Derginin kökü yaşamı boyunca MİT’le olan ilişkileri konuşula gelen, bugün ergenekon teorisyeni olarak hapiste tutulan Doğu Perincek’in işçisiz İşçi Partisine dayanıyor. ‘90’lı yılların ortalarında kendisinin cezaevine girmesiyle öne çıkan, sonrasında Doğu Perinçek’in hem Genelkurmay hem de MİT’le olan ilişkilerinin devredilmesinden kaygı duyduğu Gökçe Fırat’ı MİT’çi oldukları iddiasıyla İP’ten atmasıyla başlıyor. Bir dönem İP’in Gençlik Örgütü’nün İstanbul Genel Başkanlığını yapan Fırat, yandaşları ile beraber önce CHP’ye katılıyor ancak -her nedense- bir süre sonra oradan da tasfiye ediliyor. Ekip iddialara göre MİT’den destek alarak Atatürk Düşünce Kulüpleri Fedareayon’u (ADKF) adıyla bir yapılanmaya gidiyor.
Yine iddialara göre direkt olarak MİT’in yönlendirmesi yol alan ekip, Türksolu adında bir dergi çıkarıyor. İsimde geçen sol sözcüğü dışında sol ile bir ilgisi olmayan kafatasçı söylemiyle her 15 günde bir toplumun üzerine kan kusuyor.
Sabah gazetesinden Sevilay Yükselir işte bu hastalık yayan yayına yazı yazarak dahil ve destek olan İlyas Salman’ın geçmişini hatırlatıyor. “Güllük gülistanlık” diye öve öve bitiremediğin yıllarda ben senin neler yaşadığını çok iyi hatırlıyorum… diyor. Başka bir hainliğin hikayesini yazıyor.
Sen koca bir yalancısın İlyas Salman! (Sabah -Sevilay Yükselir)
Hani, şu “Türk Solu” adını verdiğiniz dergideki köşende, geçmişe atıfta bulunup, “Tokatlı Alevi, Karslı Sünni arkadaşına, ‘Sen hangi mezheptensin?’ diye sormuyordu. Ömer’le Ali yan yana, dünyanın en kutsal birlikteliği olan emek eksenli ahbaplıklarını sarmaş dolaş sürdürüyorlardı” diye yazmışsın ya…
İşte sadece bu bile senin ne kadar yalancı olduğunu ortaya koyuyor İlyas Salman!
Niye biliyor musun?
Çünkü, o, “Güllük gülistanlık” diye öve öve bitiremediğin yıllarda ben senin neler yaşadığını çok iyi hatırlıyorum…
Daha küçücük bir çocuktum… Sense genç bir delikanlıydın…
Devrimciydin sözüm ona… Pis provokatörler tarafından yaratılan ve Malatya’yı kan gölüne çeviren Alevi-Sünni çatışmasının tam orta yerindeydin… Okuduğun Turan Emeksiz Lisesi’ni kafatasçı faşist saldırılardan korumak için lobi yapıyordun Alevi gençler arasında…
Hani bir öğretmen okulu vardı kentin merkezinde… Karşısında da Sümerbank çalışanlarının oturduğu lojmanlar… İşte ben seni ilk kez o lojmanlardan birinde görmüştüm… 1977′ydi sanırsam… Evimize gelmiştin bir aile dostumuzun oğluyla… Bugün gibi hatırlıyorum söylediğin o Kürtçe Arguvan ağıtlarını… Mesela hiç unutmam etrafına toplanan gençlere, “Arkadaşlar… Bu faşistlere ödün vermeyeceğiz… Ben bu itin köpeğin baskısıyla ne Kürtlüğümden, ne de Aleviliğimden vazgeçerim!” falan diyerek propaganda yapışını…
Ve Hamido’nun evinde patlayan bombadan sonra, “Yaşatmayacak bu kafatasçılar beni!” diyerek nasıl arazi olduğunu…
Ee peki şimdi niye böyle yazıyorsun?
Çünkü etrafında kalan ahali, “Bu durumda böyle bir tavır almak daha doğru” diyor da ondan…
Özetle senin derdin durumun gerektirdiği gibi bir pozisyon almak!
Oportünizm yani…
Türkçesi döneklik!
Neyse ben senin bu dönekliğinin ya da yalancılığının üzerinde daha fazla durmayacağım…
Ama önemli bir detayın altını çizeceğim…
Hani dergide Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın adını da anıyorsunuz ya…
Hem yazık, hem de çok ayıp ediyorsunuz!
Çünkü onlar bugün hayatta olsalardı eğer…
Türksolu dergisi için solplatform.org ‘un hazırladığı video klip Sizin gibi bu ülkenin barışı için çözüm arayan insanların boynuna kanlı urgan atmak, ülkenin yeniden kan gölüne dönmesi için kışkırtıcılık yapmak yerine, sokak sokak gezinip insanlara hâlâ faşizmin ve kafatasçılığın ne büyük insanlık suçu olduğunu anlatma derdinde olurlardı!
O nedenle…
Ne o oğluma adını verdiğim, Deniz’in, ne de Mahirlerin adını kullanarak ırkçı propaganda yapmak sizin hiç haddinize değil!
Kürtçe şarkılar da söyleyen ve bir dönem TRT 6′da (Şeş) program yapan sanatçı Rojin, Serdar Turgut’un 24 Ekim tarihli “PKK teröristi olmadığıma pişmanım” başlıklı yazısına cevap vermiş. Gazetesindeki köşesinde çeşitli konulara kendince ironik! ve pornocu yaklaşımıyla meşur sayılan Turgut, yazısına ve fantazilerine Rojin’i de katıyor. Orta akıllılar aleminde keçiye Serdar Turgut dendiğinin bir kanıtı da sayılabilecek olan o yazıyı ve Rojin’in açıklamasını aşağıdan okuyabilirsiniz.
Serdar Turgut’un fantazileri: … Öcalan’ın açıklamalarıyla anladığım kadarıyla arada bir toplu seks partileri de oluyor. Bunlara da mutlaka militan bir aktiflikle katılırdım. Bugüne kadar hoşlandığım bir PKK’lı bir kadın henüz görmedim ama olsun. Dağda bulamazsam da bir hücre oluşturup, şehri basıp Rojin’i dağa kaldırıverirdim olur biterdi. Hatta belki Rojin’e evlenme bile teklif edebilirdim. Rojin ile evliliğimin şu andaki evliliğimden daha tehlikeli ve dehşet verici geçmesi de mümkün değildi.
Bütün bunlar son yaşanan bir olay nedeniyle aklıma geldi. Hayatımı şehirde kalarak nasıl da boşa harcamış olduğumu düşündüm. Dövündüm üzüldüm.
Yine Milliyet gazetesindeki bir Fikret ‘Don Juan’ Bila haberine göre devlet dağdan inen PKK liderlerine üçüncü bir ülkeye gidip yaşama imkanını da verecekmiş. Düşünsenize; yıllarca dağda keyif hayatı süreceğim, dağa kaldırıp seks kölem haline getirdiğim Rojin ile yaşayacağım, karı dırdırından sıkıldığım zaman da şehre inip birkaç yayın yönetmenini temizleyeceğim.
Rojinin cevabı: Türkiye, demokratik açılım olarak isimlendirilen bir süreçte geleceğini en çok tehdit eden, insanlara en çok acı veren sorunuyla yüzleşiyor ve kalıcı çözüm yolları arıyor.
Bu süreç Türkler açısından da Kürtler açısından da gelgitlerle, tuzaklarla dolu. Yaralar çok derin, kırgınlıklar çok taze, öfkeler çok taşkın.
Ancak umudumuz o ki duygularımızı biraz kontrol edebilirsek, şu geçirdiğimiz çakıl taşlı yolu devrilmeden, savrulmadan, birbirimizi hırpalamadan atlatabilirsek önümüz çok açık.
Aydınlar, yazarlar, entelektüeller, sanatçılar yani toplumun ortalamasından boyu daha uzun olanlar, gözü daha keskin olanlar, tepenin arkasını daha iyi görenler için aydınlıklarını, entelektüelliklerini gösterme günü işte tam da bugündür.
Ne yazık ki; gazete köşelerinin bazı efendileri kalemlerini yaralara tuz basmak, ateşe körükle gitmek, yumrukların biraz daha sıkılmasını sağlamak için oynatıyorlar.
İşte bu yazılardan biri 24 Ekim 2009 Cumartesi günü Akşam Gazetesinde Serdar Turgut tarafından kaleme alınmıştır. ‘PKK Teröristi Olmadığıma Pişmanım’ başlıklı yazıda devletin silah bırakmaları cazip hale getirecek önlemleriyle dalga geçilmekte, sürecin suhuletle aşılması yerine yeni gençlerin ölmesine yol açacak bir uçuruma sürüklenilmesine davetiye çıkarılmaktadır.
Serdar Turgut, bu çirkin amaç için adımı da aynı çirkinlikte kullanmıştır. ‘Dağa kaldırmak’, ‘seks kölesi yapmak’ gibi ağzı salyalı erkek edebiyatının en ucube cümlelerine fütürsuzca kullanmaya cesaret etmesinin nedeni benim Kürt olmam mı hele de kadın olmam mıdır?
Ben sanat hayatımda nereye geldiysem annemin hayır dularından başka kimseden destek almadan ve kimseye taviz vermeden geldim. Şimdi de adımın ve kişiliğimin; onbinlerce satan bir gazetenin tanınmış bir yazarının yazısına malzeme yapmasına asla izin vermeyeceğimi, yasal yolları sonuna kadar kullanacağımı kamuoyuna saygıyla duyururum.
Mizah güldürmeli, iğrendirmemeli.
Namlunun ucuna gül değil gülle koymak isteyen anlayış bölücüdür.
Zaten milliyetci ve muhafazakar olan olan Akşam’a milliyetci, muhafazakar ve modern(!) bir gazete yapmak hedefi ile gelen her soruna cinsel açıdan yaklaşarak modernleştirdiğini sanan Serdar Turgut’un acaba cinsel bir sorunu mu var? Bütün bastırılmış duygularıyla kulluk, kölelik ettiği bu düzen, cinsel sağlığını mı bozuyor? Bilmiyoruz… ama bu konuda da milliyetçi ve modern gazetesinde elle aldığı “İktidarsızım dediysem de…” başlıklı ironik! yazısına göz atmakta fayda var
Ne zaman Habertürk ekranlarına çıksam, ne zaman güzel bir kadının karşısına otursam kendimle ilgili tuhaf bir bilgiyi açıklayıveriyorum. Sevim Gözay’ın programında aseksüel bir eşcinsel olduğumu söyledim. Özge Uzun’a da iktidarsız olduğumu anlattım. İnşallah başka bir programa çıkmam Habertürk’te. Çünkü bir daha sefere ne diyeceğim belli olmaz. Mutlaka bulurum söyleyecek bir şey ama sonuçlar da ne olur bilemem.
Cumartesi gecesi kendimi Fellini’nin ‘Kadınlar Kenti’ filmindeymişim gibi hissettim.
Fellini’nin ‘La Citta Delle Donne’ filminde Marcello Mastroianni rüyamsı bir ortamda kadınlara ve karısına karşı tavırlarıyla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Kafama kazılmış filmin bir afişinde Mastroianni’nin suratı onlarca kadının bacağı ve ayağı arasında görülüyordu.
Cumartesi gecesi halim buna çok benziyordu. İlk önce Özge Uzun ile onun bacağını konuştuk ve hatta çılgın bir şekilde aşık olduğum Marge Simpson’un bacaklarının görüldüğü Playboy dergisi kapağı da ortaya çıktı programda ve ben fotoğrafı alıp Özge’nin bacağı ile yan yana tutup kıyaslamalar bile yaptım.
Bugünlerde televizyon kanallarında edebiyat uyarlamalarının fazlalığı göze çarpıyor. Reşat Nuri’den Orhan Kemal’e, Ayşe Kulin’den Halit Ziya Uşaklıgil’e, Halide Edip’e. Dünün ya da bugünün edebiyatçıları yapıtlarıyla dizilerde karşımıza çıkıyor. Ne güzel diyebiliriz; yeniden hatırlanıyorlar. Merak uyanıyor, yeniden okunuyorlar. Bu güzel… Ama kimi diziler ağzımızda buruk hatta acı bir tat da bırakmıyor değil… Olmamış diyoruz.. Bu güncel tartışmaları bir yana bırakıp, Aşk-ı Memnu’ya bir göz atalım…
Halit Ziya Uşaklıgil’in bir asırlık romanı Aşk-ı Memnu’da adı üstünde bir yasak aşk anlatılır. Sözünü ettiğimiz tarih 1900′ler ve toplum da bir İslam toplumu olduğuna göre, o güne değin yazılan Batılı anlamdaki ilk roman örneklerinden epeyce farklı bir yere düşmektedir Aşk-ı Memnu.
İlk romanlarımız Batı romanının çevrilmesiyle ve onun taklit edilmesiyle yazılmaya başladı. Ancak özellikle Tanzimat Edebiyatı örneklerine bakıldığında Batı’dan alınan değerlerin kendi toplumumuza mal edilerek toplumun eğitilmesinin amaçlandığı görülür. Toplumsal sorun olarak algılanan görücü usulüyle evlilik, cariyelik kurumu gibi başlıklar ilk romanlarda inceden inceye işlenen ve eğitme kaygısıyla ele alınan konular olmuşlardır.
İlk romanlarda işlenen kadın tiplerine gelince; roman yapısına göre oluşturulmuş âşık hikâyelerinde bir yandan aşk kutsanırken diğer yandan sonuna kadar masumiyetini ve sadakatini korumuş melek bakire imgesi kadın tipine giydirilir. Bu kadın tipi, idealize edilen, kutsanan ve olağanüstü düzeye ulaşan aşk örgüsü içinde, erdemli ama edilgen ve verili otorite kalıpları dışına çıkmaktansa kendini ölümün kucağına kolayca atabilen özellikler taşır. Kurbandır; toplumun baskıcı yapısının, değerler sisteminin sessiz bir kurbanıdır, sevgilisine sadakatsizlik etmektense ölümü yeğ tutar. Otoriteden intikamı ise ölümüyle tescillenmiş kutsal aşkıdır.
Sözünü ettiğimiz melek kadın tipine karşılık, ilk romanlarımızdaki ikinci kadın tipi ise şeytan kadındır. Aşk için öldüren, İslam toplumundaki değerleri tersyüz edebilen, kendi yazgısını çizmek için kalıpların, otoritenin dışında yer alan, alabildiğine kötü bir kadındır bu. Naçar, babasız, arayış içinde olan genç ve parlak erkekleri ağına düşürür, âşık olur, sever. Ancak şeytan kadın tipinin aşka hakkı yoktur. Cinsellikle lekelenmiş aşk ise asla kutsal olarak kabul edilmediği gibi lanetlenir; aşağılanır.
İlk romanlarımızdaki bu iki uç kadın tipi düşünüldüğünde Aşk-ı Memnu’nun Bihter’i hangisine yakındır? Bu soruya verilecek yanıt, Bihter’in kendi yazgısının kurbanı olmuş bir bireyi temsil etmesi olsa gerek. Tipleştirilen melek ve şeytan kadın imgesinin yanında Bihter, başından sonuna dek hem kurban hem de cellattır. Bu haliyle ne kendi değerlerini tanımlayabilen ne de Batılı değerleri tümden kendine mal edebilen aydın tipinin belki de aşktaki temsilcisidir Bihter. Ancak şüphesiz iki farklı düzlemi birbirine karıştırmamalı. Romanda ne Osmanlı toplumunun eleştirisi vardır, ne de Batılılaşmış bir ailenin çürümesi sonucundadır yaşananlar. Buna karşılık Halit Ziya modern romanın bireyi merkeze alan yapısını ve giderek bireyin iç çatışmalarını işlemeyi, aşkı, dahası yasak aşkı ele alarak başarmıştır. Bihter, Nihal, Behlül roman kişisi olmaktan çıkıp açmazlarıyla yaşayan bireylerdir artık.
Öte yandan, Aşk-ı Memnu’yu bir kadın romanı olarak da okuyabiliriz. Romana iki kadın damgasını vurur; Bihter ve Nihal. Roman süresi boyunca iki kadının öyküsü yer yer iç içe geçse de ayrı kanallardan gelişir ve sonlanır. Ancak romanda gelişen iki farklı öyküden ağır basanı Bihter’in öyküsüdür. Bihter, trajik roman kişisi olarak Halit Ziya’nın hiçbir önyargısına maruz kalmadan roman boyunca gelişir, değişir. Gerçekçi romanda gördüğümüz nedensellik bağını Halit Ziya’nın, roman kişilerinin gelişimi ve olaylar arasında kurduğu etkileşimde ustaca sergilediğini görürüz.
BİHTER’İN SEÇİMİ
Yasak aşkın öznesi Bihter’dir. Şeytan kadın tipinin aksine, yirmi bir yaşındaki Bihter, kendisinin iki katı yaşındaki Adnan Bey’le isteyerek ve yasallık içinde evlenir. Ancak bu isteği ateşleyen nedenlere baktığımızda Bihter’in evliliği zorunlu tercihlerin en iyisi olarak karşımıza çıkacaktır. Genç kadının sırtında öncelikle annesi Firdevs Hanım’dan kalan ‘Melih Bey takımı’ mirası vardır. Kocasını aldatan Firdevs Hanım, onun ölümüne neden olduğu gibi, hafifmeşrepliği ile de ün salmıştır. Bu haliyle Firdevs Hanım, yazar tarafından şeytan kadınlığa uygun görülmüştür de diyebiliriz. Firdevs Hanım, kızlarına karşı acımasız, sevgisiz dahası onların gençliğini kıskanan bir şeytan kadın tipidir. Üstelik orta yaşlarını devirdiği halde buram buram cinsellik kokar, cinsellik arar. Böylesi bir annenin ünü ile zengin koca bulabilmek Bihter için düşünülemez bile. Ablası Peyker’in küçük bir memur olan kocası ile ilişkisine dudak büker, evliliklerini içten içe hakir görür. Adnan Bey’in Firdevs Hanım yerine Bihter’e görücü göndermesi ise, ana-kız arasında ölümle sonlanacak çekişmenin ve nefretin habercisi niteliğindedir. Öte yandan Bihter’in yoksulluğuna duyduğu nefret de hesaba katıldığında Adnan Bey, yaşlı ama bakımlı, üstelik zengin bir koca namzeti olarak, seve seve kabul edilir.
Bihter’in tiksindiği yoksulluktan zengin yaşamın büyülü yalısına yolculuğu ile başlayan yazgısı, zengin ve kapalı yalının boğucu havasında kararmaya başlar. Yalı ve yalının içinde yaşayanlar bir kapalı yaşamı simgelerler. Mutlu, sevgi dolu, steril bir dünyadır bu. Zaman yavaş akar, adeta akmaz. Ancak Bihter’in yalı yaşamına nüfuz etmeye çalışmasıyla zaman az da olsa kıpırdamaya başlamıştır. Bir süre sonra da, Nihal’in genç kızlığa adım attığını simgeleyen çarşafa girme süreciyle Bihter’in zamanı evdekilere de yansır. Dış mekânların birkaç simge dışında neredeyse hiç kullanılmadığına tanık oluruz roman boyunca. Kapalı bir ev ortamının boğuntulu atmosferi adeta kopacak fırtınanın habercisi gibi gerilimi giderek yükseltir.
Saatin tiktaklarının duyulduğu zengin ve büyük yalıda Bihter genç kızlık hayallerinin kendini sürüklediği büyük yanılgıyı fark eder. ‘Küçük, sefil, çıplak bir oda; demir bir karyola, beyaz perdeler, iki hasır iskemle… İşte yalnız bu kadarcıkla yoksul bir sevişme odası; ama sevmek, Yarabbi sevmek istiyordu.’1 Bu uyanış evliliğini yargılamayı da beraberinde getirir; ‘Evet, şu dakikada bu beden, sanki bir kaza anı içinde kendisinden yağmalanan bekaretinin küçük bir avunma lütfu, hafif bir sevinç artığı bırakmaksızın, verilmeyerek alınan öpüşlerin, sinirlerini ayaklandırarak derin bir acılıkla sızlanan kucaklaşmaların; evet, bütün evlilik hayatına ilişkin o çirkin, sefil sevişme anlarının acılıklarını duyuyordu.’2
Yaşamındaki yarılmayı farkettikten sonra Bihter’in sevilecek bir ‘nesne’ arayışı başlar. Kapalı yalı atmosferinde uzağa gitmesinin hem olanağı hem de gereği yoktur, yanı başında ‘aşk ilişkilerini başkasına dinletmek amacıyla kuran’ Behlül’ü buluverir kolayca. Ancak cinsel obje olarak Behlül’ün gölgesini, üzerinde bıraktığı çekimi hisseden Bihter, annesine benzememek için çırpınır, kocasına ‘hayınlık’ etmeyi tüm sıkışmışlığına ve tutkusuna rağmen başlangıçta reddeder. Ancak beklenen son kaçınılmazdır; ‘O, Firdevs Hanım’ın kızıdır.’ Doğalcılık akımının izleri, Bihter’in annesine benzeme kâbusuyla roman boyunca sürekli hatırlatılır yazar tarafından.
AŞK SUSUZLUĞU…
Behlül’e gelince, Behlül’ü, Bihter’in aşk susuzluğunun bir kurbanı olarak nitelemek sanırım yanlış olmaz. Behlül-Bihter ilişkisinde iradi müdahalelerle ilişkiyi başlatan, sürdüren ve şekil veren hep Bihter’dir. Aralarındaki ilk etkileşimden sonra, Bihter korkunç bir pişmanlığın pençesindeyken ne önceki hayatına, evliliğine, dönmeyi göze alabilir ne de başladığı biçimde Behlül’le ilişkisini sürdürmeye. Ancak Behlül’ü sevmeye, Behlül’ün hayatına sahip olmaya karar verir; ‘Behlül’ün anısında rasgele kendine sahip olunmuş bir düşkün kadın değerinde kalamazdı; artık onun hayatına sahip olmalıydı, onun olmalıydı, onu sevmeliydi, sevmeye çalışmalıydı. Bu aşk günahına öyle bir akış yatağı belirlemeliydi ki onu düşmüş değil yüceltsin. Evet, bunu yalnız aşk temizleyebilirdi.’3 Burada ‘Âşık Hikâyeleri’ne yapılan bir gönderme var;
Bihter’de, günahından arınmak için toplumsal bilinçte yer etmiş ve kutsanmış ‘hak âşığı’ mertebesine erişme isteğini görürüz.
Behlül açısından bakıldığında ise, Bihter Behlül’ün ‘ilk ve son aşkı’ dır. Ancak, ‘odasına gelip aranılan, her canı istedikçe sahip olunan kendisiydi’ Behlül giderek aşktaki egemen ‘erkek’ rolünün esiri olarak, Bihter’in aşkından rahatsız olmaya ve bu aşkı erkek klişelerinin merceğinden tanımlamaya başlar. Bir yandan bu ‘büyük aşkın’ da, sevişmelerin de giderek sıradanlaştığını ve Behlül’e dingin bir evliliği hatırlattığını görürüz. Böylelikle ilişkiye dışarıdan ilk bakan taraf Behlül’dür. Dışarıdan bakış, yabancılaşmayı beraberinde getirir ve bu kırılma Bihter’in sonunu hazırlar; küllerinden yarattığı aşkının elinden kayması, Bihter’in arınmasını sonlandırır, bu sonla birlikte Bihter hızla kirlendiğini, düşkünleştiğini hisseder. Öfkesini önce çevresindekilere, ama nihai olarak da kendisine yönelterek trajedisine elleriyle son noktayı koyar.
* * *
Romanımızın gelişim sürecinde, Tanzimat romanının aksine Servet-i Fünuncular, karanlık İstibdat döneminde karamsarlıkla yazdılar romanlarını… Romanların satır aralarına yedirilen eleştirellik yer yer giderek belirsizleşirken, yer yer de kaygıları ve söylemek istedikleri ince ince de olsa okuyuculara sızabildi. Aşk-ı Memnu’da da Adnan Bey Yalısı ve içindeki kimseler, dışarının tüm seslerine kulaklarını tıkamış; kendilerine ‘dışarısı’ ile alışveriş ve eğlence dışında hiçbir kapı açmamış olsalar da, Osmanlı’nın sarsıntıları, adeta Adnan Bey Yalısı’ndaki çöküşe yansımaktadır. Yalı, Dickens romanlarındaki ‘mutlu aile’ tablosunu sergilemeye çalışırken, içten içe sevgilerdeki kıyıcılık, acımasızlık, vurdumduymazlık ve kıskançlık, mutluluk tablosunun pamuk ipliğine bağlı olduğunun da habercisi gibidir.
Aşk-ı Memnu ile Halit Ziya, tüm bunları; bireyin olaylar karşısında geliştirdiği kişiliğini, reflekslerini, içine bakışını, dahası kendiyle hesaplaşmasını ilkler kervanına katılarak yetkin bir şekilde yazdı. Diğer yandan roman, Bihter’in trajedisini Osmanlı toplumunun kapalılığına karşın işler; öyle ya evli bir kadının yasak aşkıdır söz konusu olan. Tensel aşkın, yazarın bizi Bihter’in dünyasına sokmasıyla, ‘şeytanın karılığı’vurgusu olmaksızın da anlatılabileceğini göstermiştir Halit Ziya yüzyıl önce.
Dönemin koşullarından farklı olarak Aşk-ı Memnu’da kadının giderek bir birey olarak ele alındığına tanık oluruz. Kendi yazgısıyla savaşan ama ona sonunda boyun eğen bir Bihter vardır karşımızda. Ancak bu bir yolu açmıştır. Sonrasında Bihter’in açtığı yoldan Zeyno gelecektir, Feride gelecektir. Romanlara da adlarını vererek kendilerini okumaya çağırırlar bizleri. Öyle ya, ‘O kadınlar’ edebiyatımızda da yaşamın ayrılmaz bir parçası. Tutkuları, aşkları, mücadeleleri ve yenilgileri ile yaşamlarımıza sızmaya devam ediyorlar.
A. Şule SÜZÜK
_________________________ 1.Halit Ziya Uşaklıgil, Aşk-ı Memnu, İnkılap Yayınları, s.159
2. a. g. e., s. 162
3. a.g. e., s.195
Aşk-ı Memnu/Halit Ziya Uşaklıgil/ Özgür Yayınları/ 520 s.
Derin devletin karakutusu Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın yemek yerken çektirdiği fotoğraftaki gazeteden hareketle 2002 yılında hayatta olduğunu iddia eden gazeteler sonrasında televizyonlar büyük bir yanılgıya düştü. Küçük bir arşiv taraması sonrasında ilanın 2002 yılında yapılan ‘Biri Bizi Gözetliyor’ (BBG) programına değil, Kanal 6’nın 1995 Aralık ayının son haftasında birçok gazeteye verdiği yılbaşı programının tanıtımı olduğu ortaya çıktı.
Özellikle Susurluk kazasından sonra adı gündeme gelen Yeşil’in adı Güneydoğu’da pek çok faali meçhul cinayete karıştı. JİTEM’in kurucusu Binbaşı Cem Ersever’in adamı olduğu öne sürüldü. 1995’te Ankara’da gözaltına alındığı ve sorgusu sırasında kaburgalarının kırıldığı, ancak MİT tarafından tedavi ettirildiği medyaya yansıyan haberler arasındaydı. Yeşil’in kullandığı bir telefonun dönemin Giresun Bölge Komutanı emekli Tuğgeneral Veli Küçük adına kayıtlı olduğu ortaya çıktı.
Başbakan ‘öldü’ dedi ama
Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, Yeşil’in öldürüldüğü yönünde bir açıklama yaptı. Ancak kısa bir süre sonra Akın Birdal’ın vurulması olayına adı karıştı. Defalarca öldürüldüğü ya da gözaltında tutulduğu, görüldüğü yönünde haberler çıksa da tam olarak akıbeti hiçbir zaman netlik kazanmadı. Star Star gazetesi: Fotoğrafta gizlenen büyük sır
Oğlu Murat Yıldırım’ın yazdığı kitap ve bu kitaba koyduğu fotoğraflar Yeşil’in adını tekrar gündeme getirdi. Kitaptaki fotoğraflar önce Star gazetesinde yayımlandı. Star gazetesi önceki gün ise ‘Fotoğrafta gizlenen büyük sır: Yaşıyor’ başlıklı haberiyle Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın 2002 yılında yaşadığını iddia etti. Mahmut Yıldırım’ın oğlu Murat Yıldırım tarafından yazılan kitaptaki bir fotoğrafa dayanarak bu tespiti yapan gazete o fotoğrafta ‘Yeşil’in yemek yediği masanın üzerindeki gazetede, 2002’de Kanal 6’da yayımlanan ‘BBG’ programının ilanı olduğunu öne sürdü. Bu iddiaya Taraf gazetesi de yer vererek haberinde şunları söyledi: “Yeşil’i Ankara’daki evinde gazete kâğıtları üzerinde yemek yerken gösteren gazete Mart 2002 tarihli. Bu tarihi de, BBG Evi (Biri Bizi Gözetliyor) logolu yarışmanın ilanı ele veriyor. BBG’nin ilk dönemi 2001’de Show TV’de yayımlanmıştı. 2002’de yapım şirketi Star TV’ye BBG ile transfer oldu. Kardeş kanalı olan Kanal 6’da BBG hem kesintisiz hem de ulusal ölçekte yayımlanmaya başladı.”
İddialar televizyonlara da da yansırken dün de Hürriyet gazetesi birinci sayfadan ‘Masadaki gazeteye göre Yeşil yaşıyor’ başlığıyla haberi duyurdu. . Hürriyet’in haberine göre fotoğraftaki ilanın 2002’deki BBG programının ilanı olduğunu belirterek, Yeşil’in sanılanın aksine 1996’da ölmediğinin kanıtı olarak sunulduğunu söyledi.
Milliyet de dün ‘2002’de yaşıyor muydu’ başlığıyla fotoğraf ve ilan iddasına yer verdi. Haberde “Masa üzerindeki gazete sayfalarında Kanal 6’da 2002’de yayımlanan BBG ilanı bulunması dikkat çekti” denildi.
İşin aslı farklı çıktı
Ancak işin aslı öyle çıkmadı. Yeşil’in fotoğrafındaki söz konusu ilanın, Kanal 6’nın 1995 Aralık ayının son haftasında birçok gazeteye verdiği yılbaşı programının tanıtımı olduğu ortaya çıktı. ‘Başka kanalda aramayın, onlar yalnızca Kanal 6’da’ başlıklı ilanda birçok ünlü sanatçının fotoğrafı yer alıyor. Yenişafak gazetesi de dün bu bilgiyi sayfalarına taşıdı.
Ahmet Altan’ın “erkek egemen” bir söylemle kendilerini takdim etmesine içerleyen Oya Baydar, gazetenin köşe yazarlığından ayrıldı. Bu ayrılış öyküsünün detayına bakıldığında, “çatlak” daha farklı bir nitelemeden doğmuştu.
Oya Baydar, Ahmet Altan’ın kaş yapayım derken göz çıkardığı gerekçesiyle, Taraf gazetesindeki yazarlığını sonlandırdı. Altan, gazetenin “sosyalist” vitrinini parlatmak isterken, fazlasıyla durumu açık edici bir cümle kurunca, Baydar kızdı, istifayı bastı.
“Olay”, Altan’ın köşesinde “Bizim gazetenin çok ilginç ve övündüğümüz bir yazar kadrosu var. Nabi Yağcı, Roni Margulies, Oya Baydar gibi sıkı sosyalistler de yazıyor burada. Her ne kadar Roni’yle Oya’da ’liberallerin’ arasına ’düşmekten’ dolayı zaman zaman hafifçe Türkan Şoray filmlerini andıran ’pavyondaki namuslu kadın’ huzursuzlukları tezahür etse de burada sağlam bir ’solculuk’ tartışması yaşayacağımızı ümit ediyorum” demesi üzerine yaşandı.
Baydar, buradaki, “pavyona düşmüş namuslu kadın” benzetmesine, ya da işe entelektüel boyut katarak söylendiği gibi “metafor”una dayanamadığını ve bu “erkek egemen” söylemi protesto için ayrıldığını açıkladı. Diğer “düşmüş”lerden Nabi Yağcı sessiz kalırken, Margulies, “olayı büyütmek anlamsız, pavyonda çalışanlar da namusludur” diyerek, Baydar’a sitem etti. Baydar, daha sonra yaptığı bir açıklamada, problemin “üslup” sorunundan kaynaklandığının altını çizerek, ilkesel bir “çatlak” olmadığını beyan etti ve Taraf’ı savunmayı sürdürdü.
Baydar, köşesindeki istifa yazısında, “Altan’ın yazısında kullandığı ’sıkı’ sosyalist nitelemesinden ne kastettiğini anlayamadım. 1917’ye takılmış nostaljik beton kafalardan söz etmek istiyorsa, bir yayın yönetmeni olarak yazarlarının yazılarını okuyup okumadığı sorusu takılıyor kafama” dedi.
Emek-sermaye çelişmesinin bittiği ve ilericiliğin, sermayeye ne oranda hizmet sunulduğuyla tanımlandığı bir fikriyatın, Fethullah’ın polisleriyle kotarılan haberlerin, “emperyalist demokratizmin” ve AKP’ye biatın, sosyalistlerden, soldan nefretin gazetesine, “birikimini” sunmak üzere köşe verilenlere, üstelik “liberal”liklerini kartvizitlerine gururla yazdırmışlara, dile getirmişlere, ne demeye “sosyalist”, hem de “sıkı sosyalist” demişti ki Altan? Baydar’ın köşesinde, açıkça bu “nitelemeye” öfke görülüyordu.
Margulies, Yağcı, Baydar ve “sıkı sosyalist”lik! Liberalliğin, dönekliğin, avanaklığın “sıkı”sı olabilirlerdi, tamam da, “sosyalistlik” nerelerindeydi? Yağcı ve Margulies, Altan’ın yazısında geçen “sıkı”nın tırnak içindeliğiyle, burada bir ironi yapıldığının bilincinde olduklarından ses etmedilerse de, “edebiyatçı” kimliğine de sahip Baydar, nedense bunu anlayamamıştı.
Oysa, Altan, yazısının devamında, hepsini bir araya getiren ilkeleri açıkça tanımlamış, bu yöndeki bütün kuşkuları silmişti. Nitekim, Baydar da, Taraf’ın önemini bu ilkelerde bulduğunu, ayrılmanın buna halel getirmeyeceğini söylüyordu. Keza, Taraf yayın hayatına yeni atılan bir gazete değildi ki, Baydar nereye köşe yazdığının bilincinde olmasın.
Baydar, “herhangi biri yazsa sorun olmazdı, ama gazetenin genel yayın yönetmeni böyle söylememeliydi” derken, Taraf’ın pavyon olarak tanımlanmasını ve “namuslu kadın” meselesini öne çıkartıyorduysa da, burada ileri sürdüğü argümanlar, yetersiz kalıyordu. Belli ki rahatsızlık, “düşmüş” kelimesindendi. Baydar, kadın memesine memleket satanların erkek egemen söylemini, hiç değilse yayın yönetmeninin romanlarından da mı bilmiyordu ki?
Bunca yılın Baydar’ı, Altan fütursuzluğunda açıktan namussuzlukla şişinmeyi kendisine yedirememişti besbelli. Çünkü, kendi ifadesiyle, pavyonda çalışan kadınlar da namusluydu ve namuslu kalabilirlerdi. Ama ya, Taraf’ta yazmaya başlamış birinin “sosyalist”liği şayiası yayılırsa, bu “düşmüş”lük nasıl sindirilebilirdi ki? Bu yüzden, kendisinin “sosyalist” değil “liberal” olduğunu anlatmaya ayırmıştı veda yazısının büyük bölümünü ve “düşmüş” değil, “seçmiş” olduğunu göstermeye çırpınmıştı.
Ahmet Altan’ın berbat edebiyatçılğından doğan bu problemin diğer yönüne gelinince, ortada bir başka tezgâh sırıtıyordu.
Altan, “sol”daki endazesi kaymışlığın kendileri için değirmen suyu olduğunun bilincinde, pişkince Taraf’ın “günümüz sol değerleri”ni temsil ettiği söylemine sapıyor, burada henüz yeterince ilerleme kaydetmediğini düşündüklerini, alaycı bir “sıkı”lık ekiyle “sosyalist” olarak tanımlıyor ve solun bu “çatışan” iki kutbunu bünyesinde barındırdığı havası yaratıyordu. Altan ve Margulies, günümüz solunun iki ana mecrası oluyordu böylece!
Pavyonlarda, genelevlerde çalışanların, neden etlerini satmak zorunda kalan çaresizler olduklarını aklına getirmeyen ve bunu sistemin arazı olarak görmesi beklenemediği gibi, savunduklarıyla da katmerlenerek sürmesini öneren Altan, bu teşbihi yaparken, emek-sermaye çelişmesi bittiği için, bir kuruma gönderme yapıyor aslında. Orada insanlar, etlerini pazara sunarlar ve çaresizliktendir. Bu açıdan namuslulardır. Altan’ın samimi ikrarı, Taraf’taki yönetici kadronun, kendilerine beyinlerini pazara düşürmüş “sermaye”ler arayıp bulduklarıdır ki, bunlar çaresizlikten değil, açıkça namussuzluktan buraya “düşmeli”dir.
Bu yüzdendir, “düşmüş namuslu kadın” diye “ti” geçmesi Altan’ın. Hani, hâlâ bunun bilincinde değillerse, filmlerin Nuri Alço’suvari bir uyarı olsun diye…
Bu noktada, muhtemelen göndermeyi anlamayan Baydar’ın, “pavyonda namuslu kadın da vardır” itirazına, pek gülmüştür…
Desenli tuvalet kağıtları gibi önemli bir şeyi Türkiye’ye getiren kişi olarak bilinen ve aynı zamanda “İslamcı burjuvazinin iç mimarı” olarak ünlenen Şafak Çak’ın Vatan gazetesi ve Aktüel dergisine verdiği röportajlarda sonradan görme sermayedarlarımızın görgüsüzlüklerini gözler önüne seriyor.
Yatak odalarında üç metrelik palmiye ağaçları, tavandan sarkan salıncaklar, sinema odalarında kullanılan klimaya bağlı otomatik gül suyu kokusu pompalayan havalandırma sistemleri, 400-500 metrekarelik evlerin en küçüğü 5O metrekarelik namaz odaları, uzaktan kumandayla tavandan indilen namaz sedirleri…
Refah Partisi döneminde doğan, AKP döneminde iyice zenginleşen islamcı patronların evlerini yapan iç mimar Şafak Çak’ın anlattıkları, burjuvazinin bu kesiminin yaşam tarzı hakkında ilginç ipuçları veriyor.
Sekiz yıldır iç mimarlık yapan Çak’ın yıldızı AKP döneminde parlamış. AKP zenginlerinin 2004 yılından itibaren şatafatlı evler yaptırmaya başladığını söyleyen Çak, bu kesimden ilk işini 2005′te almış.
Şafak Çak, dinci zenginlerin şatafat merakının bilhassa Dubai’de okuttukları çocuklarından geldiğini söylüyor. Yaptığı pek çok evde kimi Osmanlı eşyalarının, örneğin Fatih’in tahtının kopyası bulunsa da, genel olarak islamcı zenginler için “teknoloji ve gösteriş ön planda. Tarih merakı yok. Antikaya meraklı değiller” diyor.
Verilen “şatafat” örneklerinden kimi gülünç, kimi dehşet verici. Röportajda evdeki plazma televizyonlarına 24 saat Kabe’den canlı yayın isteyenlerden, Boğaz kıyısındaki evlerinde rıhtıma çıkıp Boğaz’ı izlemek yerine evin dört bir yanına plazma ekran koydurup boğazı ekrandan izleyenlere; klimalarından odalara gülsuyu pompalatanlardan, namaz kılınacak sedirlerin uzaktan kumandayla tavandan indiği namaz odalarına kadar her türlü gariplikten bahsediliyor.
Şafak Çak, müşterileriyle yaptığı bir gizlilik sözleşmesinden de bahsediyor. Bu anlaşma uyarınca Çak da, müşterileri de, yapılan evin görüntülerini beş yıl boyunca basına vermiyorlar.
Bir de dua meselesi var tabii. Çak, bir iş aldığında dua edip istiareye yattığını, yalnızca o işi düşündüğünü ve nasıl bir dekorasyon yapacağına böyle karar verdiğini söylüyor.
Aktüel dergisi Ropörtajından bir bölüm Bu kadar nakiti olan insanlar evlerinde kasa da yaptırıyordur değil mi?
Hepsi kasa yaptırır. Sac ve çelikten büyük kasalar. İslami burjuvazi dünyada da yükselişte “îslami kesimde bir modernleşme yaşanıyor” diyebilir miyiz? Kesinlikle. Artık dünyada bile bu kesim bir yükseliş ve kabul görme trendinde. Dubai’nin başarılı olma sebeplerinin başında bu iki kesimin huzur içinde yaşayabilmesi gelir. Günümüzde ABD, Avrupa ve Asya’da kriz derinleşirken Araplar bunu hafif çiziklerle atlatıyor ve izlemekle yetiniyorlar. Tüm tasarım dahîleri önce Arapları memnun etmek İçin emek sarf ediyorlar. Bu tekstilde de, mobilyada da böyle. Dubai’deki 7 yıldızlı otelleri yapan mimarların yüzde 90′ı İtalyan’dır. Hatta Burj Al Arab’a denizden baktığınızda, karşınızdaki manzara kocaman bir haç şeklidir ve yıllardır bu konu tartışılır. Ülkemizde olduğu gibi dünyada da Islami burjuvaziyi yok saymak imkânsız. Bir anı Florya’da giriş katı üzerinde bulunan bir daireyi bitirirken, arabası ile geçen türbanlı bîr bayan, merak edip eve kadar çıkarak, çalışan ustalardan telefonuma ulaşmış. Randevu alarak ertesi gün yanında bir başka hanımla ofise geldi. “Biz de Florya’daki evimizi yaptırmak İstiyoruz, harika işler çıkartmışsınız” dedi. Ben de “Teşekkürler, sadece o gördüğünüz evi değil, bu ailenin Silivri’de ünlü bir sitedeki villalarını da yaptım” dedim. “O projenizi de görebilir miyiz?” diye sordu. Gösterdim. En fazla 25 yaşlarındaki bu hanım, altında Porsche Cayenne, elinde Swarovski taşlı Vertu telefonla İdi. Dört gün sonra randevusuz geldiler. Masama iki adet anahtar koydular. “Pazar günü bu siteden, kardeşim ile bize ikiz villa aldık, işte anahtarları, umarım bu yaz ayına yetiştirebilirsiniz” dediğinde aylardan nisandı. Tanesi 450 bin Euro olan bu villalardan iki gün içinde karar verip satın almak, oldukça hızlı, ne istediğini bilen ve kendine güvenli bir hareketti.
Sizin hayat tarzınızdan çok farklı yaşamları nasıl dizayn ediyorsunuz?
Bu röportajı okuyanlar beni belli bir tarikata veya mezhebe mensup sanabilirler ama hiçbir yerle bağlantım yok. Müslüman’ım, cuma namazı ve bayram namazına giderim, Allah inancım sonsuzdur, bir o kadar da Atatürkçü ve laikim. Sadece hayalgücüm çok yüksek. Karşımdaki bana ne istediğini anlatmaya başladığı an onun hayalindeki evi zihnimde yaratabiliyorum.
Kısa adı TOSF olan Türkiye Okul Sporları Federasyonu’nun internet sitesinde İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü ve Türkiye Futbol Federasyonu gözlemciliğini de yürüten Ata Özer’in başkanı olduğu fedarasyonun Dünya Liselerarası Basketbol Şampiyonası ile ilgili hazırlattığı tanıtım videosunda ezan ve tekbir seslerinin disko müzik eşliğinde verilmesi tepki yaratmış.
Aslında tam olarak Apdullah Gül ve Tayip Erdoğanın şarap kadehinde su içmesine benzeyen bu postmodernist çalışma Gazeteci Hıncal Uluç konuyu köşesinde dile getirmesi sonrasında,videosunun yayınlandığı Türkiye Okul Sporları federasyonu’nun internet sitesi apar topar yayına ara vererek açılış sayfasına ”Sitemiz yeni haliyle kısa sürede hizmetinize girecektir” ifadesi konuluyor.
Dikkatlice izlerseniz tanıtım videosunda ayrıca Başbakan Tayyip Erdoğan ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da görüntüleri de yer alıyor.
Yalçın Hoca yine ekranlarda. Çığlıklar atıyor, sonra fısıldıyor, birden ellerini şaklatıp sıçrıyor, soyutlamada soyutlamaya atlıyor, yanlışları da doğruları kadar üstümüze saçıyor. Birisi deli taklidi yapsa işin uzmanı hemen yargılar: “Hadi canım, oynuyor!” Yoksa yanılıyor muyuz? Birand’ın sorduğu gibi Yalçın Küçük deli mi?
“Hurşit Paşa delikanlı gibi koridorlarda dolaşıyor. Gayet yakışıklı… Veli Paşa televizyonlarda gösterilenlerden çok genç gözüküyor. Sporlarını yapıyorlar… Hurşit Paşa bana dedi ki: Hocam, iki Atatürkçü’nün burada karşılaşması ne kadar acı verici… Ben onları görmekten moral buldum. Benim gitmemden çok hoşlandılar, sanırım tahliye olmama da çok sevindiler. Onları televizyonlarda savunan tek adam olarak beni görüyorlar. Onun için çok moral buldular… Hepsi benim tutuklanmamı beklemişler, çünkü ben tutuklandığım zaman bu davanın niteliğinin ortaya çıkacağına dair mistik bir inançları varmış… Biz Doğan Avcıoğlu ile birlikte orducu sosyalistleriz. Ordu olmadan Türkiye’nin daha ileriye götürülemeyeceğine inananlardanız…”
Böyle şeyler söylüyor Küçük. Yurdakul Er, Sol’daki “Bir Devrimci Çocuk- Yalçın Küçük” adlı güzel, ama duygusal makalesinde Küçük’ün solun hocası olmadığını, solun Küçük’ün hocası olduğunu söylüyor ve her şartta bu devrimci çocuklarına sahip çıkacaklarını belirtiyor. Sitem ederek. Niye sitem ediyor? Onu bir zamanlar derleyip toparlayan ve en iyi ürünlerini vermesini sağlayan bazı sol kuramcı önderlerden son yıllarda bir kez bahsetmediği halde büyük sermaye medyasının kimi ileri gelenlerinden sık sık dost diye bahsettiği için. Bunun niye böyle olduğunu aslında biliyor Yurdakul Er ve “insani” buluyor.
Ben de insani buluyorum, ama her insani bulduğumu hoş görülebilir bulmuyorum. Yalçın Hoca’nın benim açımdan asla kabul edilemez tavırları için elbette bir açıklamam var. Burada iki tür kişilik bozukluğunun öne çıkan bazı özelliklerine ilişkin iki alıntı yapıyorum:
“Histriyonik (Oyuncu) Kişilik:
Çevrenin ilgi odağı olmadığı hallerde rahatsızlık duyar.
Duyguları yüzeysel ve çok hızlı şekilde değişkendir.
Etrafın ve karşısındakinin ilgisini kendisine çekmek için devamlı olarak fiziksel görünümünü kullanır.
Etrafındakileri olağandışı bir şekilde etkilemeyi amaçlayan ama içeriği kuvvetli olmayan bir konuşma şekli.
Telkine yatkındır, kolay etkilenir.
Gösteriş yapmayı amaçlayan yapmacık, sahte, kendisi gibi olmayan davranışlar ve duygularını aşırı abartma halleri.
Çoğunlukla bir tiyatro eseri sergiler gibi konuşma ve tavırlar içindedirler. Yeni karşılaştıkları kişilerle kırk yıllık dost gibi ‘can ciğer kuzu sarması’ haline gelir, onlara kur yaparlar. İlgi odağı olamadıklarında, çevredekilerin ilgisine odaklanmak için, olmamış olaylar, sahte hatıralardan bahsedip, gösteri amaçlı davranışlar sergilerler.
Üst başlarına, takı ve aksesuarlara gereğinden çok zaman, emek ve para sarf ederler. Romantik hayallerle yasayan kişilerdir.
Devamlı surette değişim, şatafat, canlılık peşindedirler. Olağan işler ve durumlar, onlar için tahammül edilmez şeylerdir. Büyük heyecanla başladıkları işlere karşı heyecanlarını kaybedip, yarım bırakabilirler.
Dostça, cana yakın ve hoş görülmelerine rağmen samimi olmayıp, kendini ön plana çıkaran, düşüncesiz, isteklerini yaptırmaya zorlayıcı tutum içine girerler.” DSM-4
“Narsistik Kişilik:
Kendisinin başkalarından çok daha önemli olduğu duygusu içindedir.
Düşünceleri, hayalleri büyük bir güç, engin bir deha… üzerinedir.
Özel, benzeri olmayan biri olup, kendisini ancak çok zeki ve üstün nitelikli kişilerin anlayabileceğini düşünür ve sadece bu kişilerle ilişki kurarlar.
Çevresindekiler tarafından çok beğenilmeyi bekler.
Diğer insanlarla karşılıklı ilişkilerinde bencilce, çıkar düşünerek hareket eder. Başkalarının zaaflarından yararlanıp, hedeflerine ulaşmayı gözetir.
Kendini diğer kişilerin yerine koyup, onların hissettiklerini, düşündüklerini anlamaya ve bunlara saygı duymaya isteksizdir.
Genellikle başkalarının başarıları, yaptıkları, değerleri ve onların genel olarak varlıklarını kıskanabilirler. Diğerlerinin de kendilerini kıskandığını düşünürler.
Kendilerinin çok önemli , vazgeçilemez oldukları seklinde bir düşünce içerikleri vardır. Gösterişçi ve kendini metheden konuşma ve davranışlar içindedirler.” DSM-4
Perinçek ve Küçük. Uzun süredir aynı virajlarda birlikteler. Bugün Ergenekon davası kapsamında haksıza karşı haklı konumdadırlar. Söyledikleri şeylerin birçoğu doğrudur. En tutarsız yanları ordu yandaşlığıdır. Oysa komutanlar için bazen aşırılıklarıyla rahatsızlık yaratan, bazen hoşa giden, genelde ise güldüren unsurlardır. Medya içinse özellikle Yalçın Hoca gibiler bulunmaz bir gösteri yıldızıdırlar.
İkisi de deli değildir, ikisi de ifrat ve tefrit uzmanıdır, ikisi de oynamaktadır. Yalçın Hoca sitkomda, Perinçek korku-dramda başarılıdır. Onların tercihleri çoğu kişinin görüp de konduramadığı belirgin bir içgüdüden kaynaklanır: Sahne aramaktadırlar. Kim verirse bu sahneyi, kürsüyü, ekranı onlardan iyisi yoktur. Sevgili Yurdakul Er içini ferah tutmalıdır. TKP güçlenip büyük sahneler kurduğunda, bizleri de yeterince ünlü ve etkili bulduğunda Küçük Hoca buraya da koşacaktır.
Eski grupçu önyargılarla Perinçek’i Küçük’le aynı kefeye koymamdan rahatsızlık duyanlar çıkacağını tahmin ediyorum. Elbette temel bazı ayrılıklar var, ama benzerlikler öyle kışkırtıcı ki! Siyasette her kanatta böyle oyunbaz özseverler bulunur. Belli bir kanadı yeğlemelerindeki doğru ve yanlış tamamen ayrı değerlendirilmelidir. Aynı zamanda böyle kişiler bulundukları kanatta her zaman çoğunlukça alkış toplar. Ama gerçekte her zaman yarardan fazla zarar verirler. Son olarak şu: Her ikisinden de ruhlarının içini bildiğim halde nefret etmiyorum. Üstelik etkiledikleri insanları hayli önemsiyorum.
Fakat duygusal değil akılcı bakınca her ikisinin de etkilediği iyi insanların yaşamı tüm acılarıyla öğrenmek ve değiştirmeye çalışmaktan çok sahnede oyun seyretmeye eğilimli kişiler olduklarını görüyorum. Ve yine ne yazık ki çoğunun bu temel özellikleri Küçük ve Perinçek’in değişmeyecek nitelikleri gibi kalıcıdır.
Çıkarılacak ders belli: Solda bile büyük çoğunluk emek vererek öğrenmiyor, başrol oyuncularından öğreniyor. Herkes jönlüğü yeğlemeyeceğine göre karakter oyuncularımıza daha etkili senaryolar hazırlamak gerekiyor.
GÜMBÜR GÜMBÜR GELİYORUZ
Bunu Fethullahçı bir tanıdığım söylemişti birkaç yıl önce. Söyledikleri gerçek oluyor. Durum parlak görünmüyor. Fakat ben de şöyle bir mantık yürütmeye başladım. 68 ve 78’deki büyük sol kalkışmalara katılanları düşünün. Önemli bir bölümü muhafazakar, gerici ailelerin çocuklarıydı. Yine niye olmasın? Bugünün çocuklarının, gençlerinin idealist özlemlerini tatmin edemiyor, edemeyecek Amerikancı dincilik. Gençlik sola dönecek. Biz de geliyoruz gümbür gümbür. Bunun yarısı şakaysa yarısı ciddi.
Yeni neslin genç devrimci önderlerine başarılar diliyorum.
Yazar ve Psikiyatrist Kaan Arslanoğlu’nun “Yalçın Küçük- Perinçek: İkili Portre” adlı yazısı (Kaynak: SoL)
İngiliz haber ajansı Reuters, Gazze’deki katliamla ilgili yaptığı habercilikte, kışkırtıcı bir yüzsüzlüğe imza attı. Reuters, olayla ilgili olarak “Gazze’de kriz” adlı, Gazze’de çekilmiş fotoğraflardan oluşan bir foto galerisi hazırladı. Ancak Gazze’den çok çarpıcı onlarca fotoğrafın olduğu galeride, sağ alttaki reklama dikkat edenler, birden olayın vahametini anladılar. Bir yanda uçağın bombaladığı şehir yanında bir savaş ucağının reklamı.
Üst fotoğrafta Solda, galerinin bir parçası olarak Gazze’de öldürülmüş çocukların cesetleri, yıkılmış binalar gibi katliam görüntüleri, hemen alt sağ tarafta ise savaş uçağı reklamı yer alıyor. Üstelik savaş uçağı reklamının altında bunun “savunma” için olduğu da eklenmiş.
Basın ve medyadaki birçok kuruluş, gazetecilik adına “tarafsız” bir duruşu koruduklarını ilan etseler de, aslında siyasi ve ideolojik bir duruşla habercilik yapıyor. Sermayeden yana olmak, savaştan yana olmak anlamına da geliyor. Batı medyası bunu sürekli, bilinçli bir şekilde yapıyor. Nitekim, Ağustos ayındaki Gürcistan savaşında da Reuters’in ABD-Gürcü tarafını desteklemek için kurmaca fotoğraflarla nasıl haber yaptıklarını fotoğraflarla beraber bir hatırlayalım:
Gürcistan’daki sıcak savaş tüm şiddetiyle sürerken, savaşın “medya” boyutu da sıcak savaştan geri kalmıyor. Batı basınının savaşın başından itibaren Rusya karşıtı propaganda niteliğindeki habercilik tarzı, giderek yalan ve iftira kampanyasına dönüştü.
1. Fotoğraf: Reuters bu karenin açıklamada şöyle yazıyor; “Dead woman being carried by the Georgian soldiers from the town of Gori” yani ölen kadın Gürcü askerlerce Gori kentinden kaldırılıyor. Ama hemşirenin kolunu sıkı sıkı tuttuğu! ve ölmediği ortada. Yerde yatan kareli gömlekli kişi ve ayaktaki siyahlı adama dikkat. Taşınan kişi ise ölü ama nasıl oluyorsa görevlinin kolunu tuttuyor.
2. Fotoğraf: İlk fotoğraftaki siyahlı adam, kıyafet değiştirmiş, farklı bir karede.
Önünde bulunan metallerin nerden geldiği belli değil ama buna tek cevapsa Reuters Fotoğrafçılarının bu düzeneği kurduğu. Dekorlar sağlam yapılmış ama detaylar gözden kaçmıyor.
3. Fotoğraf: Mekanlar farklı, “aktörler” aynı. Kareli “ölümüz” bir kez daha uzanıyor. Değişik kıyafetlerle görülen bu kişinin Tiflis tiyatrosunda çalışan bir oyuncu olduğu iddiaları da ortaya atıldı. Rusya yönetimi de bu “hileli” fotoğraflar hakkında yasal girişimlerde bulunmaya hazırlandığını belirtmişti.
4. Fotoğraf: Kadının yerde -sözde- ölen adamı umursamayıp havaya bakıldığı pek belli bu demektirki kendini ilgilendirmeyen biri…
5. Fotoğraf: Ama bu karede ölen adamın biraz taşınıp yeni yerine konduğu ve kadına anne-oğul süsü verilmiş. Yaşlı kadın pek güzel oynuyor. Elindeki sopaya duran dede içinse söylenecek söz yok…