24
Nis
A » + | -

Şiirsel sırla kutsanmış olan uzman kimseler için yazmıyorum; şiirlerimden birini duyarlı bir insan anlamayınca bu içime her defasında dert olmuştur.
Edebiyatın kökeni bana göre gizli bir düştür hep. Bu düşü yönlendirmekten zevk alıyorum, meğerki belli günlerde esinlenip düşün kendiliğinden yönlendirileceği duygusuna sahip olayım.
Buna karşın düşün rastlantısal bir durumda kaybolması hiç de işime gelmez (demek istediğim, rastlantısalda “hayallere dalarak geçirmek” ). Onu sağlam bir düş yapmaya çalışıyorum, iç mekânlarla iç zamanın kesişmesine göre dışarıdan ayarlanan bir tür Galion şekli, -bu arada beyaz kâğıt, düş için dışarıyı yansıtır.

Düş görmek demek kendi vücudunun cismini unutmak, dış dünyayı belli anlamda içle eritmek demektir. Belki de kozmik şairin her zaman hazır oluşunun kökeni burada yatar. Gördüğüm şeyi biraz olsun hep hayal ederim, hem de ona baktığım anda ve onu sürekli algıladığım tarzda; “Boire â la Source”da duyumsadığım şey hâlâ geçerlidir: Serbest doğa, gözle taranırken benim için sanki bir anda iç doğa haline gelir, dış dünyadan kendine özgü bir biçimde iç mekâna kaydırma yoluyla, bunun sonucunda kendimi sözümona düşünsel dünyamda ileriye doğru hareket ettiriyorum.

Dünya karşısındaki hayretim zaman zaman garip karşılanmıştır; bu, hem benim sürekli düş dünyasında olmamdan, hem de belleğimin kötü olmasından ileri gelmekledir. Her ikisi de beni bir sürprizden bir başkasına sürükleyip her şeye hep hayret etmem için zorluyor. “Bak hele, şurada ağaçlar var, orada deniz. Şurada kadınlar var, hatta içlerinde çok güzelleri de …”

Ama düş gördüğüm zaman belli bir ihtiyaç, beni şiir yazarken açık olmaya zorlar, hatta doğruluk hırsının esiri olurum. İşte bu, uyuyan kimsenin düşünü canlandıran biçime uymuyor mu? Düş -çift anlamlılığına kadar- tam olarak çizilmiştir. Uyanınca çizgiler kaybolur ve düş karmaşık, hayal meyal bir durum alır.

İç ben’imi çok uzun süre dikkate almayışımdan dolayı açıklamamı biraz geç yaptım. Onun açık biçimde karşısına çıkmaya cesaret edemiyordum; bunu “Poemes de l’humor triste” kanıtlıyor. İç evrenimin çılgın girdaplarına ve tuzaklarına karşı koymak güçlü sinirleri gerektirir, bu evreni ben çok ayrıntılı bir biçimde algılayıp aynı zamanda bin antenle alıyorum.

Modern şiiri bulmam uzun zaman aldı, Rimbaud ile Apolloniaire’in etkisine girinceye kadar. Bu yazarları klasik ve romantik yazarlardan ayıran ateş ve duman çemberini aşmak, önceleri mümkün olmuyordu. Bir itirafta bulunmama izin verilirse -belki de bu daha çok bir arzudur: Ben, sırada dumanı ateşe zarar vermeden dağıtmak isteyenlerden biri olmayı denedim, böylece barışa katkım olacaktı ve eski edebiyat ile yenisi arasında aracı olarak etki edecektim.

Edebiyat gittikçe nesnelleşince şairin ve çağımız insanlarının acılarını, umutlarını ve sıkıntılarını -hep klasikçilerin gelenekleri ve ışığı altında- ifade etmeyi kararlaştırdım. Bununla ilgili olarak Paul Valery’nin genç bir şaire yazdığı belli, ama hemen hemen bilinmeyen bir önsözünü düşünüyorum: “Charmes”ın şairi Andre Caselli’ye “dizelerinizden memnun olmamanız için sebep yok. Ben onlarda mükemmel kalite tespit ettim, bunlardan birisi benim için çok önemli: Ezginin doğruluğunu kastediyorum; bu, şarkıcıya ses perdesinin doğruluğu (renginin) ne anlama geliyorsa şair için de o anlamı ifade eder. Bu hakiki ezgiyi koruyunuz. Şiirinizde buna işaret etmeme ve bunu övmeme şaşırmayınız. Ama en büyük zorluk işte buradadır. Zorluk, bu ruhun doğru sesini sanatın yasası ile birleştirmekle yatar. Gerçekten kendisi ve çok sade olması için çok büyük beceri ister. Ama bunda beceri tek başına yeterli olmaz.”, diyor.

Kendi açımdan ben bu gerçek ezgiyi, sesin bu hakikiliğini ve sadeliği hep korumaya çalıştım: düş, şiirselliğe zarar vermesinler diye yeterince içime akıttı onları. Günümüzde şiir ve düzyazıdaki çılgınlıklar öylesine büyük ki, böyle bir delilik bana artık hiç de cazip gelmiyor; bu çılgınlığı yönlendiren ve ona akıllı görünümü veren belli bir akıllılıkta, kendi haline terkedilmiş bir sarhoşlukta olduğundan daha çok baharat ve hatta daha çok hardal tadı hissediyorum.

Her şiirsel yaratımda mutlaka sarhoşluk payı var, ama bu çılgınlığın etkisiz ya da zararlı artıklardan ayrılması gerekir ve hem de çok tatlı bir müdahaleyi gerektiren büyük bir titizlikle. Kendim bunu sadece sadelik ve saydamlık yardımıyla başarıyorum, kendi esas düşüncelerime dayanana ve en derin şiirimi açıklayana kadar. Ben doğaüstü olanın doğal olanla kendini eşitlemesi ve bir pınar gibi akması (ya da en azından bu görüntüyü vermesi) için ve ifade edilemeyeni, kökenini harikuladelik içinde kaybetmeden tanıyalım ve alışalım yönünde etkili olmak için çaba harcıyorum.

Şairin elinde iki pedal var; açık olanı ona saydamlığa kadar gitmesine izin verir, koyu olan ise girilmez yere kadar uzanır. Olasıdır ki ben koyu pedala çok ender bastım. Eğer gizlemeyi istiyorsam, bu tamamıyla çok doğal olarak cereyan eder, keza şiirin peçesiyle -öyle sanıyorum. Şair çok kez hararet dolu karanlık içinde çalışır. Ama soğuk demircilik yapmanın da yararları var. Net olduğu için daha büyük cesaret sağlar bize. Günün birinde kaçamak bir dalgınlık ve daha sonradan kavrayamayacağımız kontrolsüzlük durumu üzerine olduğu gibi tartışmak zorunda kalmayacağımızdan eminiz. Bu düşünsel aydınlığa, yapım itibariyle karanlık oluşumdan çok daha fazla ihtiyaç duyuyorum. Benim için başlangıç durumunda belli bir karmaşıklığı olmayan şiir yoktur. Onu yaşam gücünü bilinçsizlik içinde kaybetmeden büyük açıklık içinde elde etmeye çalışıyorum.

Yabancı unsurlara intibak edip insan vücudunun sıcaklığını alırlarsa izin veriyorum. Burada bir ya da daha çok kırık çizgilerden düz çizgi oluşturmaya çalışıyorum. Belli şairler sık sık çılgınlıklarının kurbanı olurlar. Kendilerini gevşekliğin zevkine kaptırıp şiirin güzelliği için hiç de özen göstermezler. Ya da -başka bir benzetme yapmak gerekirse- kadehlerini ağzına kadar doldurup bu arada okuyucularına ikram etmeyi unuturlar.

Ben bayağılık korkusunu hemen hemen bilmem, ama pek çok yazar bunun etkisi altındadır. Oysa beni bunun yerine özelliğimin anlaşılmaması duygusu rahatsız ediyor. Şiirsel sırla kutsanmış olan uzman kimseler için yazmıyorum; şiirlerimden birini duyarlı bir insan anlamayınca bu içime her defasında dert olmuştur.

Mecaz, şair için karanlığı aydınlatan sihirli lamba demektir. Yazar, şiirin kalbinin çarptığı merkeze yaklaşınca lamba aynı zamanda aydınlanan üst yüzey haline gelir. Bir imgeden diğerine geçiş aynı zamanda şiir olmalı. Yoruma gelince, onun şiirsel olmadığı iddia ediliyordu. Bu iddia, mantıkçıların anlayacağı biçimde bir açıklama ise o zaman isabetlidir. Düşten taşan anlamlar var; bunlar şiirsel ortamı terketmeden kendilerini belli ettirebilirler.

Bu yolla şair bütün şiirin iç ilişkisi ve kolay anlaşılır olması için gayret edebilir; şiirin yüzeyi açık ve saydam olacaktır, ama bu sırada mistik yönü derinlere kaçar. Yazdığım şiirden imgeleri düzenleyip doğru biçimde akord etmesini beklerim. Şiir benim iç düşümde yüzdüğü için ona ara sıra anlatım biçimi vermeyi düşünmem. Anlatıcının mantığı şairin dalgalanan düşlerine bekçilik eder. Şiirin bütünündeki bu gerilimli ilişki onun büyüsünü bozmaz, aksine temel oluşumunu sağlamlaştırır. Anlatıcı bendeki şairi gözetliyor diyorsam bu, edebi türler arasındaki farkı gözden kaçırıyorum demek değildir. Anlatım düz çizgi üzerinden bir noktadan öbürüne giderken şiir -genel olarak anladığım gibi- yoğunlaşan ortamlarda gelişir.

Ben yaşamı boyunca gözünde pertavsızla çalışan saatçi bir ailenin üyesiyim. Eğer bütün şiir gözümüzün altında harekete geçecekse en küçük yayların bile yerine oturması gerek.

Yazmaya başlamak için ilham gelmesini beklemem; onun üzerine gitmek suretiyle yolun yarısından fazlasını katetmiş oluyorum. Şair emir altında yazar gibi çok ender anları bekleyemez. Bana öyle geliyor ki, onun da bilim adamının işe başlamadan önce ilham beklemediği gibi yapması lâzım. Bilim öz tevazu için bu anlamda mükemmel bir okuldur, en azından tersi söz konusu olmadığı sürece; çünkü bilim, insanın sürekli yeteneğine güvenir, sadece birkaç eşref saatine değil. içimizde ince bir sis perdesi arkasında bir şiir beklerken hiçbir şey söyleyemediğimizi ne kadar çok da düşünürüz. Şiir içimize doğsun diye günlük rastgele gürültüyü kesmek için bu kadarı yeter artık.

Stendhal, yazarların sadece ve sadece sebat etmelerine güvenirdi. Bunu yaparken uzun bir huzursuzluk sonucu ortaya çıkmış istek dışı eşek inatlılığı düşünmüş olması olasıdır. İlham olarak kabul edilen şey, bilinçsiz ve çok eskilere dayanan bir sebatın ürünüdür; bu sebat günün birinde meyvelerini verir. Bizim çatı penceresi gibi bir yerden içimizde normalde görünmeyen bazı şeyleri görmemizi sağlar.

Aşırı özgünlükten yana değilim (bir iki parlayan istisnalarla birlikte, Lautreamont ya da Michaux gibi); klasik yazarlarımızda olduğu gibi daha az bilinçli bir özgünlüğü yeğlerim.

Sözcükleri mücevher gibi işlemeyi beceren belli şairlerin mükemmel örneklerine karşın çoğunlukla sözcükleri düşünmeden yazarım, hatta düşüncelerimi ya da daha çok şiirin ortaya çıktığı düşünce ile düş arasındaki geçişi daha çok daraltmak için onların varlığını unutmaya zorlarım kendimi. Burada söz konusu olan şairane düşünce değil, daha çok ona mümkün olan uygunluk ya da gerçekten bunun istenmesidir. Yaratma duygusu -en azından benim duyumsadığım kadarıyla- burada arka sayfada göstermeye çalışmıştım, hem de Jean Pulhan’ın Nouvelle Revue Française’deki anketine verdiğim cevapta. (Burada söz konusu olan bu dolulukta ender duyumsadığım kendinden geçmenin liriksel durumudur; önceki sayfaların gösterdiği gibi yazabilmek için böyle bir uzaklaştırmayı beklemem gerekmiyor.) “Bende ilham kendini genelde her yerde aynı zamanda olma duygusunda gösterir, hem mekânda hem de kalbin ve düşüncenin çeşitli bölgelerinde. Buna göre şiirse durum bende belli büyüleyici karmaşadan ortaya çıkar, düşüncelerin ve imgelerin yaşam bulmaya başladığı ve kesin biçimsel sınırlarından vazgeçtikleri, ister başka imgelere atlamak için olsun -bu alanda ayırım yoktur, hiçbir şey gerçekten uzak değil-, ister derinlere dalan ve onları belirsizleştiren değişiklikleri duyumsamak için olsun. Düşlerle karışmış akıl için zıtlıklar gerçekten yok artık: olumlu yanıt ile olumsuz yanıt, geçmiş ile gelecek, ümitsizlik ile ümit, çılgınlık ile usluluk, ölüm ile yaşam, bunlar bir araya gelir. Şimdi iç şarkı dile gelip uygun sözcükleri seçer. Aydınlığa çıkmak için zorlayan karanlığa yardım olsun diye kendimi yanılsamaya bırakırım, bu sırada önce derinlerden yukarı çıkmak için sabırsızca mücadele etmiş olan imgeler canlanıp kâğıt yüzeyinde otururlar. Bu duruma geldikten sonra ne yapacağım daha netleşir: tehlikeli güçler yarattım, bunları efsunlayıp varlığımın temelinin müttefikleri yaptım.”

Pulhan bana meseleyi ortaya koyma biçimimin bizzat düzyazı bir şiire yaklaştığını söyledi. Bunun sebebi çoğunlukla düşüncelerimle imgeler dünyasının sadece önlerine kadar gidiyor olmamdır. Eğer -kendine uygun- imge, kavramdan daha az doğru ise, o zaman onun yerine daha büyük yansıma gücü olur ve bilinçsiz olanın daha derinlerine nüfuz eder. Şiirde imgeyi somutlaştıran işte budur, bu sırada az çok formül haline getirilmiş kavram, sadece anlaşmaya hizmet edip şiirin derinlerden yavaş yavaş yukarı çıkıp başka bir imge halini almasına yardım eder.

Benim şiirimde biraz olsun insancıllık varsa bunu verimsiz topraklarımın bakımını denenmiş gübre ile, acı ile, besliyor olmam açıklar belki. Belki de şiirimi cansız kılan bu ardı arası kesilmeyen donuk çekingenliktir. Vücutla ya da düşüncelerle acı çekmek demek, kendini düşünmek, kendi ben’ine yönelmek demektir. Onun istencine karşı bir şekilde kendini düşünmek, sefalet içinde bulunmak ve büsbütün açıkta kalmak anlamına gelir. Çoğunlukla kendi içimde duyumsadığım korkunçluklarla boy ölçüşmekten az çok korkmuşumdur. Bunları diğerlerinden daha zindeleştirici bir etki bırakan yalın ve günlük sözcüklerle yumuşatırım. (Bizi çocukken büyük korkularımız karşısında sakinleştiren bu kelimeler değil mi?) Duyulmamış olanın kendini çoğunlukla korku belirtisi olarak gösteren zehrini tarafsızlaştırmak için onların çoğunlukla denenmiş uslulukları ve dostlukları üzerine kurarım. Usluluğumun çoğunu belki de sık sık kimi delilikleri bastırmak zorunda olmama borçluyum.

Şiirde (en azından kendi şiirimde) çok fazla şatafatı sevmem. Onu uygun ve kendi parlaklığını birazcık dağıtmış olarak görmek isterim. Eğer olması gerekli ise mucize güvercin ayaklarına yaklaşmalı ve dokunduktan sonra aynı şekilde geri çekilmeli. Bizi darmadağın eden karmaşık ve garip duyulan vazgeçme noktasına kadar geri itmek hoşuma gidiyor. Üstelik bir şiirdeki belli düzyazı cümlelerin ortaya koyduğu merkezi güce çok değer veririm (bunun için doğrusu bunların doğru ses sırasını izlemeleri ve ritimleri tarafından taşınmaları gerekir). Bunun gibi cümleler doğallıkları sayesinde trajik anlarda fevkalâde heyecan verici olurlar. Victor Hugo “leş noirs chevaux de la Mort” gelmekte olduğunu duyunca iki tane basit düzyazı dizeyi ekler (ama bunlar tanrısal ses sıralamasından ve yine aynı ritimlerden oluşuyor):

Je suis conıme cehil qui s’etant trop hâie

Atteud sur le ehemin que la voititre passe.

Çok değişik biçimleri kullanıyorum: vers reguUers (ya da hemen hemen onun gibi); içimde kafiye ihtiyacı belirince uyaklaşan kafiyesiz dizeler; vers libres; ritmik düzyazıya yaklaşan özdeyişsel kıtalar. Benim için doğallık önemli olduğunda önceden hangi biçimi kullanacağımın planını yapmam. Seçimi kendisi yapması için bunu şiirime bırakırım. Ama bu, tekniğin küçümsenmesi anlamına gelmez, daha çok onun esnekleşlirilmesi demektir. Ama ya da, en iyisi sadece her şiirde kendini sabitleştiren ve onun “şarkısıyla” uyum içine giren hareketli tekniktir. Belki de bu yine buluş için büyük bir hareket alanı sağlar.

Ars poetica1 her şaire kendini gösterdiği şiir biçiminin boşboğaz övgüsüne az çok fırsat verir. İşle bundan dolayı Verlaine vers inıpairs, buna karşın Valery klasik tarza ve Mallarme’nin tarzına göre vers réguliers önerir, Cİaudel ise veciz kıtayı. Benden önceki ünlülerin aksine çeşitli heveslerimi büyük saflıkla ortaya koyduğumdan ve düş görme ile aynı olan kayıtsızlığımdan dolayı bağışlanmamı isterim. Tam bilinçlenmeden yazmayı severim ve bunu büyük bir hevesle, sanki doğanın bütün işi kendisi yapıyormuş gibi göründüğü bahçede yaparım. Elbette ki açık yerler, geniş sınırsız alan, insanın dikkatini toplamasını zorlaştırır. Ama bahçe çitle çevrilmiş ise hava ve yer yönlendirici düşünce yıkanmasına olanak verir, bu ise kendi açısından şiirin, gölgenin ve serinletici tazeliğin dostudur.

Her şairin kendi sırları var. Benimkilerden birkaçını, o çift kişiliği açıklamak suretiyle size anlatmaya çalıştım; o -gölgede saklanmış-bizi gözetliyor, bizi onaylıyor, ya da yeni yazdığımız kâğıdı yırttırıyor. Ama bizim en önemli sırrımız hakkında size hemen hemen hiçbir şey anlatmadım, -dıştan- yargılayabilmek için şairde bulunan ve kendini ondan hiçbir zaman tamamen ayıramadığı mistikten. İsterim şiirlerimde bu sır bir sığınak bulmuş olsun.

Çeviri: Hüseyin Salihoğlu

Jules Supervielle
Bask kökenli bir ailenin çocuğu olarak 14.1.1884’te Montevideo’da doğar. Sekiz aylıkken Fransa’ya gelişinden kısa süre sonra ailesini yitirir ve iki yıl sonra yeniden Güney Amerika’ya döner, amcası ve halası tarafından eğitilir. 1894 yılında öğrenim görmek üzere yeniden Fransa’ya gelir, ilk şiirlerini 1899 yılından itibaren yazmaya başlar. Gençliğinde Fransa’yla Uruguay arasında geçen yaşamından kaynağını alan, yalın bir dengeliliğin eşlik ettiği imgelerle kurulan şiirlei önce Gide ve Valéry’nin dikkatini çeker. Jean Paulhan, Michaux, Arland, Etiemble gibi yazarlarla sıkı dostluklar kurar. İkinci Dünya Savaşı dönemini Uruguay’da geçirir. 1946 yılında yeniden Paris’e dönüşünden sonra birçok ödül alır.
  17 Mayıs 1960 tarihinde Paris’te ölür.

Başlıca yapıtları:
Brumes du passé, 1900, Yayıncısı belirsiz.
Débarcadères, 1922, Revue d’Amérique latine.
Gravitations, 1925, NRF.
Le Forçat innocent, 1930, NRF.
Les Amis inconnus, 1934, NRF.
Oublieuse mémoire, 1949, Gallimard.
Le Corps tragique, 1959, Gallimard
.

Toplam okunma (2903) Bugün(3) Son okunma tarihi (24 July 2014)

Yorum yaz

Arşivler