kuru bezelye, mercimek, mantar, pekmez, bulama, çikolata, kakao, gazoz dahil bütün meşrubatlar, ve alkollü içecekler, turşu, sirke, hardal, sofra tuzu, bayat yiyecekler, sığır eti. Yukarıda anlatılan gıda rejimi hiç aksatılmadan uygulanmalıdır.
kaşıntı
Vücudun herhangi bir yerinde hissedilen ve böcek dolaşıyormuş hissi, hafif yanma ve batma gibi rahatsızlıklarla ortaya çıkan kaşıntıya, tıp dilinde pruritus veya kaşeski denir. Kaşıntıyı doğuran nedenler çok çeşitlidir. Bunlar şöyle sıralanabilir: – Sabun, çamaşır tozları ve bazı boyaların neden olduğu kaşıntılar – Yün veya naylon iyeceklerin neden olduğu kaşıntılar – Bazı kimyasal maddelerin neden olduğu kaşıntılar – İstiridye, yumurta, süt, çilek, soğan gibi bazı besinlerin neden olduğu kaşıntılar – Bazı ilaçların neden olduğu kaşıntılar – Şeker, karaciğer, böbrek hastalıkları veya löseminin neden olduğu kaşıntılar – Kurdeşen, egzama, su çiçeği, kızamık, kızıl, kızamıkçık veya deri iltihabının neden olduğu kaşıntılar – mantarın neden olduğu kaşıntılar – Kıl kurdunun neden olduğu kaşıntılar – İshal veya kabızlığın neden olduğu kaşıntılar – Sinirlilik ve ruhi sıkıntıların neden olduğu kaşıntılar Tedavinin ilk şartı, kaşıntıyı doğuran sebebi bulmaktır. Bu arada mümkün olduğu kadar kaşımamaya gayret edilir.
kramp
Kaslarda, şiddetli bir ağrı ile beraber istek dışı meydana gelen kasılmalara kramp denir. Çoğunlukla yorgunluk, fazla terleme ve ishalden sonra görülür. Atardamar hastalıkarından kaynaklanan kramplarda mutlaka bir doktora başvurmak gerekir.
öksürük
Çoğunlukla, göğüs, boğaz veya karın boşluğunda meydana gelen bir rahatsızlığın belirtisi olarak ortaya çıkan öksürüktür 3 grupta toplanır. – Kuru öksürük Nezle, boğaz iltihabı, bademcik iltihabı, fazla sigara içmek, sindirim bozuklukları, gastrit, ishal, kabızlık, bağırsak solucanları, kalp hastalıkları ve ses tellerinin hastalanmasından kaynaklanan öksürükler balgamsızdır, yani kuru öksürüktür. – Nöbet şeklinde gelen öksürükBu çeşit öksürük, boğmaca veya ciğer şişmesi; gırtlak veya hava borusunun tahriş olması, veya astımdan kaynaklanır. Bu çeşit öksürükte pek az balgam görülür. – Balgamlı öksürük Bu çeşit öksürük, sık sık tekrarlar. Hastada hırıltı vardır. Balgam çıkarır ve nefesini dışarı vermekte zorluk çeker. Balgamlı öksürük; Bronşit, astım, sinüs iltihabı, müzmin sinüzit, kalp hastalıkları veya tüberküloz’un bir işareti olabilir. Öksürük, nasıl olursa olsun, ihmal edilmemesi ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır
raşitizm
Çocuklarda görülen bir çeşit kemik hastalığıdır. Nedeni, yeteri kadar D vitamini almamaktır. Çoğunlukla yeteri kadar güneş görmeyen, sıhhi olmayan, rutubetli, karanlık ve basık tavanlı evlerde yaşayan, yeteri kadar süt içmeyen ve haddinden fazla miktarda unlu gıdalarla beslenen çocuklarda görülür. Hastalık genellikle 2 yaşında ortaya çıkar. Çocukta huysuzluk ve devamlı terleme görülür, iştahı azdır. Bazıları kabızlık çeker, bazıları da ishal olurlar. Adaleleri gevşektir. Derileri soluk ve kansızdır. Dişleri geç çıkar ve erken çürür. Ayakta durmayı ve yürümeyi geç öğrenir. Bacak kemikleri çarpıktır. Düztabanlık görülür. Deniz, kum veya güneş banyoları, kış aylarında da, haftada 3 kere ılık banyo yaptırmak yaralıdır.
sarılık
Safranın kana karışıp, bütün dokuları hatta göz aklarını bile sarıya boyaması ile ortaya çıkan bir hastalık belirtisidir. Tıp dilinde ikter denilen sarılığın üç çeşidi vardır. – Hemolitik sarılıkKandaki alyuvarların tahrip olması sonucu safra, kana karışır. Hastanın idrar rengi normal, büyük tuvaleti ise koyudur. – Hepatik sarılık : Bir virüsün neden olduğu karaciğer iltihabıdır. Karaciğer hücreleri şişer ve safra yolları tıkanır. Belirtileri, yavaş yavaş görülür. Hastada ateş, iştahsızlık, ishal ve kusma vardır. En çok görülen sarılık çeşidi budur. – Obstrüktif sarılık : Nedeni, safra kanallarının tıkanmış olmasıdır. Ortak belirtileri ise şunlardır. Hastalığın neden olduğu sarı renk, önce göz aklarında görülür. Sonra yüz, boyun, gövde, kol ve bacaklara kadar yayılır. İdrarın rengi sarı ile koyu kahverengi arasında değişir. Ciltte de kaşıntı vardır. Büyük abdest, kil renginde ve fena kokuludur. Tedavinin ilk şartı, yatak istirahatidir. Sıkı bir perhiz uygulanır.
şeker hastalığı
Vücudun şeker yakmasında ortaya çıkan bozukluğun neden olduğu bir hastalıktır. Tıp dilinde diabet denir. Pankreas, kandaki şeker miktarını kontrol eden ve adına insülin denilen bir madde salgılar. Pankreas bu görevini yerine getirmezse, kandaki fazla şeker, karaciğere depo edilir. Aç karnına alınan 100 gram kanda 80 miligram şeker vardır. Bu miktar yemekten 1-2 saat sonra 140 miligrama kadar yükselir. Kandaki şeker miktarı hastalığın durumuna göre aşağıdaki gibi tespit edilir. Şeker durumu Açken Yemekten 1-2 saat sonra Normal kimselerde 80 mg. 140 mg. Orta derecede 130 mg. 190 mg. Ağır derecede 160 mg. 215 mg. 2 çeşit şeker hastalığı vardır. – Şekersiz Diabet : Hipofiz bezinin arka tarafından salgılanan antidiüretik hormonun yetmezliği sonucu ortaya çıkan bu çeşit şeker hastalığına, tıp dilinde diabetes insipidus denir. – Şekerli Diabet
ankreasın salgıladığı insülin yetmezliği sonucu ortaya çıkan bu çeşit şeker hastalığına, tıp dilinde diabetes mellitus denir. Şeker hastalığını doğuran nedenler dengesiz beslenme, şişmanlık veya sinir bozukluğudur. Bazı kimselerde de irsiyet önemli bir rol oynar. Hastalığın başlangıcında çok yemek ve su içmek ihtiyacı vardır. İdrar miktarı da artar. Kadınların idrar yapma yerlerinde kaşıntı vardır. Ayrıca devamlı yorgunluk hali görülür. İleri safhada devamlı baş ağrısı, el ve ayak titremeleri, iştahsızlık, aseton kokusuna benzer nefes kokusu, ter kokusu, adele krampları, hafıza zayıflığı, kısmi veya tam felç, iyileşmeyen yaralar ve uykuda sayıklama görülür. Şeker hastalığı tedavi edilmezse sonuç damar sertliği, kalp yetmezliği, göğüs anjini, görme zayıflığı, katarakt, karaciğer hastalıkları, siroz olabilir. İki çeşit şeker koması vardır. – Diabetik Koma
aha ziyade şeker hastalarında görülür. Nedeni, insülin verme zamanını geçirmek, gerektiğinden az miktarda insülin vermek, bağırsak iltihabı, bademcik iltihabı, grip veya iyileşmeyen yaralardır. – Şeker Eksikliği Koması : Tıp dilinde hipoglisemi adı verilen bu çeşit koma, terleme, titreme, çırpınma huzursuzluk, şiddetli açlık, ve aşırı duygusallıkla başlar. Nedeni, fazla miktarda insülin vermek veya çok miktarda karbonhidratlı yiyeceklerle beslenmektir. Şeker hastaları haftada en az iki kere ılık banyo yapmalıdır ve sonra da vücutlarının her tarafını ılık bir havlu ile ovmalıdır. Kabız veya ishal olmamalıdırlar. Perhiz yapmalıdırlar. Erken yatıp erken kalkmalıdırlar. Ağız, boğaz ve diş sağlığına aşırı özen göstermelidirler. Masaj, beden hareketleri ve açık havada yürüyüşü ihmal etmemelidirler.
tifo
Mikrobik ve bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalığın mikrobu çomak şeklindedir. Tifo basili adı verilen bu mikrop, çoğunlukla tifolu hastaların dışkılarında veya idrarlarında, kanlarında, tükürüklerinde veya vücutlarında görülen deri döküntülerinde bulunur. Tifo salgınına, lağım suları karışmış içme suları veya lağım suları ile mikroplanmış yiyecek maddeleri neden olur. Salgın daha ziyade yaz ve sonbahar aylarında görülür. Hastalık, mikrop vücuda girdikten yaklaşık 7-15 gün sonra ortaya çıkar. Hastalığın ilk günlerinde yorgunluk ve baş ağrıları görülür. Fakat hasta yatmak ihtiyacını hissetmez. Birkaç gün sonra ateş yavaş yavaş yükselmeye başlar. İştahsızlık, baş ağrısı, burun kanaması, bronşit, mide ve bağırsak bozuklukları ile birlikte ishal görülür. İlk belirtilerin ortaya çıkmasını takip eden birkaç gün içinde ateşi daha da yükselir. Göğsünde karnında ve sırtında pire ısırığına benzeyen kırmızı lekeler belirir. Bu günler içinde tansiyon düşer, nabız da yavaşlar. Hastalığın üçüncü haftasında karın gerginleşir ve şişer. Dışkı ise yumuşaklaşır, bağırsak kanamaları görülebilir. Bademcikler iltihaplanmış, hasta zayıflamıştır. Üçüncü haftanın sonlarından itibaren, ateş düşmeye ve diğer belirtiler kaybolmaya başlar. Tifo kalbi, beyni, böbrekleri, akciğerleri, karaciğeri, göz ve kulak sinirlerini etkiler. Bu nedenle iyi tedavi şarttır. Hastaya süt, yoğurt, ayran, hoşaf, meyva suları, limonata, portakal suyu, yumurta sarısı, yumurtalı çorbalar, iki kere çekilmiş etten yapılmış köfteler, sebze ve meyve püreleri verilir. Çok su içirilir
dizanteri
Bulaşıcı ve salgın bir hastalıktır. Hastada, ishal görülür. Dışkısı kanlı ve sümüklüdür. İştahsızlık karın ağrısı ve ateş de vardır Su veya besinlerle bulaşır. İki çeşit dizanteri vardır. Amipli Dizanteri : Vücuda mikrop girmesinden 10-21 gün sonra hastalık belirtileri ortaya çıkar. Hastada kanlı ishal, ateş, karın krampları, kilo kaybı, ve halsizlik görülür. Basilli
Dizanteri
Mikrobun vücuda girmesinden 2-7 gün sonra belirtileri ortaya çıkar. Hastalığın salgın halini almasında kara sinekler başrolü oynar. Hastada; kanlı ve balgam kıvamında ishal, karın ağrısı, halsizlik ve ateş görülür. Yapılacak ilk iş; hastayı, sağlamlardan ayırmaktır.
sarılık
Safranın kana karışıp, bütün dokuları hatta göz aklarını bile sarıya boyaması ile ortaya çıkan bir hastalık belirtisidir. Tıp dilinde ikter denilen sarılığın üç çeşidi vardır. – Hemolitik sarılıkKandaki alyuvarların tahrip olması sonucu safra, kana karışır. Hastanın idrar rengi normal, büyük tuvaleti ise koyudur. – Hepatik sarılık : Bir virüsün neden olduğu karaciğer iltihabıdır. Karaciğer hücreleri şişer ve safra yolları tıkanır. Belirtileri, yavaş yavaş görülür. Hastada ateş, iştahsızlık, ishal ve kusma vardır. En çok görülen sarılık çeşidi budur. – Obstrüktif sarılık : Nedeni, safra kanallarının tıkanmış olmasıdır. Ortak belirtileri ise şunlardır. Hastalığın neden olduğu sarı renk, önce göz aklarında görülür. Sonra yüz, boyun, gövde, kol ve bacaklara kadar yayılır. İdrarın rengi sarı ile koyu kahverengi arasında değişir. Ciltte de kaşıntı vardır. Büyük abdest, kil renginde ve fena kokuludur. Tedavinin ilk şartı, yatak istirahatidir. Sıkı bir perhiz uygulanır
çiçek
Akut, enfeksiyöz bir hastalıktır. Her yaşta ve her cinsten kişiler bu hastalığa yakalanabilir. İki tipi vardır Variola major ve variola minor.
çiçek hastalığı
Tıp dilinde variola denilen bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalık şiddetli titreme ve 41 derece ateşle ortaya çıkar. Hastalık mikrobunun vücuda girmesiyle ortaya çıkması arasında geçen süre 10-14 gündür. Hasta istirahat ettirilir , başkaları ile görüşmesi yasaklanır. Doktorun tavsiyelerine uyulur. Bol su ve şerbet içirilir.
ağız yaraları
Ağız yaraları, “basit” ve “derin” veya “sert kenarlı” yaralar olmak üzere iki grupta toplanabilir. Çoğunlukla, üşütme veya hazımsızlıktan kaynaklanır. Yaraların etrafı, kırmızı bir çizgi ile çevrilidir. Başlangıçta, içi su dolu kabarcıklar halindedirler. Sonradan patlayarak etrafa yayılır ve sancılı ağrılara neden olurlar. Çocuklarda; kızamık ve çiçek hastalıkları sırasında da aynı yaralar meydana gelebilir.
astım
Hasta, kriz geldiği zaman soluk almakta zorluk çektiğini zanneder, gerçekte nefes vermekte zorluk vardır. Bunun nedeni de, akciğerlerdeki küçük hava borularının daralmasıdır. Buralardan geçen hava, ıslığa benzeyen bir ses çıkarır, ki buna hırıltı denir. Astım, bir kaç grup nedenden kaynaklanır. Bunların başında da bünye gelir. Yani, bazı kimselerde baş ağrısı ne kadar tabi bir şeyse, diğerlerinde de astım o kadar doğaldır. Bazı kimseler, toz, kıl, yumurta, süt, aspirin, çiçek tozu ve benzeri şeylere karşı hassastırlar. Bu hassasiyet, astım krizleri şeklinde kendini gösterir. Tedavi için, hastayı etkileyecek bu unsurların ortadan kaldırılması yapılacak ilk iştir. Aşırı heyecan veya korku da astım krizine yol açabilir. Bu gibi durumlarda hastayı sakinleştirmek yapılacak ilk iştir. Bazı kimselerde de, Had Bronşit sonucu astım krizi görülebilir. Kalp yetmezliği de astım krizine neden olabilir.
saman nezlesi
Ot veya bitki tozlarının neden olduğu bir çeşit alerjik hastalıktır. Tıp dilinde pollenosis veya alerjik rinit denir. Daha ziyade, çiçeklerin açtığı aylarda görülür. Hastada şiddetli aksırmalar, burun tıkanıklığı, gözlerde kızarma ve sulanma, fazla miktarda berrak burun akıntısı ve öksürük görülür. Tedavinin ilk şartı, çiçeklerin açtığı sıcak ve rüzgarlı günlerde kırlara gitmemek ve güneş gözlüğü kullanmaktır.
Enfeksiyon Hastalıkları
İnfeksiyon hastalıkları, eski adıyla intaniye, mikroorganizmaların neden olduğu hastalıkların tanı ve tedavisi ile uğraşan uzmanlık alanıdır. Tüm dünya ülkelerinde infeksiyon hastalıkları en sık görülen hastalıklardır. İnfeksiyon hastalıkları tedavileri mümkün olan hastalıklardır.
Çok büyük bir kısmı uygun tedavi verilerek tam şifa ile sonlanırlar. Departmanın tanı kısmını oluşturan klinik mikrobiyoloji laboratuvarında hastalık etkeni mikroorganizmaların tespitine yönelik testler yapılmaktadır. Bakteriyoloji (bakteri bilimi), viroloji (virus bilimi), mikoloji (mantar bilimi), parazitoloji (parazit bilimi) ve seroloji (kanda mikroorganizmalara karşı oluşan antikorları araştıran bilim) klinik mikrobiyoloji laboratuvarının alt birimlerini oluşturmaktadır.
Dizanteri
Bulaşıcı ve salgın bir hastalıktır. Hastada, ishal görülür. Dışkısı kanlı ve sümüklüdür. İştahsızlık karın ağrısı ve ateş de vardır Su veya besinlerle bulaşır. İki çeşit dizanteri vardır. Amipli dizanteri : Vücuda mikrop girmesinden 10-21 gün sonra hastalık belirtileri ortaya çıkar. Hastada kanlı ishal, ateş, karın krampları, kilo kaybı, ve halsizlik görülür. Basilli dizanteri : Mikrobun vücuda girmesinden 2-7 gün sonra belirtileri ortaya çıkar. Hastalığın salgın halini almasında kara sinekler başrolü oynar. Hastada; kanlı ve balgam kıvamında ishal, karın ağrısı, halsizlik ve ateş görülür. Yapılacak ilk iş; hastayı, sağlamlardan ayırmaktır.
ishal
İshal; normal katılıktaki dışkının sulu veya yumuşak; sümüklü, kanlı veya yağlı bir şekil alıp, sık sık tuvalete çıkmak ihtiyacını doğurmasıdır. Bazen de ağrı yapar. İshal ve kabızlığın birbiri ardınca sık sık görülmesi kesinlikle ihmal edilmemesi gereken bir durumdur. İshale halk arasında amel ve sürgün; tıp dilinde ise diare denir. İshalin nedenleri arasında; yiyeceklerin bozuk olması, veya yiyecek çeşitlerinin değişikliği, üşütme, isteri, bağırsak hastalıkları, kolera, dizanteri, tifo, nefrit, kalp, karaciğer veya akciğer hastalıkları sayılabilir. Bu nedenle kısa sürede geçmeyen ishallerde mutlaka doktora başvurmak gerekir. Neden ne olursa olsun tedavinin ilk şartı sıkı bir perhizdir. Hastaya açık çay, maden suyu içirilir, yoğurt yedirilir. Sütlü ve yağlı yiyecekler verilmez, peynir yedirilmez. Bol limonlu pirinç çorbası ve patates püresi yedirilir. Her saat başı bir elmayı yemesi tavsiye edilir.
grip
Tıp dilinde influenza adı verilen bu hastalık bulaşıcıdır. grip olan kişinin nefesindeki damlacıklarla yayılıp, salgın hale gelebilir. Paçavra hastalığı da denir. Aniden başlar ve devamlı olarak ateş yükselir. Baş ve sırt ağrıları, titreme nöbetleri, nezle, öksürük, iştahsızlık, baş dönmesi de görülür. Tedavinin ilk şartı istitrahat etmektir. İyi tedavi edilmezse, başka hastalıklara da yol açabilir.
anosmi
Koku alamama, nezle grip gibi enfeksiyonlarda olabildiği gibi koku siniri ile ilgili beyin bölgesindeki patolojilerde de görülebilir.
ateş
Vücut sıcaklığının yükselmesine ateş denir. Vücut sıcaklığı bedenin her yerinde aynı değildir. Örneğin; termometre ağıza konulduğunda görülen ısı, koltuk altına konulduğunda gösterdiği ısıdan 0,5 derece daha düşüktür. Diğer taraftan, vücut ısısı gün boyunca da 0,5 derece oynar. Sabahın erken saatlerinde ısı düşük, akşam saatlerinde yüksektir. Vücut ısısı 36,2 – 37,5 arasında ise normaldir. Ateşle birlikte; üşütme, titreme, baş ağrısı, bunalma, huzursuzluk, vücut kırgınlığı, iştahsızlık, kabızlık, sayıklama, havale veya koyu renkli idrar çıkarmada görülebilir. Ateşin nedeni, genellikle soğuk algınlığı, grip, bademcik iltihabı, boğaz ağrısı, bronşit, sinüzit, kulak iltihabı, bağırsak iltihabı veya böbrek hastalıklarından biri olabilir. Bu nedenle tedaviden önce nedeni tespit etmek gerekir.
boğaz iltihabı
Tıp dilinde farenjit veya anjin adı verilen bu hastalığın nedenleri; nezle ve grip gibi ateşli hastalıklarla, havadaki zararlı maddeler, sinüzit, alkol veya sigaradır. Yapılacak ilk iş; istirahat etmektir. Mümkün olduğu kadar az konuşmak da yararlıdır.
bronşit
Akciğerlere giden havayollarının iç yüzündeki zarın iltihaplanmasıdır. Akut ve kronik olarak iki gruba ayrılır. Akut Bronşit : Genellikle grip, kızamık, boğmaca veya tifo gibi hastalıklar sırasında görülür. Sisli ve soğuk havalarda çok rahatsız olurlar. Hastalığın başlangıcında kuru ve ağrılı öksürük, az yapışkan balgam, sonraları sümüksü cerahatli balgam ile hafif ateş ve halsizlik görülür. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir. Kronik Bronşit : Bu çeşit bronşitte; havayollarını yağlayan bezler büyümüş, iç yüzlerinde bulunan tüyler görevini yapamaz olmuştur. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir. Her iki bronşitte de yapılacak ilk iş sigarayı bırakıp istirahat etmektir.
dil ülseri
Dilde görülen; etrafı kırmızı, içi su dolu küçük kabarcıklar, dil ülserinin belirtisi olabilir. Derin ve sert kenarlı dil yaralarında, mutlaka doktora başvurmak gerekir. Diğer dil yaraları, hazımsızlık veya gripten kaynaklanabilir.
göz ağrısı
Göz ağrısının nedenleri çeşitlidir. Az ışıkta çalışmak sonucu gözlerin yorulması, gözdeki herhangi bir kısmın iltihaplanmış olması, göze yabancı bir cisim kaçmış olması, sinüzit, yarım başağrısı, grip, nezle ve ateşli hastalıklar göz ağrısına neden olabilir. Önce hastalığın nedenini tespit etmek gerekir.
kulak iltihabı
Ortakulakta veya kulak arkası kemikte görülür. Vakit geçirilmeden doktora başvurmak gerekir. – Ortakulak İltihabı Bademcik veya gırtlakta meydana gelen iltihaplar grip, kızamık, kuşpalazı, kızıl gibi hastalıklar ortakulağın iltihaplanmasına neden olabilir. Hastada, yüksek ateş ve kulak ağrısı görülür. Kulağa sıcak pansumanlar yapmak, ağrıları dindirir. – Kulak Arkasındaki Kemiğin İltihabı Nedeni, genellikle ortakulaktaki iltihabın, kulak arkasındaki kemiğe doğru yayılmış olmasıdır. Hastada ateş, kulak ağrısı, koyu kulak akıntısı, halsizlik görülür. İşitme azalır. Çaresi ameliyattır.
sinüzit
Çene, alın ve şakak kemikleri içinde bulunan ve buruna açılan içleri hava dolu boşlukların, sinüslerin iltihaplanması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Had ve müzmin olmak üzere iki çeşidi vardır. Nedeni burun iltihabı, nezle, grip, alerji, burundaki şekil bozuklukları veya buruna kaçan yabancı cisimlerdir. Hastanın yüzünde zonklayıcı bir ağrı, burnunda tıkanma, akıntı ve baş ağrısıyla birlikte gelen ateş görülür.
şeker hastalığı
Vücudun şeker yakmasında ortaya çıkan bozukluğun neden olduğu bir hastalıktır. Tıp dilinde diabet denir. Pankreas, kandaki şeker miktarını kontrol eden ve adına insülin denilen bir madde salgılar. Pankreas bu görevini yerine getirmezse, kandaki fazla şeker, karaciğere depo edilir. Aç karnına alınan 100 gram kanda 80 miligram şeker vardır. Bu miktar yemekten 1-2 saat sonra 140 miligrama kadar yükselir. Kandaki şeker miktarı hastalığın durumuna göre aşağıdaki gibi tespit edilir. Şeker durumu Açken Yemekten 1-2 saat sonra Normal kimselerde 80 mg. 140 mg. Orta derecede 130 mg. 190 mg. Ağır derecede 160 mg. 215 mg. 2 çeşit şeker hastalığı vardır. – Şekersiz Diabet : Hipofiz bezinin arka tarafından salgılanan antidiüretik hormonun yetmezliği sonucu ortaya çıkan bu çeşit şeker hastalığına, tıp dilinde diabetes insipidus denir. – Şekerli Diabet
ankreasın salgıladığı insülin yetmezliği sonucu ortaya çıkan bu çeşit şeker hastalığına, tıp dilinde diabetes mellitus denir. Şeker hastalığını doğuran nedenler dengesiz beslenme, şişmanlık veya sinir bozukluğudur. Bazı kimselerde de irsiyet önemli bir rol oynar. Hastalığın başlangıcında çok yemek ve su içmek ihtiyacı vardır. İdrar miktarı da artar. Kadınların idrar yapma yerlerinde kaşıntı vardır. Ayrıca devamlı yorgunluk hali görülür. İleri safhada devamlı baş ağrısı, el ve ayak titremeleri, iştahsızlık, aseton kokusuna benzer nefes kokusu, ter kokusu, adele krampları, hafıza zayıflığı, kısmi veya tam felç, iyileşmeyen yaralar ve uykuda sayıklama görülür. Şeker hastalığı tedavi edilmezse sonuç damar sertliği, kalp yetmezliği, göğüs anjini, görme zayıflığı, katarakt, karaciğer hastalıkları, siroz olabilir. İki çeşit şeker koması vardır. – Diabetik Koma
aha ziyade şeker hastalarında görülür. Nedeni, insülin verme zamanını geçirmek, gerektiğinden az miktarda insülin vermek, bağırsak iltihabı, bademcik iltihabı, grip veya iyileşmeyen yaralardır. – Şeker Eksikliği Koması : Tıp dilinde hipoglisemi adı verilen bu çeşit koma, terleme, titreme, çırpınma huzursuzluk, şiddetli açlık, ve aşırı duygusallıkla başlar. Nedeni, fazla miktarda insülin vermek veya çok miktarda karbonhidratlı yiyeceklerle beslenmektir. Şeker hastaları haftada en az iki kere ılık banyo yapmalıdır ve sonra da vücutlarının her tarafını ılık bir havlu ile ovmalıdır. Kabız veya ishal olmamalıdırlar. Perhiz yapmalıdırlar. Erken yatıp erken kalkmalıdırlar. Ağız, boğaz ve diş sağlığına aşırı özen göstermelidirler. Masaj, beden hareketleri ve açık havada yürüyüşü ihmal etmemelidirler.
verem
Akciğer veremi, tüberküloz, fitizi diye bilinir. Nedeni, koch basili denilen ufak kıvrık içinde küçük noktacıklar görülen çomak şeklindeki verem basilidir. Verem mikrobu insan vücuduna çeşitli yollardan girebilir. Bu yolların başında, solunum yolları gelir. Hastalık, çoğunlukla veremlinin balgamı veya veremli ineklerin sütü ile bulaşır. Sağlık şartlarına uymamak, aşırı yorgunluk, üzüntü, grip, boğmaca, kızamık veya şeker hastalığı vücudun direncini kaybetmesine ve hastalığın ihtimalinin artmasına neden olur. Verem, üç devrede gelişir. Birinci devrede, hastada genel yorgunluk, iştahsızlık, sırt ağrıları, öksürük, ve 38 dereceye varan ateş görülür.Verem basili bu devrede tüberkül adı verilen iltihaplı bölgeler oluşturur. İkinci devrede hiç bir belirti görülmeyebilir. Fakat basiller bütün vücuda yayılarak deri, eklemler, kemikler, böbrekler, bağırsaklar, karın ve beyin zarına yerleşirler. Bu devrede tedaviye başlanmamışsa, vücudun direnci azalmaya başlar. Üçüncü devrede, varem basilleri kan veya lenf kanalları yoluyla yayılmaya devam eder. Hastada, yorgunluk, balgamlı öksürük, akşamları yükselen hafif ateş, iştahsızlık ve gece terlemeleri görülür. Bu devrede, tedavi edilmezse, diğer akciğer de hastalanabilir. Tedaviye 4 ila 9 ay kadar devam etmek gerekir. Tedavinin ilk şartı temiz ve açık hava, bol gıda ve üzüntüsüz bir hayattır.
zatürree
Halk arasında akciğer iltihabı tıp dilinde ise pnömani denir. 3 çeşidi vardır. – Lober Pnömoni : Pnömokok adı verilen mikropların neden olduğu had akciğer iltihabıdır. Mikroplu tozlar, fazla yorgunluk, soğuk algınlığı veya uzun süre güneşte kalmak hastalığın zeminini hazırlar. Hastalık ani baş ağrısı, titreme, kusma ve sırt ağrıları ile başlar. Ateş, 40 dereceye kadar yükselir. Fakat 10. günden sonra düşmeye başlar. Öksürük, kısa sürelidir. Balgam, kanlı ve yapışkandır. Hastanın yüzü kızarmış, dudaklarının etrafı kabarmış, cildi kuru ve dili de paslıdır. Geceleri kriz gelebilir. – Virüs Zatürreesi : Virüslerin neden olduğu bir çeşit zatürreedir. Ya aniden ya da bir soğuk algınlığı sonunda görülür. Lober pnömoniden daha hafif geçer. Hastalığın ateşi 39 dereceye kadar yükselir. Kendini son derece yorgun hisseder. Öksürüğü kuru fakat az balgamlıdır. Kol ve bacaklarında da ağrılar vardır. – Bronköpnomoni : İyi tedavi edilmeyen grip, boğmaca, bronşit veya kızamıktan sonra ortaya çıkan bir hastalıktır. Nedeni, akciğer ve bronşların yer yer iltihaplanmış olmasıdır. Hastalık, bronşit gibi başlar, tedbir alınmazsa, 2-3 gün içinde ağırlaşır. Ateş sabahları 38 derece iken akşamları 40 dereceye kadar yükselir. Hastada öksürük, cerahatli ve bazen de kanlı balgam görülür. Halsizdir, nefes almakta güçlük çeker, rengi de soluktur. Doktor tedavisi şarttır. Diğer tarftan, hasta istirahat ettirilir ve morali üstün seviyede tutulur. Yanına fazla misafir kabul edilmez. Ağrı olan tarafına içine sıcak su doldurulmuş şişe konur. Sıcak su buharı teneffüs ettirilir. Ateşi yükseldiği zaman da; vücudu ıslak bezle silinir. Ateş düşürücü ilaçlar verilmez.
sedef hastalığı
Nedeni, kesinlikle bilinmeyen bir hastalıktır. İrsi veya sinirsel olduğu söylenmektedir. Tıp dilinde psoriasis denir. Daha çok, baş derisinde, dizlerde ve dirseklerde veya tırnaklarda meydana gelen düzensiz kırmızı lekelerle kendini gösterir. Lekeler, gümüş renginde ve pul pul olup, deriden yüksektir. Kaşıntı yoktur.
plak
Plak, dermatologlar için açık bir anlamı olan ancak başkaları tarafından genellikle anlaşılmayan bir terimdir. Yüksekliğine oranla kapladığı alan geniştir ve keskin bir kenarı vardır. Plaklar en sık sedef hastalığında (psöriasis) görülür. Bkz. Resim – Pla
psoriasis
Halk arasında sedef hastalığı olarak bilinir. Sık rastlanan, özellikle diz ve dirseklerde ve vücudun diğer bölgelerinde rastlanan simetrik, kırmızı, kabuklanma ve pullanma gösteren bir cilt hastalığıdır. Sebebi bilinmemektedir.
ergenlik sivilceleri
Ergenlik yaşındakilerin yüz, omuz, sırt ve karınlarında görülürler. Siyah noktalar, beyaz benekler, kırmızı veya mor lekeler halindedirler. İçleri cerahat dolu bu sivilcelere; akne de denir. nedeni; yağ bezlerinin tıkanmış olmasıdır. Ergenlik sivilceleri kendiliğinden kaybolur. Sıkmamak, oynamamak gerekir. Tedavinin ilk şartı sabırdır. Yüzü günde 3-4 kere kükürtlü sabunla yıkamakta fayda vardır. Bu arada baharatlı yiyecekleri ve çikolatayı terketmek gerekir.
sivilceler
Yağ bezelerinin fazla çalışmasından, hormon veya metabolizma bozukluklarından kaynaklanan en küçük çıbanlara sivilce denir. sivilceleri sıkmamak, tuzsuz, yağsız ve baharatsız şeyler yemek gerekir.
dolama
Şeytan tırnağı veya parmağa iğne ya da kıymık batması sonucu, tırnak dibinde meydana gelen iltihaplanmaya; halk arasında dolama, tıp dilinde paronychia denir. Başlangıçta kırmızı bir benek halindeyken daha sonra içi dolu sivilceye dönüşür. Dolama, kan zehirlenmesine neden olabilir. Bu nedenle ihmal edilmeden doktora başvurmak gerekir. Alkol pansumanı veya sıcak su kompresi çok faydalıdır.
salgın menenjit
Menegokok adı verilen bir çeşit mikrobun; beyin zarına yerleşmesi ve orada iltihaplanmalar meydana getirmesi sonucu ortaya çıkan bulaşıcı ve tehlikeli bir hastalıktır. Hastalık, boğazlarında mikrop taşıyan hastalar veya kendileri hasta olmadıkları halde boğazlarında menenjit mikrobu taşıyan sağlam kimseler tarafından bulaştırılır. Hastalık çoğu kere üşüme, titreme ve ateşin birdenbire yükselmesiyle başlar. Halsizlik, başağrısı, ve kusma görülür. Dudak ve burun deliklerinin kenarlarında uçuklar belirir. Gözlerini açmakta zorluk çeker. Bir süre sonra, ensesi sertleşmeye ve başını öne eğememeye başlar. Hiç vakit geçirmeden tedaviye başlamak şarttır. Aksi halde, ölümle sonuçlanabilir. Bu günkü tedavi yöntemleri sayesinde hastanın sağlığına kavuşması mümkündür. Salgın menenjit salgını sırasında sağlıklı kimseler hastalarla görüşmemelidir. Kalabalık yerlere gidilmemelidir. Bütün vücudun, özellikle ağız ve burunun temiz tutulması gerekir.
uyuz
Serkopt denilen gözle zorlukla görülecek kadar küçük olan uyuz böceğinin, üst derinin altına girerek meydana getirdiği kaşındırıcı ve bulaşıcı bir deri hastalığıdır. Özellikle el, bilek, parmak araları, koltuk altları, karın bölgesi ve kaba etlerde şiddetli kaşıntılar ve çizgi şeklinde yaralar görülür. Yapılacak ilk iş hastanın ve ilişkide bulunduğu kimselerin bütün çamaşırlarını, elbiselerini, yatak örtü ve çarşaflarını yıkamaktır.
vitiligo
Bir cilt hastalığı olup, vücudun çeşitli bölgelerinde, yer yer renk (pigment) kaybı ile karakterize, normal bölgelerden keskin sınırlarla ayrılan beyaz lekeler.
uçuk
Dudakta veya burun kenarında hafifçe şişmiş, kırmızı ve ağrılı bir leke şeklinde beliren bir hastalıktır. Nedeni, tükürükte bulunan bir çeşit virüstür. Daha ziyade ateşli hastalıklar ve soğuk algınlığı sırasında görülür. Tıp dilinde herpes simplex denir. Dudak veya burun kenarında meydana gelen kırmızı lekeler, bir süre sonra su toplar, küçük kabarcıkar meydana gelir. Birkaç gün sonra da sararırlar ve kabuk bağlarlar.
siğiller
Derinin üst tabakasının büyümesi sonucu ortaya çıkar. Nedeni, bir çeşit virüstür. Tıp dilinde verrü denir. Aynı kişide bir yerden diğer bir yere bulaşabilir. Daha ziyade, parmak, ayak ve yüzün çeşitli yerlerinde, yuvarlak deriden yüksekte ve çilek görünümünde kabartılar halinde görülür.
belsoğukluğu
Tıp dilinde gonore denilen bir çeşit zührevi hastalıktır. Cinsi münasebetle bulaşır. İdrar yollarında acıma, yanma, şişlik ve akıntı ile belirir. Akıntı cerahatlıdır. Bu cerehat ellere bulaşacak ve eller de gözlere sürülecek olursa, körlüğe neden olabilir. Kadınlarda da, beyazımtırak cerahatlı akıntı, sık sık idrara gitme, idrar yaparken ağrı ve yanma ile kendini gösterir. Üreme organlarında akıntı görüldüğünde, mutlaka tedavi edilmesi gerekir. Aksi halde kendisinde bel soğukluğu görülen, bu hastalığı cinsel ilişkide bulunduğu herkese bulaştırır.
idrar tutukluğu
Mesane (idrar torbası) dolu olduğu halde idrar yapılamaz. Karnın alt bölgesi gerginleşmiştir. Bastırılınca ağrı hissedilir. Tıp dilinde akut retansiyon adı verilen bu durumun nedenleri çeşitlidir. Örneğin, böbreklerde taş, prostat büyümesi, idrar yollarının doğuştan kusurlu olması, fazla miktarda alkol içmek, mesane felci, belsoğukluğu, sinir hastalıkları veya üşütmek idrar tutukluğuna neden olabilir. İlk tedbir olarak hastanın karnına içinde sıcak su olan bir şişe konur. Sıcak su ile banyo yapılırken, idrar çıkarmaya çalışılır.
idrar yollarında yanma
İdrar yollarında veya idrar yaparken yanma çeşitli nedenlerden kaynaklanır. belsoğukluğu, ülser, mesane iltihabı, prostat iltihabı, mesane uru, yumurtalık iltihabı, apandisit düşünülebilir. Bu nedenle tedaviye geçmeden önce, hastalığı doğuran nedeni tespit etmek gerekir. Tedavi, hastalığı doğuran nedene göre yapılır.
idraryolları iltihabı
İdrar torbası iltihabı; idrar yolları taşı, belsoğukluğu veya eklem hastalıklarının neden olduğu bir hastalıktır. Çok içki içenlerde görülür. İdrar yollarında acıma hissedilir. Tedaviye yardımcı olmak için bol miktarda su içilir, sıcak banyolar yapılır.
kısırlık
Erkek veya kadının döl vermemesi haline, halk arasında kısırlık, tıp dilinde ise sterilite denir. Nedenlerini, erkek ve kadında ayrı ayrı incelemek gerekir. – Erkeklerde KısırlıkNormal cinsel ilişkide bulunmayan veya menisi olmayan erkeklere kısır denir. Psikolojik etkenler, iktidarsızlık, erkek uzvunda görülen şekil bozukluğu, gereği gibi tedavi edilmemiş belsoğukluğu, yumurtaların yerlerine inmemiş olması, kabakulak hastalığı sırasında husyelerin iltihaplanmış olması kısırlığı doğuran en başta gelen nedenlerdendir. – Kadınlarda Kısırlık Cinsi münasebetlerin, hamile kalma ihtimalinin çok az olduğu zamanlarda yapılması, fallop borularının tıkalı olması, döl yatağında görülen hastalıklar, hormon salgılarının yetersiz olması, rahim veya dış üretim organlarında görülen şekil bozuklukları, şeker hastalığı veya tiroid bozuklukları, beden yorgunluğu, sinir bozukluğu en başta gelen nedenlerdendir. Çocuk sahibi olmayan eşlerin, tepeden tırnağa kadar muayene olup, gerçek nedenleri, tespit ettirmeleri gerekir.
rahim iltihabı
Rahimim iç yüzünün iltihaplanmasına tıp dilinde endometri denir. Nedeni, belsoğukluğu, doğumdan ve çocuk düşürdükten sonra rahimde parça kalması veya rahim düşüklüğüdür. Hastanın karın bölgesi hassastır, vajinadan cerahatli ve sümüğe benzer akıntı gelir. Aybaşı kanamaları fazla olur. Bacaklarda ve leğen kemiği bölgesinde ağrı vardır. Bu ağrılar dinlenmekle geçer. Doktora başvurmak gerekir.
böbrek taşı
İdrarda bulunan oksalat billurlarının meydana getirdiği böbrek taşları, kum tanesi kadar olabildiği gibi pinpon topu büyüklüğünde de olabilir. Ufak taşlar böbrekten kolaylıkla çıkabilr. Büyükler ise böbreklerden mesaneye giderken şiddetli ağrılara neden olur Göğsün yukarı ve ön kısmında, kaburgaların altında, ani ve kıvrandırıcı ağrı hissedilir. Terleme ve kusma da görülebilir. İdrarın rengi bulanık ve bazen kanlıdır.
böbrek ağrısı
böbrek ağrısının nedenleri çeşitlidir. Bunlar arasında: böbrek taşı, böbreklerden idrar akışının tıkanıklık nedeniyle düzensizliği, böbrek uru, böbreklerden çıkan zehirli atıkları mesaneye taşıyan borularda taş, ur veya kan pıhtısı, böbrek apsesi olabilir. Ağrılar sırasında terleme ve kusma da görülebilir.
kan işemek
Tıp dilinde hematüri adı verilen bu durum, önemli bir hastalığın işareti olabilir. Bu nedenle vakit kaybetmeden bir doktora başvurmak gerekir. İdrarda kan görülmesi; idraryolu iltihabı, prostat iltihabı, mesane taşı, böbrek kanaması, böbrekte taş veya kum, kan hastalıkları veya bir başka hastalığın belirtisi olabilir. Ayrıca bazı ilaçlar ve gıdalar da idrarda kan görülmesine neden olabilir. Örneğin çilek, domates, ıspanak veya ağrı kesici ilaçlar kan işemeye neden olabilir.
prostat
Erkeklerde mesanenin altında ve idar yolunun başlangıcında bulunan genital sisteme ait bir bez.
prostat büyümesi
prostat bezi, idrar torbasının boynu ile idrar yolu başlangıcını çevreleyen ceviz büyüklüğünde bir guddedir. Yalnız erkeklerde bulunur. prostat bezi, 50 yaşını geçen erkeklerde büyümeye başlayıp, rahatsızlık verebilir. Hastalığın belirtileri gecenin son kısmında idrara kalkmak, gündüzleri sık sık idrar yapmak, idrar yapmakta zorluk, idrarın yavaş yavaş akması, idrarın başında veya sonunda bir damla kan şeklinde görülür. Kesin tedavi ameliyatla gerçekleşir.
prostat iltihabı
Vücudun herhangi bir yerindeki iltihabın, kan dolaşımı aracılığı ile prostat bezine gelip yerleşmesi sonucu ortaya çıkar. Hastada titreme, halsizlik, ateş, sırt ve bacak ağrıları görülür. Hasta, İdrarını ve büyük abdestini yapmakta güçlük çeker. Tedavi sırasında en az 10 gün yatak istirahati şarttır.
prostat kanseri
prostat bezinin genişleyip, büyümesi sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Hastanın karın bölgesinin alt kısımlarında ve bacak aralarında ağrı vardır. Bazen sırtta ve kollarda da ağrı hissedilir. Doktor tedavisi gerekir.
sık sık idrara gitme
Günde 4 veya 6 kez idrara gitmek normal sayılır. Bu sayı, içilen su miktarına göre değişir. Toplam idrar miktarı, 8 su bardağı kadardır. Bu miktarda ve idrara gitme sayısında fazlalık olduğu zaman gençlerde şeker hastalığı, ihtiyarlarda böbrek hastalığı veya prostat büyümesi düşünülebilir.
üremi
Karaciğerde meydana gelip, kan vasıtasıyla böbreklere taşınan ve idrarla dışarı atılan zararlı maddelere üre denir. Ürenin, idrarla dışarıya atılmayıp, vücutta kalmasından meydana gelen hastalığa da üremi denir. Nedeni, böbrek hastalıkları ve prostat büyümesidir. Hastada devamlı baş ağrısı, görme bulanıklığı, hıçkırık, gündüzleri uyuma ihtiyacı ve geceleri de uykusuzluk görülür. Vakit kaybetmeden tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Ayrıca tedaviye yardımcı omak amacıyla hastanın üşütmemesi, yorulmaması, düzenli beslenmesi, sigara veya alkolü bırakması gerekir.
frengi
Zührevi bir hastalıktır. Bulaşıcıdır. Tıp dilinde sifilis denir. frengili kadının doğurduğu çocuğa, doğuştan geçmesi şekli istisna edilirse; hemen hemen her zaman cinsel ilişkiyle geçer. Mikrop vücuda girdikten 3 hafta sonra belirtilerini göstermeye başlar. Mikrobun vücuda girdiği yerde, yani erkeklerde peniste, kadınlarda vajinada Şankr adı verilen bir yara meydana gelir. Bu yara dudakta, meme ucunda, makatta veya parmaklarda da görülebilir. Zamanla akıntılı bir yara haline gelip; çevresi kızarır ve sertleşir. Mikrobun vücuda girmesinden 6-12 hafta sonra hastada; baş ağrıları, ateş, boğaz ağrısı, deri döküntüleri ve iştahsızlık, görülmeye başlar. 6 ay sonra ise, mikrop vücudun belli başlı organlarına oturur. Tedaviye en kısa zamanda başlanması gerekir.
gözbebekleri iltihabı
Gözün bir kazayla yaralanması veya romatizmalı hastalarda üşütme sonucu ortaya çıkar. Bazen; şeker hastalığı, burun hastalıkları, ve frengili hastalarda da görülür. Tıp dilinde iritis denilen bu hastalık vakit kaybedilmeden tedavi edilmesi gerekir. Hasta, ışığa fazla bakamaz. Gözlerinde veya gözlerinin üst kısmına gelen bölgede şiddetli ağrılar vardır. Gözlerde; sulanma ve kızarıklık da görülür. Göze dikkatle bakıldığında; renkli kısmın etrafındaki rengin de koyulaştığı görülür.
Toplam okunma (9576) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Psikanaliz | Freud’un Gelişim Dönemleri, İçgüdüler, İd, Ego ve Süperego Nisan 7, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Freud’un bilincin çeşitli katmanlarından bahsettiği kuramı “Topografik Zihin Modeli” Bilinç Sevyesi (Buzdağının su yüzeyinden görünen kısmı): Bilincinde olduğumuz her türlü düşünce ve algılar bilinç aşamasını oluşturuyor. Bu düşünce ve algılar farkındalık eşiğinin üzerinde kaldıklarından kendilerini açıkça belli ediyorlar.
Ön Bilinç Sevyesi (Su seviyesinin hemen altı): O anda bilincinde olmasak da hemen bilince aşıyabileceğimiz anılar ve dünya bilgilerini kapsıyor. Bu aşama, bilinçle bilinçaltı arasında bir tür geçiş aşaması görevi üstleniyor. Bilinçaltı (Suyun altında geri kalan kısmı): Bilinçaltında farkında olmadığımız korkular, kabul göremez cinsel arzular, mantık dışı istekler, vahşet yönelimleri, utanç verici deneyimler, bencilce istekler ve ahlak dışı dürtüler bulunuyor. Buzdağı benzetmesinde, buzdağının en büyük alanını oluşturuyor. Freud, insanın doğası gereği şiddet ve cinselliğe yönelik utanç verici dürtüler barındırdığını iddia ederek, bilinçaltımızda bu fikir ve dürtülerin koğuşlandığını belirtiyor.
Freud, kişiliği bir enerji birimi olarak ele alır. Kişilik dinamik bir yapıdır. Fizikte olduğu gibi insanın tüm fizyolojik yapısı enerji tüketir ve dışarıdan enerji alır.Enerjinin olduğu yerde de hareket vardır. Enerji alıp tüketirken de insan kişiliğinde bir devinim söz konusudur.
Enerjinin dönüşebilir olması Freud’un kuramında önemli bir yer tutar. Aynı zamanda enerji yön de değiştirebiliyor. Freud kişiliği belli ögelere ayırarak ele alır. Bu ögelerin insan kişiliği içinde gelişebilmeleri için de enerjiye ihtiyaçları vardır. Freud’a göre kişilik; id, ego, süperego’dan oluşur. Her bir ögenin değerleri ve harekete geçme özellikleri vardır. Her bir kişilik ögesi aslında bir bütün olarak çalışırlar. Nadir durumlarda bu ögelerden biri öne geçer. Kişilik uyumu dediğimizde bütün olarak çalışmalarını kastederiz. Öyleyse insan davranışı, bu üç sistemin aralarındaki etkileşimin ortak ürünüdür.
İD: Temel ögedir. Ego ve süperego id’den ayrışır.İd, bir tür enerji deposudur. Doğuştan gelen içgüdüleri ve fizyolojik ögeleri de içine alır. İd, enerjisini çok yakın olduğu bedensel süreçlerden elde eder. Freud, id’e “ gerçek ruhsal enerji/varlık ” demiştir.Çünkü id, bireyin öznel dünyasını temsil eder. İd, kendisini rahatsız eden enerji birikimine dayanamaz, hemen boşalım elde etmek ister. Enerji boşaltımında kullandığı ilke “ hoşlanım( haz ) ilkesi ”dir. Acıdan kaçınıp, hoşlanım elde etmek için id’in emrinde iki süreç vardır.
• Refleks Eylemler; doğuştan var olan otomatik eylemlerdir. Gerilimi derhal giderirler. Göz kırpma, hapşırma vs.
• Birincil süreçler; daha karmaşıktırlar. Gerilimi azaltmak için gereksinme nesnesinin bir imgesini sanrı gibi zihinde oluşturur. Freud bu olgu için “ dilek doyumu ” deyimini kullanmıştır. Gece görülen rüyalar buna en iyi örnektir. Dilek doyumu sağlayan zihinsel imgeler id’in tanıdığı tek gerçektir. Yine de birincil süreç tek başına gerilimi boşaltmaya yetmez. Aç bir insan besin maddesinin imgesiyle doyamaz. Dolayısıyla “ ikincil süreçler ”devreye girmeye başlar. Böylece ego da biçimlenmeye başlar.
EGO: Organizmanın gereksinimlerinin gerçek, nesnel dünyaya uygun geçişler sağlayabilme ihtiyacından ( varlık bulur ) oluşur.Birey yavaş yavaş zihindeki imge ile gerçek imgeyi ayırt edebilmeyi öğrenmeye başlar. İd ile ego arasındaki temel ayrım; id yalnızca zihnin öznel gerçeğini bilir, ego ise zihinsel imgeyle gerçeğini ayırt eder. Gerçeklik ilkesinin amacı bir gereksinime doyum sağlayacak nesnenin bulunmasına kadar gerilim boşalımını sağlamaktır. Gerçeklik ilkesi, hoşlanım ilkesini geçici olarak askıya alabilir. Gerçeklik ilkesi bir yaşantının doğruluğunu ya da yanlışlığını araştırır. Gereksinme nesnesinin dış dünyada varlığını araştırır. İkincil süreç gerçekçi düşünme sürecidir. Çünkü ikincil süreç plan yapar, test eder, planın çalışıp çalışmadığına bakar. Freud buna “ gerçeğin test edilmesi ” demiştir. Ego, kendi rolünü yürütebilmek için tüm zihinsel işlevleri denetim altında tutmak zorundadır. Kendine doyum sağlayacak nesneleri seçer. Bu işlevleri sürdürürken de id, süperego ve dış dünya gerçekleri arasında bir denge sağlamak zorundadır. Bu da egoyu oldukça zorlar. Ego tüm gücünü id’den alıyor ve ondan bağımsız olamaz. Ego’nun en önemli görevi: organizmanın içgüdüsel istekleriyle çevre olanaklarını dengelemek; en üst düzey amacı ise bireyin yaşamının sürdürülmesi ve türünün devamını sağlamaktır.
SÜPEREGO: Kişiliğin son sistemi olarak gelişir. Çocuğa ana-baba tarafından aktarılan geleneklerin, toplum görüşlerinin içsel temsilcisidir. Ödül veya cezayla çocuğa kazandırılır. Kişiliğin ahlaksal yönüdür. Gerçekten çok ideale yöneliktir, mükemmeli yakalamaya çalışır. “ Doğru mu, yanlış mı ” , en çok bununla uğraşır. Toplumun ahlak değerleriyle hareket etmeye çalışır.
Ana-babanın onaylamadığını çocuğu yaparsa cezalandırılır. Cezalandırdığı her şey çocuğun vicdanında yer alır. “ Vicdan ” ve “ ego ideali ”süperegonun alt sistemleridir. Çocuğun yaptıklarının ödüllendirilmesi, ego idealinde yer alır. Bu iki sistemde “ içselleştirme ve özdeşleştirme ” mekanizmaları söz konusudur. Kişinin suçluluk duymasını sağlayarak cezalandıran; vicdan, kendisiyle gurur duymasını sağlayarak ödüllendiren; ego ideali’ dir.
Süperegonun İşlevleri:
1. İd’den gelen cinsel ve saldırgan tepileri engellemek.
2. Ego’yu gerçek amaçlar yerine ahlaki amaçlara yöneltmeye çalışmak.
3. Mükemmellik için çaba göstermek.
İd ve egoya karşı çıkar ve dünyayı kendi imgelerine göre kurmak ister. Akılcı ve gerçekçi olmayışıyla id’e benzer. İçgüdüleri denetlemek istediği için de ego’ya benzer.
Ego’dan farkı: içgüdüsel hoşlanımı ertelemez, tamamen bloke eder.
• İd-ego-süperego farklı sistem ilkelerine uyan psikolojik süreçlere verilen isimlerdir. Ego denetimi altında bir bütün olarak işlevde bulunurlar. Kabaca denilebilir ki id kişiliğin biyolojik, ego psikolojik ve süperego da toplumsal yönüdür.
Freud’ a göre İÇGÜDÜ:
Içsel biyolojik uyarılmadır. Psikolojik anlatımına ise “ Istek ” denir. İçgüdü bedensel bir uyarılmadan kaynaklanırsa “ gereksinim” adını alır. Gereksinim de istek de insanı davranışa iter. “ Tepi ” bir enerji biçimidir. Hem bedensel hem de ruhsal elemanları birlikte içerir. Tüm bunların ( güdü, dürtü, istek…) kişiliğin yönünü belirleyen özellikleri de vardır. Davranış üzerinde seçici bir denetim kurarlar. Organizma hem iç hem de dış uyaranlarla harekete geçebilir. İç uyaranlardan kaçabilmek daha zordur. Tüm bunlar bir araya gelerek kişilik için gerekli olan ruhsal enerjiyi oluştururlar ve id’de yer alırlar.
Bir içgüdünün dört temel özelliği vardır:
1. Kaynak: Hiç bitmez, amaç da öyle. Hep vardır.
2. Amaç: Bedensel uyarılmanın ortadan kaldırılması.
3. Nesne: Uyarılmaya doyum sağlayacak bir nesne.
4. İtici Güç: Gereksinimlerin yoğunluğu arttıkça itici güç de artar.
İçgüdülerin diğer özellikleri:
Gerileyici Özellik: Doyurulduğu zaman ilk noktaya döner.
Koruma Özelliği: Rahatsız edici durumları ortadan kaldırır.
Tekrarlanma Özelliği: Acıkırız, yemek yeriz, sonra yine acıkırız.
Nesnenin değişmesi ruhsal enerjinin “ yön değiştirme ”sine neden olur. Bir nesneye ulaşmamız engelleniyorsa doyum sağlayacak başka nesnelere yöneliriz. ( enerji yön değiştirir. )
Bir içgüdünün enerjisi sürekli olarak asıl gereksinim nesnesi yerine geçer, bir nesneye yönelirse bunun sonucu ortaya çıkan davranışa “ içgüdü türevi ” denir.
Freud iki tür içgüdüden bahsetmiştir. Bunlar:
YAŞAM İÇGÜDÜLERİ: Bireyin yaşamın ve türünü sürdürmesini sağlarlar.
Açlık, susuzluk, cinsellik vs. Yaşam içgüdülerini çalıştıran enerjiye de “ libido ” demiştir. Cinsellik içgüdüsünün devinimiyle insan davranışlarını açıklamaya çalışmıştır. Freud’ a göre cinsel içgüdü bir içgüdüler toplamıdır. Her bir isteğin kaynaklandığı bedensel bölgeler farklıdır Bu bölgelere “ erojen bölgeler ” adını vermiştir. Erojen bölgeler dokunulduğunda hoşlanım duygusu veren, bedenin duyarlı deri ve mukosa kısımlarıdır. Emme; oral hoşlanım, dışkılama; anal hoşlanım, dokunma, ovma , sürtme; cinsel hoşlanım yaratır.
Çocuklukta cinsel içgüdüler bağımsızken, ergenlikte üremeye yönelik birlikte hareket ederler. İnsanı canlı kılan, yaşama bağlayan içgüdülerdir.
ÖLÜM İÇGÜDÜLERİ: Yıkıcı güçlerdir. Ölüm içgüdüleri daha gizil, daha
derindedir. Ölüm içgüdüleri hakkında bilinenler daha azdır. Her insan ölümlü olduğunu bilir. Yaşam, ölüme giden dolaylı bir yoldur. Her insanda gizil olarak bir ölme isteği vardır.
Freud ölüm içgüdüsünü Fechner’in “ tüm yaşayan süreçler sonuçta madensel dünyanın sürekliliğine dönüşürler ” ilkesi üzerine kurmuştur.
Saldırganlık ölüm içgüdüsünün önemli bir türevidir. Ölüm içgüdüsünün iç noktası bireyin bu yıkıcı güçleri kendine yöneltmesi ve kendini yok etmek istemesidir. Yaşam içgüdüleri bireyin yıkıcı gücünü dış çevreye yöneltmesine neden olurlar. Yaşam içgüdüleri, ölüm içgüdüleri ya da bunların türevleri birbirlerinin yerine geçebilir, birbirlerini etkisiz de kılabilirler. Sevginin yerini şiddetin alması gibi.
Ruhsal Enerjinin Dağılımı ve Kullanımı
Enerji, kişilik ögeleri arasında paylaşılarak kullanılır. Bazen sistemlerden biri tüm enerjiyi ele geçirip, diğer sistemlerin güçsüz kalmasına neden olabiliyor. Aslında enerjinin tüm kaynağı iddir. İd, refleks eylemler ve birincil süreçler sayesinde bu enerjiyi doyum elde etmek için kullanıyor. Enerjinin bir içgüdüye doyum sağlayacak bir eyleme ya da imgeye yönelmesine “ Içgüdüsel nesne seçimi ” denir. Bir imgeden diğerine kolyca kayabilir. Farklı olan bu nesneler id için aynıymış gibi işlev görür. Aç olan bebeğin parmağını, emziğini ya da biberonunu emmek arasındaki farkı ayırt etmemesi gibi.
Egonun böyle bir enerji kaynağı yoktur. Enerjisini id’den “ özdeşleşme ” yoluyla alır. İd, öznel imgeleme ile nesnel gerçek arasında bir ayrım yapamaz, bir nesnenin imgesini yakalayınca bunu nesnenin gerçeğini yakalamış gibi yaşar. Ancak zihinsel imge bir gereksinime gerçek bir doyum sağlayamadığı için kişi zihinsel dünya ile dış dünyayı birbirinden ayırmada zorlanmaya başlar. Böyle bir gereksinmeye doyum sağlayabilmek için nesnenin zihindeki imgesiyle dış dünyadaki halini ikincil süreç aracılığıyla eşleştirmek gerekir.
Zihindeki imgeyle dış dünyadaki halinin eşleştirilme “ özdeşleştirme ”denir. Birincil sürecin kaldırılıp, onun yerini ikincil sürecin almasına olanak sağlar. İkincil süreç gerilimi azaltmada daha başarılıdır. Egonun gerçekleştirdiği nesne seçimleri böylece biçimlenmeye başlar. Egonun nesneleri daha gerçekçidir. Ego, daha fazla yeterlilik sağladığı için id’in enerji deposu üzerinde tekel kurmaya başlar. Tekel kurmak göreceli bir kavramdır aslında, çünkü ego içgüdülere doyum sağlamakta başarısız olursa id enerjisini geri çekmeye başlar. Ego bir kez enerji elde ettiğinde bunu çeşitli amaçlar için
kullanır.
• İkincil süreçlerle içgüdülerin doyurulmasında.
• Çeşitli psikolojik süreçler için ( algılama, ayırt etme, genelleme… ) .
• İd’in içgüdüsel ve akıldışı isteklerini engellemek için. Bu alıkoyucu güçler “karşıt obje seçimi ”olarak adlandırılır.
• İd egoyu daha fazla tehdit ederse savunma mekanizmalarını kullanmak için. ( Bunlar süperegoya karşı da kullanılır. )
• Yeni nesne arayışları için.
• Ego, kişiliğin yürütme organı olarak üç sistemin dengelenmesi için de enerji harcar. Bu denge sağlanırsa egonun dış dünyayala olan ilişkileri sağlıklı olarak yürür.
Özdeşleşme süperegonun da enerji sağlamasına yarar. Çocuk anne-babasının gücüne sahip olabilmek için onlarla özdeşleşir ve süperegonun oluşmasını sağlar. Süperego bu enerjiyi kullanarak id’in içgüdüsel isteklerine karşı koyar. Enerji egoya ve süperegoya bir kez geçince karmaşık içgüdülerin, güdülerin, karmaşık güçlerin alıkoyucu, engelleyici etkileşimi devam eder.
Ego, kişiliği akıllıca yönetebilmek için hem id’I hem süperegoyıu gözetmeli, hem de dış dünya ile bağlantı kurmalıdır.
Eğer id enerjinin büyük bir kısmını ele geçirmişse insan davranışları tepkisel ve ilkeldir. Eğer süperegoda ise kişinin davranışları ahlaki görüşün denetimindedir.
20 yaşına kadar bu kişilik akışı ani değişimler gösterir. 20’den sonra ise daha tutarlı ve düzenli bir enerji akışı gerçekleşir. Enerjinin yer değiştirmesi kişiliği dinamik kılar. Kişilik dinamiği, daha çok bireyin gereksinimleriin karşılanması için dış dünyadaki nesnelere geçiş sağlaması yoluyla gerçekleşir. Dış dünyada doyum nesneleri kadar tehdit edici nesneler de vardır. Eğer dış çevrede bireyin başa çıkamayavağı tehditler varsa birey korkar.
Ego denetimi altında tutamayacağı yoğun uyarılmalar karşısında kaldığında “anksiyete ” duygusunun saldırısına uğrar. Freud 3 tür anksiyeteden söz eder:
1. Gerçeklik Anksiyetesi: En temel türüdür. Dış dünyadaki gerçek tehlikelerle karşılaştığımızda duyulan korkudur. Diğer anksiyeteler bü gerçeklik anksiyetesinden doğar.
2. Nevrotik Anksiyete: İçgüdülerin denetim altından çıkıp, kişinin daha sonra cezalandırılabileceği davranışlarda bulunabilmesine sebep olabileceğinden duyulan korkudur. Birey, içgüdünün kendisinden değil, doyum sağlamasından ve bunun sonucunda da cezalandırılmaktan korkuyor. Gerçekle bir ilişkisi de var aslında. Geçmişte içgüdüler denetimi kaybedip, doyum sağladıklarında ana-baba ya da dış dünya tarafından cezalandırılmıştır.
3. Törel Anksiyete: Kişinin kendi vicdanından korkmasıdır. İyi gelişmiş süperegosu olan kişi yetiştirildiği ahlak davranışlarına aykırı bir davranışta bulunduğunda ya da bulunmayı düşündüğünde, hayal ettiğinde suçluluk duyar. Törel anksiyetenin de gerçekle bağlantısı vardır. Çünkü geçmişte aykırı davranışları cezalandırılmıştır ve şimdi de vicdanı, suçluluk duygularıyla onu cezalandırmaya devam eder.
Anksiyetelerin işlevi; yaklaşmakta olan tehlikeye karşı bireyi uyarmaktır. Ego tamamen alt edilmeden önce tehlikeye karşı uygun tedbirler alması için uyarılır. Anksiyete açlık, susuzluk gibi bir gerilim durumudur., ancak onlardan farklı olarak genellikle dış nedenlerden kaynaklanır. Birey çok fazla tehdit hissediyorsa ondan kaçabilir, tehlikeli tepileri bastırabilir ya da vicdanın gösterdiği yolda ilerler. Anksiyete etkili tedbirlwerle denetim altında tutulamazsa son dewrece sarsıcı, travmatik olabilir. Freud2a göre insan yaşamında sonradan ortaya çıkan travmaların temeli, doğum travmasıdır. Bu nedenle bebek, egosu gelişinceye kadar korunma gereksinmesi duyar.
Ego, akılcı yöntemlerle anksiyete ile başa çıkamazsa bu kez gerçek dışı çözümler bulmaya çalışır. Bunlara “ ego savunma mekanizmaları ” denir.
Freud, kişiliği gelişim açısından inceleyen ilk kuramcıdır. Freud’a göre kişilik ilk 5 yılda gelişir ve sonraki gelişim bu temel yapının işlenmesinden ibarettir. Freud, kendisine psikanaliz için başvuran hastalarını gözlediğinde nörotik davranışlarının temelinde çocukluk yaşantılarının çok önemli olduğunu görüyor. Kişilik, gerilim yaratan 4 ana kaynağa tepki olarak gelişir:
1. Fizyolojik büyüme süreçleri
2. Engellenmeler
3. Çatışmalar
4. Tehdit edici güçler
Freud’un Gelişim Dönemleri
Freud’a göre; kişilik ilk 5 yılda oluşur ve daha sonraki yıllarda işlenir. 6. yaşta bir durgunluk başlar, kişilik dinamikleri daha dingin hale gelir. Ergenlikle kişilik dinamikleri yeniden canlanır ve yetişkinliğe doğru tekrar durulur.
1. Oral Dönem: ( 0-2 ) yaş
Haz kaynağı ağızdır. ( Besin almak ) Dudaklar, ağız boşluğu, yutma şeklinde işler. Eğer besin maddesinden hoşlanılmazsa tükürülür. Diş çıkarmaya başlayınca ısırma ve tükürme işin içine girer. Bu yapılar daha sonra kişiliğin karakterini belirler. Ağzın dolmasından hoşlanım bilgi edinme, eşya depolama ve bunlardan haz almaya dönüşebilir ya da kolayca aldatılabilir, her şakaya kanabilir. Yani, “ oral saplanım ” görülebilir.
Bu dönemde anneye bağlılık çok ön plandadır. Bağımlılık duyguları bu dönemde oluşur ve yaşam boyu da sürer. En zor giderilen duygudur. Egonun gelişmesinden sonra bile bireyin kaygılı, korkulu, güvenini yitirdiği dönemlerde bu bağımlılık duyguları tekrar görülür. En aşırısı ana rahmine dönme isteğidir.
2. Anal Dönem: ( 2-3 ) yaş
Besin maddeleri sindirildikten sonra kalan artıklar bağırsağın son bölgesinde birikir ve anüs bölgesindeki kaslar üzerine basınç yapar. Bunun sonucunda dışkılama yapılır ve rahatlama sağlanır.
İki yaş civarında başlayan tuvalet eğitimi bu dönemde büyük önem kazanır, çocuğun kişiliği üzerinde kalıcı izler bırakır. Çocuğun içgüdüsel olan bu dürtüsünün bazı kurallarla kontrol edilmesi istenir. Böylece çocuk boşaltımdan duyacağı hazzı ertelemeyi öğrenir. Annenin tutumları tuvalet eğitiminde ve çocuğun kişiliğinde bırakacağı etkilerde önemlidir.
Anne Tutumları:
• Anne kuralcı, titiz, katı ise çocuk dışkısını tutmaktan kabız olabilir. Tüm davranışlarını etkilerse çocuk tutucu bir kişilik geliştirir. İnatçı, cimri, sinirli olur.
• Anne baskıcı ise çocuk olur olmaz yerlerde anneyi cezalandırmak için dışkısını boşaltır. İlerde ise eziyet etmeyi seven, dağınık kimlik özelliği geliştirir.
• Anne teşvik edici ise çocuk dışkılama olayının önemli olduğunu anlar. İleride üretken ve yaratıcı olur.
3. Fallik Dönem: ( 3-6 ) yaş
Bu dönemde cinsel organların işlevleriyle ilgili, cinsel ve saldırgan duygular önem kazanır. Mastürbasyon dönemin en egemen işlevidir.
Oedipus Karmaşası: Farklı cinsten ebeveyne karşı cinsel içerikli duyguların olmasıdır. Bu duygular mastürbasyon yaparken çocuğun fantezileriyle ve ana-babaya karşı birbirini izleyen sevgi, başkaldırıcı hareketlerle anlatım bulur.
3-5 yaşındaki çocuklar bu karmaşanın etkisi altındadır. 5. Yaştan sonra ya ortadan kalkar ya da bastırılır. Ama yaşam boyu kişiliği etkilemeye devam eder. Karşı cinsle ve otorite figürleriyle olan ilişkiler Oedipus karmaşasının yaşanış biçiminden etkilenir. Oedipus karmaşası kız ve erkek çocuklar tarafından farklı yaşanır:
• Önceleri her iki çocuk için de anne önemlidir. Çünkü anne, besleyen,
büyütendir. Erkek çocuğun bu duygusu daha sonra da sürerken kız çocuğun duyguları değişir.
• Erkek ( Oedipus ) : Erkek çocuğun annesine beslediği cinsel
içerikliduyguları ve babasına karşı duyduğu öfke çocuğun ana-babasıyla çatışmasına neden olur. Başat düşmanın ( babanın ) kendisine zarar vereceğini düşünür. Bu bir bakıma doğrudur çünkü baba cezalandırıcıdır. Babanın kendisini cinsel organından yoksun bırakacağından korkar. Freud bu korkuya “ kastrasyon anksiyetesi ” demiştir. Bu korkku, anneye duyulan cinsel içerikli isteğin, babaya duyulan öfkenin bastırılmasına ve baba ile özdeşleşmeye yardımcı olur. Babayla özdeşleştiği an aynı zamanda annasinme karşı olan duygularına da doyum sağlayacaktır. Bu bastırma süperegodaki en son gelişimdir. Freud’a göre süperego erkek Oedipus karmaşasının mirasçısıdır. Çünkü süperego ensest ilişkilere ve saldırganlığa karşı koyan bir siperdir.
• Kızlar ( Electra ) : Kızlar, erkeklerden farklı bir cinsel organa sahip
olduklarını görünce, anlayınca düş kırıklığına uğrarlar. Bu durumdan annesini sorumlu tutar. Bu nedenle de annesi bir sevgi nesnesi olmaktan çıkar, tüm sevgisini babaya yöneltir. Çünkü baba değerli bir organa sahiptir. Babasına ve diğer erkeklere bir kıskançlık duyar. Freud buna “ penise imrenme ” diyor. Kız çocuk erkek doğurursa bu korku büyük ölçüde giderilir.
Kadın-erkek psikolojisi ararsındaki en önemli fark budur.
4. Latent Dönem: ( 6-12 ) yaş
Bu dönemde cinsel içgüdüler uykudadır. 5. yaştan sonra çocuk yoğun bir dinginlik içine girer. Bu da erinlik dönemine kadar sürer.
5. Genital Dönem: ( 12-+) yaş
Bu dönem öncesinin nesne seçimleri doğaları itibariyle narsistiktir. Birey kendi bedenini uyararak doyum sağlar. Bireyeler sadece kendi bedeninden aldığı doyuma bazı hoşlanımlar katabilirler. Ergenlik döneminde özseverci duyguların bir kısmı gerçek nesne seçimlerine yönelir. Ergen diğer insanları yalnızca özseverci araçlar diye değil, onları düşünerek sevmeye başlar.
Cinsel çekicilik, toplumsallaşma, grup etkinlikleri, meslek planlaması ve yuva kurma isteği belirir.
Ergenliğin sonuna doğru toplumsallaşmış ve diğer insanları düşünerek yapılan nesne seçimleri oldukça tutarlılık göstermeye başlar. Artık birey hoşlanım arayan özseverci çocuktan, gerçeklere yönelik toplumsallaşmış yetişkine dönüşür.
Genital öncesi tepiler, genital dönem tepileriyle yer değiştirmemiştir. Oral, anal, fallik dönem tepileri genital dönem tepileriyle birleşmiş, kaynaşmıştır.
Genital dönemin en önemli ve belirgin işlevi üremeye yöneliktir. Psikolojik süreçler ise bu işlevin başarılmasına yardım eder.
Toplam okunma (6315) Bugün(5) Son okunma tarihi (08 September 2010)
Radyasyonun İnsan Sağlığına Etkileri | ‘Güvenlik Eşiği Yoktur’ John William Gofman Söyleşisi* Mart 31, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
John William Gofman, Kaliforniya Üniversitesi (UC) Berkeley’de Tıp Fiziği emeritus profesörüdür, UCSF Tıp Bölümü’nde ders vermektedir. Gofman, 1940’larda Berkeley’den Fizik As PhD’sini alırken uranyum-233’ün yavaş ve hızlı fizyonlanabilirliğini kanıtlamıştır. Robert Oppenheimer’ın isteği üzerine Manhattan Projesi için plütonyum üretimine (o zamanlar plütonyumdan çeyrek miligram dahi bulunmuyordu.) yardım etmiştir. 1946’da (doktora çalışmaları sırasında “gerçek doktoru” en iyi şekilde temsil eden doktora öğrencisine verilen) Gold-Headed Cane Ödülü’nü kazandı, UCSF’den Tıp Doktorasını aldıktan sonra koroner kalp hastalığı araştırmalarına başladı. Atom Enerjisi Komisyonu (AEK), bütün nükleer radyasyon türlerinin sağlık etkilerini değerlendirmek için 1963’de Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı’nda Biyomedikal Araştırma Birimi’ni kurmasını istedi.
Ama 1969’da AEK ve radyasyon ‘cemaati’, radyasyonun etkileri hakkındaki uyarılarını hafife alıyordu, Gofman tam-zamanlı öğretim görevlisi olarak Berkeley’e döndü ve 1973’de emeritus olmaya hak kazandı.
Bu söyleşi Shobbit Arora ve Fred Gardner tarafından yapılmıştır. Söyleşi, kısa bir süre önce Wall Street Journal’de yayınlanan, “Beyaz Saray, Enerji Bakanı O’Leary’nin atom denemeleri mağdurlarına tazminat ödenmesi hakkındaki yorumlarına hem şaşırmış hem de canı sıkılmıştır. Aşırı sıkı bir bütçeyle Beyaz Saray şimdi de masraflı bir kazanımı başından savmanın telaşı içerisinde.” haberinin tartışılmasıyla başladı.
Gofman: Hiç şüphe yok ki Bakan Hazel O’Leary ile birlikte atom çağında ilk defa temiz hava soluyoruz. Harikulade bir şey yaptığını düşünüyorum ve umuyorum ki milyonlarca hatta yüz milyonlarca insan onu destekler, bunu umuyorum çünkü karşısına zalim bir muhalefet çıkacak. Ona karşı muhalefet bir nükleer yangın fırtınası gibi olacak çünkü kurucu bir şeyler yapıyor. 25 yıldır ABD Enerji Bakanlığı’nın (EB) şiddetli bir eleştirmeni oldum. Hazel O’Leary, merhamet, açık yüreklilik ve güvenilirliği temsil ediyor. EB hakkındaki fikirlerimi değiştirmedim. Bana göre EB hükümet tarihimizdeki en kötü teşkilatlardan biridir. Başımızdan atmazsak ileride daha kötü şeylerle karşılaşacağız. Yapılan insan deneyleri kötü bir şey ve bundan kurtuluyor olmamız iyi bir gelişme. EB 25 yıldır Amerikalıların sağlığıyla hiç ilgilenmedi, onların ilgilendikleri EB’nın sağlığı oldu. İyonize radyasyonun tehlikeleriyle ilgili yanlışları, binlerce değil, milyonlarca değil, milyarlarca insanı risk altına sokmuştur.
Synapse: İlerleyen günlerde ya Clinton O’Leary’e destek olmazsa?
Gofman: İşte bu en kötü senaryo. Kurulduğu günden beri Atom Enerjisi Komisyonu’nun – o zamanlar adı ERDA’ydı, daha sonra EB oldu – kafasında tek bir şey vardır: “Programımız dokunulmazdır.” Benim de kabul ettiğim gibi, programlarının yaşaması ya da ölmesinin tek bir şeye bağlı olduğunu kabul ediyorlardı. Eğer halk iyonize radyasyonla ilgili gerçeği öğrenecek olursa EB’nın nükleer enerji ve atom enerjisi programı mefta olacaktır. Çünkü bu ülkenin – ve diğer ülkelerin – insanları, sonuçlarını hoş görmeyeceklerdir. Anahtar öğe – ki bu EB programındaki her şeydir – şudur: “Düşük doz radyasyonun zararlı olmadığını ispatlamalıyız.” Güvenli radyasyon dozu olduğuna dair hiçbir zaman geçerli herhangi bir kanıt olmadığı halde güvenli bir doz olduğunu söyleyerek Josef Goebbels tarzı bir propaganda savaşı yürütüyorlar. EB ve diğerleri hâlâ “sıfır-risk modelinden” söz etmeye devam ediyorlar.
Çernobil’den sonra, Avrupa’da 475.000 ölümcül kanser olacağını tahmin etmiştim. Tahminime göre 475.000 de ölümcül-olmayan kanser olacaktı. Bu tahmin, çeşitli ülkelere yayılan Sezyum-137 serpintisi dozunu temel alıyordu. EB 1987’de yayınladığı raporda, “sıfır-risk modelimiz, bu düşük dozlarda hiçbir şeyin olmayacağını söylemektedir, çünkü düşük dozlar güvenlidir” denmektedir. Bu çalışmanın bir kısmının, benim de çalışmış olduğum, Livermore Lab’de ve Davis’de yapılmış olmasının, Kaliforniya Üniversitesi için bir artı olmadığını düşünüyorum.
Güvenli bir radyasyon seviyesi hangi koşullarda mümkün olabilir? Teoriye göre, biyolojik onarım mekanizmaları –DNA ve kromozomları tamir edecek olan mevcut mekanizmalar – mükemmel çalışırsa bu mümkün olabilir. Bu durumda düşük doz radyasyonun etkileri tamamen onarılabilir. Lakin sorun şu ki onarım mekanizmaları, mükemmel çalışmazlar. DNA ve kromozomlarda, tamir edilemez olan lezyonlar vardır. Onarım mekanizmalarının olay mahalline ulaşamayacağı, dolayısıyla onarılmadan kalacak olan lezyonlar vardır. Ve ayrıca onarım mekanizmalarının yanlış onarıma neden olduğu lezyonlar da vardır. İyonize radyasyonun yol açtığı hasarın yüzde 50 ile yüzde 90’ının mükemmel bir şekilde onarıldığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla biz mükemmel bir şekilde onarılmayan kalan yüzde 10 ya da 40 ya da 50 ile ilgileniyoruz.
Onarım mekanizmasının mükemmel olmadığıyla ilgili kanıt, günümüzde, çok sağlam bir kanıttır: Elde etmeyi istediğimiz, çok düşük dozlara –bir rad ya da bir radın onda birine- indiğimizde bunun kanser üretip üretmeyeceğinin kanıtıdır. Yanıtı standart epidemiyolojik çalışmalarla belirlemek için milyonlarca kişiye ihtiyaç vardır ve bu imkana sahip değiliz. Dolayısyla “Bilmiyoruz.” demek EB için bir göreve çağrıdır. 1986’da bu çok önemli soruya ışık tutabilecek çalışmaları bulmak için özenli bir çaba sarfettim. Ve bu kanıtı, Amerikan Kimya Derneği’nin Anaheim’deki toplantısında sundum.
En düşük iyonize radyasyon dozu, bir hücreden geçen bir nükleer yoldur. Bundan daha düşük bir doz olamaz. Ya bu yol hücrenin çekirdeğinden geçer ve etkide bulunur ya da buradan geçmez.
Synapse: En düşük dozlar kanser üretir mi?
Gofman: Bunun yanıtı şudur: İyonize radyasyon, istediğimiz gibi seyreltebileceğimiz şişedeki zehre benzemez. En düşük iyonize radyasyon dozu bir hüzreden geçen bir nükleer yoldur. Bundan daha düşük bir doz olamaz. Ya bir yol hücrenin çekirdeğinden geçer ve etkide bulunur ya da geçmez. Dolayısıyla şunu söyledim, “1 veya 2 veya 3 veya 4 veya 6 veya 10 yolla ilgili elde hangi kanıtlar var?” Hücre başına belki sekiz ya da on yolun söz konusu olduğu ve kanserin üretildiği dokuz çalışmayı gündeme getirdim. Dördünde meme kanseri söz konusuydu. Bu çalışmalar ortadayken, bana kalırsa, “Bilmiyoruz” diyemezsiniz. EB bugüne kadar bu kanıtı reddetmedi. Sadece görmezden geldi, çünkü işlerine gelmiyordu. Artık şunu söyleyebiliriz, güvenli bir radyasyon dozu olamaz. Güvenlik eşiği yoktur. Eğer bu gerçek biliniyorsa izin verilen bir radyasyon, cinayet işlemeye bir izindir.
EB başka neleri destek olarak kullanıyor? “Belki de radyasyonu yavaş verirseniz hepsini bir kerede vermekten daha az zarar verir.” Yani bir hücreden geçen kanser üreten bir yol varsa ‘yavaşça’nın anlamı nedir? Yol vardır ya da yoktur. Salı geçebilir ya da Cumartesi geçebilir. Yolun çekirdekten yavaş geçmesinden söz etmek gülünçtür. Ama yine de söylüyorlar.
Sığındıkları daha radikal bir saçak altı daha var, “Az bir radyasyon sizin için iyidir. Ve radyasyonun hasara neden olduğu şeklindeki tüm bu zırvalıklar toplum için kötüdür. Çünkü bunlar, tesis edilmesi gereken programı önleyecektir. Bu program ülkedeki herkese her gün yeni bir vitamin olarak radyasyon verilmesini öngörmektedir.” Bu programa hormesis denmektedir. “Az bir radyasyon bağışıklık sisteminizi harekete geçirecek ve kansere ve bulaşıcı hastalıklara direncinizi artıracaktır.” Bu görüşün baş savunucusu, önceden Missouri Üniversitesi’nde çalışmakta olan Thomas Luckey’dir. Kendisi programın hızlı uygulanmamasından üzüntü duymaktadır.
Synapse: Kendisini ciddiye alan kimse var mı?
Gofman: Bunun saçma bir düşünce olduğu aşikar. Ama bu durum, EB’nı 1985’de Oakland’de, radyasyonun yararlı etkileri, hormesis hakkında bir konferansa sponsorluk yapmaktan alıkoymamıştır. Ve egemen nükleer kurumları (nuclear establishment) gerçekte her zaman bu düşüncenin yanındadır. 1987’de böyle başka bir konferans ve 1992’de yine bir başkasını düzenlemişlerdir.
Synapse: Güvenli bir radyasyon dozunun doğurduğu sonuçlar nelerdir?
Gofman: Nükleer atıklardan endişe etmeleri gerekmiyor, No problem -güvenli bir doz var, hiç kimse güvenli dozdan fazlasına maruz kalmayacak. Eğer gerçekten Hanford ve Savannah nehrini ve geride kalanların hepsini temizleyeceklerse, atığın temizlenmesi ve tasfiyesinin milyarlarca dolar tutacağı hesap edilmektedir. Geçenlerde Dr.Robert Alexander, Health Physics dergisinde yayınlanan mektubunda – kendisi Nükleer Düzenleme Komisyonu üyesidir, Sağlık Fiziği Derneği’nin ise önceki başkanıdır – düşük seviyedeki radyasyonun zararlı olduğuna dair hiçbir kanıt olmadığını söylemiştir. Atık tasfiyesi nedeniyle yılda yarım rad radyasyon alan birisinin sayılması gerekmez çünkü bunlar önemsizdir. Nükleer sanayi için mazeretler ileri süren birisi için önemsiz olabilirler. Ama önemliler! Ve Alexander’ınki gibi ifadeler yüzünden insanlara 10 rad verilmesi kabul edilir hale gelirse milyonlarca, on milyonlarca ve yüz milyonlarca insan için önemli olacaklar. Atıkları nitelikli yer altı mezarlarına gömmemiz gerekmeyecek. Nakliyesini düşünmeniz gerekmeyecek. Hatta atıkları sıradan dolgu alanlarına koyarak onlardan kurtulabilirsiniz. Sonuç bu olacak. Gelecekte olacak olan bu. Eğer düşük dozlar önemli değilse işçiler daha fazlasına maruz kalabilir, civarda oturan aileler daha fazlasına maruz kalabilirler. Karşı karşıya olduğumuz böyle bir şey.
Synapse: Lab teknisyenleri ve beç giyen diğer işçiler için limitler nelerdir? Şu anda limit ne?
Gofman: Yılda 5 rem. Bu rakam yılda bir ya da iki reme indirilecek. Bu arada, x-ışını makinelerinden kaynaklanan tıbbi radyasyon, Hiroşima-Nagazaki’deki radyasyonun birim dozundan kabaca iki misli daha zararlıdır.
Synapse: O niye öyle?
Gofman: Lineer enerji transferi etkisi yüzünden. Gama ışınları ya da x-ışınları elektronları harekete geçirdiğinde elektronlar Sezyum-137’den gelen elektronlardan daha düşük hızda yol alırlar. Ve bunun sonucunda, daha düşük hızda yol alırken katettikleri yolun bir mikrometresiyle daha fazla etkileşime girerler. Dolayısıyla lokal hasar çok daha büyüktür. Tıbbi x-ışınları daha düşük bir hızda yol alan elektronları harekete geçirir ve sonuç olarak yaklaşık iki misli lineer enerji transferi üretir. Ve dolayısıyla biyolojik etki iki kat daha fazla olur. Bundan dolayıdır ki radyum veya plütonyumdan gelen alfa parçacıkları, x-ışınlarından harekete geçen beta ışınlarından çok daha fazla tahrip edicidir. Ağır kütleleri ve artı-2 yükleriyle alfa parçacıkları dokuyu yara yara ilerlemeye çalıştıkları için çok uzağa gidemezler. Nükleer yanlısı şahsiyetlerin, bir plütonyum ve radyum kaynağını gösterdikten sonra önüne bir kağıt koyarak arka yüzünde alfa parçacık radyasyonunun sıfır olduğunu gösterdiklerini sandıkları dersler en adisinden birer aldatmacadır. “Gördüğünüz gibi arkadaşlar bir kağıt parçası bu alfa parçacıklarını durduracaktır, plütonyum bir sorun oluşturmaz.” Alfa parçacığının kemikteki endosteal hücrenin yakınına yerleştirildiği ve çok büyük bir miktarda etkileşim ürettiği durum hariç olmak üzere. Ya da alfa parçacığı bronş yüzeyine yerleştirildiğinde, uranyum madencileri arasında akciğer kanseri salgını olmasının sebebi budur! Uzağa gitmemeleri deli gibi etkileşime girdikleri içindir!
Synapse: Tıp profesyonellerinin hasar için ne kadar potansiyel olduğunu değerlendirebildiklerini düşünüyor musunuz? Hastahaneye giden herkese rutin muayene olarak hemen göğüs röntgeni çekiliyor.
Gofman: Üzülerek söylüyorum, bu ülkedeki hekimlerin %90’ı iyonize radyasyon ve etkileri hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Geçenlerde birileri çocuk doktorları arasında bir araştırma yapmış ve “Güvenli bir radyasyon dozu olduğuna inanıyor musunuz?” sorusuna %45 evet yanıtını almış. Kendilerine, “Konu hakkında, sizi güvenli bir doz olduğu yargısına götüren hangi çalışmaları okudunuz?” sorusu sorulmamıştır. Radyasyonun tehlikeleri hakkında tıp eğitiminin bir felaket olduğunu düşünüyorum. Radyolojide size ne öğretiyorlar?
Synapse: Ana olarak, eğer gerekiyorsa radyolojik yönteme başvurulması söylenmektedir. Ama ardından da çoğu radyolojik yöntemin gerçekte o kadar da tehlikeli olmadığı belirtilmektedir –bir radın onda biri aslında çok da kötü değildir. Bir teşhis yöntemi kullanılarak bilgi sahibi olmak bilgisiz kalmaktan iyidir.
Gofman: Söylediğinizin bir kısmına diyeceğim yok. Eğer bana, “Tıbbi x-ışınlarına karşı mısınız?” diye sorsaydınız cevabım hayır olurdu. Egan O’Connor ile birlikte, yaygın muayene yöntemlerinin sağlığa etkileri hakkında bir kitap yazdık. Yaklaşımımız şuydu: Eğer teşhis size bir şey kazandırıyorsa –gerçekten hayatınızda ve sağlığınızda bir fark yaratacaksa- x-ışınından kaçmayın. Ama madalyonun bir de diğer yüzü var. Resmi çalışmalar, çok yakın zamanlara kadar –şu anki durum öncekinden biraz daha iyi olabilir-, çoğu hastahane ve radyoloji merkezinin size verdikleri doz hakkında en ufak bir fikirlerinin olmadığını göstermektedir. Ayrıca görüntülemenin, uyguladıkları dozun üçte biri ya da onda biriyle yapılabileceğini de bilmiyorlardı. Mayo Clinic’te bir tıp fizikçisi olan Joel Gray, film için gerekli olandan 20 misli daha fazla radyasyon veren yerlerin olduğunu söylemişti, “Eğer sorduğunuzda cevap alamıyorsanız size gerekenden daha büyük bir doz verdiklerinden emin olabilirsiniz.” Egan ile birlikte, Yaygın Muayene Yöntemlerinin Sağlığa Etkileri’nde, ABD’deki ortalama dozlarla ilgili verileri, Toronto’daki, 1984’deki ortalamaların üçte birine düşüren çalışmalarda ulaşılanlarla karşılaştırdık ve yılda 50.000 ölümcül kanserin önlenebileceğini bulduk. Bu bir kuşakta, bir buçuk milyon ölümcül kanser demek! “Çoğu yöntemler size zarar vermez, çok küçükler?”
Tıp mesleği hakkında bir şey daha söylemek istiyorum. X-ışınları konusunda bir çılgınlık yaşandığını düşünüyorum. Hekiminize gidiyorsunuz –dahiliyecinize, aile hekiminize ya da obstetrik jinekoloğunuza ya da ortopedik cerrahınıza- onlar da sizi x-ışını filmi çektirmeye gönderiyorlar. Bunlar, sizin koruyucunuz olması gereken kişiler. Siz değil, onların sizi gönderdikleri merkezin gerekli olandan beş kat daha fazlasını veya makul bir doz uygulayıp uygulanmadığını bilmesi gerekiyor. Ama sözde koruyucunuza, “Beni dozu nasıl düşüreceklerini bilen bir yere mi gönderiyorsunuz?” diye sorduğunuzda, eveleyerek “Endişelenmenize gerek yok diyecektir.” Bu, üniversitelerimizdeki tıp eğitiminin bir hatasıdır. Böyle şeylerden sorumlu olmadıklarını ima eden bir tavra sahip olan hekimlerin işlerini yapmadıklarını düşünüyorum.
Synapse: Melanomu olan bir arkadaşa, son 50 yılda 20 kat artış olduğu, “Buna neyin yol açtığını geçekten bilmiyoruz.” denmiş. Sanki tıp mesleğindeki çoğu kişi, radyasyon, kirlilik, pestisitler ve kanser oranları arasındaki aşikar bağlantıyı kurmak istemiyor gibi.
Gofman: Tıp mesleğinin doğrudan müdahiliyeti var. Tuscon’da çalışmakta olan Andre Bruewer ile konuşmuştum. Kendisi sadece mamografi çeken birinci sınıf bir radyologtur. Bana, “John, 20 yıl önce yaptıklarımız aklıma gelince tüylerim ürperiyor” demişti. Dozun dört ila beş rad ve kimi durumlarda 10 rad olduğu zamanlarda biz mamografi için çığırtkanlık yapıyorduk. Eğer yeteri kadar sayıda kadına dört ila beş rad radyasyon verirseniz, bu her bir rad için meme kanseri oranının yüzde iki artması demek (yaptığım analizler bunu göstermektedir, x-ışınları ile ilgili dünya verilerini, özelde meme kanserine ilişkin olarak çok dikkatli bir şekilde analiz ettim.). Bundan 15-20 yıl önce mamografi çektiren kadınlar dehşet verici dozlarda radyasyona tutulmuşlardır. Meme kanserinde bugün yaşanan artışın bir kısmı aldıkları radyasyondan olmalıdır, ama bu konu hakkında konuşmak istemiyorlar.
20-30 yıl önce, göğüs filmi çeken mobil x-ışınları üniteleri vardı. Bunlar bugün mümkün olduğu üzere 20 milirad [bir radın 50 de biri] vermiyordu. Yaklaşık 5 rad veriyordu. Binlerce çocuk böyle şeylerden geçiyordu. Biz ise yalnızca, “Kanser salgınının neden bugün ortaya çıktığını bilmiyoruz.” diyoruz. Kaç çocuğun bunlardan geçtiğini ve bunların kimler olduğunu bulmak ve bunları izlemek zor. Ama belirli sayıda insanın, 15-20 yıl önce yapılanların neticesinde kansere yakalandığını biliyorsunuz.
1950’lerde bir kadın, gecenin bir yarısı, nefes almakta gerçekten zorlanan çocuğunu getirmişti ve bir stajyer hekim, “Muhtemelen timus bezi şişmiş ve soluk borusuna baskı yapıyordur. Bu çocuğa boyundan 100 ya da 150 rad verelim.” Ve birçok rahatsızlıkta olduğu gibi çocuk sabaha iyileşti. Ve bu stajyer hekim iki ile ikiyi topladı ve “Radyasyon verdim çocuk kendine geldi, onu ben iyileştirdim.” Ve bu moda haline geldi ve tüm hastanelerde şişen timusu tedavi etmek için radyasyon kullanılmaya başlandı.
Synapse: Şişen bir timusun tehlikesi nedir?
Gofman: Şişen timusları için radyasyon verilen bu çocuklarla ilgili dikkatli çalışmalar yapıldı – bu arada bu rahatsızlığın, ilk etapta, bir hastalık olduğuna artık inanılmıyor – ve bu çocuklar daha fazla tiroid kanserine ve daha fazla tükürük bezi kanserine yakalanıyor. Pittsburgh’da bir hastane “Neden bu çocukların krup hastalığıyla gece yarısı acil servise gelmelerini bekleyelim ki?” deyip bir yıldan uzun bir süre, kreşten çıkan her çocuğa x-ışınları verdiler.
Vuku bulan kanser vakalarıyla geçmiş deneyimleri ilişkilendirmemizi önleyen bu duvardır. Tam etkileri bilinmemektedir. Sorun sadece ortalama kaç doz verildiği değildir, bazı yerlerde dehşet verici dozlar uygulanmıştır. Bazen filmler çok silik çıkıyordu ve bir tane daha çekiyorlardı, bu sefer daha uzun süre radyasyon veriyorlardı – sorun banyo çözeltisinde olduğu zamanda bu yapılıyordu. Aslında yapılması gereken sadece developerı değiştirmekti. Ama bunun yerine muayene edilen kişiye daha büyük doz veriyorlardı.
Synapse: Bir hasta film çektirirken nelere dikkat etmeli?
Gofman: Eğer bunları bilen sıradan birisi olsaydım, gerçek riskin, egemen nükleer kişi ve kurumlarının (nuclear establishment) bana söylediğinden 10 misli daha fazla olduğunu düşünürdüm. Sorunun bir kısmı da hastadan kaynaklanmaktadır: Bir hasta doktora gittiğinde özellikle de sağlık sigortası varsa – doktor film çektirmediğinde kendini aldatılmış hissetmektedir – “Bir film bile çekmediniz.” Ama EB’nın yanı sıra tıp mesleği de sorumlu tutulmalıdır. Her ikisi de bu işten menfaat sağlamaktadır: İşleri insanları radyasyona maruz bırakmaktadır. EB’daki bütün mevkilerde şüpheli karakterde her türden insan vardır. Ama tıp mesleği şüpheli ve yoz olmamalıdır. Hepsini, Hipokrat yeminini bu alana uygularken görmek isterim.
Synapse: Veritabanlarıyla geriye dönük olarak oynanmasıyla ilgili çalışmalarınız analatabilir misiniz?
Gofman: Yıllarca, Hiroşima-Nagazaki’de olanlar hakkında, Atom Bombası Zararları Komisyonu’nun – daha sonra Radyasyon Etkilerini Araştırma Vakfı adını almıştır – değişik dozda radyasyona maruz kalanlara ne olduğu sorusuyla ilgili devasa veri gövdesine sahip olduğumuz biricik yer olduğuna inanmaya çalıştım. Eğer Çernobil ya da Hiroşima gibi bir olay varsa, insanlara ne olacağı hakkında dürüst bir veritabanı oluşturmamızın kutsal anlamı üzerinde ısrar etmemiz gerekir: 1) maruz kaldıkları dozu belirlemek için en iyi şekilde çalışmalıyız; 2) izleme çalışması yapmalıyız. Bu insanlığa karşı gerçekten kutsal bir sorumluluktur. Eğer böyle bir çaba için elinizden gelenin en iyisini yapmıyorsanız siz bir alçaksınız. Dolayısıyla tüm bu zaman boyunca Hiroşima-Nagazaki çalışmalarında yapılanlara inanmak istedim. 1986’da, nötron dozunun diğer radyasyon biçimlerine – ana olarak gama ışınlarına – göreli olarak ne olduğu hakkında bazı sorular nedeniyle dozlarda revizyona gidildi. Tıbbi araştırmanın temel kurallarına uyulduğu sürece dozların revize edilmesine bir itirazım yok. Tıbbi araştırmanın birinci kuralı şudur: Ne olursa olsun, izleme çalışmasında çıkan sonuca bakarak girdi verileri değiştirilemez. Kafalarında dozları değiştirmek gibi bir düşünce olduğundan yalnızca dozları değiştirmekle kalmadılar, tüm insanları bir doz kategorisinden bir diğerine kaydırdılar. Dolayısıyla 1986 tarihine kadar yapılanlarla süreklilik kayboldu.
Bir kez daha söylüyorum: Tıbbi araştırmanın birinci kuralı, izleme çalışmasında çıkan sonuca göre asla ve asla girdi verilerini değiştirmemektir.
Synapse: Onlar dediğiniz kimler?
Gofman: Japonya’daki Radyasyon Etkilerini Araştırma Vakfı. Direktörü, Itsuzo Shigematsu. Yardımcısı, EB’dan Joop Thiessen adında birisi. Bu EB’nın ve Japonya Sağlık Bakanlığı’nın desteklediği bir girişim. Bundan daha kötü bir sponsor ikilisi olamaz.
Synapse: Japonların nükleer enerji karşısındaki tutumları da aynı mı?
Gofman: Kesinlikle. Dolayısıyla şunu söyledim, “Bunu yapamazsınız. Yeni bir doz istiyorsanız, eski gruplamaları koruyun ve sadece yeni dozu atayın ve [sonuçları] inceleyin.” Bunu “sabit kohort, ikili dozimetre” olarak adlandırdım. Ve Shigematsu’ya bir mektup yazarak, “Bu, araştırmanın temel kurallarının bir ihlalidir. Bunu doğru bir şekilde yapmanın yolu var, hayatınız boyunca dozları değiştirmeye devam edebilirsiniz, yeter ki ilk başta yaptıklarınızı bozmayın.” Shigematsu’nun yanıtı kitabımda var. Oldukça basit. Söylediği, “Bize güvenin.” Araştırmanın temel kuralı, bugüne kadar kimsenin söylemediği bir şey, “Bana güvenin.” Her şeyi uygun yöntemler kullanarak tarafsız gözle hazırladığınız zaman veritabanınız da saf, temiz olur. Şeyleri değiştirmeye kalkıp ve “bunu objektif bir şekilde yaptık.” diyemezsiniz. “Eski dozu ve yeni dozu ayrı ayrı bildirin.” dedim. “Hayır böyle yapmayacağız. Ama söylediğinizi de dikkate alacağız. Ve üç yıl daha size eski verileri sunacağız.” dediler. Hiroşima-Nagazaki’den en son verilere ait kanser eğrisinin şekli ne? Eğer eski verileri kullanırsam diyagonal, artan bir doğru. Peki yeni dozimetreyle eğrinin şekli ne? Ilımlı bir şekilde artan birden yukarı çıkan bir grafik. Eğer veritabanını bir sahtekâr hazırlarsa Einstein bundan yanlış sonuç çıkarır.
Synapse: Düşük sadyasyon seviyesinin kabul edilebilir görünmesini mi sağlamışlar?
Gofman: Üstüne bastın. Nihai amaçları yerine gelmiş.
Synapse: Patlama sırsında kimin ne doz aldığını nasıl belirlediler? Bu insanların sıfır noktasından uzaklıklarına göre mi tayin edildi?
Gofman: Mesafe en büyük faktör ama dışarıda ya da içeride bulunulması ve beton ya da tahta bir yapının içinde olunması da etki eden faktörler. Böyle bir sürü şeyi katmaya çalışmışlar. Ama insanların yerini değiştirmemeleri gerekir. Kanserli insanları alıyorsunuz ve “Bunların ilk başta aldıkları dozun çok daha fazla olduğunu sanıyorum. Şu insanı buraya [doz kategorisine] diğerini de şuraya koyalım.” Ve bu cins bir yaklaşımla doğruyu olmasını istediğiniz şekilde belirliyorsunuz.
Ve çok önemli bir ders daha var. İnsanlığın, kazalar veya belli başlı olaylar ile ilgili veritabanlarının saf, temiz bir şekilde inşasında ısrar edilmesine ihtiyacı vardır. Eğer veritabanını bir sahtekâr hazırlarsa Einstein bundan yanlış sonuç çıkaracaktır. Sonrasında neler oluyor? Bu rezalet, imal edilmiş, yanlış veritabanını kullanan en parlak Einstein’lar bulgularını tıp dergilerinde yayınlayacaklar. Ve sonra da bir sonraki 100 yıl boyunca tıp öğrencilerine öğretilecek. Ve ne oluyor? Cevap yanlış olacağı için yüz milyonlarca insan kanserden ve genetik hastalıklardan muzdarip oluyor. Dürüst, doğru bir veritabanına sahip olmak kilit önemdedir.
Çeviren: Orhan Akalın
——————————————————————————–
*University of California, San Fransisco yayını olan Synapse Dergisi, v.38.n.16, 20 Haziran 1994
Toplam okunma (6535) Bugün(1) Son okunma tarihi (08 September 2010)
Şaşırtıcı derecede karmaşık ve komplike bir organ; insan beyini, yapısı ve görevleri Ocak 22, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Olağan üstü bir organ olan insan beyni ortalama olarak 1,36 kg ağırlığında beyaz ve boz renkte olup, beyin zarıyla çevrili olarak kafa tasının kemikten mahfazası içinde bulunur. Görmemizi, işitmemizi, dokunarak hissetmemizi, koku ve tat almamızı (beş duyumuzu kullanarak) sağlayan odur, tüm duyguların düşüncelerin, kararların ve hayallerin oluştuğu yer de beyindir. Gülmek, ağlamak, sevmek, yürümek veya koşmak açlık veya susuzluk hissetmek gibi eylemler yanında, nefes almak, terlemek, besinleri sindirmek gibi isteğimiz dışındaki eylemleri kısacası, hayatta her şeyi onun sayesinde yaparız. Bir anlamda, hayatla beyinin eşdeğer olduklarını söyleyebiliriz, hatta ölümün yasal triflerinden biri de elektroensefalograf aletinde, beynin etkinliklerini yitirdiğinin görülmesidir.
Beyinde birbirleriyle haberleşebilen 10 milyar dolayında sinir hücresinin bulunduğu tahmin ediliyor. İlk nöroloji uzmanlarından Amerikalı C. Judson Her Rick, bu hücrelerden sadece 1 milyonunun ikiye iki ilişki kurabilmesi durumunda meydana gelecek olan kombinasyon sayısının 10 üzeri 2783000 yani 1 den sonra 2783000 tane sıfırı olan sayıya eşit olacağını hesapladı. Bu sayı normal bir daktiloyla yazılmaya kalkılsaydı uzunluğu 6 kilometreyi aşacaktı. Oysa insan beynindeki sinir hücrelerinin sayısı 1 milyonun 10000 katı olduğun-dan bu hücrenin birbiriyle ilişki kurma şekillerinin sayısını hayal edebilmemiz bile güçtür.
İnsan beyni bu günkü halini 4,5 milyar yıllık bir evrimin sonunda almıştır; bir çok bilim adamı, onu doğadaki en mükemmel eser olarak niteliyor.
Beyin ve omurilik, birlikte, merkezi sinir sistemini oluştururken 12 kafa siniriyle 31 belkemiği siniri de çevresel sinir sistemini oluşturur. Beyin dokusunu mikroskop altında incelerseniz, başlıca iki tür hücreden oluştuğunu göreceksiniz, bunlar, baş kısmında bahsettiğimiz nöronlar (sinir hücresi) ve nöronlar için koruyucu bir çevre oluşturan nöroglialar yani destek hücreleridir.
Yapısı
Beynin birçok işi nasıl başardığını öğrenmeden önce yapısına yapısına göz atmakta fayda vardır. Çok karmaşık olan beynin yapısını tam anlamıyla anlatabilmek oldukça zor bundan dolayı, biz yapısını sadece ana hatlarıyla ve basitleştirilmiş olarak anlatacağız.
Beyin kabaca üç bölüme ayrılır. Ark (yamuk) beyin, orta beyin ve ön beyin. Arka beyin, beyin sapı ve beyincik olarak ikiye ayrılır. Ön beyin ise ara beyin ,talamus ve hipotalamus olarak üçe ayrılır. Beynin yapısıyla ilgili olarak anlattıklarımızı aşağıdaki gibi sıralarsak anlaşılmaları daha da kolaylaşacaktır.
I ARKA BEYİN
A Beyin Sapı
B Soğanilik
C Köprü
II ORTA BEYİN
III ÖN BEYİN
A Arabeyin
B Talamus
C Hipotalamus
Beyinin en büyük ve en önemli kısmı asıl beyindir. Fakat beyini incelemeye, beyin sapının omurilikte birleştiği, arka beyinin en alt kısmından başlayacağız. Bir beyin fotoğrafına bakıldığında, beyin sapı, beynin hafifçe kalınlaşmış bir devamı gibi görülür. Merkezi sinir sisteminin işleyişinde beynin diğer kısımları gibi beyin sapının da kendine özgü görevleri vardır. Beyin sapı ve köprü işbirliği yaparak kalp atışları, kan basıncı ve nefes alma gibi yaşamsal önemi çok büyük olan vücut faaliyetlerini kontrol ederler.
Beyincik beyin sapının tam arkasında kafatasının dibindedir. İçinde hareketlerimizi kontrol eden çok sayıda sinir elyafı bulunur. Beyincik, hareketlerin başlatılmasını değil, çeşitli kas hareketlerinin uyumlu bir şekilde yapılmasını sağlar. Ayrıca beyincik, iç kulakta bulunan ve vücut dengesini koruyarak devrilmemizi önleyen bir mekanizmadan gelen sinir elyaflarının son durağıdır. Arka beynin beyin sapının üstüne doğru genişleyen kısmına ‘‘köprü’’ adını ilk olarak veren, rönesans devrinin cerrah ve anatomistlerinden Costanzo Varoli’dir. Yüz kasları, çiğneme kasarı ve dudak kaslarıyla yüz ve göz ifadelerini kontrol eden önemli kafa sinirleri buradadır.
Beyin Kabuğu
Beyin denince çoğu kişinin aklına beynin girintili çıkıntılı ve boz renkli dış yüzeyi, yani kabuğu gelir. Ceviz içi ile beyin şekil olarak birbirine çok benzer, her ikisinin de, birbirinden kıvrımlarla dolu bir yarıkla ayrılan iki yarım küresi vardır, bu yarımkürelerin birleşme noktası yarığın içinde kalır ve dışardan görülemez. Sağdaki ve soldaki yarımküreleri ayıran bu yarığa, ‘‘boyuna yarık’’ veya beynin bu kısmını ilk olarak 18. yüzyılda etraflıca anlatan İtalyan anatomisti adından dolayı ‘‘Rolando yarığı’’ denir. Beynin iki yarısına genellikle yarım küre denirse de aslında bunları çeyrek küre daha yakındırlar, zaten beynin tümüm yaklaşık olarak bir kürenin yarısı gibidir. Bu yarımküreler toplam beyin ağırlığının yüzde 67 sini oluştururlar, ayrıca beyindeki 10 milyar nöronun yarısından biraz fazlası da bulunmaktadır.
Beyin kabuğu, sinirlerin duyu organlarından (göz, kulak, deri, dil, burun) beyine getirdiği bilgilerin alındığı kısımdır. Kabuk aslında kaslara, salgı bezlerine ve vücudun çalışan diğer kısımlarına beyin tarafından verilen emirlerin çıkış yaptığı yerdir, bilindiği gibi bu emirler ilgili yerlere hareket sinirleri tarafından iletilmektedir.
İnsanı hayvanlardan üstün kılan beynimizin büyük ve oldukça gelişmiş olan asıl beyin (ön ve orta beyin cerebrum) kısmıdır. Beynin kendi hakkında düşünmesini, bilim, edebiyat, müzik, diğer sanat dalları ve felsefe gibi insanı diğer şanssız hayvanlardan ayıran her şeyi asıl beyin sayesinde başarırız.
Beynin yüzeyini kaplayan bazı madde 3,2 mm kalınlığındadır. Onun altında ise beyazımsı ve milyonlarca sinir elyafından oluşan ak madde vardır. Ak maddenin beyazımsı renkte olması miyelin adındaki yağlı bir maddeden ileri gelir, tıpkı elektrik kablolarının dış yüzeyindeki izole edici plastik kısımlar gibi miyelin de sinir liflerinin dış yüzeyini kaplar. İki yarım küreyi birbirine bağlayan ve kalın bir ipi andıran kısım çok sayıda sinir lifinin (elyafının) bir araya toplanmasıyla oluşmuştur. Bu birleştirme kablosuna beyin büyük birleşiği denir. Buna benzer fakat daha küçük sinir lifi demetleri, beyin kabuğunu orta beyin arka beyin ve omuriliğin çeşitli kısımlarını birleştirir, böylece beyin kısımlarının hem ayrı ayrı hem de ortaklaşa çalışması sağlanarak insan hayatının duygusal ve mantıksal mucizeleri gerçekleştirilir.
Beyin Ventrikülleri
Beyin yarımkürelerinin arasında bir odacık vardır, bu odacığın yan taraflarındaki iki kovuğa yan ventriküller denir, bunların her biri bir kanalla orta ventrikülle birleşir. Beyin ventrikülleri ve beyni koruyan zarların (yumuşak ve sert zarlar) arası beyin sıvısıyla doludur. Bu sıvı kanla gelen besinleri beyne iletir, artıkları ise kana verir. Böylece beyin kanla doğrudan temas etmediği için kanın getirebileceği zararlardan da korumuş olur. Beyin sıvısı, başın bir yere çarpması sırasında meydana gelen şoku azaltarak çok hassas olan beynin zarar görmesini önler.
Kan dolaşmasının, beynin görevlerini yerine getirilmesi açısından çok büyük önemi vardır. Büyük bir damar şebekesi beyinin her kısmına taze kan taşır, beyindeki kan dolaşmasının ayrı bir özelliği vardır, bu özellik, beyinin kendi kanını belli bir ölçüde asla kontrol ederek vücudun diğer kısımlarından bağımsız bir kan basıncı oluşturabilmesidir. Beynin zihinsel etkinlikleri kontrol eden bölgelerine daha çok kan gider. Ağırlığı vücut ağırlığının yaklaşık olarak yüzde ikisi olan beyin kanımızdaki toplam oksijenin yüzde yirmisini tüketir.
1861 yılına kadar insan beyni hakkındaki bilgilerimiz yok denecek kadar azdı. O yıl, Pierre Paul Broca adındaki bir Fransız doktor, konuşma yeteneğinin kaybedilmesine yol açan afazi hastalığının, hemen hemen hiç istisnasız, beyin sol yarım küresindeki belirli bir bölgenin zedelenmesinde ileri geldiğini kanıtladı. 1869 yılında bir İngiliz sinir uzmanı olan Hughlings Jackson, her iki beyin yarımküresi kabuklarının farklı görevleri olduğunu söyledi. Bir yıl sonra, Gustav Theodor Fritsch ve Eduard Hitzig adlarındaki iki alman doktor bir köpeğin beyin kabuğundaki farklı görevleri yerine getiren bölgelerinin varlığını belirleyerek ortaya konan hipotezin doğruluğunu kanıtladılar ve böylece bu alanda bir dönüm noktası oluşturdular. Yaptıkları deneyde, bir köpeğin beynin sağ yarım küresinin ön tarafına zayıf elektrik akımları gönderdiklerinde sol bacağının hareketlendiğini, aynı dürtünün sola yarım kürenin ön tarafına gönderilmesiyle de sağ bacağının hareketlendiğini görmüşlerdir.
Beyin Haritası
O günlerden günümüze kadar bu alanda çok büyük ilerlemeler kaydedildi. Kabuğunun detaylı bir ‘‘haritası’’ çıkarıldı, fakat hala çözülmesi gereken bir çok sırları vardır. Beyin haritasının çıkarılması işlemi, beyinin belirli bölgelerine zayıf elektrik dürtüleri gönderilip bunun vücut üzerindeki etkileri kaydederek ve bunun tersi yapılarak, yani vücudun çeşitli etkinliklerini beyinin hangi merkezleri etkilediği kaydedilerek gerçekleştirilir. Beyindeki tepkiler doğal olarak, isimleri kendilerini koruyan kafatası kemiklerinden alan dört bölgeden birinde izlenir.
Beynin çeşitli kısımları temel işlevleri
Kaslar ve baştaki duyu organları beyin sapı tarafından kontrol edilir. Göz hareketleriyle istediğimiz dışında yapılan (refleks) yönetildiği yer orta beyindir. Beynin büyüklükçe ikinci kısmı olan beyincik sinir sistemindeki tüm faaliyetlerin birbirine uyumlu hale getirerek bütünleştirir ve böylece hareketlerde düzeni sağlar. Zedelendiğinde, kas hareketleri arasındaki uyum kaybolacağından vücut dengesi de bozulur.
Vücut ısısı uyuma, cinsel etkinlikler ve saldırgan davranışların kontrol merkezi hipotalamustur. Hipotalamus, hipofiz ve diğer iç salgı bezleriyle yakın işbirliği kurarak çalışır. Talamus ise ağrılar ve duygularla ilgilenir, ayrıca bazı kasları yönetir.
Renkleri, fark etmemizi, büyüklük, şekil, hareket ve perspektif ayrımı yapabilmemizi sağlayan merkez arka beyindedir. Beynin şakaklara yakın kısımlarında ise koku alma, işitme ve konuşma merkezleri bulunur. Tat alma ve dokunma duyularıyla ağırlıkların algılanması beyin yan çıkıntılarındaki merkezlerinden yönetilir. Beynin, alın kemiğinin hemen arkasında kalan en ön kısmı, duygular, yargılama ve sonuç çıkarma gibi bütün zihinsel etkinliklerin kontrol edildiği yerdir. Bunun biraz gerisindeki, motor kabuk olarak bilinen kısma, konuşmak gibi isteğe bağlı olarak çok karışık bazı eylemleri yönetir.
12 tane kafa siniri vardır,bunların bazıları algılayıcı, bazıları harekete geçirici,bazıları da hem algılayıcı hem harekete geçirici sinirlerdir.
Beyin, omurgalılarda, kafatası boşluğunun içinde yer alan ve merkez sinir sisteminin ön bölümünü oluşturan, yoğunlaşmış sinir dokusu. Duyular aracılığıyla alınan verilen birleştirip bütünleyerek, bu uyarılara yanıt niteliğindeki hareketleri yöneten, bu nedenle temel içgüdüsel etkinliklerde çok önemli bir rol oynayan beyin, üstün yapılı omurgalılarda aynı zamanda öğrenme merkezidir. Omurgasızların beyni, bir dizi sinir kordonunun ön ucunda kümelenmiş sinir hücrelerinden, omurgalıların beyni ise omuriliğin ön bölümünün iyice genişlemesinden oluşur. Gelişmemiş omurgalıların beyni, böyle bir genişleme göstermediğinden, daha çok bir boruyu andırır; bu hayvanların beyni ile daha üstün yapılı omurgalı embriyonlarının erken gelişme evrelerindeki beyni arasında oldukça büyük bir benzerlik göze çarpar.
Gelişmemiş omurgalıların beyninde üç bölge ayırt edilir: Arka beyin ya da art beyin (rombensefal), orta beyin (mezensefal) ve ön beyin (prozensefal). Üstün yapılı omurgalılarda, embriyonun gelişmesi sırasında beyin önemli değişiklikler geçirirse de, bu üç bölge arasındaki ayrım sonuna değin korunur. Ancak, embriyonun gelişmesi sırasında orta beyin~olduğu gibi kalırken ön beyin ve arka beyin ikişer alt bölüme ayrıldığından, beyinde beş bölgeli bir yapı ortaya çıkar: Arka beyin, beyinciği oluşturan metensefal ile soğan iliği (soğancık ya da omurilik soğanı) oluşturan miyelensefal bölgelerine ,ayrılır; ön beyinden ise, beyin yarımkürelerini oluşturan telensefal (büyük beyin) ile talamus ve hipotalamusu oluşturan diensefal bölgeleri doğar. Beyni, beyin yarımküreleri(*) ve beyin sapı(~) olmak üzere iki büyük bölüm halinde incelemek anatomi açısından büyük kolaylık sağlar. Bu incelemede, diensefal (talamus ve hipotalamus), mezensefal (orta beyin), metensefal (Varol köprüsü ve beyincik) ve miyelensefal (soğan ilik) bölgeleri beyin sapı içinde sayılır. Beyin sapı içindeki oluşumların en önemlilerinden biri olan ve embriyondaki arka beyin bölgesinden türeyen beyincik, dengenin ve kas hareketlerindeki eşgüdümün sağlanmasından sorumludur. Soğan ilik ise, omurilikten gelen sinyalleri beynin daha yukarıdaki bölgelerine iletir; ayrıca kalp atışı ve solunum gibi otonom sinir sistemi işlevlerini yönetir.
Üst bölümü, embriyonun ilk evrelerindeki ve gelişmemiş omurgalılardaki görme çıkıntısından türemiş olan orta beyin, balıklarda ve amfibyumlarda duyulardan gelen verilen birleştirme merkezidir. Kuşlarda bu işlevi orta beyin ve ön beyin birlikte üstlenir. Memelilerde ise orta beyin iyice küçülmüştür ve daha çok ön beyin ile arka beyin arasındaki bağlantıyı sağlar.
Diensefal bölgesinden doğan talamus, soğan ilik ile beyin yarımküreleri arasında, demiryollarındaki makas ya da röle istasyonlarının işlevini üstlenir. Hipotalamus(*) ise, cinsel güdüleni, hoşlanma, ağrı, acıkma ve susama duyumlarını, kan basıncını, vücut sıcaklığını ve iç organlara ilişkin öbür işlevleri denetleyen önemli bir merkezdir. Ayrıca hormon salgısının düzenlenmesinde de önemli görevler üstlenir; hipofiz bezinin ön bölümünün salgısını uyaran hormonları ve bu bezin arka bölümünde depolanıp salgılanan oksitosin ve antidiüretik hormonları üretir.
Soyoluş ve embriyonoluş evrimleri sırasında koku çıkıntısının bir parçası olarak gelişen telensefal, insan beyninde çok daha karmaşık işlevlerden sorumludur. İnsanda ve öbür gelişmiş omurgalılarda bu bölüm, kıvrımlı bir bozmadde kütlesi oluşturacak biçimde büyüyerek, beynin geri kalan bölümü üstüne yerleşmiştir. Beyin kıvrımlarının azlığı ya da çokluğu, bir ölçüde canlının vücut büyüklüğüne bağlıdır. Karınca yiyen ve marmoset gibi küçük yapılı memelilerin beyinleri genellikle düz denecek kadar az kıvrımlı, balina, fil ve yunus gibi büyük memelilerin beyinleri ise çok kıvrımlıdır. Bu büyük memelilerden bazılarında, örneğin balina ve yunusta beyin kabuğundaki bozmaddenin çok ince olmasına karşılık, insanda ve insansı maymunlarda bozmadde genellikle daha kalın ve çok daha farklılaşmıştır.
Beyin yarımküreleri, önden arkaya doğru uzanan derin bir yarıkla birbirinden ayrılmıştır. Bu yarığın tabanında, iki yarımküre arasındaki iletişim bağlantısını sağlayan ve katı madde, nasırsı madde, beyin direği gibi adlarla anılan kalın bir sinir lifi demeti (corpus callosuni) bulunur. Sinir lifleri soğan ilikte ya da ender olarak. Omurilikte çaprazlanarak yön değiştirdikleri için, beynin sol yarımküresi vücudun sağ yanını, sağ yarımküresi ise sol yanını denetler. Her ne kadar sağ ve sol yarımküre birçok bakımdan birbirinin ayna görüntüsü biçimindeyse de, aralarında önemli işlevsel farklılıklar vardır. Örneğin birçok kişide konuşmayı denetleyen bölgeler sol yarımkürede, mekan algısını denetleyen bölgeler ise sağ yarımkürede bulunur.
Orta oluk (Rolando yarığı) ve yanal oluk (Sylvius yarığı) denen iki derin yarık, beyin yarımkürelerinden her birini alın yan kafa,şakak ve art kafa lopları olarak bilinen dört parçaya böler. Orta oluk, beyin kabuğunun hareket sinirlerinin uçlarını alan bölgesi (yarığın önündeki bölge) ile duyu sinirlerinin uçlarını alan bölgesini de (yarığın arkasındaki bölge) birbirinden ayırır (bak. beyin olukları)
İnsan beyninin ağırlığı, yaşa, boya, vücut ağırlığına, cinsiyete ve ırka bağlı olarak değişir. Beyin, erkeklerde ortalama ağırlığı olan 1.400 gr’a 20 yaş dolaylarında, kadınlarda ise ortalama ağırlığı olan 1.260 gr’a biraz daha erken yaşta ulaşır. Bu yaştan sonra her iki cinste de beynin ortalama ağırlığı her yıl bir gram kadar eksilerek, 75 yaşlarında, olgunluk döneminde eriştiği tepe değerinin onda biri kadar azalır. 20-70 yaşları arasında, insan beyninde her gün yaklaşık 50 bin sinir hücresinin (nöron) görev yapamaz duruma geldiği ya da yok olduğu tahmin edilmektedir.
Beyin kabuğu, beyin korteksi olarak da bilinir, beyin yarımkürelerinin, sinir sisteminin bozmaddesinden oluşan ve istemli hareketlerin denetlenmesinden, duyuların birleştirilip yönlendirilmesinden, yüksek düzeydeki zihinsel ve duygusal işlevlerin düzenlenmesinden sorumlu olan en dış katmanı.
Beyin kabuğunu oluşturan hücreler, kesin sınırlarla birbirinden ayrılmamış altı katmanda toplanır:
1) Moleküllü katman,
2) Tanecikli dış katman,
3) Piramidimsi dış katman,
4) Tanecikli iç katman,
5) Piramidimsi iç katman,
6) İğsi hücreler katmanı.
Her iki yarımküreyi örten beyin kabuğu, getirici sinir liflerinin dağılımına ya da daha derindeki sinir merkezleriyle bağlantılı olan götürücü liflerin kökenine göre de birkaç bölüme ayrılır. Bu ayrıma göre, kabuğun en önemli işlevsel bölümleri birincil hareket alanı, birincil duyul alanı, birincil görme alanı, birincil işitme alanı ve birleştirme alanlarıdır.
-Birincil hareket alanı beynin ön bölümünde (alın lobu), orta oluğun ön duvarında bulunur. Vücudun karşı yanındaki iskelet kasları buradan yönetilir.
-Birincil duyu alanı beynin yan kafa bölümünde yer alır ve deriden, kaslardan, eklemlerden, kas kirişlerinden gelen duyular talamus aracılığıyla bu alana ulaşır. Burada da, hareket alanındaki gibi, vücudun çeşitli bölgelerine karşılık düşen özel bölgeler vardır. Duyu alanının yıkımı, duyuların algılanmasını azaltır ama tümüyle yok etmez; çünkü, ağrı gibi bazı önemli duyumlar talamusta bilinç düzeyine ulaşır.
-Birincil görme alanı, beyin kabuğunun art kafa bölümündeki mahmuzumsu yarıkta bulunur; bu alanın yıkımı görme bozukluklarına, hatta yitimine yol açar.
-Birincil işitme alanı şakak bölümünde, yanal beyin yarığının tabanında bulunur ve yıkımı orta derecede sağırlıkla sonuçlanır.
-Çeşitli hareket ve duyu alanlarıyla bağlantılı olan birleştirme alanları, üstün yapılı omurgalılarda beyin kabuğunun çok büyük bir bölümünü’ kaplar. Birincil duyu alanlarının yakınındaki birleştirme alanlarının görevi, duyulardan gelen uyarıları görüntülemek ve anlamlandırmaktır. Alınan uyarılar önceden yaşanmış deneyleri ve anılan çağrıştırdığında, uyarılan veren nesne ya da olgu tanınır. Karmaşık istemli hareketlerin yapılabilmesi için, önce hareket planının tasarlanması, sonra bu planın birleştirici sinir lifleriyle hareket alanlarına aktarılması gerekir. Konuşma işlevinde de karmaşık hareket ve duyu birleştirme mekanizmaları söz konusudur.
Beyin olukları, beyin yarıkları olarak da bilinir, beyin yarımkürelerinin dış yüzeyinde, beyin lopları denen çeşitli anatomik bölgeleri birbirinden ayıran derin yarıklardır. Bu oluklar, insan beyninin en işlevsel bölümü olan beyin kabuğunun alanını artıracak biçimde, beyin yüzeyinin katlanıp kıvrımlaşmasından ileri gelir. Beyin oluklarının en belirginleri şunlardır: Alın ve şakak lopları arasındaki yanal oluk ya da Sylvius yarığı; alın ve yan kafa lopları arasında, birincil hareket ve duyu alanlarını birbirinden ayıran orta oluk ya da kolando yarığı; beyin kabuğunun görme alanını barındıran art kafa lobundaki mahmuzumsu yarık; yan-kafa ve artkafa loplarını ayıran yan kafa art kafa oluğu; beyin yarımkürelerini beyincikten ayıran enine oluk ve yalnızca nasırsı (katı) madde aracılığıyla aralarında bağlantı kalacak biçimde, iki yarımküreyi hemen hemen bütünüyle ayıran boylamasına oluk.
Beyin-omurilik sıvısı, beyin karıncıklarını ve omurilik iç kanalını dolduran, ayrıca bu oluşumların çevresini sararak sürtünmeleri engelleyen ve darbelerden koruyan duru, renksiz sıvı.
Beyin omurilik sıvısı daha çok beyin karıncıklarında oluşur, beyin sapındaki kanaldan aşağıya doğru akar ve çevredeki doku boşlukları tarafından emilerek merkez sinir sisteminden ayrılır. Normal bir yetişkinin vücudunda 100-150 mI kadar beyin-omurilik sıvısı vardır.
Beyin omurilik sıvısı daha çok mekanik işlevler üstlenir: Beynin ağırlığını taşır; beyin ve omuriliği çevreleyen zarlar ile kafatası kemiklerinin iç yüzeyini döşeyen zarlar arasındaki sürtünmeleri azaltmak için yüzeylere kayganlık kazandırır; başa sert bir cisim çarptığında, darbenin etkisini dağıtan bir tampon işlevi görür. Ayrıca, sinir sistemi içinde çeşitli maddelerin taşınması, örneğin metabolizma artıklarının, antikorların, hastalık ürünü olan çeşitli maddelerin beyin ve omurilikten kan dolaşımına aktarılması, bazı ilaçların sinir sistemi dokularına ulaştırılması da beyin omurilik sıvısı aracılığıyla olur.
Beyin sapı, tüm beynin (ensefal), beyin yarımkürelerinin altında kalan ve orta beyni, Varol köprüsünü ve soğan iliği içeren bölümü. Anatomi incelemelerinde’ çoğu kez, talamus ve hipotalamusu içeren ara beyin ile gene art kafa çukurunda, beyin sapıyla aynı kesimde bulunan beyincik de bu bölümden sayılır. Ara beyin (diensefal) ve orta beyin (mezensefal) bölgesine üst beyin sapı, Varol köprüsü ile soğan iliğe alt beyin sapı denir. Beyin sapının ayrı bir birim olarak kabul edilmesinin temel nedeni, refleks hareketlerin, duyu ve hareket iletisinin denetlenmesinde, vücudun iç ortamının düzenlenmesinde ve sinir sisteminin geri kalan bölümünün eşgüdümünde çok özel işlevler üstlenmiş olmasıdır. Beyin yarımküreleri ile omurilik arasında yer alan ve beynin bu farklılaşmış bölgeleriyle bağlantısı olan beyin sapı, bu yapılardan her ikisiyle de bazı benzerlikler gösterir. Beyin sapı, giren sinirler aracılığıyla duyusal izlenimlerin alınıp biriktirilmesinden sorumlu olduğu gibi, deri ve kaslara giden hareket sinirlerinin, ayrıca göz, kulak, burun gibi duyu organlarına giden kafatası sinirlerinin büyük bölümü de beyin sapından çıkar.
Beyin yarımküreleri, kafatasının üst kesiminde beynin en geniş bölümünü oluşturan, boylamasına derin bir yarıkla iki parçaya ayrılmış, çok kıvrımlı sinir dokusu kütleleri. Sağ ve sol yarımküreler arasındaki tek bağlantı, altta, yarığın tabanında uzanan ve nasırsı ya da katı madde (corpus callosum) denen geniş bir sinir demetidir. Yarım kürelerin en dış katmanı olan beyin kabuğu ya da korteksi, daha çok sinir hücrelerini ve destek hücreleri içeren bozmaddeden, iç katmanları ise sinir hücrelerinin uzantıları olan aksonları ya da sinir liflerini içeren akmaddeden ve bazal gangliyonlardan yapılmıştır.
En üst düzeyde zihinsel ve duygusal işlevlerden sorumlu olan beyin yarımkürelerinin en ilginç özelliklerinden biri, her yarım kürenin, beyin kabuğunca yönetilen bu işlevleri, öbür yarımkürenin etkisini bastırarak denetim altına alma eğilimidir.
Bu baskınlık özellikle konuşma alanında kendini belli eder; sağ elini kullanan kişilerde konuşma etkinliği sol yarımkürenin denetimi altındadır.
Baskın ve baskın olmayan terimleri aslında biraz yanıltıcıdır; bir anlamda, insanların iki beyinli olduğu söylenebilir: Baskın denen yarımküre sözlü anlatımda ön plana çıkarken, öbür yarımküre de yüzlerin anımsanması gibi karmaşık algılama olaylarında baskınlığını gösterir.
Beyin zarları, (BEYİN OMURİLİK ZARLARI – MENENJ ya da MENINKS)
Beyni ve omuriliği saran üç zarsı kılıf: İnce zar (pia mater), örümceksi zar (arachııoidea ya da araknoit) ve sert zar (dura mater). Beyin karıncıklarını ve örümceksi zar ile ince zar arasındaki boşluğu beyin-omurilik sıvısı doldurur. Beyin zarlarının ve beyin-omurilik sıvısının temel işlevi merkez sinir sistemini korunaktır.
İnce zar. İnce zar, doğrudan doğruya beyin ve omurilik yüzeyine değen ve bu yapılara sıkıca yapışmış, olan iç örtüdür. Lifli dokudan yapılmış, çok ince bir zar olan bu örtünün dış yüzeyi, sıvıları geçirmediği sanılan yassı ve çokgen hücrelerden oluşmuş bir katmanla kaplıdır. Beyne ve omuriliğe giden kan damarları ince zarı delerek geçer. İnce zar bu damarlarla birlikte beynin derinliklerine doğru ilerler ve kan damarlarıyla arasında küçük bir boşluk bırakarak. sinir dokusuna sıkıca yapışır.
Örümceksi zar. İnce zarın üstünde yer alan bu ikinci zar ile ince zar arasında, örümceksi zar altı aralık denen bir boşluk bulunur. Son derece ince, saydam ve kolayca örselenebilen bir doku olan örümceksi zar da lifli dokudan yapılmıştır ve ince zar gibi, büyük olasılıkla sıvıları geçirmeyen yassı ve çok-gen hücrelerden oluşmuş bir katmanla kaplıdır. Yalnız, örümceksi zar, ince zardan farklı olarak, beyin yüzeyindeki bütün girinti ve çıkıntıları izlemez; bu özelliğiyle, sinir sisteminin yüzeyi ile duvarları arasında bazen dar, bazen geniş boşluklar bulunan bol bir torba gibi düşünülebilir.
Sert zar. Üç beyin zarının en dışta bulunanı, kalın, sağlam ve yoğun lifli dokudan oluşan sert zardır. Bu zarın iç yüzeyi, ince zarın ve örümceksi zarın yüzeyindekilere benzeyen yassı, çokgen hücrelerle kaplıdır. Öbür iki zardan çok daha karmaşık bir düzeni olan sert zar, basit bir tanımla, örümceksi zarı saran ve çok çeşitli işlevleri yüklenebilecek biçimde değişikliğe uğramış olan bir kesedir. Sert zarın kafatası içinde kalan bölümü, beyin dokularından aldığı kanı kalbe taşıyan büyük toplardamar kanallarını (sinüsleri) çevreler ve destekler. Ayrıca, ara bölme denen çok sayıda çıkıntıyla beyne de destek olur.
Serebral Korteks(Beyin Kabuğu): Korteks kelimesi Latince “kabuk” kelimesinden gelmektedir. Kalınlığı 2-6 mm arasındadır. Serebral korteksin sağ ve sol yarısı corpus callosum(nasırlı cisim) denilen, kalın bir bant oluşturan sinir lifleri ile birbirine bağlanmıştır. İnsanlarda serebral korteksin yüzeyi pek çok girinti ve çıkıntıyla kaplıdır. Korteksteki çıkıntılara girus girintilere ise sulkus denir. Yüksek seviyeli bir memeli olan insanlarda bu girinti ve çıkıntıların sayısı çok fazlayken fare, sıçan gibi düşük seviyeli memelilerde bu girinti ve çıkıntıların sayısı daha azdır.Fonksiyonu: Düşünme, istemli hareket, dil, sonuç çıkarma, algılama.
Serebellum (Beyincik): Serebellum kelimesi Latince “küçük beyin” kelimesinden gelmektedir. Serebellum beyin sapının hemen arkasındadır. Serebellum serebral korteks gibi hemisferlere ayrılır ve bu hemisferleri saran bir korteksi vardır. Serebellumun fonksiyonu hareket, denge ve postürün sağlanmasıyla ilgilidir.
Beyin sapı: Beyin sapı, talamus ile omurilik arasında kalan bölgeye verilen isimdir. Beyin sapındaki yapılar, medulla(omurilik soğanı), pons(varol köprüsü), tektum, retiküler formasyon, ve tegmentumdur. Beyin sapındaki bazı alanlar kan basıncı, kalp hızı ve solunum gibi hayati fonksiyonların düzenlenmesinden sorumludur.
Hipotalamus: Bir bezelye tanesi büyüklüğündeki bu küçük yapı beynin tabanında yer alır. Beynin üç yüzde birini oluşturmasına rağmen çok önemli davranışlardan sorumludur. Hipotalamus vücudun termostatıdır. Eğer vücut çok ısınırsa, hipotalamus bunu algılar ve derideki kapiler damarların genişlemesini sağlar, bu da vücudun soğumasına yol açar. Hipotalamus ayni zamanda hipofiz bezini de kontrol eder. Duyguların, açlığın, susuzluğun ve sirkadian ritmin düzenlenmesinde rol oynar.
Talamus: Talamus periferden gelen duyusal bilgiyi alıp bunu serebral kortekse ileten bir röle gibidir. Ayrıca serebral korteksden gelen bilgileri de omurilik ve beynin diğer kısımlarına iletir. Fonksiyonu duyusal ve motor integrasyondur.
Limbik Sistem: Limbik sistem amygdala, hipokampus, mamilari kitleler ve singulat girusun da dahil olduğu bir gurup yapıdan oluşur. Bu alanlar verilen bir uyarıya karsı gösterilen duygusal cevabi kontrol etmede önemlidir. Bu sistemin pir parçası olan hipokampusun ise öğrenme ve hafıza olaylarında önemli fonksiyonu vardır.
Bazal Ganglia: Ganglia kelimesi ganglion kelimesinin çoğuludur, yani ganglionlar anlamına gelir. Bazal ganglia hareketin koordinasyonundan sorumludur. Globus pallidus, kaudat nükleus, subtalamik nükleus, putamen ve substantia nigra denilen yapılardan oluşur.
Orta beyin: Orta beyin superior ve inferior kollikuli ve red nükleustan oluşur. Orta beyin görme, duyma, göz ve vücut hareketlerinden sorumludur.
Karşılaştırmalı anatomi
Özellikle, 3 hayvan grubunda komplike beyin bulunmaktadır: eklembacaklılar (artropod) (örneğin: böcekler ve kabuklu hayvanlar), kafadanbacaklılar (cephalopod) (örneğin: ahtapot ve mürekkepbalığı), ve omurgalılar. Eklembacaklıların ve kafadanbacaklıların beyni, birbirine paralel ikiz sinirden meydana gelmektedir. Eklembacaklılar üç loptan ve görme işlemi için oluşmuş göz arkasındaki geniş “optik lop”lardan oluşan merkezi bir beyine sahiptir.
Omurgalıların beyni, sonradan omuriliğe dönüşecek olan arkadaki bir nöral tübün öndeki kısmından gelişir. Omurgalılarda beyin kafatası kemikleri tarafından korunmaktadır. Serebral korteksin kıvrım sayısı, filogenetik ve evrim basamağındaki yeri belirler. Kıvrım sayısı arttıkça basamak yükselir. Balık, sürüngen gibi ilkel omurgalılar beyninin dış katmanlarında altı katmandan daha az nörona sahiptir. Bu konfigürasyona allokorteks (veya heterotipik korteks) adı verilmektedir.
Memeliler gibi daha komplike omurgalılarda, allokortekse ilaveten altı bölmeli neokorteks (veya homokorteks) bulunmaktadır. Memelilerde, daha fazla kıvrımlı beyin, daha gelişmiş beyinle karakterizedir. Bu kıvrımlar, kafatasına sıkışmış beyindeki nöronlara daha geniş bir alan sağlamaktadır. Kıvrılma, daha fazla gri maddenin daha az bir hacmin içine yerleşmesini sağlar. Kıvrımlar tıp dilinde gyrus (çoğul gyri), kıvrımlar arası boşluk da sulcus (çoğul sulci) olarak adlandırılır. İnsan beyni üç zarla sarılmlştır.Bunlar,En dışta Duramater,ortada araknoid tabaka,en içte ise Piamater bulunur… Beynin genel histolojik incelenmesi kişiden kişiye değişmese de, yapısal anatomi incelemesi farklı olabilmektedir. Temel embriyolojik bölümlerin tersine, spesifik gyrus veya sulcusların yeri, birincil duyu bölgeleri ve diğer yapıların yerleri türlere göre değişebilmektedir.
Omurgasızlar
Böceklerde beyin dört bölümden oluşur: optik bölmeler, protoserebrum, dutoserebrum, tritoserebrum. Optik bölmeler her bir gözün arkasında bulunur ve görsel uyarıyı sağlar. Protoserebrum, kokuya cevap veren mantar vücudu ve merkezi vücut kompleksini barındırır. Arı gibi bazı türlerde mantar vücut kısmı görme duyusundan da uyarı almaktadır. Dutoserebrumda kokuları birbirinden ayırt etmeyi sağlıyan ve baştaki antenlerin dokunma reseptörlerinden bilgi alan anten lobları bulunmaktadır. Sineklerin ve güvelerin anten lobları oldukça komplikedir.
Kafadanbacaklılarda beynin özofagus tarafından ayrılmış iki bölgesi vardır: supraözofagal kütle ve subözofagal bölge. Bu iki kütle birbiriyle iletişimini bazal loplar ve arka magnoselüler loplarla sağlar. Geniş optik loplar bazen beynin bölmesi olarak tanımlanmaz çünkü anatomik olarak beyinden ayrıdırlar ve optik saplarla beyine katılırlar. Ama optik loplar görme işlemini sağladıklarından fonksiyonel olarak beynin bir parçasıdır.
Toplam okunma (6730) Bugün(7) Son okunma tarihi (08 September 2010)
Bir Freud-Kohut Karşılaştırması: Dinden Dönme mi, Sinerji mi? – Michael Franz Basch Ocak 22, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Pek çok psikanalist için Kohut’un Freud psikanalizinden ayrılışı kendilik psikolojisi olarak bilinen sunuşu (1971) ile değil; bize sık sık söylediği gibi, kendince en önemli katkısı olan ‘İçebakış, Eşduyum ve Psikanaliz’ (1959) ile daha önce başlamıştı. Bu denemede Kohut, psikanalizin özünün, eşduyumsal anlamaya giden yolda analistin hastanın psikolojik yaşamına girmesi yoluyla, hastanın sözcüklere dökülmüş içebakışlarının daha derin anlamlarına doğru işbirlikçi bir atılımla, insan düşüncesi ve güdülenmesinin araştırılması olan ve eşduyumsal anlamayı sağlayan, Freud’un psikanalitik yönteminin keşfinde yattığını gösteren tarihsel ve epistemolojik kanıtları ortaya koymuştu.
TARİHSEL GELİŞİM
Freud nörozlarla çalışmaya gerçekten rastlantı eseri başlamıştır (Jones, 1953). 1885′te, o sırada 29 yaşında Viyanalı bir nöroloji araştırmacısı iken, Salpetriere Hastanesi’nde çocuk beyni örneklerini çalışıp çocuk nörolojisi konusundaki bilgisini ilerletmek üzere Paris’e gitmişti. Oradaki patoloji laboratuvarının onu düşkırıklığına uğratmasına rağmen, çok geçmeden bölüm başkanı olan Jean Martin Charcot’nun haftalık konferanslarına çok ilgi duymaya başladı.
O günlerde pek çok doktor, anatomik bir temel bulunamayan hayali sorunlarının üstesinden gelebilmeleri için hastaların sağduyusuna seslenmek ve istençlerini kullanmalarını emretmek suretiyle nörozları iyileştirmekteki yetersizlikleriyle engellenmiş olarak, nörotikleri sıkıntıları hakkında suçlamakta ve daha fazla ilgiyi haketmeyen temaruzcular ya da düzenbazlar olarak gözden çıkartmaktaydı. Zamanın seçkin bir nörologu olan Charcot alışılmadık ancak geriye bakıldığında kesinlikle rastlantıyla, diğerlerinin kaos gördüğü yerde bir düzen keşfedebileceğini düşündü ve nörozların kalıtsal olarak güçsüzleşmiş beyin üzerinde duygusal örselenmenin etkisine bağlı bir hastalık olarak nitelenebilir olduğunu ileri sürdü ve böylelikle çalışmaya, sınıflandırmaya ve sağaltıma değer olduğuna ikna oldu. Charcot, hastalığı başlatmış ve hastanın belirtilerinin hasta hiç bilmeden atfedilebileceği unutulmuş örselenmeyi, örneğin demiryolu kazası gibi sıklıkla yaşamı tehdit eden bir sarsıntıyı yeniden canlandırıncaya dek hipnotik transın hastayı zaman içinde geriye götürmek için kullanılabileceğini izleyenlerine gösterirdi. Freud, Charcot’nun bulgularını onaylayarak bu hastaları kendisi araştırmaya başladı; ancak kısa süre sonra bu problemin kaynağı hakkında öğretmeninin yaptığı açıklamayla fikir ayrılığına düştü. Mantık ve bilinçliliğin aynı olduğunu kabul eden Kartezyen görüşü olduğu gibi kabul eden Charcot, nörotik belirtinin kaynağı hasta tarafından bilinmediğinden, belirti; serebral korteks tarafından üretilmiş mantıklı düşüncelerin dışındaki diğer şeylerin sonucu olmalıdır diye ileri sürmüştü. Ölmüş nörotik hastaların beyin otopsilerinde hiçbir kortikal hasar izi olmadığından, kortikal hasar; bazı anlarda korteksi mantık yoluyla güçlü duyguları boşaltmaktan alıkoyup, sonuçta ortaya çıkan duygusal yük ya da enerjiyi beynin aşağı merkezlerini uyaracak biçimde serbest bırakan, şimdiye dek bilinmeyen bir fizyolojik bozukluk olmalıydı. Histeri, saplantılar, zorlantılar, ya da kaygı durumlarının belirtilerini ortaya çıkartan; beynin subkortikal, usa vuramayan parçasının bu kışkırtılmasıydı. Bu belirtiler kendi içlerinde hiçbir anlama gelmiyordu; ve bir çocuğun piyano tuşlarına vurmasından ortaya çıkan sesler ne kadar gerçek müzikse o kadar mantıklı düşünceydiler.
Ancak Freud açıkça bu önyargılara boyun eğmemekteydi ve beyin hasarına uğramış olmaktan çok uzak olan hastalarının, eğer bir şey varsa da, ortalama zekanın üzerinde olduklarını çok geçmeden gördü. Belirtilerinin; bir kez anlaşıldığında, gereksinim ve ahlaki değerler arasındaki bir çatışma ile pazarlık için son derece zekice usa vurulmuş ve kılık değiştirmiş biçimde tasarlanmış oldukları ortaya çıktı; belirtiler bilmece gibi, günahı için hastanın uygulanmasını umduğu cezayı ifade ettiği kadar, hem yasak arzunun hem de doyumunun doğasını ifade ediyordu. Dahası bir nörolog olarak Freud (1888); bilinçliliğin, düşünce olarak adlandırdığımız kortekse ait problem çözücü etkinliğe eşlik etmek zorunda olması için bir neden görememekteydi. En sonunda, şu anda iyi bilindiği gibi, Freud, bilinçliliğin eşlik etmediği usa vurulmuş düşünce kanıtlarının düşler, ve dil sürçmeleri, unutkanlıklar ve yanlışlıklar gibi günlük yaşamdaki yanlışlıkların gerisindeki güdüler çalışıldığında ve şifresi çözüldüğünde herkeste bulunacağını farketti.
Charcot’nun çalışmasını keşfettikten sonra Freud, Charcot’nun hipnotik araştırma yöntemini diğer bir öğretmeni olan Joseph Breuer’den duymuş olduğu örseleyici duygusal anıların katartik boşaltımı ile birleştirdi. Bu teknik, nörotik patolojinin sağaltım ve araştırması için temel oldu ve terapide psikanalitik yöntem haline gelmek için gerekli öncülleri sağladı (Breuer ve Freud, 1893-1895; Basch, 1983b).
DÜŞÜNCE OLUŞUMU PSİKANALİTİK KURAMININ KÖKENLERİ
Genel bir bilimsel psikoloji kurma hedefi Freud’u ilkin Andersson’un (1962) ‘beyin mitolojisi’ olarak adlandırdığı ‘Bilimsel Bir Ruhbilim Projesi’ (Freud, 1895a)ni ortaya çıkartmaya ve daha sonra da bunu anatomik olmayan zihinsel aygıtın (Basch, 1975b, 1976a, 1983a) çeşitli uyarlamalarına dönüştürmeye girişmesine yol açtı. Bunlar kazık çit olarak adlandırılan modeli (Freud, 1900); bilinçdışı, bilinç öncesi ve bilinçli zihin durumlarına ayrılan topografik modeli (Freud, 1915a); ego ve idin son uyarlamalarını (Freud, 1923) içerir.
Bütün bu beynin işlev görmesi ve düşünce işlemlenmesi modellerini neyin işlemsel yaptığını anlamak için Freud’un psikolojik yazılarının çeşitli koleksiyonlarına hiç dahil edilmemiş Afazi Üzerine (Freud, 1891) adlı çalışmaya geri dönmeliyiz. Bu kitapta Freud yaşamı boyunca biliş kuramının temeli olarak kalan ve son yayınlarından sadece birinde karşı çıktığı (Freud, 1940) düşünce oluşumu modelini ilk olarak benimsemiştir. Varsayımı; düşüncenin, duyusal imgelerin kendilerini uygun olarak tanımlayan kelimelerle birleşmesiyle mümkün olacağı ve, per contra (bunun tersine)ÇN, kelimeler olmaksızın duyusal imgelerin bilinçlilikten ve bilişsel olgunlaşmaya katılmaktan uzak tutulduğu şeklindeydi. Eylem için güdülenmeyi duyusal bir imgeye bağlanmış içgüdüsel bir gücün miktarına atfetmişti. Çatışmalar içgüdüsel gerilimi boşaltma gereksinimi ve ketlenmemiş davranışa vicdan ve göreneklerle yapılan kısıtlanmalar arasında baş gösterecekti. İçgüdülerin gücünü kontrol etmekten aciz olan bedensel belirleyiciler olarak beyin ya da zihin, konuşma çağrışımlarını yasaklanmış duyusal imgelerden çekecekti. Bu görünümler daha sonra hem olgunlaşmalarını engelleyen düşünceden, hem de eylemle doğrudan doyum sağlamalarını durduran bilinçlilikten yalıtılacaktı. Bu kuramsal yapı, Freud’un, ya tersine çevirebilsinler ya da yüceltebilsinler diye gizli arzularını ve korkularını ifade edebilmeleri için kelimeleri bulmakta yardım ederek iyileştirdiği nörotik hastalarında gördüğü çatışmaya karşılık gelmekteydi. Freud için nörotikler temel olarak işlevsel afaziklerdi, ve terapideki başarısının düşüncenin gelişimine dair varsayımını geçerli kıldığını düşünüp yanıldı. Ne yazık ki Freud kuramını onaylıyor görünen tek bir hastalık üzerinde çalışmaktaydı. Uzun dönemde bu başarı, Freud ya da onu izleyen analistler tarafından psikanalizin kapsadıklarının tamamının fark edilmesini önledi.
Şunun vurgulanması gerekir ki yukardaki varsayımların hiçbiri bilindiğinin aksine psikanalitik kuramın bir parçası değildirler. Bütün bunlar Freud’un düşleri, psişik gerçekliği ve aktarımı keşfetmesinden ve işlemsellik öncesinin (Piaget ve Inhelder, 1969) ya da primer süreç (Basch, 1977) olarak adlandırdığı durumsal (Langer, 1982) simgelemenin şifresini çözmesinden önce formüle edilmişti. Freud ‘Proje’yi hiç yayınlamadığından ve son zamana dek ‘Afazi Üzerine’nin önemi farkedilmediğinden , analistler bu kavramların kökenlerini bilmiyorlardı. Freud’un daha sonraki yazılarının onları inandırmaya yönlendirdiği gibi , bu sonuçlara bir şekilde psikanalitik araştırma ile varıldığını varsayıyorlardı (Basch, 1983a).
GÜDÜLENMENİN PSİKANALİTİK KURAMININ KÖKENLERİ
Freud’un insan güdülenmesini açıklayan kuramını anlamak için bunun da bir varsayım olduğunu ve klinik gözlemlerinden ortaya çıkmasından değil de bu gözlemlerini açıklama girişimi ile diğer alanlardan türetilmiş olduğunu anlamak gerekir. 1885 ve 1900 arasında Freud’un zihinsel süreçler hakkında temel kuramlarının çoğunun oluştuğu zaman, biyolojide hormonların keşfedildiği zamandı. Kandaki kuvvetli kimyasal güçlerle vücudun bir bölümünün diğer bir bölümün çalışmasını etkilediği keşfi- örneğin büyümeyi uyaran salgılarını üretmesi için beynin tiroid bezini etkileyen bir kimyasal (hormon) salgıladığı – devrim yapmış bir açıklamaydı, ve nörotik hastalarıyla çalışmalarında gözlemlediklerini açıklamaya çalışmak için Freud’un bundan alıntı yapması şaşırtıcı değildir.
Freud’un ilgisini çeken nörotik fikirlerin gücüydü- sağduyunun üstesinden gelebiliyorlardı ve başka bir anlamda kusursuz bir biçimde sağlıklı bir kişiyi tam olarak felç edebiliyorlardı. Bu gücü nereden alıyorlardı? Klinik olarak hastalarını hipnotize ederek ve yaşça geri döndürerek Freud, çocukluktaki cinsel deneyimlerin ve/ veya düşlemlerin sonradan nörotik fenomenler haline gelenler için bir temel oluşturmaktan sorumlu olduğunu keşfetti. Bu klinik bulguyu biyolojik bir spekülasyonla birlikte ortaya koydu: Testis salgıları kimyasal olarak ya da testislerin çevresindeki bağdokuyu gererek mekanik olarak, orada bulunan cinsel fikirleri harekete geçirmek üzere beyine mesajlar göndermektedir. Freud bu dönüşümün mekaniğini açıklayamamış, bunu somatik olan ile psişik olanın arasındaki ‘esrarengiz sıçrama’ olarak adlandırmıştı. Her olayda davranış için güdüleyici gücü sağlayan, cinsel enerjiye dönüştürülmüş bu bedensel cinsel salgıydı. Nörotik fikirler çok güçlüydü çünkü diğer fikirler ve güdülere göre bu gücün fazlasını çekmekteydiler ve böylelikle zihinsel yaşam üzerinde baskındılar (Freud, 1895b, p.108).
Bu en ilksel, bütün olarak görüşe dayanan ve uzun zaman önce aksi kanıtlanmış fikir, Freud’un içgüdü kuramının ve cinselliğin bütün güdülenmelerin temeli olduğu fikrinin temelidir.
Freud başlangıçta iki temel içgüdü ya da dürtü1 olduğunu ileri sürdü: kendini koruyucu ve türü koruyucu ya da cinsel. Daha sonra ( Freud, 1933) bunu, cinsel dürtünün hem kendini hem de türü korumaktan sorumlu olduğu ve saldırganlık dürtüsünün cinsel dürtüye zıt çalışan ölüm içgüdüsüne ilişik olduğu şeklinde cinsel ve saldırgan dürtüler olarak değiştirdi. Freud kendini koruyucu dürtünün ya da ego, içgüdü ve sonradan saldırgan dürtünün bedensel kaynağının ne olabileceğini hiçbir zaman berraklaştırmadı. ( İnanması zor ama 100 yıldır bu alana hakim olan bu kuramın üzerinde durduğu temel gerçekten budur).
Freud davranışın güdülenmesinde cinsel temel varsayımının doğruluğunu zihninde oluşturduktan sonra bunu çeşitli şekillerde değiştirdi; böylelikle haz-hoşnutsuzluk ilkesi olarak da bilinen güdülenmede gerilimin azaltılması kuramı ortaya çıktı. Yine bu tek taraflı bir fikirdir: beden işlenmemiş biçiminde cinsel davranış olarak körlemesine ifade arayan cinsel uyarıyı üretmeyi sürdürür. Önce ebeveynler sonra da en geniş anlamda toplum olmak üzere kültür bu kadar tam anlamıyla bencil bir ifade biçimine izin veremez ve boşalmaya karşılık engeller koyar. Bu kısıtlama, cinsel uyarı beyin ya da zihinsel aygıtta biriktikçe gerilim yaratır. Bu gerilim hoşnutsuzluk olarak deneyimlenir. Beynin ya da zihinsel aygıtın toplumun gereksinimleriyle uyum halinde olan bölümü – Freud’un önce gerçeklik ilkesi, sonradan ego olarak adlandırdığı- cezalandırılmaksızın cinsel uyarılmayı boşaltabileceği uzlaşmalar bulmaya çalışır. En iyi yol, yüceltmeden,yani sonradan toplum tarafından
—————————————————————————————————————-
1Dürtü ya da Almanca trieb, içgüdünün değişmiş bir biçimidir. İlkel hayvanlarda içgüdü, davranışı çok dar, katı bir biçimde belirler; gelişmiş hayvanların içgüdüsel gereksinimlerini ( açlık, susuzluk, solunum ve cinsellik) nasıl karşılayacakları konusunda bazı seçimleri vardır. Davranışta birtakım seçimler olduğunda kör bir içgüdüden çok dürtüler söz konusudur.
cezalandırılmak yerine ödüllendirilecek çalışma ve oyun ile cinsel enerjiye vekaleten çıkış yolları bulmaktan geçer. Eğer bu işe yaramazsa, savunmalar içgüdüyü, bilinçdışına itmeye çalışarak ve zihinsel aygıtın makul, gerçeğe yönelimli bölümü olan bilinç öncesine giriş yolu bulmasına izin vermeyerek bastırmaya çalışırlar.Bastırıldıktan sonra bu yasak fikirler, halen içgüdüsel güç üzerlerinde iliştirilmiş olduğundan, baskı uygulamayı ve yasak doyum aramayı sürdürürler. Bastırmadan kaçmaları halinde ikinci bir savunma hattı nörotik belirti oluşturmadır – hem arzuyu doyuran hem de böyle bir arzusu olduğu için hastayı cezalandıran bir boşaltım yolu. Böylelikle örneğin histerik bir kadın yarı cinsel nöbetlerle gerilimini azaltabilir, ancak aynı zamanda hastalığı tarafından eğersizleştirilerek altta yatan fikirleri için cezalandırılmakta ve evlenebileceği bir erkek bulmaktan mahrum kalmaktadır – ve bunun gibi.
Yani Freud’un tasarladığı, bir depo (beyin) içinde biriken temel bir güç kaynağı (cinsellik) olan ve basınç çok yükseldiğinde boşaltılması gereken bir zihinsel makineydi. Aslında bir değil iki depo vardı. Biri, içine işlenmemiş içgüdünün döküldüğü ve sözel olmayan algılamalarla birleştiği, ve daha sonra bilinçdışının id bölümü olarak adlandırılmış sistem bilinçdışıydı. İkincisi, içinde değişmiş, yansızlaşmış içgüdüsel enerjinin çalışma ve sevgi için kabul edilir bir biçimde kullanılabildiği bilinçli, daha sonra ego olarak adlandırılmış sistem önbilinçti.
Freud’un kendisi, dürtüler ve içgüdülerle ilgili kuramlarının klinik bulgularını açıklama tarafına çekilmiş biyolojik tahminler olduğunu gizlemeksizin açıklamıştır. Söylediğine göre bu fikirler psikanalitik gözlemlerden türetilmeyip, daha çok ileri sürülmüşlerdir (Freud, 1915b). Bu varsayımların belirsiz olduğunu ve en azından yetersiz olduğunu kabul etmiş ve içgüdü kuramından psikanalizin ‘mitolojisi’ olarak söz etmiştir (Freud, 1933, sf.95). Freud, libido ve içgüdülerin doğası kuramlarının sonunda uygun bir organik temel bulacağını önceden söylemiştir; ancak içgüdülerin kesin bir kuramının yokluğunda, psikolojik bulguları temelinde içgüdülerin biyolojik öncülleri hakkında tahmin yapmakta kendisini mazur görmüştür (Freud, 1914). Şimdi şurası gerçek ki Freud bunları yararlı bulduğunda, sanki tekrarlanan kullanımlar varsayımları daha gerçek yaparmış gibi (Basch, 1976a), analiz dışı tahminlerin başlangıçtaki denemelik doğası unutulmaya yüz tuttu. İşte içgüdü ve dürtü kuramı hakkındakiler bunlardı.
PSİKANALİTİK KURAMIN KÖKENİ
Psikanaliz; Freud (1) erişkin nörotik hastalarının ilerletilmiş anılarının aslında çocukluk düşlemleri olduğunu; (2) daha sonraki davranışı etkilemesi söz konusu olduğunda, psişik gerçekliğin dış gerçeklik kadar belirgin olduğunu; ve (3) hastanın arzuladığı ya da korktuğu çocukluk düşlemlerini şimdiki duruma yansıtmak suretiyle erişkin gerçekliğine dönüştürme çabasının doktor ve hasta arasındaki ilişkide kendisini gösteren sürekliliği olan bir süreç olduğunu anladığında araştırmacı bir yöntem olmaya başlamıştır. Freud çalışmalarında nörozun çözümlenmesini sağlayanın bu aktarımın yorumu olduğu esasında durmuştur. Eski örselenmenin, hastanın düşünsel yaşamı kadar duygusal yaşamıyla da meşgul olan analistle yeniden ortaya çıkması durumunda iyileştirilmesi ve sonuçta sağaltıcı olduğunu kanıtlanmasıdır. Aktarımın sürdürülmesi, incelenmesi ve çözümlenmesi, psikanalizin temeli oldu ve bugün de böyledir. Psikanalitik yöntemi belirleyen buydu ve ana önemi bütün analistlerce kabul edilmiş büyük olasılıkla tek ilkedir.
Psikanalitik kuramın sorunu psikanalitik yöntemin en azından en başta çok iyi işe yaramasıdır. Gerçekten o kadar işe yarar ki, formülleştirilmesi psikanalitik yöntemin uygulanmış olmasıyla uyarılmış olması gereken kuram ve bunun gerçekten psikanalitik etiketini hak etmesi hiçbir zaman göze görünür hale gelmez. Bunun yerine Freud psikanalitik yöntemin başarısının, düşüncenin gelişimi kuramı ve zihnin ve beynin nasıl çalıştığı kavramı ile ilgili genel kuramının deneysel kanıtı olduğunu hissetmiştir. Mantık dizgesini aşağıdaki hat üzerinde kurmuş görünmektedir: Çocukluk cinselliğinin giderek uğradığı değişimler, nörozun nihai başlangıcı için temel oluşturur. Düşler, dil sürçmeleri ve sağlıklı kişilerde görülen günlük yaşamdaki diğer yanlışlıklar; çocukluk cinselliğinin, normal gelişimin bir parçası olduğunu göstermektedir. Bu nedenle nörotik hastaların analizinde yeniden inşa edilen gelişme bütün insanların gelişimini yansıtır: Nörozlar diğerlerinde ödipal çatışmanın çözülmesi yoluyla çoğunlukla gözden saklanmış olanı kalın kabartmalarla gösterir. Benzer şekilde Freud nörotik gelişimi günlük erişkin mantığının kurallarını izlemeyen bir düşünce sürecinin sonucu olarak görmüştü. Herkes böyle bir düşünce süreci biçiminin düşlerdeki ve günlük yaşamın yanlışlıklarındaki evrenselliğini sergiler. Bu temelde Freud, beynin ya da zihnin yaşamdaki sorunlarla uyum sağlamaya giriştiği en erken biçim olan, birincil süreci keşfetmiş olduğu sonucunu çıkartmıştı (Basch, 1983a).
Geriye bakıldığında, tabii ki, bu çeşit sonuçlar ‘non sequitur’dur (birbirini izlemez)ÇN. Bir nörozun analitik çalışması yoluyla sunulan, gelişime dair içgörü, kendi içinde, bütün çocukluk gelişiminin ya da erken gelişimle ilgili önemli her şeyin artık anlaşılmış olduğu garantisini sunmamaktadır. Mantığın önünde gelen bir düşünce işlemlenmesi usulünün şifresini çözme yetisi bizi en erken ya da birincil süreçle temas haline getirir diye de olduğu gibi kabul edilmez (Basch, 1977).
Psikanalitik metapsikoloji (Basch, 1973) olarak adlandırılan açıklayıcı kuramın temelini oluşturan, gelişimin psikanalitik görüşü, genel psikolojiyle ilgili beş koşula dayanır. Psikanalitik yöntemin keşfinden önce Freud tarafından geliştirilmiş bu koşullar aşağıdaki gibidir:
Beyin ya da zihinsel aygıtın amacı, yaşamın korunmasıyla en fazla uygun olacak düzeyde uyarandan kaçınmak ya da en azından en düşük düzeye indirgemektir.
Düşünce gelişimi doğrusaldır; çocuğun kendilik ve dünyayı anlaması daha az karmaşık olmakla birlikte temel olarak erişkinlerde bulunan aynı algı ve biliş ilkelerine dayanmaktadır.
Düşüncenin yoğunluğu -duygulanım bileşeni- kendisini bir arzuya iliştiren ve davranış üzerindeki etkisini belirleyen ileri sürülmüş bir ‘psişik enerjinin’ niceliğiyle belirlenir.
Konuşmanın gelişimi düşünceden öncedir ve düşünce için gereklidir.
Gerçek düşünce, sözel mantıkla denktir ve duyusal, resimli görüntülerin daha karmaşık ve sonradan kazanılmış kelime imgeleriyle birleşmesi yoluyla olası hale gelir (Basch, 1983a).
Bugün biliyoruz ki bu ileri sürülen koşulların her biri yanlıştır. Gerçek olan, daha çok, Freud ve sonuçta çevresinde bir araya gelen iş arkadaşlarının gelişim için başka bir seçenek oluşturan ve daha kabul edilir bir kuramı olası kılacak kanıtlarının henüz olmamasıydı. O zamanlar fark edilmemesine ve şimdi bile pek çok analist tarafından böyle olduğu kabullenilmemesine rağmen Freud’un gelişim varsayımının deneysel olarak reddi yetişmemişti. Kısaca tedaviye gelen hastaların belirtileri prensipte, çocuğun cinsel gelişiminin değişimlerinin araştırılması ve yorumlanmasıyla iyileştirilmiş olmalıydı; ancak bu yolla yarar sağlanamadı.
PSİKANALİTİK KURAMIN UYGULANMASININ GENİŞLETİLMESİ
Psikanalistlerin nörozlar dışında şimdi narsisistik kişilik ve davranış bozukluğu olarak adlandırdığımız nedenlerden sıkıntı çeken hastaları her zaman olmuştur. Freud tarafından yapılmış yorum aşağıdadır (1919).
Çok çaresiz ve sıradan yaşamı sürdüremeyen hastaları sağaltıma almaktan kaçınamayız öyle ki onlar için analitikle eğitici etki birleştirilmelidir; hatta çoğunluk için bile zaman zaman ortaya çıkan durumlarda hekim bir öğretmen ya da akıl hocasının yerine geçmek zorunda kalır. Ancak bu her zaman büyük bir dikkatle yapılmalıdır ve hasta bize benzemesi için değil kendisine has doğasını bağımsızlaştırması ve gerçekleştirmesi için eğitilmelidir [ p.165] .
Benzer şekilde Freud (1937) terapötik analiz olarak adlandırılanın tersine karakter analizi gerektiren hasta grubunu analiz etmenin zorluklarına değinmişti. Bu olgularda sonlandırma özellikle tatminkar ya da kesin değildi, amaçları alçakgönüllü olsa bile, sağaltımın sonuçları sınırlı ve en iyi olasılıkla çelimsizdi (p.250). Bu hastaların analizlerinde Nacherzieung olarak adlandırılan, yetiştirilmelerini makul bir olgunluk düzeyine ilerletme çabasıyla tamamlamak için geç kalmış bir girişime gerek duydukları görülmüştü. Bu hastaların psikonörotik hastalara karşılık analitik divanlarda giderek daha fazla görülmeleri, psikanalizin uygulanması için genişlemekte olan alan olarak adlandırılan koşula yol açtı. Eğitici ve uyandırıcı çabalar biçiminde analistin kişiliğinin işin içine girmesi, bu hastaların olgunlaşmamış, takılı kalmış kişilik özelliklerinin üstesinden gelmek için zorunlu oldu: örneğin akıldışı talepkarlıkları, saygısızlıklara aşırı duyarlılıkları, analisti tanrılaştırmaya yatkınlıkları ve sonuçta analistin sadece insan olduğu ve kusursuz olmadığı ortaya çıktığı zamanki yoğun öfkeleri gibi.
Ancak bu çeşit müdahaleler psikanaliz için tatminkar olmaktan her zaman uzak olmuştur, çünkü diğer psikoterapilerin aksine psikanaliz için temel olan, aktarımın yönetilmesi değil, incelenmesi ve çözümlenmesidir. Kohut’un çalışması bu sorunun çözümlenmesini sağlayacak kapıyı açmıştır.
Kohut’a keşiflerinde, önyargılarını bir yana koyup kendisini dinlemesi için bir hastanın ısrarı yol gösterici olmuştu. Kendiliğin Çözümlenmesi (Kohut, 1971)’nde anlatılan Bn. F, olgunlaşmamış davranışlarının Kohut’un aktarımdaki cinsel ve saldırgan duygulara karşı direncinin göstergesi olduğu şeklindeki klasik yorumuyla ilerlemeyi inatla reddetmişti. Böylelikle sağaltımda gelişimin çok farklı ve erken bir dönemini bilinçdışı olarak yeniden canlandırmaya çalıştığının ayırtına varmasını sağlamıştı. Kohut sonunda farkına vardı ki, Bn. F ödipal çatışma dönemindeki bir çocuğun karşı cinsteki ebeveynine karşı harekete geçirdiği ikideğerli sevgiyi aktarmamaktaydı. Daha ziyade, çok erken bir tutumu, yani ebeveyni çocuğa ayrı bir birey gibi davranan biri gibi değil de örnek vermek gerekirse adeta Alaaddin’in cini gibi sadece çocuğun gereksinimlerini doyuran bir uzantısı gibi yapma gereksinimini ortaya koymaktaydı. Kohut hastanın kendisiyle kaynaşmak ve böylelikle kendisine ait duyguları ve varlığı olan bir birey olmasını ortadan kaldırma arzusunu kabul edebildiğinde , kendisini hastanın sevgi ya da saldırganlığının mutlak nesnesi olarak düşünmekten vazgeçti. Şimdi hastanın söylediğinin içeriği ve ahengiyle eşduyumsal olarak tını verebilmek için kuramsal önyargılardan yeterince bağımsızlaşmıştı. Hastanın çağrışımları, anıları ve duyguları, ve bunların doğurduğu yeniden yapılanmalar, Kohut’u, hastanın, önceden ifade ettiğini farzetmiş olduğundan çok farklı düşünceleri ifade etmekte olduğunu fark etmeye götürdü. Uygun bir anda hastaya erken çocukluğundan gelen bu gereksinimlerin hastanın demek istediği gibi yankılatılacağını ve dikkate değer bulunacağını gösterdiğinde, hasta anlaşılmış hissediyordu. Çağrışımsal berraklaştırma ve ayrıntılandırma bunu izliyordu ve aktarım derinleşiyordu. Çıkmaza sokulmuş olan analiz, aslında şimdi tatminkar bir sonuca doğru ilerlemekteydi.
Kohut’un aktarımın ödipal yönlerini değil de sürekli olarak diğer yönlerini araştırması yıllar içinde onu klasik psikonörotik hastanın analizinin temelinde ileri sürüleni genişleten ve katkı sağlayan bir gelişim kavramına yönlendirdi. Hastalarının yapılandırılmış, bütünleşmiş ve tutarlı bir kendilik duygusuna olan gereksinimlerini kendisine aktarmakta olduğunu fark etti. Biçimlendirici olmuş yıllar süresince, bu gereksinimlere karşılık olarak verilen en uygun yanıttan daha azı nedeniyle, varoluşlarının ve değerliliklerinin geçerli kılınması gereksinimini kendileri doyuramamaktaydılar. Bu hastalar; analistle, ya kaynaşmış gibi, böylelikle analistin hiç bağımsız bir varoluşu kalmayacak şekilde davranarak, ya da onu Tanrı benzeri bir konuma yükseltip paylaşmayı arzuladıkları bilgi ve güç gibi bütün erdemleri ona atfederek, iki yoldan biriyle ilişki kuruyorlardı. Eğer analist bu tutumları ortadan kaldırılması gereken yapaylıklar olarak ele almamışsa ve hastayı bunların tahminen gerçekdışı doğalarıyla yüzleştirmekten kaçınmışsa, bunlar şimdiye dek sıklıkla analiz edilmesi mümkün olmayan hastaların analizinde temel olan narsisistik ya da kendiliknesnesi aktarımına doğru ilerlemekteydi. Kohut, aktarımdaki ödipal dönem çatışmasını yinelemektense , bu hastaların kendiliğin çalışılabilir bir varoluşunu kurmaya yönelik başarısız bir girişime eşlik etmiş özlem ve düş kırıklıklarını yinelemekte olduğunu öğretmekteydi; böylelikle keşiflerine ‘kendilik psikolojisi’ etiketi iliştirilmiş oldu2 (Basch, 1981).
Kohut erken gelişimin üç temel gereksinimini ayrıştırmıştır:(1) Yeterliliğin geçerlilik kazanması ve onaylanması; (2) bebek ya da çocuğun üstesinden tatminkar bir biçimde gelebilmesi için yeterliliğini aşan gerilim ya da gerginlik zamanlarında korunması ve desteklenmesi; (3) bir yakını tarafından bir insan olarak kabul edilmesi. Bu gereksinimler belirgin olarak karşılanmadığında ya da yanlış anlaşıldığında terapötik ilişkide sonuç olarak yeniden harekete geçerler. Kohut bu yinelemeleri sırasıyla aynalama, idealleştirme, ve öteki ben aktarımları olarak tanımlar. Ayna aktarımında, hasta terapistin onayıyla geçerli kılınma arayışındadır; idealleştirme aktarımında terapiste kendisini koruyacak ve güç alacağı, hayran olunan ve güçlü bir yardımcı olarak saygı duyar; öteki ben aktarımında hasta tanıdıklığı, onun gibi olmanın sağlayacağı rahatlığı arar (Basch, 1988).
2Bütün bir kendilik gelişimi bakış açısından analitik hastaların gelişimine bakmanın pratik ve klinik sonuçları Kohut (1971, 1977, 1978, 1984), Strozier (1985), Elson (1987), ve Goldberg (1978, 1988) tarafından ayrıntılandırılmıştır. Kohut (1979), ilk terapisi kendiliknesnesi aktarımlarının keşfinden önce gerçekleşmiş ve ikinci terapisinde bu aktarımları bilgi olarak kullanılmış bir hastanın analiz ve yeniden analizini bildirmiştir. Kohut ve Wolf (1978), kendilik psikolojisinin ilkelerinin bir özetini yazmışlar, ve Wolf (1988) bu alana üstün bir tanıtım sunmuştur.
Ayna Aktarımı
Papousek ve diğer çocuk araştırmacılarının deneylerinin gösterdiği gibi bir bebek için hiçbir şey davranışı ile çevredeki olaylar arasındaki rastlantısal ilişkileri kurmak kadar pekiştirici olamaz. Bebek ve çocuklar için, iletişimde ve özerk davranışta yeterlilik sağlama arayışında olduklarından, uygun bir duygulanım yanıtı almak özellikle önemlidir (Basch, 1988). Ayna aktarımı hastanın üstünlük elde etme çabalarının geçerlilik kazanmasında zorluklar yaşadığını gösterir.
İdealleştirme Aktarımı
Hayran olunan güçlü bir kişilikle işbirliği yoluyla gerekli olduğunda güçlendirilmek ve korunmak için duyulan karşılıksız kalmış bir arzu, idealleştirme aktarımına yol açar. Bebek ve küçük çocuk ebeveynlerinin kollarında duyarlılıkla ama sıkıca taşınır ya da sarmalanırken durumundan memnuniyetin, emniyetin, ve temin edilmenin kendisine iletilmesi bu yeniden canlanmanın temelini oluşturur. Bu; saygı duyulan ve, tehlikedeyken, engellenmişken ya da anlam arayışındayken, kendilik sisteminin sağlamlığını sürdürebilmesi için gereken ilham, güç, ve diğer her şeyi verebilecek biriyle birlik olma gereksinimidir.
Öteki Ben Aktarımı
Bir terapi ilişkisinde yer alan kişiler arasındaki aynılık ya da tanıdıklık bağını kabul eden bir yanıt gereksinimi öteki ben aktarımı olarak adlandırılır. Bu olgu önceleri aynalanma sürecinin bir parçası olarak görülmüştü, ancak Kohut (1984) daha sonra her ikisi arasında bir farklılık tanımladı (ayrıca Detrick’e bakınız, 1986). Böyle yapmasını nedeni, öteki ben aktarımının insan olarak, tanıdık olarak, ya da türün diğerleriyle aynılık olarak kendini sessizce kabul ettirme gereksinimi gibi temel bir insan gereksinimine yanıt verdiği sonucunu çıkartmaktaydı. Bebek ya da çocuğun değerinin geçerlilik kazanması; başarılarının memnuniyet ve gururla fark edilmesi de gencin istediği gruba katılma gereksinimini karşıladığından, öteki ben aktarımının neden başlangıçta ayna aktarımının alt başlığı olarak yer aldığı anlaşılır. Ama günlük yaşamda öyle durumlar vardır ki; ne ülküleştirilenin daha büyük olan gücüyle birleştirmenin sakinleştiriciliği, ne de yetki ve başarıya tanıklık den aynalama değil de; insanın ancak kabul edildiğini hissettiği birinin yanında sessizce varlığını sürdürmesi yoluyla kendiliğin güçlenmesinin ortaya çıktığı görülür.
Şunun vurgulanması gerekir ki, Kohut ile aktarımın tanımının değişmiş olmasına rağmen, ele alınışı değişmemiştir. Hastaya analitik deneyimin üzerinde ve fazlasının anlamlı bir yaşantı sağlayacağı şeklindeki yanlış yolda bir çabada analistin hiçbir rolü yoktur. Kohut’un klinik kurama katkısının sonucu olarak farklı olan, analistin gidişatıdır. Analist artık kendisini ayna aktarımının ya da idealleştirme aktarımının gelişimine, henüz olgunlaşmamış ve tamamlanmamış yorumlarla ya da hastaya psişik gerçeklik yerine dış gerçekliği işaret etmekle (Basch, 1988), etkin olarak katılmaya zorlanmış hissetmemektedir.
Başlangıçlarını ve ortaya çıkma biçimlerini tanımaya hazırlanmamız için Freud bize psikonörotiğin cinselleştirilmiş aktarım çabalarına bizi hazırlayacak bir kuramsal çerçeve vermiş olmasına rağmen, diğer kendiliknesnesi aktarımlarının etkisi için bu geçerli değildir. Ülküleştirmeler, başka bir hastanın analisti baştan çıkartma girişimleriyle karşılaştırıldığında, analiste artık bir insan olarak yönlendirilmemektedir. Bunun tersi gibi görülebilmesine rağmen öylece oturup hastanın ne söylediğinin bilinçdışı anlamını düşünmek, büyük olasılıkla karşılayamayacağınız taleplere dair sizde olmayan bir önem yüklendiğinde, sahip olmadığınız erdemler atfedildiğinde, ve çeşitli güçler, özellikle terapötik güçler ile övülerek göklere çıkartıldığınızda rahatsızlık duyarken kolay değildir. Hastayı doğru yola sokmak ya da mide bulandırıcı derecedeki övgülerinin arkasında olumsuz duygular yattığına dair ısrar etmek zorunluluğu çok güçlüdür. Ödipal aktarımda olduğu gibi bizi sadece hastanın gereksinimlerinin duygulanım etkisinin ötesine götürecek bir kuram, bizi hastanın söylediklerinin o andaki anlamından yeterli derecede bağımsız yapar. Böyle bir kuram kendimizi korumak zorunda kalmaksızın duygunun aktarımını deneylememize izin verecek uygun bir eş uzaklık durumunu kolaylaştırır. Sadece bu koşullar altında bir hasta deneyerek ve parçalar halinde çocukluk arzularını ve korkularını ortaya koyar ve bunların analistle birlikte yeniden özetlenmesinde berraklaştırılmasına ve sonuçta yorumlanmasına izin verir.
Benzer şekilde, Kohut’un ayna aktarımları olarak adlandırılan deneyimine dayanan klinik genellemeleri, bizi hastanın büyüklenmeciliğiyle ve analistle kaynaşma gereksinimiyle nesnel olarak uğraşmaya hazırlar. Burada kendi bireyselliğimizi, diğerlerinin sadece amaç için araç olarak kullanılacak şekilde var oldukları, bebeklik ve çocukluğun nesnesiz durumu dönemini yeniden yaratmaya eğilimli bir hastanın ellerinde, ihlal edilmiş buluruz. Bunun neyi simgelediğini anladığımızda, hastanın aynalanma gereksinimi (çocuğun bireysellik potansiyelini ve önemini eş duyumla geçerli kılacak gereksinimini tanımlayan anımsatıcı bir terim) aktarım ortaya konuldukça analitik yanıtla karşılanabilir. Ortada rol yapma ya da hastaya hoşgörü gösterme diye bir şey yoktur. Hastanın anlaşılmamış değil, anlaşılmış hissetmesi yeterlidir. Analisti, kendisine karşı gerçek duygularından kaçınmakta olduğuna ısrar etmeyi bırakıncaya ve yorumlarını ve yeniden yapılandırmalarını hastanın analistin bir zamanlar Bn. F.’nin annesinin yapmış olduğu gibi hastanın ilgisinin merkezi olmayı talep etmesinden çok varlığını ve etkinliklerini onaylayacak kendiliknesnesi deneyimine yarayacak aktarım gereksinimine odaklandığında, Bn. F., aynalanmış, yani anlaşılmış hissetmişti. Böylelikle analizinde ilerleme kaydedebildi.
Birinin psikanaliz yapıp yapmadığını saptama ölçütleri, hastanın iyileşmesi ve gelişmesinin öncelikle hastanın analiste olan aktarımıyla ortaya konulan patolojisine dayanıp dayanmadığıdır; aktarım, hastanın kendisini anlama düzeyini arttırmak için yorumlanır ve hasta üretken bir yaşam sürebilsin diye önceden bozuk işlev gösteren yapıların onarılacağı ya da kusurlu yapıların güçlendirileceği noktaya doğru derinlemesine çalışılır. İleri sürdüğüm ölçütlere bakıldığında Kohut’un katkısı, klasik Freud analiziyle tam bir uyum halindedir. Gerçekten, psikanalizle psikoterapi arasına kesin bir çizgi çekmeyi bir kez daha olası kılmıştır. Nacherziehung örneğin narsisistik kişilik bozukluklarındaki hastaların gecikmiş olgunlaşmaları, aktarım analizi yoluyla geleneksel biçimde sağlanabildiğinden, psikanalizin görüş alanının genişlemekte olduğunu gerçekten iddia edebiliriz. Bu nedenledir ki psikonöroz ya da psikonörotik karakter bozukluklarının analizleri ile erken dönem kendiliknesnesi bozukluklarının analizleri arasında sıklıkla yapılan bir ayrıma karşı çıkmaktayım. Bu yarılma bu iki grup hastanın psikanalitik olarak ele alınması ya da anlaşılmasında özde farklı bir şeyin olduğu düşüncesine götürür. İnanıyorum ki psikanalitik kuram çerçevesinde Kohut’un kuramını incelemem, böyle bir farklılık olmadığını ortaya koymuştur (Basch, 1981).
KOHUT VE METAPSİKOLOJİ
Kohut’un çalışmasının kapsamı, metapsikoloji olarak adlandırılan psikanalizin açıklayıcı kuramı için psikanalitik uygulanmada olduğu kadar önemlidir. Kohut’un erişkin hastaların analizlerinde yapılmış gözlemlerine dayanan geriye dönük yeniden yapılandırmaları, erken zihinsel gelişime dair bugün bilinenleri pek çok yönden onaylar ve bütünler (Basch, 1977). Çocuk araştırmaları, bebeklerin kaçınmaktan çok uyarı aradıklarını ve düşüncenin bir konuşma ürünü olmadığını göstermektedir. Bu bulgular, bebek ile ebeveynleri arasındaki makul derecedeki eşduyumsal ilişkiye dayanan Kohut’un kendilik kavramıyla aynı düşüncededir. Çocukluk döneminin bebeğin sorun çözme yetilerini biçimlendirecek sözel olmayan anı izlerini inşa ettiği öğrenme dönemi olduğunu fark eden bir kuram, ancak, çocukluk yaşantısının yaşam boyunca karakter oluşumu üzerindeki etkisini açıklar. Piaget (Piaget ve Inhelder, 1969) öğrenme sürecinin sadece basit bir gelişmeden ibaret olmadığını; yüzeyde benzerlik gösteren olayların deneyimlemiş kişi tarafından ulaşılmış bilişsel gelişim dönemine bağlı olarak farklı yorumlandığını göstermişlerdir. Hastaların kendiliknesnesi aktarımında kurdukları ilişki biçiminin, eşduyumsal iletişimin başarısız olduğu gelişim alanlarını yansıttığına dair Kohut’un fark ettiği, bilişsel olgunlaşmanın hiyerarşik kavramıyla uygundur. İçinde barındırdığı çatışmalarla ödipal evre, çocuğun yeni kazanmış olduğu simgesel soyutlama ve somut işlemleme yeteneğini yansıtan, gelişime ait yalnızca bir evredir. Bütün gelişimsel sorunları bu terimlerle ele almak yanlış olur. Yenidoğanlarla bakıcıları arasındaki iletişim amacın içgüdüsel olarak türetilmiş psişik enerjinin boşaltımı olan temeldeki bir kapalı sistem kavramı yoluyla açıklanamaz. En başından beri ortada olan olgunlaşma karmaşıklıklarını açıklamak için yanlış düzeltici geri ve ileri bildirime izin veren bir açık sistem ileri sürülmelidir. Hem güdü ve hem de yoğunluğu içgüdü ve psişik enerjiden çok duygulanım yaşamının değişimleriyle ortaya konulabilir – duygulanım yaşamın başlangıcından sonuna dek iletişim ve bilişin temeli olarak hizmet eden, kalıtımla elde edilmiş bir otomatik ve otonom davranış kalıpları şeklinde anlaşılır (Basch, 1976b, 1988).
Kohut’un çalışması, Freud’un yönteminin, bulmayı umduklarının daima çıkageleceği dairesel bir kendini geliştiren kehanet olduğunu söyleyenlerin iddialarını çürütür. Potansiyel olarak aynı kendiliknesnesi aktarımı gibi gelişimin daima çalışılacak diğer yönleri vardır ve bunların bekledikleri yalnızca, analitik durumda yaşadıkları ile psikanalitik kuramın ait olduğu insan gelişimine dair daha büyük bir kuramın kapsadıkları arasındaki gerekli bağlantıları yapabilecek bir geçmişi, ve o derece kendisini analiz edebilme kapasitesi olan yetenekli bir analist aracılığıyla, Freud’un yönteminin uygulanmasıdır.
Psikanalitik kuramın yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği bir süredir açıkça bilinmekteydi, ama analistler klinik çalışmalarına zararlı olabileceğini hissettikleri bir risk almaktansa kendilerini diğer bilimlerden yalıtmayı yeğleyerek, bu gereklilikleri kabul etmekte isteksiz olmuşlardır. Kohut’un aktarımın geniş yelpazesi ve görüş alanını keşfi burada kısaca taslağı yapılmış değişiklikleri yapma gereksinimini klinik veriler temelinde açıkça gösteren, psikanaliz içinde ilk yöntemli karşı karşıya gelmedir. Şurası vurgulanmalıdır ki, metapsikolojideki bu yeniden gözden geçirmelerin hiçbiri Freud’un klinik keşiflerinin önemini hiçbir şekilde değiştirmemektedir. Değişen şudur ki, nörotik patolojiyi çalışmaktan öğreneceğimiz, gelişim hakkındaki bilgilerin, artık zihinsel yaşamın bütünü için örnekleyici olmayışıdır. Ödipal dönem ve değişimleri olgunlaşmanın bir yönünü biçimlendirmektedir ve, önemi Kohut’un kendilik-gelişimi kavramında kesinleşen karakter evriminin daha geniş bir taslağına böylelikle uymasıyla önemi azalmamaktadır.
Epistemoloji ve bilimsel bir kuram oluşturulması anlamında, yıllar önce terk ettiği yola psikanalitik kuramı, Kohut’un geri yerleştirdiğinin açık hale getirilmesi gerekir. Psikanalitik yöntem insan davranışının anlamına, güdüsüne dair verileri açıklar. Psikanaliz yalnız başına, Freud’un yapacağına inandığı gibi, genel bir psikoloji ortaya çıkartamaz. Diğer taraftan genel psikoloji, bilinçdışı güdülemeyi berraklaştıracak araştırmacı bir yönteme gerek duymaktadır. Geçmişte psikanalitik kuramın doğası hakkındaki karışıklık; psikanalizin getirecekleriyle kendi disiplinlerinin diğer yönlerini birbiriyle uyumlu hale getirmek için psikanalizin klinik başarılarını dikkate alan psikologlar için bile; bunu zor hatta olanaksız hale getirmişti. Kendiliknesnesi aktarımlarına dayanan güdülenme ve anlama dair bir psikanalitik kuram hastanın aktarımında yeniden yaratıldıkça, gelişiminin herhangi bir alanındaki ilişkilerin duygulanım anlamını araştırma yetisine sahiptir. Bu verilerin birikmesi, bütün düzeylerdeki insan davranışlarının araştırılmasında çok yararlı olacaktır.
SONUÇ
Kohut’un çalışması psikanalitik kurumla henüz bütünleşmemiştir. Kendilik psikolojisinin psikanalizden saptığını ve psikanaliz için bir tehdit oluşturduğunu hissedenler vardır. İnanıyorum ki bu eleştirenler kendilik psikolojisinden korkmaktadırlar çünkü kendileri serbest çağrışım verileri, bunlardan soyutlanabilecek kanun ya da klinik genellemeler, ve diğer alanlardan bunları açıklamak için ileri sürülmüş varsayımlar arasında kesin bir ayrım yapmakta başarısız olmuşlardır (Basch, 1973). Sadece ilk ikisi psikanalitik yöntemle doğrudan ilişkilidir. Sonuncu olan açıklayıcı kuram, ayrı bir tartışma alanına aittir ve bu kuramlardaki değişikliklerin psikanalitik önermelerin geçerliliği ile ilgisi yoktur. Açıklayıcı varsayımlar olarak içgüdülerin ve Ödip karmaşasının dışlayıcılığı ve merkeziciliğini, Kohut psikanalitik yeniden yapılandırmalarla bebeklik ve erken çocukluk dönemine dolaylı yoldan ışık tutup, kendilik kavramının gelişimindeki değişikliklerin sandığımızdan daha karmaşık olduğunu ortaya koyarak, kaçınılmaz olarak sorgulamıştır.
Kendilik psikolojisi, psikolojinin ayrı ya da yeni bir biçimi değil, geleneksel psikanalitik uygulamanın daha çok bir uzantısıdır ve bu uygulama için düzelticidir. Freud ve Kohut’un çalışmasını sanki temelde farklı durumları temsil ederlermiş gibi karşılaştırmayı düşünmek yanlışlık olur. Kohut, Freud’un klinik keşiflerinin mantıklı sonuçlarını benimseyebiliyordu, ve psikanalizde eşduyum ve içebakışın üstünlüğüne yaptığı vurguyla, Freud’un çalışmasını daha önce mümkün olmamış yönlere ilerletebiliyordu. Kohut’un bu katkıları psikanalitik bulguların yararlı ama yeni bir şey olmadığını açıklamak için ondokuzuncu yüzyıl biyolojisini Freud’un içgüdü kuramı şeklinde kullanmanın uygunsuzluğunun altını çizmiştir – çünkü içgüdü kuramı ve buna dayandırılan açıklamaların yıllardır hiçbir bilimsel temeli olmadığı bilinmektedir (Basch, 1975a).
Daha fazla sayıda analist Kohut’un aktarımının boyutlarını ilkin kendi analizlerinde, daha sonra da hastalarının analizinde anladıkça, psikanalitik düşüncede varolan ikilik kaybolacaktır. Ego psikolojisinin id psikolojisini izlemesi gibi, kendilik psikolojisi ego psikolojisinin evrimsel varisi olarak görülecektir. Ve Kohut kesinlikle her zaman olduğunu düşündüğü gibi Freud psikanalizine katkıda bulunmuş olarak bilinecek ve onurlandırılacaktır.
Toplam okunma (6873) Bugün(4) Son okunma tarihi (08 September 2010)
Psikanalizin Tarihçesi (2) – Sigmund Freud | Psikanalizin akıbeti, bu bilime karşı direniş gösteren Avrupa’da belirlenecekti Ocak 18, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy , add a comment <<Öncesi] Psikanalizin yayılması uğrunda Zürih psikiyatri ekolünün, özellikle Bleuler ve Jung’un gösterdiği büyük hizmetlerden ötürü şimdiye kadar tekrar takdir ve teşekkürlerimi belirttim. Koşulların alabildiğine değişik olduğu bugünkü durumda da aynı şeyi yapmaktan geri kalmak istemem O zamanlar bilim dünyasının dikkatini psikanaliz üzerine çeken başlıca etken, Zürih ekolünün psikanalize arka çıkmasıdır diye bir şey elbet söylenemez. Gerçek etken, kuluçka döneminin sona ermesi ve dört bir yanda psikanalize giderek artan bir ilginin gösterilmeye başlamasıydı. Ama her yerde bu ilgi, psikanalizi çokluk şiddetle yadsıma kılığında kendini açığa vururken, Zürih’te psikanaliz karşısında takınılan tutumun temelini tam bir benimseme oluşturmuştu. Ayrıca başka bir kentte Zürih’teki gibi mükemmel bir taraftar kitlesi bir araya gelmemiş, başka hiç bir yerde resmi bir klinik psikanaliz araştırmalarının hizmetine verilmemiş, psikanalizi bağımsız bir ünite olarak psikiyatri öğretim kapsamına alan bir klinik hocası başka hiç bir kentte çıkmamıştır.
Dolayısıyla, Zürihliler, psikanalizin benimsenip tutunması için uğraşan küçük topluluğun çekirdeğini oluşturdu. Ancak Zürih’te bu yeni tekniği öğrenip uygulama olanağı vardı. Bugünkü tarat tadarımdan çoğu, hatla bunların coğrafi bakımdan Viyana’ya isviçre’den daha yakın bölgelerde oturanları bile Zürih üzerinden kalkıp bana geldi. Uygarlığımızın büyük metropollerini sinesinde barındıran Batı Avrupa için eksantrik bir yeri elinde bulunduran Viyana, birçok yıldan beri birtakım ağır önyargılarla saygınlığına gölge düşürülmüş bir kent durumundaydı. Alabildiğine değişik ulusların temsilcileri akın akın seğirtip düşün yaşamı pek hareketli İsviçre’de bir araya geliyordu; Hoche’nin1* Freiburg’taki konuşmasında kullandığı bir deyimle ruhsal salgının yayılması bakımından isviçre’de bir enfeksiyon odağı özellikle önem taşıyacaktı.
Burghölzli’deki psikanalitik gelişim sürecine kendisi de katkıda bulunmuş bir mesiekdaşın anlattıklarına göre, bu bilimin adı geçen kentte daha çok erken yıllardan başlayarak ilgi uyandırdığı sonucuna varabiliriz. Jung’un 1902de gizli (okkult) olayları konu alan”1 kitabında benim Düş Yorumu’na ilk kez dikkatin çekildiği görülür. 1903 ya da 1904 yılından bu yana, yine benim mesekdaşın anlattığına göre, psikanaliz yine aynı kentte ön planda ilgi görür. Viyana ile Zürih arasında kişisel ilişkilerin kurulmasından sonra, 1907 yılının ortasında Burghölzli’de de bir dernek doğmuş, düzenli üyeler arasında psikanalizin sorunları konuşulup tartışılmaya başlanmıştır. Viyana ve Zürih ekolleri arasında bir birliğin sağlanmasından sonra, İsviçreliler asla bu birliğin salt alıp kabul eden parçasını oluşturnamış, kendileri de psikanalizin yararlandığı birtakım bilimsel çalışmalar ortaya koymuştur.
Wundt ekolünce başvurulan çağrışım deneyi, İsviçreliler tarafından psikanalizin hizmetinde, kullanılmış ve beklenmedik değerlendirmelere konu edilmiştir. Böylece psikanalitik bulgulamaların doğruluğu deneysel yoldan hızla kanıtlanıp, o zamana kadar psikanalistlerin yalnız okuyup İşitmekle yetindiği birtakım gerçekler, söz konusu bilimi öğrenenlere artık örneklerle sunulabilmiştir. Ve bütün bu çabalar sonucu, deneysel psikolojiyle psikanaliz arasında ilk köprü kurulmuştur.
‘Çağrışım deneyi psikanalitik tedavide her ne kadar ilgili vakanın geçici olarak niteliksel analizine imkân verirse de, psikanaliz tekniğine önemli bir katkıda bulunmaz ve psikanaliz uygulamalarında ille de kendisine başvurulması zorunlu değildir. Zürih ekolü ya da bu ekolün öncüleri sayılan Bleuler ile Jung tarafından bulgulanmış bir diğer gerçek çok daha büyük bir önem taşır. Bleuler, o zamana kadar tamamen psikiyatri kapsamına alınan bir sürü vakanın, psikanalizin düşlerde ve nevrozlarda varlığını kanıtladığı mekanizmaların (Freud mekanizmaları») dikkate Alınmasıyla ancak açıklığa kavuşturulabileceğini saptamıştı. Jung ise, psikanalitik yorum yöntemini erken bunama (Dementia praecox) kapsamına giren en acayip ve en karanlık vakalar üzerinde uygulamış, hastaların yaşam öyküleriyle yaşamsal yönelimlerinden bunların nasıl doğup çıktığını açık seçik göstermeyi başarmıştır. Dolayısıyla, psikanalizi artık daha uzun zaman göz ardı etmek psikiyatristler için olanaksız duruma gelmiştir. 1911de şizofreni üzerine yayınlanıp, psikanalitik gözlemi kliniksistematik gözlemle eşdeğer tutan Bleuler’in yapıtı, bu yoldaki başarıları adeta taçlandırmıştır.
Ancak, daha o zamanlar her iki ekolün çalışma doğrultusu arasında kendini açığa vuran bir ayrılığı burada belirtmeden geçemeyeceğim. Bir şizofreni vakası üzerinde uyguladığım psikanaliz denemesinin başarılı sonuçlarını daha 1897′de20 yayınlamıştım; ama vaka paranoid karakter taşıyordu, dolayısıyla Jung’un başvurduğu psikanaliz uygulamaları bakımından bir öncelik davasına kalkışamazdım. Ayrıca, benim için söz konusu vakada önemli olan, hastalık belirtilerinin açıklığa kavuşturulabilmesi değil, hastalığın ruhsal mekanizması, Özellikle bu mekanizmanın o zamanlar artık bilinen isteri mekanizmasına uygunluğu sorunuydu. Her iki hastalık mekanizması arasındaki ayrımlara henüz o zamanlar bir açıklık getirilmemişti. Çünkü o dönemde ben, nevrozlara ilişkin bir libido kuramını geliştirmeye yönelik çalışmalarda bulunmaktaydım; ilgili kuram, bütün nevrotik ve psikotik olayları libidonun normal dışı serüvenine, yani normal tüketim yollarından saptırılmasına dayanarak açıklayacaktı. Böyle bir bakış açısı ise, İsviçreli araştırmacılara yabancıydı. Bildiğim kadar, bugün bile* Bleuler, erken bunama çeşitlerinin organik bir nedenden kaynaklandığı kanısını elden bırakmamıştır. Yine aynı hastalık üzerindeki kitabı 1907′de yayınlanan Jung ise, 1908′de Salzburg’taki kongrede toksik bir kuramı savunmuştu. Bu da, libido kuramını kapı dışarı etmese bile üzerinden atlayıp geçen bir görüştü.21 İlkin başvurmaya yanaşmadığı bir malzemeden daha sonra fazlasıyla yararlanma yoluna gittiği için, Jung, ilgili konuda bir başarı sağlayamamıştır.
İsviçre ekolünün psikanalize yaptığı belki bütünüyle Jung’a maledilebilecek bir üçüncü katkısına, işin uzağındaki kimseler gibi pek değerli bir gözle bakamayacağım. Bu katkı, 1906 ve 1910 arasında sürdürülen diagnostik (tanısa çağrışım deneyleri’nden doğmuş kompleksler öğretişidir. İlgili öğretinin ne kendisi psikolojik bir kurama varılmasını sağlamış, ne psikanalitik öğretiler bütünü içine bir zorlamaya, başvurulmaksızın alınabilmiştir. Buna karşılık «kompleks» sözcüğü, psikolojik gerçeklerin tanımlanmasında başvurulan rahat ve çok vakit vazgeçilmez bir deyim olarak psikanaliz ülkesine gelip yerleşmiştir. Psikanalitik bir gereksinme nedeniyle ortaya atılan yeni isim ve deyimlerden hiç biri kompleks kadar geniş çapta rağbet görmemiş, kompleks kadar kötüye kullan’larak psikanalitik terimlerin oluşturulmasına zararı dokunmamıştır. Zamanla psikanalistlerin normal konuşmalarında «kompleks dönüşümü» diye bir söz geçmeye başlamış, bununla «bilinçdışna itilmiş nesnenin yeniden dönüp gelişi» anlatılmak istenmiş, doğrusu «ona karşı içimde ailerjim var» olması gerekirken, «ona. karşı bir kompleksim var» demek yavaş yavaş alışkanlık, durumunu almıştır. 1907″den başlayarak, Viyana ve Zürih ekollerinin birleşmesini izleyen yıllarda psikanaliz, günümüzde içinde bulunduğu bir atılımı sağlamıştr. Gerek bu bilime ilişkin yazılardaki yaygınlıkla onu uygulayan ya da öğrenmek isteyen hekim sayısındaki artış, gerek kongreler ve bilimsel derneklerde psikanalize karşı yöneltilen saldırıların çoğalması bunun kesin bir kanıtıdır. Psikanaliz alabildiğine uzak ülkelerin kapısından içeri ayak atmış, vardığı her yerde yalnız psikiyatristleri ürkütüp uyandırmakla kalmayarak, hekim dışı çevrelerdeki aydınlar n ve öbür bilim dallarında çalışan kimselerin de kendisine kulak kabartmasını sağlamıştır. Hiç bir vakit açıktan açığa psikanaliz taraftan görünmemesine karşın, bu bilimin gelişimini sempatiyle izleyen Havelock Ellis,2 Avustralya Asya T p Kongresi’ne sunduğu bir raporda şöyle demektedir: «Freud’s , psychoanalysis is now championed and carried out not only in Austria and Switzerland, but in The United States, in England, in India, in Canada and, I doupt not, in AustralaciaV* 1910 yıhnda Şili’nin Buenos Aires kentinde yapılan uluslararası kongrede, Alman asıllı olduğunu sandığım bir Şili’li hekim, çocuk cinselliği tezini savunmuş ve saplantı nevrozlarında psikanalitik tedavinin başarılarını övmüştür. Merkezi Hindistan’dan Berkeley Hill 4 adında bir İngiliz sinir hekimi, Avrupa’ya gelen nazik bir meslekdaşı aracılığıyla, psikanalitik yoldan tedavi ettiği müslüman Hindu’lardaki nevrozların tıpkı bizim Avrupa’lı hastalardaki nevrozlar gibi bir etiyolojiye sahip olduğunu bildirmiştir.
Psikanaliz, Kuzey Amerika’ya pek onurlandırıcı bazı durumların eşliğinde girdi. Boston yakınındaki Worcester üniversitesinin rektörü Stanley Hail tarafından Jung’la ben, üniversitenin yirminci kuruluş yıldönümü dolayısıyla yaP’lması planlanan törende psikanaliz üzerine Almanca konferanslar vermek için Amerika’ya çağrılmıştık. Pedagoji ve felsefe öğretimi yapan o küçük, ama saygınlığı yüksek üniversite camiasma mensup peşin yargılardan uzak kişilerin, psikanaliz alanındaki bütün çalışmaları izlediklerini ve öğrencilerine psikanaliz konusunda dersler vererek bu çalışmaların önemini ortaya koyduklarını büyük bir hayretle gördük. Aşırı erdemli Amerika’da hiç değilse akademik çevreler, günlük yaşamda müstehcen gözle bakılan bütün sorunları serbestçe konuşup tartışıyor, bilimsel açıdan ele alabiliyordu. Worcester üniversitesinde önceden hazırlıksız verdiğim beş konferans, daha sonra American Journal of Psychologie’de (Amerikan Psikoloji Dergisi) İngilizce yayınlandı, arası çok geçmeden aynı konferanslar Psikanaliz Üstüne (Über Psychoanalyse) adı altında Almanca basıldı.
Freud Psikanalizi bugün artık yalnız Avusturya ve İsviçre’de değil, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Hindistan, Kanada ve kuşkusuz Güneydoğu Asya’da savunulup uygulanmaktadır. (Ç.N.)
Jung ise teşhiste çağrışım ve «çocuk ruhundaki çatışmalar»üzerinde konuştu.
Verdiğimiz konferanslara karşılık L.LX>. şeref payesiyle onurlandırıldık. Worcester’deki o şenlik haftasında, psikanaliz beş kişiyle temsil edilmişti. Jung ile benden başka. Amerika gezisinde bize eşlik eden Ferenczi, ayrıca o zamanlar Toronto (Kanada) üniversitesinde çalışıp şimdi Londra’ya yerleşmiş bulunan Ernest Jones ve daha o vakitler New York’ta psikanalitik uygulamalara girişmiş A. Brill vardı.35 Worcester’deki en önemli kişisel ilişki, Harward üniversitesinde nöropatoloji hocalığı yapan J. Putnam’la. benim aramda kurulmuştu. Yıllar önce psikanaliz konusunda olumsuz bir yargıyı açığa vuran J. Putnam, sonradan çarçabuk psikanalize ısınmış, onu gerek içerik ve gerek biçim bakımından güzel konferanslarla kendi hemşeri ve meslekdaşlanna salık vermeye başlamıştı. J. Putnam’ın yüksek ahlâk görüşü ve gözüpek bir gerçek sevgisine dayanan karakterine karşı Amerika’da duyulan saygı psikanalize yarar sağlamış, belki psikanalizi erkenden felce uğratacak suçlamalara karşı Putnam bu bilimi savunmuş, ona arka çıkmıştır. Ancak ilerde kendi mizacından kaynaklanan güçlü etik ve filozofik eğilimin fazlasıyla etkisinde kalmış ve psikanalize kanımca gerçekleştiremeyeceği bir istek yönelterek, onun belli bir ahlâksalfilozofik dünya görüşünün, hizmetine girmesi gerektiği tezini savunmuştur: ama yine de Putnam’ın, vatanı olan Amerika’da psikanalizin başlıca dayanaklarından biri olarak kaldığını söyleyebiliriz.26
Psikanalizin yayılmasında ayrıca Brill ve Jones’in alabildiğine büyük hizmetleri geçmiş, kendilerini hiç düşünmeden hani harıl sürdürdükleri çalışmalarla gündelik yaşama, düşlere ve nevrozlara ilişkin kolaylıkla gözlemlenebilecek temel gerçekleri tekrar tekrar vatandaşlarının gözleri önüne sermişlerdir. Brill kendi uğraşılarının başarısını, hekimlik yapıp benim yazılarımı çevirerek, Jones ise öğretici konferanslar verip, Amerika’da yapılan kongrelerde hazırcevaplık taşan konuşmalar yaparak pekiştirmiştir.27
Kökleşmiş bilimsel bir geleneğin eksikliği ve resmi otoritelerin gevşekliği. Stanley Hall’in Amerika’da psikanalizi yaymak için sürdürdüğü çalışmaların işine yaramıştır. Ayrica Amerika’da işin başından beri karakteristik olan şey, akıl ve ruh hastaliklanndaki yönetici ve profesörlerin bağımsız pratisyenler gibi psikanalize ilgi göstermeleridir. Ama işte bu yüzden, psikanaliz çevresinde sürdürülen savaşın akıbeti, bu bilime karşı daha büyük bir direniş gösteren eski kültür merkezlerinin barınağı Avrupa’da belirlenecekti.
Zürih’ii A. Maeder’üı övülecek çalışmalan Fransız okuyucusu için psikanaliz öğretilerine açılan rahat bir kapı sağlamasına karşın, Avrupa ülkeleri arasında Fransa psikanalize en kapalı bir ülke olarak kaldı. Bu bilime karşı ilk ilgi kıpırdanışlan Fransız taşrasında açığa vurdu kendini. Morichau Beauchant (Poitiers) açıktan açığa psikanalizi: savunan ilk Fransız oldu. Bordeux’dan Regis ve Hesnard ise daha bu yakınlarda (1914)28 ayrıntılı, ama yer yer gerekli anlayıştan yoksun ve özellikle simgelere takılan2» bir inceleme30 yayınlayarak, bu yeni öğretiye karşı kendi vatandaşlanndaki önyargıları dağıtmaya çalışmışlardır. Paris’te hâlâ, Janet’nin 1913 Londra Kongresi’nde ustalıkla dile getirdiği kanı, yani psikanalizde iyi ve güzel adına ne varsa hep kendi görüşlerinin birazcık değiştirilmiş şekilleri olduğu, bundan öte bu bilimin hiçbir işe yaramadığı kanısı, egemenliğini sürdürüyora benzemektedir. Janet, adı geçen Londra Kongresi’nde, kendisinin psikanalizi gerektiği gibi bilmediğini ileri sürerek bunu örnekleriyle kanıtlamaya çalışan £. Jones’in bir dizi suçlamasını sineye çekmekten başka çıkar yol bulamamıştı. Janet’nin savlan doğru> sayılmasa bile, onun nevrozların psikolojisinin araştırılması, konusundaki hizmetleri yine de unutulamaz. İtalya’ya gelince, burada çok şeyler vaat eder gibi görüneni başlangıçtaki adımlar ileriye götürülerek daha geniş çevrelerin psikanalize karşı ilgisi sağlanamamış, oysa kişisel, bağların yardımıyla psikanaliz henüz erkenden Hollanda, topraklarına ayak atmıştır; van Emden’in, van Ophuijsen’in, van Renterghem’in (Freud ve Ekolü)*1 ve Stârcke kardeşlerin burada gerek kuramsal ve gerek pratik alanda başarıyla psikanaliz çalışmalarında bulunduklarını görmekteyiz.*3 İngiltere’de ise bilimsel çevrelerin psikanalize karşı. ilgisi pek ağır bir gelişim izlemiştir. Ancak, ortadaki belirtilere bakılırsa, İngilizlerin incelmiş gerçeklik duygusu ve.adaleti savunma tutkuları dolayısıyla, psikanalizin özellikle bu ülkede enikonu yayılma göstereceği anlaşılmaktadır.
İsveç’te hekimlik çalışmasında Wetterstrand’in yerini alan P. Bjerre, psikanalitik tedavilerde ipnotik telkini hiç değilse şimdilik bir kenara bırakmıştır. İsveç in Kristiania kentinden R. Vogt, 1907′de çıkan Psykiatriens gruntraek adlı kitabında psikanalize de yer vermiş, dolayısıyla psikanalizin varlığını görmezlikten gelmeyen ilk psikiyatri kitabı Norveç dilindo yaymlanm.ştır. Rusya’da ise psikanaliz hayli yayılmış olup, hemen bütün çevrelerce bilinmektedir. ısıe;deyse benim bütün incelemelerim ve psikanaliz taraftan daiıa başka kimselerin yazları Rusça’ya çevrilmiştir. Ne var ki, psikanalitik öğretilerin Rusya’da henüz derinliğine bir anlayışa konu olduğu söylenemez. Rus hekimlerinin bu > oldaki katkıları şu sıra pek önemsenecek giui değildir. Yalnız Odesa kenti, M. Wulff un şahsında usta bir psikanalisti sinesinde baniîdınyor. Psikanalizin Polonya bilim ve edebiyat na girişini en başta L. Jekel’in çabalarına borçlu bulunmaktayiz. Avusturya’ya coğrafi bakımdan pek bağlı, ancak bilimsel bak mdan ona pek uzak Macaristan ise şimdiye kadar psikanalize bir tek kimiyi, yani S iereaczi’yi armağan etmiştir; ancak Ierenczi’nin de bir topluluğa bedel bir kişi sayılacağım belirtmek gerekiyor.33
Almanya’daki durum ise, psikanalizin henüz bilimsel tartışmaların odak noktasını oluşturduğu, gerek tıp, gerek tıp dışı çevrelerde alabildiğine kesin bir direnişin görüldüğü, bu direnişin henüz son bulmadığı, dönüp dolaşıp yeniden tazelendiği, hatta zaman zaman güçlendiği söylenerek özetlenebilir. Hiçbir resmi öğretim kurumu şimdiye kadar psikanalize kapısını açmış değildir. Almanya’da. Psikanaliz uygulamasında bulunan başarılı pratisyenler üç beş kişiyi aşmıyor. Ancak, İsviçre toprağında kalan Kreuzling’te Biswanger’in, Holstein’da Marcinowski’nin yönettiği psikiyatri klinikleri gibi birkaç klinik psikanalize kapılarım aralamıştır. O kritik Berlin toprağında ise daha önce Bleuler’in asistanlığını yapan ve psikanalizin en seçkin temsilcilerinden biri olan K. Abraham’ın başarıyla tutunduğu görülmektedir. Şimdi burada anlattıklarımızın ancak dış görünüşü yansıttığı bilinmese, durumun aradan bir hayli yıl
geçmesine karşın değişmeden kalmasına şaşmamak elden geimezdi. Oysa bilimin resmi temsilcileriyle klinik yöneticilerinin ve Dunlara ister istemez bağımlı durumdaki genç elemanların direnişlerini fazla önemsememek gerekiyor. Psikanalize karşı olanların seslerini enikonu yükseltirken, psikanaliz taraftarlarının ürküp sinerek seslerini çıkarmamalarının anlaşılmayacak bir yanı yoktur. Psikanaliz ça1 ^malarına olan ilk katkıları gelecek hesabına hayli umutlar uyand ran psikanaliz taraftarlarından birçoğu, içinde yaşad klan koşulların baskısı karşıs.nda kendilerini çekip geriye almıştır. Ancak psikanaliz akımı önüne geçilmez bir güçie, ortalığı velveleye vermeden ilerleyerek gerek psikiyatristler, gerek tıp dışı çevrelerden kendisine yeni yeni dostlar edinmekte, bu konudaki yayınlar sayısı habire artan bir okuyucu kitlesini kendisine çekmekte, dolayısıyla, ilgili ak m karşıt gövüştekileri savunu çabalarını giderek iv. tt rmaya zorlamaktadır. Örneğin ben, söz konusu yıllar içerLinde belli kongrelerle bilimsel dernek oturumlarındaki tartışmalara ilişkin haberlerde veya bazı yayınlara ilişkin eleştirilerde, psikanalizin artık öbür dünyayı boyladığı, bundan böyle bir daha belini doğrultamayacağı, işinin bilirildı,,i giji Gözler okumuşumdur. Bunlara verilecek en güzel yanıtın, öldüğünü yanlışl kla ilan eden bir gazeteye^ Mark Twain’in çektiği telgraftaki şu cümle olması gerekirdi: «Ölüm haberimde aşırı abartma vardır.» Ölümünün her ilan edilişinden sonra psikanaliz kendisine yeni taraftarlar ve çalişma arkadaşları kazanmış, sesini duyuracak yeni yayın organlarına kavuşmuştur. Nihayet öldü olarak ilan edilmenin, sükûtla geçiştirilmeye yeğ tutulması gerektiğini söyleyebiliriz.
Yukarıda anlatılan yersel yayılmaya paralel olarak, nevrozlar öğretisi ve psikiyatriden yola koyulup öbür bilim dallarına siçramasıyla, psikanalizin içeriğinde de bir açıl’p yayılmanın gerçekleştiği görülür. Ancak psikanalizin gelişim tarihçesinin bu yönünü inceden inceye ele alamayacağın; çünkü Lowenfeld’in «Sınır Sorunları» adındaki kitap dizisinde çıkan Rank ve Sachs’ın mükemmel bir incelemesi,34 psikanalitik çalışmaların özellikle bu bakımdan sağlad ğı başarıları ayrıntılı biçimde okuyucuya sunmaktadır. Hem bu doğrultudaki çalışmalar başlangıç dönemindedir, ileri bir aşamaya ulaşmış durumları yoktur, çoğu çıkış noktası oluşturacak niteliktedir henüz, bazısı da tasarıdan başka bir şey değildir. Aklı başında bir kimsenin ilgili duruma psikanalizi suçlamak için bir neden gözüyle bakmaması gerekir. Üstesinden gelinmeyi bekleyen pek çok ödev var ortada, ama bu işte görev alanların hepsi bir avuç insanı geçmiyor. Söz konusu kimselerin çoğunluğunun da asıl mesleği hekimlik değildir; dolayısıyla, karşılarındaki yabancı bilimin uzmanlık alanına giren sorunlarına ister istemez amatörce eğilmek zorunda bulunuyorlar. Psikanalizden gelen bu elemanların amatörlüklerini saklayıp gizledikleri de yok; bütün istedikleri, sonradan gelecek uzmanlar için yolgösterici ve önceden yer tutucu bir rol oynamak, ilgili uzmanların kendileri işe koyulmak istediklerinde gereken psikanalitik teknik ve koşullan onlara salık verebilecek duruma gelmektir. Daha şimdiden azımsanmayacak bilgiler ele geçirilmişse, bu bir yandan psikanalitik yöntemin başarısından, beri yandan hekimlikle ilişkileri bulunmazken psikanalizi manevi bilimlere uygulamayı yaşamlarının kimsenin belli bir noktadan öteye geçemediğini hep ileri süregelmiştim. Ancak psikanalizde belli bir derinliğe inebilen kimsenin, sonradan bu konuda sağladığı başarılara sırt çevirip onları elden çıkarabileceğini doğrusu beklemezdim. Ne var ki, tedavinin gayet güçlü bir direnişle karşılaşılan ileri aşamalarının her birinde daha önce edinilmiş psikanalitik bilgilerden düpedüz geriye dönülebileceğini her gün hastalar üzerinde görüp yaşıyorduk. Diyelim bir hasta var da zahmetli bir çalışma sonucu psikanalitik öğretinin kimi parçalarını öğrenip kavraması ve bunlardan kendi malı gibi yararlanması sağlandı; bu durumda bazan içinde belirecek bir sonraki karşıkoymanın etkisiyle öyle olur ki, bütün öğrendikleri uçup gider, hasta yine o sırılsıklam acemilik günlerindeki gibi kendini psikanalitik gerçeklere karşı savunmaya kalkar. Psikanalistlerde de durumun hastalardakinden başka türlü olmadığını böylece öğrenmiştim. Adı geçen iki kopma olayının tarihçesini yazmak hiç de kolay ve imrenilecek bir ödev değil; çünkü bir kez bunun için gereken itici güç yok bende uğraşlarımda şimdiye kadar ne kimseden minnettarlık bekledim, ne de kendimi büyük ölçüde öç alma duygusuna kaptırdım; öte yandan, böyle bir şeyi yapmakla, bana karşı pek saygılı diyemeyeceğim kişilerin aşağılayıcı sözlerine hedef olacağımı ve «psikanalistlerin kendi aralarında birbirllerinin gırtlağına sarıldıkları» gibi dört gözle bekledikleri bir bahaneyi psikanaliz düşmanlarının ellerine tutuşturacağımı biliyorum. Bugüne kadar psikanaliz düşmanlarıyla kapışmamaya enikonu çaba harcamıştım; bugün ise psikanalizin eski taraftarlarıyla ya da kendilerini hâlâ psikanaliz taraftarı gösteren kişilerle savaşmak durumunda bulunuyorum. Ancak benim için yapılacak başka bir şey de yok; susmam, işin kolayına kaçmak ya da korkaklık olur, kendisine indirilen darbelerin gün ışığına çıkarılmasından daha büyük ölçüde psikanalize zararı dokunurdu. Öbür bilimsel akımları izleyenler, bu akımlarda da tıpkı psikanalizdekine benzer bozgunculukların ve anlaşmazlıkların patlak verdiğini bilecektir. Ama öbür bilimsel akımlarda daha bir titizlikle örtbas edilir bunlar; bir sürü geleneksel ideali yadsıyan psikanaliz, bu bakımdan da daha açıkyürekli bir davranışla ortaya çıkmaktadır.
Bana karşıt bir tutum takının her iki grup üzerine psikanalitik bir ışık düşürmekten de büsbütün kaçınamayışım, insanı pek üzen bir diğer tatsız durum oluşturmaktadır. Oysa psikanaliz polemik alanda uygulamaya pek elverişli değildir; analizden geçirilecek kimsenin rızasını, yol gösterecek bir kimseyle ona uyacak birinin varlığım gerektirir. Polemik uğrunda psikanalize başvuracak kişi, analizden geçirilerek kimsenin aynı silahı kendisine karşı yöneltebileceğini, dolayısıyla tartışmanın tarafsız bir üçüncü kişide şu ya da bu türlü bir kanının uyanmasına olanak vermeyecek bir yola sürüklenebileceğim düşünmeli ve buna göre kendisini hazırlamalıdır. Onun için, bu konuya el atarken psikanalize, dolayısıyla bazı mahremiyetlerin açıklanmasına ve saldırgan davranışlara elden geldiğince başvurmaktan kaçınacak, ayrıca psikanalizden yararlanıp bilimsel bir _ eleştiride bulunmak istemediğimi belirteceğim. Karşı çıkılmasını zorunlu saydığım öğretilerdeki gerçek olabilecek içerikleri alıp çürütmeye çalışacak değilim. Bu, psikanaliz alanındaki diğer yetkili kimselerin yapacağı ve şimdiye kadar biraz da yaptığı bir iştir. Ben, yalnızca, bu öğretilerin hangi noktalarda psikanalizin ana ilkelerine aykırı düştüğünü ve psikanaliz adı altında bunları ele almanın olanaksızlığını göstereceğim. Yani psikanalizden sapmaların psikanalistlerde nasıl ortaya çıktığını anlaşılır duruma sokmak için yararlanacağım psikanalizden. Ancak sapma yerlerinde tamamen eleştirisel açıklamalara girişecek, psikanalizin düpedüz hakkı olan bir şeyi de savunmaktan geri kalmayacağım. Nevrozların açıklığa kavuşturulmasını ilk ödev olarak karşısında bulan psikanaliz, karşıkoyma ve aktarım gerçeklerinden yola koyulmuş ve bir üçüncü gerçek olan amnezi (unutma) olayını da dikkate alarak, nevrozları hazırlayan cinsel içtepillerin geriye itimi ve bilinçdışı kuramlarını geliştirmiştir. Bunu yapmakla, insandaki ruhsal yaşamın eksiksiz bir kuramını verdiği gibi bir savla asla ortaya çıkmamış ve bulguladığı gerçekleri başka yollardan ele geçirilmiş bilgilerin bütünlenmesi ve gözden geçirilmesinde kullanmaktan öte bir amaç gütmemiştir. Oysa Alfred Adler’in kuramı bu amacın hayli dışına taşmış, insanların davranış ve karakterlerinin nevroz ve psikozlardan yola koyularak anlaşılabileceğini ileri sürmüştür. Oysa gerçekte hepsinden az nevrozlara uygulanabilecek bir kuramdır bu, nevrozları oluşum sürecinden koparıp öne alır. Uzun yıllar Dr. Adler’in inceleme ve araştırmalarını izlemiş, özellikle kuramsal alanda güçlü bir zekâsı bulunduğunu hep söylemişimdir. Benim tarafımdan şahsına karşı girişildiğini ileri sürdüğü «takip» eylemlerine61 gelince, böyle bir savın yersizliğine örnek olarak, Uluslararası Psikanalistler Derneği’nin kurulmasından sonra Viyana’daki yerel derneğin yönetimini kendisine bıraktığımı belirtmek isterim. Ancak, dernek üyelerinin ısrarlarına karşı duramayıp, bilimsel konular görüşülürken başkanlığı yine üstlenmeyi kabullendim. Dr. Adler’in özellikle bilinçdışınm değerlendirilmesinde pek yetenekli sayılamayacağını görür görmez, kendisine beslediğim güveni bir başka alana kaydırdım, bir gün gelip psikanalizle ruhbilim ve içgüdüsel olayların biyolojik temelleri arasındaki bağlantıları bulgulayıp açıklığa kavuşturabileceğini ummaya başladım; çünkü organsal yetersizlik konusunda yaptığı değerli inceleme62, bir bak: ma kendisine karşı haklı olarak böyle bir umut beslememe yol açıyordu. Gerçekten de Adler’in ilgili doğrultuda bir yapıt ortaya koymadığı söylenemez; ancak bu yapıt öyle bir özellik taşıyor ki, sanki kitabın kendi diliyle konuşacak olursam psikanalizi bütün savlarında haksız çıkarmak ve cinsel içgüdülere verilen önemin nevrozluların anlattıklarına sajça inanmaktan ileri geldiğini kanıtlamak için yazılmıştı. Dr. Adler’in söz konusu yapıtı kaleme alışındaki kişisel nedene de burada değinmekte sakınca görmüyorum, çünkü zaten kendisi Viyana derneği üyelerinden oluşan küçük bir topluluk karşısında ilgili nedeni belirterek şöyle demiştir: «Sanıyor musunuz ki, bütün ömrüm boyu gölgenizde yaşayıp gitmek benim için pek büyük bir zevktir?» Doğrusu genç birinin çıkıp, kitabının kaleme alınmasına yol açan nedenlerden biri olduğu zaten kitap okunduğu zaman görülecek bir açgözlülüğü kendisinde barındırdığını saklamadan itiraf etmesi, hiç de küçümsenecek bir davranış değil. Ancak, böyle bir açgözlülüğün elinde tutsak bile olsa, İngilizlerin o ince nezaket duygusuyla unfair diye niteledikleri, Almanların ise çok daha kaba bir sözcükle anlattıkları bir kişi durumuna düşmekten sakınmak gerekirdi. Bu bakımdan Adler’in ne büyük bir başarı sağladığını, çalışmalannı çirkin duruma sokan küçük hesaplardan gelme bir sürü ihaneti ve ilgili çalışmalarda kendini açığa vuran dizginlenemez bir öncelik tutkusunun belirtileri ortaya koymaktadır. «Nevrozlardaki tutarlılık» ve bunlara «dinamik bir açıdan bakış» konularındaki önceliği kendisine malettiğini, bir ara Viyana Psikanalistler Derneği’nde kendi kulağımla işitmiştim. Doğrusu, bu benim için büyük bir sürpriz oluşturmuştu; çünkü her iki ilkeyi de henüz Adler’i tanımıyorken kendimin savunduğumu sanmıştım hep.
Adler’in kendine ön sırada bir yer kapmak için gösterdiği çaba, yine de psikanalizin haynna yorumlanması gereken bir sonuç doğurmuştu. Aramızda uzlaşmaz bilimsel ayrılıklar başgösterip, kendisini Merkez Dergisi’nin yönetim kurulundan çekilmeye zorlamam üzerine Adler dernekten de ayrıldı, kendi başına bir dernek kurdu ve ilgili derneği önce özgür Psikanaliz Derneği gibi doğrusu zevkli bir isimle donattı. Gelgeldim biz Avrupalıların iki Çinli yüzünü birbirinden ayıran nüansları seçemeyişimiz gibi, psikanalizin uzağında yer alan kimseler de iki ayrı psikanalistin görüşleri arasındaki ayrılıkları da sezecek yetenekten yoksun bulunuyor. Dolayısıyla «özgür» psikanaliz, «resmî» ve «otoriter» psikanalizin gölgesinde yaşamını sürdürdü ve ona yalnızca bir ek diye görüldü. Derken Adler, şükranla karşılanacak bir adım atıp psikanalizle bağlantısını büsbütün kopardı ve Bireysel Psikoloji diye nitelediği öğretisini psikanalizden ayırdı. Nihayet Tanrı’nm bu dünyasında yerden çok bir şey yoktur, herkesin sere serpe gezip tozması elbette hakkıdır. Ama birbirini anlamayan ve birbiriyle geçinemeyen kimselerin de aynı çatı altında kalması özlenir bir şey değildir. Şu anda Adler’in «bireysel psikolojisi» psikanalizin karşısında yer alan, dolayısıyla’ ileride izleyeceği gelişim çizgisi psikanalizin ilgi alanı dışına taşan bir sürü psikoloji akımından biridir.
Adler kuramı, baştan beri bir sistem görünümünü taşımaktaydı; oysa psikanaliz, bir sistem oluşturmaktan titizlikle kaçınmıştır. Ayrıca adı geçen kuram, örneğin uyanık yaşamdaki düşüncenin düş malzemesi üzerinde uyguladığı ikincil (sekunder) işleme mükemmel bir örnektir. Bu kuramda düş malzemesinin yerine psikanalitik malzeme geçirilmekte, ilgili malzemeye ise düpedüz «ben» açısından bakılarak ben’in aşinası bulunduğu kategoriler arasına sokulmakta, bir başka dile aktarılmakta, tersine dönüştürülmekte ve tıpkı düşsel üründeki gibi yanlış anlamalara konu yapılmaktadır. Adler kuramının bir başka belirleyici özelliği de, ileri sürdüklerinden çok yadsıdığı savlardır. Dolayısıyla, bu kuramın hiç de eşdeğer sayılmayacak şu üç ayn öğeden oluştuğunu söyleyebiliriz: Benpsikoloj isine olumlu katkıları; psikanalitik gerçeklerin yeni bir dile gereksiz, ama bir sakıncayı içermeyen çevirisi; ben’in koşullarına uymadığı zaman adı geçen gerçeklerde başvurulan deformasyon ve ters yorumlamalar. Adler’in ilk öğe kapsamına giren çalışmalarının psikanaliz tarafından fazla bir ilgiyle karşılandığı söylenemese bile asla yadsınmış da değildir. Psikanalizi daha çok ilgilendiren şey, ben’den kaynaklanan tüm isteklere libido bileşenlerinin karıştığının kanıtlanmasiydi. Adler ise tam tersini ileri sürmüş, libido içgüdülerinde ben’sel bir katkının bulunduğunu açıklamıştır. Eğer Adler bensel içgüdü bileşenlerini savunmak için libido içgüdülerini yadsımaya kalksaydı, belki böyle bir saptama elle tutulur bir başarı diye gösterilebilirdi. Ne var ki, söz konusu davranışıyla bütün hastaların, kısaca bilinçli düşüncemizin yaptığı bir şeyi yapmış, yani hastalığa yol açan bilinçdışmdaki etkeni örtüp gizlemek üzere Jones’in deyimiyle ussallaştırma (rasyonalizasyon) eylemine başvurmuştur. Adler ilgili konuda öylesine ileri gitmiştir ki, erkeğin egemenliğini kadına gösterme, yani üstte bulunma arzusunu cinsel birleşmenin en güçlü nedeni olarak öne sürdürmeye kadar vardırmıştır işi. Bu acayiplikleri yazılarında da savunup savunmadığını doğrusu bilmiyoruz.
Psikanaliz, nevroz belirtisinin varolma şansını bir uzlaşmaya borçlu bulunduğunu daha çok önceden görmüştü. Böyle bir belirtinin varolabilmesi için, geriye itim mekanizmasını elinde tutan ben’in isteklerine de karşılık vermesi, ben’e bir avantaj, bir yarar sağlaması gerekiyordu, oysa başta geriye itilen içtepinin karşılaştığı akıbetle kendisi de karşılaşabilirdi. Bu gerçek dikkate alınarak, «hastalık kazancı» terimi ortaya atılmıştı. Ayrıca, nevrotik belirtinin doğuşunda ben için söz konusu birincil (primer) kazancı, ben’in güttüğü daha başka amaçlar bakımından kendisine gelip katılarak belirtinin tutunmasını sağlayan ikincil (sekunder) kazançtan ayırma yoluna gidilmiştir. Öte yandan, realitedeki bir değişiklikten ötürü ilgili hastalık kazancının ben’den çekilip alınması ya da sona ermesinin, belirtiyi giderebilecek mekanizmalardan birini oluşturabileceği de psikanalizin çoktan bulguladığı bir şeydi. Adler’in öğretisinde ana ağırlık, işte kolaylıkla saptanabilecek ve zahmetsizce anlaşılabilecek söz konusu ilişkiler üzerinde bulunmaktadır; gelgelelim, bu arada büsbütün gözden kaçırılan bir şey varsa, ben’in pek sık olarak bükülemeyen elin öpülmesi örneğindeki gibi bir yola sapması ve hiç de kendisinin istemeyip dışarıdan benimsemek zorunda bırakıldığı belirtiyi, kendisine sağladığı yarar nedeniyle sineye çekmesidir; korkunun güvenlik aracı diye benimsenmesinde olduğu gibi örneğin. Böyle bir benimsemede ben, tıpkı sirkteki seyircileri, manejdeki değişikliklerin kendi direktifiyle gerçekleştiğine inandırmaya çalışan bir palyaço gibi komik bir rol oynamakta, ama yalnız küçük seyircileri kendisine inandırmayı başarabilmektedir.
Adler öğretisinin ikinci öğesine gelince: Tıpkı kendi malıymış gibi buna sahip çıkması gerekiyor psikanalizin. Zaten ilgili öğe psikanalizin çeşitli bulgulamalar topluluğundan başka bir şey değildir; bunları Adiler, on yıllık ortak çalışmamızda ele geçirebildiği tüm kaynaklardan sağlamış, ancak sonradan isimlerini değiştirip üzerlerine kendi malıymış gibi bir damga vurmuştur. Örneğin ben, «güvenlik» deyimini kendi kullandığım «koruyucu önleme» göre daha yerinde bulmakta, ama söz konusu deyimde yeni bir anlam görmemekteyim. Bunun gibi, fingiert (uydurulmuş), fiktiv (uydurma, fiktif) ve Fiktion (uyduru, fiksiyon) sözcüklerinin yerine başlangıçtaki «hayali» ve «hayal» sözcükleri geçirildi mi, Adler’in savlarında öteden beri bilinen bir yığın özelliğin kendini açığa vurduğu görülecektir. Adler’in kendisi artık yıllardır çalışmalarımıza katılmıyorsa da, aradaki bu özdeşliği psikanalizin belirtmesi gerekiyor.
Adler öğretisinin, hoş görülmeyen psikanalitik gerçeklerin ters yorumlanması ve deformasyonu sayılacak üçüncü bolüm, günümüzdeki durumuyla bireysel psikoloji’yl kesinlikle psikanalizden ayıran noktalan içeriyor. Bireyin özyaşamım ayakta tutma amacının, «güçlü olma isteğinin», «erkeksel protesto» kılığına bürünüp gerek yaşayış biçimi, gerek karakter oluşumu, gerekse nevrozların etiyolojisinde başta gelen bir rol oynaması, bilindiği gibi, Adler sisteminin temel düşüncesidir. İlgili sistemin belkemiği sayılan «erkeksel protesto» ise, psikolojik mekanizmasından soyulup alınmış bir geriye itim’den başka bir şey değildir; üstelik cinselleştirilmiş (seksüalize) bir karakter taşır; dolayısıyla, Adler’in, ruh yaşamından cinselliğin rolunu kapı dışarı ettiği övüncüyle bağdaşacak yanı bulunmamaktadır. Erkeksel protestonun gerçekliğine elbette kuşku yoktur; ama Adler bunu ruhsal yaşamın motor gücü yaparken, gözlemden salt bir atlama tahtası olarak yararlanır. ÇocuKtaki temel isteklerden birini, yani büyükler arasındaki cinsel birleşmeyi gözlemleme isteğini alalım ele. Yaşamöyküleri sonradan hekimi meşgul eden kişiler üzerinde uygulanan psikanaliz, henüz erginlik çağına gi mı emiş çocuğun ruhuna böyle bir gözlem sırasında iki ayrı duygunun egemen olduğunu kanıtlamaktadır; duygulardan biri, çocuk ogiansa, aktil’ babanın yerini alma, ikincisi buna karşıt bir eğilim, yani pasif annenin yerine geçme isteğidir. Cinsel birleşmedeki haz olanakları, her iki istekle açığa vurur kendini. «Erkeksel protesto» deyiminin bir anlam taşıması isteniyorsa, söz konusu iki istekten ancak birincisinin ilgili deyim kapsammda yer alması gerekir. Oysa Adler’in tanımadığı ya da akıbetini umursamadığı ikinci istek, çocukta başgösterebilecek nevrozlar bakımından daha büyük önem taşımaktadır. İlgili davranışıyla Adler, benin hoşuna gidip onun arka çıkacağı içtepileri dikkate alan kıskanç bir ben dargörüşlülüğüyle davranmakta, özellikle nevrozlarda bene başkaldıran içtepilerin rol oynadığı gerçeği görüş alanının dışında kalmaktadır.
devamı>>
Toplam okunma (9955) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Psikanalizin Tarihçesi (1) – Sigmund Freud | “On yıl gibi bir süre tek başıma Psikanaliz üzerine çalıştım” Ocak 12, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a commentFreud, psikanalizin görüşlerinden sapma gösterip psikanalizin ilkeleriyle bağdaşmayan düşüncelerin kendisinin bulguladığı psikanaliz adı altında sunulmasından aleyhindeki kimselerin yararlanacağını düşünmekte ve psikanalizin, psikanalizle uğraşanların bile üzerinde anlaşamadığı keyfi ve bilimsellikten uzak bir nesne olduğunu kanıtlamaya kalkacaklarından çekinmekteydi. Dolayısıyla, bilimsel polemiklere girmekten hoşlanmadığı için, istemeye istemeye Psikanalizin Tarihçesi’ni yazmaya karar vermiş, psikanalizin gelişim tarihçesinde ki güçlü mantığa dayanarak kurduğu öğretinin ana kavramlarını bir kez daha açık seçik ortaya koymak, beri yandan Adler ve Jung’un öğretilerini ele atıp özleri bakımından psikanalize aykırı düştüğünü, bu yüzden psikanaliz adının bunlar için söz konusu edilemeyeceğini göstermek istemiştir.
Psikanaliz akımının örgütlenmesi sorununa da eğildiği bu polemik yazısının bütün yarımlıklara son vereceği ve özlenen ayrılıkları gerçekleştireceğini de ummuştur. Beri yandan düşmanlarda, psikanalistlerin birbirine düştüğü gibi bir izlenimi uyandırmak rizikosunu, kendi yaşamının eserini savunabilmek için göze almıştır, ilerideki gelişim gerçekten de Freud’u haklı çıkarmıştır.
Jung, daha Psikanalizin Tarihçesi’nin yayınlanmasından önce Uluslararası Psikanalistler Derneği başkanlığını elinden bırakmış, yazı yayınlandıktan sonra ise dernekten ayrılmış ve kurduğu öğretiyi nihayet “Analitik Psikoloji” diye nitelemiştir. 1914′te Psikanaliz Yıllığı’nın aynı sayısında Psikanalizin Tarihçesi’yle birlikte, Freud’un Narsizm Kavramı Üzerine isimli bir yazısı daha çıkmış, en önemli incelemelerden biri diye bakılacak ilgili yazıda Freud, bir kez daha Adler ile Jung’un bazı tezleri üzerine eğilerek, bunlarla bilimsel bir hesaplaşmaya girişmiştir. Nihayet yine 1914′te kaleme aldığı, ama ancak 1918′de yayınlanan Çocuksal Bir Nevroz’un Öyküsü’nde çocuk cinselliği görüşünün doğruluğunu, dolayısıyla Adler ve Jung’a yönelttiği eleştirilerin haklılığını ortaya koyan yeni kanıtlar öne sürmüştür. Sonraki yapıtlarında ise bu eski polemiğe ancak seyrek olarak ve şöylece değinip geçtiği görülür.
Pluctuat nee mergitur
(Paris kentinin arenasındaki yazı)
Psikanalizin tarihçesiyle ilgili olarak sunacağım bu incelemenin özel karakteri ve benim bu tarihçede oynadığım rolün büyüklüğü kimseyi şaşırtmasın. Çünkü psikanaliz benim eserimdir, on yıl gibi bir zaman tek başıma üzerinde çalıştım, bu yeni bilimin çağdaşlarımda uyandırdığı hoşnutsuzluğun bütün tepkisi yergiler halinde benim başıma yağdı. Artık benden başka psikanalistlerin bulunduğu günümüzde bile, psikanalizin ne olduğunu, ruhsal yaşamın araştırılmasında başvurulan öbür yöntemlerden ne bakımdan ayrıldığını, psikanaliz adından ne anlamak, daha yerinde bir söyleyişle ne anlamamak gerektiğini benden iyi bilecek kimse yoktur. Bu incelemede, başkasının malına küstahça bir el uzatış gözüyle baktığım bir eyleme karşı çıkarken, psikanaliz yıllığının redaksiyonu ve yayınlamş biçiminde değişikliğe yol açan olaylara ilişkin bazı bilgileri de dolaylı yoldan okuyuculara aktarmaya çalışacağım2.
1909 yılında ilk kez bir topluluk önünde açıkça psikanaliz üzerinde konuşmak için bir Amerikan üniversitesinin konferans salonunun kürsüsüne çıktığım zaman3, kendimi bu anın psikanaliz araştırmalarım için taşıdığı önemin heyecanına kaptırarak, psikanalizi yoktan vareden kişinin ben sayılamayacağımı söylemiş, bu şerefin bir başkasına, Josef Breuer’e ait olduğunu, ben henüz üniversitede okur ve sınavlarını vermeye çalışırken (18801882) Breuer’m psikanaliz konusunda gösterdiği çabalarla ilgili şerefi hakettiğini belirtmiştim’. Ama beni seven dostlarını, sonradan, Breuer’e karşı beslediğim şükran duygusunu adı geçen konferansta dile getirirken fazla ileri gidip gitmediğimi düşünmemin yerinde olacağını söylediler; benim daha önce de kimi açıkladığım gibi, Breucr’in katartüz yöntemi’i\e psikananzin bir ön evresi gözüyle bakmam ve gerçek psikanalizi ipnotizma tekniğine sırt çevirerek serbest çağrışımı işin içine sokmamla başlatmamın uygun olacağını ileri sürdüler. Doğrusu, psikanalizin tarihçesi ister katartık yöntemle başlatılsın, ister benim başvurduğum değişiklikler sonucu ilgili yöntemin kazandığı yeni kimlikle, pek farketmez. Şu anda ilginçlikten uzak bu soruna değiniyorsam, psikanalize karşı çıkan bazı kimselerin zaman zaman kalkıp bu tekniğin nihayet benim değil, Breuer’in eseri olduğunu söylemelerindendir. Tabii böyle bir davranışa da, toplumdaki yerleri psikanalizde dikkate değer kimi özlerin varlığını benimsemeye izin veren kişiler başvurmakta, ama psikanalizi yads mada bir smır tanımak gereğini duymayanlar bu tekniği hiç kuşkusuz benim eserim diye göstermektedir. Oysa söz konusu tekniğin doğmasında büyük katkısı bulunan Breuer’ in karşısına ilgili katkının büyüklüğüyle orantılı bir küçümseme ve suçlamayla çıkıldığını hiç bilmiyorum. İnsanları itirazlara sürüklemenin ve kızdırmanın, psikanalizin kaçın lmaz yazg.sı olduğunu anladıktan sonra, bu teknikteki bütün üstünlüklere doğrusu benim uğraşlarımın ürünü diye bakılabileceği sonucuna vardım. Şurasını memnunlukla belirteyim ki, hayli küçümsemo konusu yapılmış psikanalizin doğusundaki katkımın ölçüsünü küçültme çabalarından hiç biri Breuer’in adını taşımamakta ya da onun tarafından desteklenmek şerefine sahip bulunmamaktadır.
Breuer’in bulgulamasının içyüzünü daha önce o kadar çok yerde anlattım ki, şimdi burada ayrıntılara inmeden ilgili bulgulamayı şöylece özetleyeceğim: Isterililerdeki belirtilerin (semptom), bir zaman yaşanıp sonradan unutulmuş önemli olaylardan (travma) kaynaklandığı temel gerçeği. bu yaşantıları uyutmaya (ipnotizma) başvurarak hastalara anımsatma ve yeniden yaşatma ilkesi üzerine kurulmuş tedavi yöntemi (katarsis). söz konusu belirtilerin bir boşalıma kavuşamamış emosyonlardaki* enerji yükünün normal dışı alanlarda kullanılmalarından (konversiyon) doğduğu yolunda biraz kuramsal bilgi. Breuer, isteri Üzerinde İncelemeler kitabındaki katkısında ne zaman dönüşümden (konversiyon) söz açmışsa, sanki bu ilk kuramsal inceleme benim kendi kafamdan çıkmış gibi her seferinde ad»mı ayraç içinde yanma eklemeyi unutmamıştır ( Metinde duygu ve heyecan karşılığı olarak kullanılmaktadır. (Ç.N.). Ama bana sorarsanız, bu yalnız isim yönünden böyledir; gerçekte ise dönüşüm, Breuer’le aynı zamanda vo birlikte yaptığımız bir bulgulamadır.
İlk tedavi denemesinden sonra Breuer’in katartik yönteme birçok yıl el sürmediği, ancak benim Charcot’nun yanından dönüp onu bu yolda gayretlendirmem üzerine aynı yönteme tekrar başvurduğu da yine bilinen konulardandır. Breuer bir dahiliyeciydi ve geniş bir hasta çevresi vardı, bu da kendisinin bilimsel çalışmalar yapmasına pek vakit bırakmıyordu. Bana gelinco: ben istemeye istemeye hekimliği seçmiştim; ama o zamanlar nevrozlulara yardım etmek, durumlarını hiç değilse biraz anlamak konusunda içimde güçlü bir istek duyuyordum. Fizik tedavisine güvenle bel bağlamış, ancak VV. Erb’in bol bol tavsiyeyi içeren vo uygulama alanı pek geniş Elektrotcrcıpi” adındaki kitabının zamanla bende uyandırdığı düş kırıklığıyla ne yapacağımı bilemez duruma düşmüştüm. Nevrozlularda elektrik tedavisiyle elde edilen başarıların gerçekte telkin olayından (sugestiyon) kaynaklandığı yolunda Möbius’un sonradan İleri sürdüğü görüşe ben kendi çalışmalarımda ulaşamamışsam, bu hiç kuşkusuz, W. Erb’in elektroterapisiyle umulan başarıları benim pek elde edemeyişimden ileri gelmiştir. O zamanlar, Liebault vo Berniıcim’ın7 yanında alabildiğine ilginç örneklerini yaşadığım uyutmayla telkin tedavisi, beni düş kırıklığına uğratan elektroterapi’yi hiç de aratmayacak bir yöntem gibi görünmüştü. Ancak, Breuer’den öğrendiğim uyutmayla yap’lacak araştırı ve incelemeler, otomatik olarak sonuç vermeleri ve insandaki bilip öğrenme merakını doyurmaları bakımından, her türlü araştın ve incelemeye kapılan kapayan tekdüze ve zorba telkinsel yasaklamalarla karşılaştırılamayacak kadar çekiciydi. Kısa bir süre önce aktüel çatışmanın ve hastalık nedeninin ön plana geçirilmesi, psikanalizin en yeni bulgulamalarından biri diye öne sürülmüştü. Bu da benim, ve Breuer’in katartik yöntemle çalışırken en başta yaptığımız şeyin ta kendisiydi: Hastanın dikkatim doğruca hastalık belirtisine yol açan travmatik yaşantı üzerine çekiyor, ruhsal çatışmanın nedenini ilgili yaşantıda arayıp bulmaya ve baskı altına alınmış içtepiyi özgürlüğüne kavuşturmaya savaşıyorduk. Söz konusu çabalanınız sonucu gerçekleştirdiğimiz bir bulgulama da, nevrozlulardaki ruhsal süreçlerin karakteristik özelliği sayılan olaydı, ben sonradan geriye dönüş (regresyon) diye nitelemiştim bu olayı. Üzerine eğildiğimiz vakalarda hastanın çağrışımları, açıklığa kavuşturmak istediğimiz yaşantılardan kalkarak daha öncelerde kalmış yaşantılara uzanıyor, bu ise, aktüel rahatsızlığını tedaviye çalışan bizleri onun geçmişiyle ilgilenmeye zorluyordu. Geriye dönüş, boyuna daha gerilere götürüyordu bizi; ilkin buluğ çağına gelip dayandığını sanmıştık. Derken gerek tedavide karşılaştığımız başansızhklar, gerek hastalığı doğru dürüst anlamada başgösteren boşluklar, çocukluğun daha gerilerde kalıp şimdiye kadar hiçbir araştırmacının kapısından içeri ayak atamadığı yıllarını da psikanalitik inceleme kapsamına alma düşüncesini uyandırdı bizde. Uğraşılarımızda izlediğimiz bu yöntem, psikanalizin karakteristik bir özelliğini oluşturdu. Psikanalizin aktüel (güncel) hiç bir durumu geçmişi dikkate almaksızın açıklayamayacağı, hatta her patojen (hastalandırıcı) yaşantının, daha önceden kalmış kendisi patojen olmayan, ama patojen yaşantıya ilgili özelliğini kazandıran bir başka yaşantıdan kaynaklandığı görülmekteydi. Ama aktüel neden üzerine saplanıp kalma ayartısı o kadar güçlüydü ki, daha sonraları başvurduğum kimi ruhçözümsel (psikanalitik) tedavilerde söz konusu ayartıya karşı duramadığımı söylemeliyim. 1900′de Dora7 adındaki hastamı psikanalizden geçirirken, kendisindeki rahatsızlığın patlak vermesine yol açan nedeni biliyordum. Psikanaliz süresince sayısız kez ilgili yaşantıyı çözümleme konusu yapmaya çalıştım, ama benim çağrı ve isteklerime karşılık hastam her seferinde boşluklarla dolu aynı kırık dökük bilgiden başka bir şey buyur edip çıkaramadı önüme. Ancak ilk çocukluk yıllan üzerinden geçen dolambaçlı bir yol izledikten sonradır ki hastam bir düş gördü, ilgili düşün yorumu sırasında hastalığını doğuran travmatik yaşantıya ilişkin ayrıntılan anımsama olanağına kavuştu ve böylece nedenleri anlaşılan aktüel çatışmanın ortadan kalkması sağlanabildi. Dolayısıyla, daha önce sözü edilen psikanalitik kuralın ne kadar yanıltıcı nitelik taşıdığı ve psikanaliz tekniğinde geriye dönüşün (regresyon) ilgili kural dolayısıyla ihmale uğramasının bilimsel bakımdan ne büyük bir gerilemeye yol açtığı, bu örnekten anlaşılacaktır.
Breuer’le aramdaki ilk görüş ayrılığı, isterinin gizli mekanizmasının belirlenmesi sorununda açığa vurdu kendini. Breuer, ilgili konuda bir bakıma hâlâ fizyolojik denebilecek bir kurama eğilim duyuyor, isterililerdeki ruhsal bölünmeyi değişik ruhsal durumlar, o zamanki deyimiyle değişik bilinç durumları arasındaki iletişim olanağının yitimiyle açıklamak istiyordu; dolayısıyla «ipnoid» durumlar kuramını ortaya atmıştı ki, bu kurama göre ipnoid bilinç durumların ürünleri tıpkı özümlenmemiş yabancı cisimler gibi «ayık bilinç» içine uzanmaktaydı. Bense işi pek onun kadar bilimsel açıdan ele almıyor, isterik durumlarda boyuna günlük yaşamdakine benzer eğilim ve yönelimler buluyor, ruhsal bölünmeye ise bir itip uzaklaştırma olayının ürünü diye bakıyordum, ilgili olaya da o zamanlar «savunu» adını vermiştim, sonradan «geriye itim» demeye başladım. Gerek Breuer’inki, gerek benimki, her iki görüşün de bir arada varlığını sürdürmesine ses çıkarmadım; ama bu çabam uzun ömürlü olmadı, deneyimler hep bir tek görüşün, yani benim görüşümün haklılığını ortaya koydu; dolayısıyla, pek kısa bir süre sonra Breuer’in «ipnoid» kuramıyla, benim «savunu» öğretim birbirine karşıt bir durum aldı.
Ama aramızdaki ilişkilerin çok geçmeden kesilmesinde bu karşıtlığın bir rol oynamadığına yüzde yüz eminim. Birbirimizden kopuşumuzun nedeni daha derinlerde saklı yatıyordu. Gelgelelim öyle olmuştu ki, başlangıçta ilgili kopmayı neye bağlayacağımı bilememiş, ancak sonradan elimdeki güvenilir ipuçlanna dayanarak bunu açıklayabilmiştim. Breuer’in, o ünlü ilk hastasıyla ilgili olarak, cinselliğin hastada şaşılacak ölçüde gelişmemiş durum gösterdiğini ve kızın o zengin hastalık tablosuna asla bir katkıda bulunmadığını söylediği anımsanacaktır sanırım. Her vakit hayret ettiğim bir şey varsa, bana cephe alanların Breuer’ in bu sözlerini, nevrozların cinsel nedenlere dayandığı yolunda benim ileri sürdüğüm savın karşısına nasü olup çıkarmadıklarıdır. Onların bu davranışını bir saygı eseri mi, yoksa bir dikkatsizlik sonucu mu görmem gerektiğine bugün bile karar verebilmiş değilim. Breuer’in hastasına ilişkin hastalık öyküsünü (anamnez), son yirmi yılın kazandırdığı psikanalitik deneyimlerin ışığı altında yeniden okuyan kimse, yılanlar, kaslarda kasılıp kalmalar, kolda felçlerle kendini açığa vuran simge dilini anlamada yanılgıya kapılmayacak, hasta babanın yatağının başındaki durumu dikkate alıp ilgili belirtileri gereği gibi yorumlayabilecek ve cinselliğin kızın ruh yaşamında oynadığı role ilişkin olarak sonunda vereceği yargı, kızı tedavi eden Breuer’in yargısına hayli uzak düşecektir. Hastasının tedavisinde Breuer, bizim aktarım» (transfert) diye nitelediğimiz olayın ta kendisi sayılabilecek alabildiğine yoğun telkinsel bir rapport’a başvurmuştu. Bazı zorlayıcı nedenlerin beni sürüklediği kanıya göre, Breuer, hastasındaki semptomları ortadan kaldırdıktan sonra ilgili aktarımın cinsel nitelik taşıdığım, kendini bu kez açığa vuran bazı yeni belirtiler dolayısıyla ister istemez görmüş, ancak belirtilerdeki genellik dikkatinden kaçmış, dolayısıyla tedavi sürecinin bu evresinde sanki bir «untoward ivent»* karşısında ne yapacağını şaşırmış gibi araştırı ve incelemelerini yanda kesmişti. Kendisi ilgili konuda doğrudan bir açıklamada bulunmamasına karşın, böyle bir düşünceye kapılmamı haklı göstermeye yetecek ipuçlarını çeşitli zamanlarda vermişti bana. Sonradan ben, nevrozların oluşumunda cinselliğin önemini daha bir kesin savunmaya kalkınca, ilk tepkiyi Breuer gösterdi; ileride kendilerine enikonu aşinalık kazandığım bu tepkilerin, benim artık bozulmaz bir yazgım sayılacağını henüz o zamanlar anlayamamıştım.
Bütün nevrozların tedavisinde ne hastanın, ne’hekimin doğmasını arzuladığı sevgi ya da düşmanlık dolu kaba cinsel (Tatsız olay. (Ç.N.) karakterde bir «aktarım» ile karşılaşılması, bana nevrozlara yol açan nedenlerin her vakit cinsel yaşamda aranması gerektiğinin sarsılmaz kanıtı gibi göründü. Bu konu üzerine hâlâ yeterli bir ciddiyetle kimse eğilmiş değildir; çünkü öyle olsa, araştırmacılar için söz konusu aktarımın gerçekliğini benimsemekten başka çıkar yol kalmazdı. Bense aktarım’a psikanaliz çalışmalarının özel başarıları dışında, hatta onların da üzerinde her vakit kesin önem taşıyan bir gözle baktım.
Nevrozların cinsel nedenlere dayandığı savımın dost bildiğim üç beş kişi arasında da iyi karşılanmamasmın —çok. geçmeden olumsuz bir hava esmeye başlamıştı çevremde— yol açtığı üzüntü nedeniyle beni avutan bir şey varsa, yeni ve özgün bir düşünce uğrunda savaşa atılmamdı. Ne var ki, günün birinde bazı anımsamalar bir araya gelerek böyle bir avuntudan yoksun bıraktı beni; ama buna karşılık ilgili gerçeğin nasıl bulgulandığım ve bu bilgiye nasıl ulaşıldığını pek güzel görüp kavramamı sağladı. Varlığından sorumlu tutulduğum düşünce asla bende doğmuş değildi;; Breuer’in kendisi, sonra Charcot ve Viyana’daki hekimlerin belki de en üstünü sayılacak üniversitemizin jinekologu Chrobak olmak üzere, görüşlerine alabildiğine saygı beslediğim üç kişi tarafından bana iletilmişti. Adı geçen üç kişi beni öylesine derin bir görüşün sahibi kılmışlardı ki, kendileri doğrusu böyle bir görüşten yoksundu. Bunlardan ikisi, bana bir zaman söylediklerini sonradan kendilerine animsatmak istediğimde yadsıma yoluna saptı. Üçüncülerine, yani Üstat Charcot’ya gelince: belki kendisini sonradan yeniden görmem kısmet olsaydı, o da aynı yola başvuracaktı. Ama her üçünün ağzından çıkıp benim henüz içyüzünü kavrayamadan benimsediğim birbirine özdeş açıklamalar yıllar boyu uyuklayıp kaldı içimde ve günlerden bir gün özgün bir düşünce kimliğiyle dünyaya gözlerini açtı. Hastanede hekimliğe yeni başlamıştım; bir gün kentte bir gezintiye çıkıyordu, beni de yanına aldı Breuer. Yolda giderken ileriden bir adam yaklaşarak kendisiyle konuşmak istediğini, söyleyeceklerinin pek önem taşıdığını belirtti. Ben geride kaldın. Adamla konuşması bitince, Breuer dönüp geldi ve kendisine özgü,o nazik öğretici edayla, adamın bir hastasının kocası olduğunu ve karısıyla ilgili bir haber getirdiğini açıkladı. Sonra hasta kadının eş dost arasında pek acayip davranışlarda bulunduğunu, dolayısıyla sinir haspası diye görülüp tedavi edilmek üzere kendisine yollandığım ekledi ve *Alkoven’in sırlan* diyerek konuşmasına son verdi. Ben şaşırmış, bununla ne anlatmak istediğini sordum. O ise, benim bunu işitilmemiş bir şey gibi karşılamamı anlamadığı için, Alkoven’in («evlilik döşeği») anlamına geldiğini açıkladı.
Bundan birkaç yıl sonra, Charcot’nun konuklarını kabul ettiği akşamların birindeydi. Sayın Üstadın yakınında bulunuyordum; Brouardel’e,7 o gün muayenehanesinde karşılaştığı pek ilginç bir olayı anlatıyordu. Başını pek iyi duymamıştım, ama anlatılanlar giderek beni ilgilendirdi. ¦Çok uzaktan, Ortadoğu’dan gelmiş genç bir çift söz konusuydu; kadın ağır hasta, erkek ise iktidarsız ya da cinsel birleşmede beceriksiz biriydi. Tâchez done* sözlerini tekrarladığını işittim Charcot’nun, arkadan şöyle dedi: Je vous assure, vous y arriverez.»** Charcot’dan daha alçak sesle konuşan Brouardel, söz konusu koşullarda kadında ilgili belirtilerin görülmesinden ötürü şaşkınlığını belirtmiş olmalıydı ki, Charcot’nun dudaklarından ansızın büyük bir canlılıkla şu sözler döküldü: (Sizi temin ederim başaracaksınız. (Ç.N.) Mais dans des cas pareils e’est toujours la chose gânitale, toufours… toujours… tou/ours.»*** Bu arada üstat ellerini karnının önünde kenetleyip kendine özgü o zindeliğiyle birkaç kez çabuk çabuk gidip geldi. Kâlâ anımsarım, bir an beni adeta her türlü devinimden alıkoyan bir şaşkınlığa kapıldım, peki Üstat bunu “biliyor da neden hiç açığa vurmuyor? diye sordum kendi : kendime. Ama ilgili olayın bende bıraktığı izlenim çok geçmeden silinip gitti; beyin anatomisine yönelik çalışmalar ve isteri felçlerinin’ deneysel yoldan ortaya çıkarılması konusu, bütün ilgimi üzerine çekmişti.
Bir yıl sonra sinir hastalıkları eylemsiz doçenti olarak Viyana’da hekimliğe başladım; nevrozların oluşumu konusunda, kendisine umutla bakılan bir akademi mensubunda
Gayret ediniz kuzum. (Ç.N.)
Ama bu gibi durumların nedeni her zaman dnsellik, her zaman… her zaman… (Ç.N.)
aranacak bir bilgiyle donanmış değildim. Bir gün Chrobakt bana telefon edip, bir kadın hastasının tedavisini üzerimealmamı rica etti, üniversitede yüklendiği öğretim görevinin kendisine hasta için ayıracak zaman bırakmadığını bildirdi. Hemen yola koyularak, Chrobak’tan önce hastanın yanına vardım ve onun anlamsız korku nöbetleri geçirdiğini,, ancak günün her saati hekiminin bulunduğu yer tastamam kendisine bildirildiği zaman nöbetlerde bir yatışma sağlanabildiğini öğrendim. Daha sonra Chrobak gelince beni bir kenara çekti ve hastasındaki korku nöbetlerine, on sekiz, yıllık bir evliliğe karşın kadının hâlâ virgo intaçta* olmasının yol açtığını açıkladı. Kadının kocasının tam bir cinsel iktidarsızlığından ve böylesi durumlarda hekime karı koca arasındaki uyumsuzluğun faturasını kendi saygınlığıyla ödemekten ve sağda solda omuz silkilerek hakkında söylenecek: «Onun da bir şeyden anladığı yok, anlasa kaç yıldır iyi ederdi kadıncağızı» gibi sözleri sineye çekmekten başka yapacak şey kalmadığını belirtti. «Bu gibi rahatsızlıklar için yazılacak reçete bizce malum ama yazılmaz», dedi, arkadan reçeteyi söyledi:
Rp. Penis normalis dosim Repetatur!
Ben, böyle bir reçete işitmemiştim hiç. Velinimetimin buince alayına başımı sallayıp geçmek istemiştim doğrusu.
Hani adı kötüye çıkmış cinsellik düşüncesinin yüce kaynaklarını, ilgili düşüncenin sorumluluğunu başkalarının üzerine yıkmak istediğim için açığa vurmuş değilim. Bu düşünceyi bir ya da birkaç kez nükteli bir söz kılığında dile getirmekle üzerine ciddi bir tutumla eğilmenin, gereği gibi üzerinde durmanın, onu tutup kendisine karşı çıkan tüm ayrıntılar içinden geçirmenin ve benimsenmiş doğrular arasında onu hakettiği yere oturtmanın birbirinin aynı şeyler sayılmayacağını biliyorum. Bütün ödev ve güçlükleriyle tam bir evlilik ve kolayından bir flört gibi birbirinden ayrı şeylerdir her ikisi. Hiç değilse Fransızca’da kullanılan bir deyim vardır: Epouser les idges de…**
Bakire. (Ç.N.) — in düşüncesiyle evlilik. (Ç.N.)
Çalışmalarımın katartik yönteme eklenerek onu psikanalize dönüştüren birçok öğesi arasında geriye itim (refoulement) ve karşıkoyma (resistance) öğretisi, çocuk cinselliğinin benimsenmesi, bilinçdışım tanımak için düşlerin yorumlanması başta geliyor.
Geriye itim öğretisinde kuşkusuz bağımsız bir çalışma izledim; beni ilgili öğretiye yaklaştıran, onu bulmama yardım eden bir dış etki olmadı; geriye itim düşüncesine uzun süre orijinal bir gözle baktım; ancak günlerden bir gün, Otto Iiank.» bana filozof Schopenhauer’in Welt als Wille und Volstellung adlı yapıtında cinnetin açıklanmaya çalışıldığı yeri gösterince iş değişti. İlgili yerde gerçeğin hoşa .gitmeyen bir parçasını kabule karşı direniş üstüne söylenenler, benim geriye itim deyimindeki içerikle o kadar eksiksiz çakışıyordu ki, yine pek fazla okuyan bir kimse olmadığım için bir bulgulamayı gerçekleştirebildiğimi anladım. Oysa söz konusu yeri başkaları okumuş, üzerinde durmayıp geçmiş, böyle bir bulgulamayı gerçekleştirememişlerdi. Önceki yıllarda felsefi yapıtları okumaktan daha çok zevk alsaydjm, belki aynı soy benim de başıma gelecekti. Ayrıca, ileride Nietzsche’nin yapıtlarını okumanın hazzmdan da kendimi bilerek uzak tutmuş, kafamda birtakım önbekleyişlerin gelişerek psikanalitik gözlemlerin değerlendirilmesinde bana ayak bağı olmasını istememiştim. Ama buna karşılık, o zahmetli psikanaliz araştırmalarının, filozoflarca sezgisel yoldan elo geçirilmiş gerçekleri doğrulamaktan öteye gitmediği sık görülen durumlarda, öncelik iddiasından vazgeçmeye ister istemez hep hazırlıklı bulundum ve bulunmaktayım.
Geriye itim öğretisi, psikanalizi taşıyan temel direktir; öte yandan psikanalizin en önemli parçasıdır ve nevrozların ipnotizmaya başvurulmaksızın yapılacak ruhçözümsel sağaltımında her zaman karşılaşılacak bir durumun kuramsal yoldan dile getirilişinden başka bir şey değildir. Nevrozlulann ipnotizmasız psikanalizinde, hastada bir karşıkoymanın kendini açığa vurduğu görülür; karşıkoyma, psikanaliz çalışmasını engeller ve onu başarısızlığa uğratmak için hastanın anımsama zincirinde boşluklar yaratır. Hasta üzerinde ipnotizmanın uygulanması ise söz konusu karşıkoymayı yalnızca maskeler; dolayısıyla, psikanalizin tarihi, nerozluların sağaltımında uygulanan yöntemde bir değişikliğe gidilerek ipnotizmadan el çekilmesiyle başlar. Karşıkoymanın anımsamada boşluklarla birlikte görülmesine yönelik kuramsal çalışmalar, bizi bilinçsiz bir ruhsal yaşamın varlığı görüşünü ister istemez benimsemeye zorlamıştır; bu görüş, psikanalize özgüdür ve bilinçdışı üzerindeki filozofik spekülasyonlardan belirgin olarak ayrılır. Dolayısıyla, psikanalitik kuram, nevrozlulardaki hastalık belirtilerinin geriye doğru izlenip nedenlerinin ele geçirilmeye çalışılması sırasında karşılaşılan beklenmedik iki olayı, aktarım ile karşıkoyma’yı açıklama denemesidir. Bu iki olayın gerçekliğini benimseyen ve kendisine çıkış noktası yapan her araştırmayı, benimkilerden ayrı sonuçlara varsa bile psikanalitik diye nitelendirebiliriz. Ama bu iki önkoşuldan sapma gösterip işin başka yanlarına el atan bir kişi kendine psikanalist demekte ayak direrse, öykünme yoluyla yabancı bir mülke sahip çıkmak istediği suçlamasından yakasını bir türlü kurtaramayacaktır.
Geriye itim ve karşıkoyma öğretisini psikanalizin verileri değil de önkoşulları arasına katmak isteyenler, beni bütün .gücümle karşılarında bulacaktır. Genel psikolojik ve biyolojik nitelikte bu gibi önkoşullar vardır ve bir başka zaman bunlardan söz açmak daha yerinde olur. Ancak, geriye itim öğretisi psikanaliz çalışmalarıyla elde edilmiş bir kazanç, sayılamayacak kadar çok deneyimler sonucunda yasal yoldan ele geçirilmiş kuramsal bir basandır.
Çok daha sonraları ele geçirilen bir başka başarı da, çocuk cinselliği deyiminin psikanaliz tarafından ortaya atılışıdır. Psikanaliz çalışmalarının henüz el yordamıyla ilerlemeye çabaladığı İlk yıllarda sözü edilmeyen bir deyimdi, bu. Çocuk cinselliği konusunda ilk dikkati çeken şey, aktüel yaşantılardaki etki gücünün geçmişe bağlanması zorunluğu olmuştu. Ancak «arayan, bulmayı dilediğinden çokluk fazlasını ele geçirmekteydi.» Giderek geçmişin daha çok derinliklerine dalınmış, sonunda buluğ çağına ulaşılarak cinsel içtepilerin bu geleneksel uyanış döneminde karar kılınacağı umulmuştu. Ama boşuna bir umuttu bu; izlenen izler daha gerilere, çocukluğa ve çocukluğun da ilk yıllarına doğru uzanıp gitmişti. Bu yolda ilerlenirken, psikanaliz gibi körpe bir bilimi adeta uçuruma sürükleyecek bir yanılgıdan kurtulmak gereğiyle karşılaşılmıştı, ü zamana kadar isteri konusunda Charcot’nun ortaya attığı travma kuramının etkisiyle hastaların anlattıklarını gerçek sayıp etiyolojik (nedensel) bakımdan önemli görmeye daha çok eğilim gösterilmekteydi. Hastalar ise, kendilerindeki belirtileri ilk çocukluktaki pasif cinsel yaşantılara, yani kaba bir deyişle baştan çıkarılıp ayartılmalara bağlıyordu. Adı geçen etiyolojik görüş pek akla yakın gelmediği, ikincisi kesinlikle saptanan durumlara uygun düşmediği için yıkılıp gidince, bunun yol açtığı başLca sonuç tam bir çaresizlik oldu. Psikanaliz, gereği gibi bir yol izleyerek çocukluktaki sözü edilen travmalara kadar uzanmış, bunların uydurma olduğunu kanıtlamıştı, yani ayaklar altındaki gerçeklik zemini yitirilmişti. Benden önce Breuer’in o hoşlanmadığı durumla karşılaşmasındaki gibi, içimden çalışmaları yüzüstü bırakmak geçmemiş değildi hani. Ama direnip çalışmaları sürdürdümse, belki de benim için yapılacak başka şey olmad ğındandı. Sonunda aklımı baş;ma toparlayıp şöyle düşündüm: İnsan bir çalışmadan belli bazı sonuçlar bekler de bekledikleri çıkmayıp düş kırıklığına uğrarsa, cesaretini yitirmeye hakkı yoktur; yapacağı şey, beklediği sonuçlarda bir düzeltmeye gitmektir. Eğer isterililer hastalık belirtilerini kafalarından uydurdukları birtakım travmalara bağlıyorsa, buradan çıkarılacak yeni gerçek şu olabilirdi: Demek ki söz konusu yaşantıları sayıklıyorlardı. Böyle olunca, ruhsal gerçeğe pratikteki gerçeğin yanı sıra değer vermek, bu gerçeğin üzerine eğilmek gerekirdi. Çok geçmeden de bir nokta açıklığa kavuştu: İlgili sayıklamaların amacı ilk çocukluk yıllarındaki bensevisel (otoerotik) etkinliği gizlemek, ayıp ve utancını örtmek ve ona daha bir yücelik kazandırmaktı. Sayıklamaların ötesine geçildi mi, çocukluktaki cinsel yaşam bütün boyutlarıyla kendini belli ediyordu.
İlk çocukluk yıllarına ilişkin cinsel yaşamda, çocukların doğarken dünyaya birlikte getirdikleri bünyesel özellikler de rol oynamaktaydı. Bünyesel yatkınlıklar, hiç bir olağanüstülüğü bulunmayıp genelde etkileyici bir güçten yoksun kalacak yaşantılara fiksasyon gücünü içeren kamçılayıcı travmalar niteliğim kazandırıyor, beri yandan bireyin yaşantıları normalde uzun süre uyuklayıp kalacak, belki de hiç bir zaman gelişme olanağı bulamayacak bünyesel etkenleri uykusundan uyandırıyor, böylelikle yatkınlık ve yaşantı bir araya gelerek nedensel (etiyolojik) bakımdan kopmaz bir bütün kimliğiyle kendini açığa vuruyordu. Baza olağanüstü yaşantıların, yani travmaların ortaya çıkışında çocuktaki cinsel bünyenin uyarıcı rol oynadığını ileri sürerek, travmatik etiyoloji konusundaki son sözü 1907′de Abraham’m söylediğini burada belirtmek isterim.
Çocuk cinselliği konusunda benim ortaya attığım görüşler, hemen yalnız erişkinler üzerinde yapılıp geriye doğru bir yön izleyerek geçmişin derinliğine dalan psikanaliz çalış malarının verilerine dayanmaktaydı; henüz fırsat bulup çocuklar üzerinde doğrudan gözlemleri gerçekleştirememiştim. Bu yüzden, pek küçük çocuklar üzerinde yıllar sonra .giriştiğim dolaysız gözlemlerin, yıllar önce büyükler üzerindeki çalışmalarla vardığım sonuçlardan büyük bir bölümünü doğruladığını görmek, benim için eşsiz bir zafer oldu. Ama ele geçirdiğim başarılı sonuçlardan ötürü aslında utanmam gerekiyormuş gibi, söz konusu zafer giderek önemini yitirdi. Çocuklar üzerindeki psikanalitik gözlemlere daldıkça, çocuk cinselliği o kadar daha doğal nitelik kazanıyor, beri yandan bu gerçeği görmezden gelmek için şimdiye kadar ne çok çaba harcandığım düşünmek insana o ölçüde garip görünüyordu.
Ancak bir çocuk cinselliğinin varlığı ve önemine kesinlikle inanılmak isteniyorsa, psikanaliz tedavisinde tutulan yolu izlemek, nevrozlardaki belirti ve özelliklerden kalkarak geriye doğru yol almak ve en son kaynaklara ulaşmak gerekir. Bu kaynaklar, söz konusu belirti ve özelliklerden hangilerinin açıklığa kavuşturulabileceğini, hangilerinde bir değişikliğe gidilebileceğini bize gösterir. Kısa bir süre önce C. G. Jung’un yaptığı gibi, ilkin çocuktaki cinsel içgüdünün karakteriyle ilgili kuramsal bir görüş geliştirilip ortaya konur da, bu görüşten yola çıkılarak çocuğun cinsel yaşamı kavranılmak istenirse, daha değişik sonuçlara varılmasının şaşılacak yanı kalmaz kuşkusuz. Önceden hazırlanan böyle bir görüş, sapa düşünceler göz önünde tutularak ya da keyfi bir yol izlenerek belirlenmiş olmak gibi bir nitelik taşıyacak ve uygulanmak istenilen alana uygun düşmemek gibi bir sakıncayı içerecektir. Elbet psikanaliz de, cinsellik ve cinselliğin kişinin tüm yaşamıyla ilişkisi bakımından henüz çözümleyemediği birtakım sorunlarla karşı karşıyadır, birtakım karanlık noktalara gelip dayanmıştır. Ne var ki, bunlar kurgusal düşüncelerle (spekülasyon) ortadan silinip atılamaz; yapılacak daha başka gözlemler ya da daha başka alanlarda girişilecek inceleme ve araştırmalarla bir çözüme ulaştırıuncaya kadar varlıklarını sürdürmeleri yerinde olur.
Şimdi sözü uzatmadan düş yorumuna geçeceğim. İçimdeki belli belirsiz bir sezginin ardından giderek psikanaliz tekniğinde bir değişikliğe başvurup ipnotizmanın yerine serbest çağrışımı geçirdikten sonra, düş yorumu bu konudaki çabalarımın ilk meyvası oldu. Hani bilip öğrenme merakun, hiç de işin başından beri düşleri anlamaya yönelik değiidi. Beni etkileyerek ilgimi bu alana çeken, bu alandaki çalışmalarda başarı elde edeceğim umudunu bana veren bir şeyle karşılaşmamıştım. Breuer’le ilişkilerimizin kesilmesinden önce, kendisine bundan böyle düşleri yorumlayabildiğimi bir tek cümleyle açıklayabilecek zaman bulabilmiştim ancak. Yorum tekniğini ele geçirmenin böyle bir tarihçeye dayanmasından ötürü düş dilindeki simgeler en son kavrayabildiğim şeyler olmuştu, çünkü düşü görenin çağrışımlarının simgelerin anlaşılmasına fazla bir yardımı dokunmamaktaydı. İlkin olayların kendilerini incelemek, ancak sonradan kitaplara bir göz atmak alışkanlığım elden bırakmadığım için, düş simgelerini kesinlikle ele geçirdikten sonradır ki, Scherner’in9 bir yazısında ilgili simgelerin söz korusu edildiğini gördüm. Düşteki simgesel dışavurumu ancak daha sonradan fırsat bulup ele alabildim; bu da, başlangıçta pek değerli çalışmalarla kendini gösteren, ama ileride işi büsbütün tavsatan W. Stekel’in etkisiyle oldu biraz. Psikanalitik düş yorumuyla bir zaman pek el üstünde tutulan antik düş yorumu arasında sıkı bir ilişkinin varlığını ancak çok yıllar sonra gördüm. Benim düş kurammdaki kendine en özgü ve en önemli parçaya, yani düşlerdeki biçim değişturnelerin bir iç çatışmadan kaynaklandığı, dürüstlükle bağdaşmayacak içsel bir yönelimden ileri geldiği görüşüne, tıbba yabancı, ama felsefeye aşina biri olan ünlü mühendis J. Popper’in Lynkeus takma adıyla 1899′da yazdığı Phantasien eines Realisten (Bir Gerçekçinin Sayıklamaları) adlı yapıtında yeniden rastladım.
Psikanaliz çalışmalarının o ilk çetin yıllarında nevrozların karşıma çıkardığı hem teknik, hem klinik, hem de sağaltımsal (tedaviye yönelik) sorunların aynı zamanda üstesinden gelmem gerekip, büsbütün tek başıma uğraşmak zorunda kalarak güçlüklerin karmaşası içinde çokluk yolumu şaşırmaktan ve özgüven duygumu yitirmekten korktuğum bir sıra, düş yorumu benim için bir avuntu kaynağı ve tutunacağım bir dal olmuştur. Bir nevrozun psikanalizle anlaşılabileceği konusunda ileri sürdüğüm varsayımın doğruluğunu hasta üzerinde görebilmem için çok vakit, insanın sabrını taşıracak kadar uzun süre beklemem gerekiyordu; oysa hastalık belirtilerinin bir eşi gözüyle bakılabilecek düşlerde ilgili varsayımın hemen her vakit hiç yaşmaksızın doğrulandığını görüyordum.
Ancak elde ettiğim bu başarılardır ki, bana yılmadan sabretme gücünü verdi, psikoloji alanında çalışan bir araştırmacının kavrayış yeteneğini, düş yorumuna karşı takındığı tutumla ölçmek gibi bir alışkanlığın içimde doğup gelişmesine yol açtı; psikanalize karşı çıkanlardan çoğunun kısaca bu bölgeye ayak atmaktan çekindiğini ya da böyle bir şeye kalkıştığında alabildiğine beceriksiz davrandığını gözlemlemek bir memnunluk salıyordu içime. Zorunluğuna çok geçmeden inandığım kendimi psikanalizden geçirme işini, çocukluk yıllarımın tüm olayları içinden vurup giden bir dizi düşe dayanarak gerçekleştirdim. Hatta bugün bile doğru dürüst düş gören ve fazla anormalliği içermeyen kimselerde bu çeşit bir psikanalizin amaca elvereceği kanısındayım10. Psikanalizin tarihçesini böylece alıp göz önüne sermekle, sanıyorum onun içyüzünü sistematik anlatımlardan daha iyi ortaya koydum. Doğrusu buluşlarımın özel bir nitelik taşıdığını ilkin farketmemiştim. Hekim olarak çevremde yavaş yavaş uyandırdığım sempatiyi ve sinir hastalarının muayenehaneme akın akın gelmesinin sağladığı maddi kazancı gözden çıkararak, nevrozların cinsel kökenlerini hiç şaşmaksızm araştırıp inceliyordum. Bu çalışmalar sonucu, kanımca cinsel etkenin pratikteki önemini kesinlikle saptamamı sağlayan epey bilgi ve deneyim edindim. Başıma geleceklerden habersiz V. KrafftEbing’in başkanlığındaki Nörologlar Derneği’nde bir konuşma yaptım;11 meslekdaşlarımm konuşmamla şahsıma gösterecekleri ilgi ve takdirin, kendi gönül rızamla üstlendiğim maddi kayıpların acısını bana unutturacağını sanıyordum. Duygusallıktan uzak bir şekilde ele alınması gereken bilimsel katkılar gibi söz açtım bulgulamalarımdan; karşımdakilerin de benim gibi davranacakların umuyordum. Ne var ki, konuşmamın arkasından başgösteren sessizlik, çevremde oluşan boşluk, şans ma karşı yöneltilen kinayeli sözler, nevrozların etiyoloj isinde cinselliğin rolüyle ilgili olarak öne sürülecek savların, başka bildiriler gibi karşılanmasının umulamayacağını yavaş yavaş anlatmıştı bana. Bundan böyle, Hebbel’in bir deyişiyle «uyuklayan dünyayı sarsıp uyand’rinaya çalışanlar» arasına karıştığımı, dolayısıyla çevremden tarafsızlık ve hoşgörü bekleyemeyeceğimi kavradım. Ama gözlemlerimde ve bunlardan çıkardığım sonuçlarda ortalama bir doğruluk derecesinin varl’ğına inancım giderek sağlamlaştı. Ayrıca, kendi yargı gücüme karşı güvenim azımsanacak gibi değildi ve moralim hayli düzgündü. Dolayısıyla, içinde bulunduğum durumdan başarıyla sıyrılıp çkaçağım kuşkusuzdu. Pek önemli birtakım gerçekleri bulgulama şansının kendisine bağışlandığı bir kimse sayılacağım inancını kafama yerleştirmiştim ve ilgili buluşların bir alınyazısı gibi karşıma çıkaracağı tatsız sonuçları da yüklenmeye haz!rdım.
Geleceği ise şöyle tasarlıyordum: Yeni yöntemin tedavi alanında sağlayacağı başarılarla belki kendimi ayakta tutabilecektim, ama hayattayken bilim dünyası beni umursamayacaktı. Derken aradan birçok yıl geçip bir başkası çıkacak, şimdiki zamanın uygun görmediği gerçekleri şaşmaz bir tutumla bulgulayıp yeniden ortaya koyacak, bunları çevresine benimsetecek ve beni ilgili alanda ister istemez yenilgiye uğrayan bir öncü kimliğiyle elimden tutarak şerefli bir mevkiye oturtacaktı. Beri yandan, bir Robinson gibi yalnız adamda günlerimi elden geldiğince rahat geçirmeye bakıyordum. Şimdi içinde yaşadığım zamanın çapraşık sorunlan ve sıkıntılarından başımı çevirip geriye bir göz atınca, bana öyle geliyor ki kahramanlık kokan nefis bir dönemdi bu; splendid isolation* birtakım üstünlükler ve çekiciliklerden yoksun değildi. Literatür izlemem, konu üzerinde doğru dürüst bilgisi bulunmayan psikanaliz düşmanlarının söylediklerine kulak vermem gerekmiyor, hiç bir etki altında kalmayıp beni belli bir yöne itmeye çalışacak hiç bir gücün varlığını üzerimde hissetmiyordum. İçimdeki kurgusal eğilimleri (spekülasyon) baskı altında tutmayı ve Üstat Charcot’nun bir öğüdüne uyarak, kendiliklerinden bana bir şey söyleyene kadar üzerlerine eğildiğim konulan dönüp dolaşıp gözden geçirmeyi öğreniyordum. Yayınlayacak yer bulmakta biraz zahmet çektiğim yazılann her vakit bilgilerimin gerisinde kalmasın.n, bunların okuyucuların önüne çıkarılmasını dilediğim bir tarihe ertelemenin sakıncası yoktu; çünkü sağlamlığı su götürür bir «önceliği» savunma diye bir zorunluk benim için bulunmuyordu ortada. Örneğin Düş Yorumu’nu daha 1896 yılında kafamda ana hatlarıyla geliştirmişken, ancak 1899 yılında yazmaya başladım. Dora’nın tedavisi 1900 yılında sona ermiş, bunu izleyen iki hafta gibi bir sürede hastalık öyküsünü kaleme almışt m; ama kaleme alman öykü ancak 1905′te yayınlandı Bu arada tıp literatüründe yazdıklarım üzerinde pek durulmuyor, nasılsa böyle bir yola gidildiği zaman alay ya da acmakli bir yukarıdan bakışla yergi konusu yapılıyordu. Kimi vakit* meslekdaşlardan biri, yayınladığı bir eleştiride kaçık, aşın, pek acayip gibi çok kısa ve hiç. de hoşa gidecek yanı bulunmayan birkaç laf ediyordu hakk’mda Bir ara, sömestrelerde derslerimi verdiğim klinikte çalışan bir asistan, derslere katılmak için benden izin istedi, büyük bir dikkat ve ilgiyle dinledi derslerimi. Son dersten sonra klinikten ç’kmış gidiyordum ki yanıma geldi, bana yolda biraz eşlik etmek üzere müsaademi rica etti. Bu yürüyüş sırasmr da, savunduğum öğreti aleyhinde bir kitap yazdığını, klinik direktörünün de bundan haberi olduğunu, ancak dinlediği derslerden sonra öğretimi doğru dürüst anlayabildiğini, dolaysıyla böyle davrandığına üzüldüğünü belirtti, «derslerinizi dinleme fırsatını daha önce elde etseydim, kitaptaki
* Dört başı mamur yalnızlık. Ç.N.)
birçok yeri başka türlü kaleme alırdım» gibi bir açıklamada bulundu. Gerçi kitabını yazmadan, Düş Yorumu’nu okuması gerekip gerekmediğini klinikte soruşturmamış değildi; ama zahmete değmez diyerek kendisini bundan vazgeçir* meye çalışmışlardı. Bir ara asistan bey benim öğretinin oluşturduğu yapıyı, şimdi anladığı kadarınca, iç sağlamlığı bakımından Katolik kilisesine benzetti. Hani ruhunun esenliği bakımından, bu benzetmesi dilerim biraz takdir duygusunu içeriyor olsun. Ama sonunda iş işten geçtiğini, kitabında artık bir değişikliğe gidemeyeceğini, çünkü çoktan basıldığını söyledi. Bu meslekdaşım sonradan psikanaliz konusundaki düşüncesinin değiştiğini çevresine duyurmayı gerekli bulmaması bir yana, sürekli muhabirliğini yaptığı bir tıp dergisine psikanalizin kaydettiği ilerlemelere ilişkin hep alaylı yazılar döşendi.
Kişisel alınganlığım, o yıllar benim yaranma körlenip keskinliğini yitirdi. Yaİnız bırakılmış bütün kâşiflerin imdadına yetiştiği söylenemeyecek bir durum karşıma çıkarak, ,beni bir kızgınlığa kapılmaktan da alıkoymuştu; çünkü böyle yalnızlığa itilmiş biri genellikle kendini kahredip durarak, çağdaşlarının şahsına ilgisizliğinin ya da şahsından yüz çevirişinin nereden kaynaklandığını araştırır, bunu inançlarının sağlamlığına yöneltilmiş can sıkıcı bir itiraz görür. Oysa ben böyle bir yola sapmak gereğini duymadım; çünkü psikanalitik öğreti, bana çevrenin davranışını psikanalizin temel varsayımlarına dayanarak açıklama olanağını veriyordu. Tarafımdan ele geçirilen gerçeklerin birtakım duygusal karşıkoymalarla hastaların bilinçlerinden uzakta tutulduğu varsayımı doğruysa, bilinçdışma ittikleri nesneler getirilip gözleri önüne konduğu zaman aynı karşıkoymalara sağlamlarda da rastlanması doğaldı. İçlerinde oluşacak duygusal karşıkoymalan sağlamların birtakım ussal nedenlere dayandırmaya çalışmalarında şaşılacak bir taraf yoktu. Nitekim hastaların da ayni ölçüde sık olarak söz konusu davranışa başvurduğu görülmekteydi. İleri sürülen nedenler de —hani Falssatff’ın* bir deyişiyle nedenler böğürtlenler gibi harcıâlem şeylerdi— yine aynıydı, öyle parlak bir zekâ ese
I
Shakespeare’ln IV. Henry oyununun kahramanlarından. (Ç.N.) 200
ri de değillerdi. Arada bir aynm varsa, hastaların içlerindeki karşıkoymalan görüp yenmelerini sağlayacak bazı çarelerin elde bulunması, sözde sağlıklı kişilerde ise böyle bir şeyin söz konusu olmamasıydı. Karşılarına çıkarılan konular üzerine bu sağlıklılann serinkanlı, bilimseltarafsız bir tutumla eğilebilmeleri için nasıl davramlacağı henüz çözülmemiş bir sorundu; çözümünü en iyisi zamana bırakmak gerekiyordu. Başlangıçta salt itirazlara yol açmış bir savın bir süre sonra, yeni kanıtlar falan ileri sürülmeksizin kendiliğinden benimsendiği bilim tarihinde sık saptanabilen bir durumdu.
Psikanalizin savunuculuğunu tek başıma yaptığım bu yıllarda, dış dünyanın yargısına karşı bir saygının içimde uyanmış ya da düşünsel bir yumuşaklık eğiliminin içimde gelişmiş olmasını sanmm kimse benden beklemeyecektir.
II
1902′den başlayarak çevremde bir grup genç hekim toplandı;13 psikanalizi öğrenmek, uygulamak ve yaymak gibi açık ve belirgin bir amaçlan vardı. Psikanaliz tedavisinin olumlu sonucunu kendi üzerinde yaşayan bir meslekdaş, ilgili konuda öncülük etmişti. Belirli akşamlar benim evde bir araya geliniyor, bazı kurallar çerçevesi içinde konuşulup tartışılıyor, yadırgatıcı bir yenilik gösteren psikanaliz alanında bilgi ediniliyor ve daha başka kişilerin de aynı konuya ilgi göstermesine çalışılıyordu. Günün birinde, sanat okulunu bitirmiş biri elinde bir manüskriyle çıkageldi; yazı olağanüstü bir anlayış ve sezgiyle kaleme alınmıştı. Kendisine ön ayak olup dışandan sınavlara girerek liseyi bitirmesini, sonra da üniversiteye yazılıp psikanalizin hekimlik öğrenimini gerektirmeyen uygulama alanında çalışmasını sağladık. Böylece küçük derneğimiz hamarat ve güvenilir bir sekretere kavuşmuştu; Otto Rank14 adındaki bu sekreter, zamanla benim en vefalı bir yardımcım ve çalışma arkadaşım oldu. Dar çevremiz kısa sürede genişledi, ilerki yıllar topluluktaki eski yüzler kaybolup yerlerini yenileri aldı, eskileri gitti, yenileri geldi. Yetenek zenginliği ve çeşitliliği bakımından diyebilirim ki, topluluğumuzun herhangi bir klinikteki öğretim üyesi kadrosundan pek kalır yeri yoktu. Sonradan psikanaliz tarihinde hep hoşa giden roller olmasa bile pek önemli roller oynayan kişiler, daha baştan bu topluluk içinde bulunuyordu. Ancak, ilex ide böyle bir gelişimle karşılaşılacağı o zamanlar bilinemezdi kuşkusuz. Ortada memnunluk duymamam için bir neden yoktu ve şunu söyleyebilirim ki, bilgi ve deneyimlerimi karşımdakilere aktarmak için elimden geleni yaptnı. Ama hiç de iyiye yorumlanamayacak iki olay, sonunda bu çevreye karşı içimde bir yabancılaşmanın doğmasına yol açtı. Bunlardan birincisi, aynı çetin işi birlikte sırtlanan kimseler arasında esmesi gereken dostça anlaşma havasını bir türlü egemen kılamayışım, ikincisi ise ortak çalınma koşuilamıda koıay bir neden bulup patlak verebilen öncelik çekişmelerini önleyemeyisimdir. Bugünkü ayr.lıklardaıı bırço^uııun ortaya çıkmasını hazırlayan uygulamalı psikanaliz öğretimindeki büyük güçlükler, daha Viyana’daki üzel psikanaliz derneğinde kendini açığa vurmuştu. Bente, gelişimim tamamlamamış bir teknikle sürekli bir akış içindeki bir kuramı, belki birçok kişiyi yanlış yollara sürüklenmekten ve sonunda eğri yollara sapmaktan al.koyacak gibi cir otoriteyle karşımdakiiere sunmayı göze alamıyor, böyle bir girişimi sakıncalı buluyordum. Mkir işçilerinin özgürlüklerine kavuşup zamanında öğretmenlerinden bağımsız duruma ulaşması, psikolojik bakımdan memnunluk verici bir otayehr; ancak, böyle bir bağımsızlık, söz konusu işçilerin pek sık rastlanmayan bazı kişisel koşulları gerçekleştirebilmeleri durumunda yarar sağlayabilir. Özellikle psikanaliz, uzun süreli sıkı bir eğitimi, insanın öz varlığında bir disipline ulaşabilmesi için zorunlu bir eğitimi gerektirir. Psikanaliz gibi böyle horlanan ve hayır çıkmaz bir gözle bakılan bir alanda canla başla sürdürülen çalışmalardaki gözüpeklik dolayısıyladır ki, normalde hoşuma gitmeyen bazı durumları dernek üyelerinde görerek ses çıkarmadım. Ayrıca dernek yalnız hekimleri kapsamına almıyor, başka bilim adamlarını, yazarları, sanatçıları vb. de sinesinde barındırıyordu. Düş Yorumu ve Nükte gibi kitaplar, psikanaliz öğretilerinin yalnız tıp çevresiyle sınırlı kalmayacağını, ilgili öğretilerin manevi bilimlerin öbür değişik dallarına da uygulanabilirliğini daha baştan göz önüne sermekteydi15. 1907 den başlayarak durumda bütün tahminlerin tersine ansızın bir değişme başgösterdi. Psikanalizin büyük bir sessizlik içinde etkisini sürdürüp birçok kişinin ilgisini kazanarak kendisine hayli dost edindiği, hatta onu benimsemeye haz.r bilim adamlarının bulunduğu anlaşılmıştı. Daha epey önce Bleuler10 bana bir mektup yazarak, çalşmalanmın Burghölzli’de incelenip değerlendirilmekle olduğunu bildirmişti. 1907′de Zürih kliniğinden ilkin bir kişi, Dr. Eitingon17 Viyana’ya geldi, çok geçmeden bunu daha başka ziyaretler izledi ve arada yoğun bir düşünce alış verişinin gerçekleşmesi sağlandı. Sonunda, o vakitler burghölzli’de küçük bir memur olan C. G. Jung’un çağrısı üzerine 1908 bahannda Salzburg’ta ilk kez bir psikanalistler kongresi toplandı; psikanaliz taraftarları viyana dan, Salih’ten ve diğer yerlerden kalkıp gelerek kongreye katıldı, bu iik kongrenin meyvası, Bleuler’le benim 190ı* yılında Psikanalitik ve Psikopatolojik Araştırmalar Yıllığı, ilmiyle ç.karmaya başladığımız dergiydi; yazı işleri müdürlüğünü Jung üstlenmişti. Böylelikle, Viyana ve Zürih arasında skı bir işbirliği doğmuş oluyordu.
devamı>>
Toplam okunma (6885) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 September 2010)


Üç Deniz Topluluğu ve “Yağmurlar Dinmeden Gel” albümü cafrande.org’ta
Ünlü bilimadamı Stephen Hawking, “Evreni Tanrı yaratmadı” dedi ve tartışma başladı
Devrim ve sanat için büyük hayaller kuran dik kafalı bir şair; Mayakovski ve Sevgilisi Lili
Esrare Deyir sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta
Kış Bilgisi – Murat Özyaşar | “Biri gelsin ve kurtarsın beni bu yezidi çemberinden”
Kişilik, kişilik kuramlarının özellikleri, Eric Fromm ve Jung’un kişilik kuramları
Azeri Folklor Grubu Lök Batan’dan Azeri Müzikleri | The Music Of Azerbaijan
Komünist Manifesto’nun “Manifestoon” adıyla hazırlanan çizgi filmi
İslamda Tragedya (Trajedi) Kahramanı ve Tragedya Örnekleri – Metin And
Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta