02
May
A » + | -

A. Estetik Konusu
“Estetik” kelimesi Yunanca “aisthesis” veya aisthanesthai” kelimelerinden gelir. Duyum, duyular, algı, duygu ile algılamak gibi anlamlar taşır. Bu kelimelerden çıkarılabilecek olan, estetiğin, duygusallığın sağladığı bilgilerin bilimi olmasıdır.
Estetiğin kurucusu Alexander G.Baumgarten’-dir (1714-1762). Ona göre mantık, düşünce ve zihne bağlı yukarıdaki bilgilerin doğruluğunu inceleyen bir bilimdi. Estetik de duyu ve duygulara bağlı bilgilerin doğruluğunu incele-yecekti. Yani estetik mantığın ikiz kardeşi veya duyulara dayalı bilgilerin mantığı olarak ortaya konmuştu.
Felsefenin içinde üç temel normatif bilim vardır. Bunlar doğruluk temeli üzerine kurulmuş Mantık, iyilik temeli üzerine kurulmuş Ahlak ve güzellik temeli üzerine kurulmuş Estetiktir. Dolayısıyla estetik duyusal alanın bütün genişliğini değil, özellikle güzel olan kısmını inceler.

Bu nedenle, bir ara estetik kelimesi yerine güzellik bilimi veya felsefesi kavramları da önerilmiştir (J.G. Herder ve G.W.F. Hegel tarafından).
Ancak daha sonra estetiğin temel değerinin sadece güzellik olarak sınırlanmasına karşı çıkanlar olmuştur (I. Kant, Fr. Shiller, K. Rosenkranz, L. Wittgenstein gibi). Onlara göre yüce, trajik, komik, zarif, ilginç, çocuksu (naif) soylu, çekici ve hatta çirkinlik bile estetiğin inceleyeceği değerler içine girebilir.
Estetiğin araştırma alanını güzellik ve sanatla sınırlayan geleneksel anlayışa karşı, sezgi ve sezginin ifade edilmesini teklif edenler (B. Croce) pek kabul görmemiştir. Estetik bilimi gene bir sanat felsefesi olarak kabul edilmek-tedir.
Estetiğin kaynağı konusunda ise değişik görüş-ler bulunmaktadır. Esas estetik olanın estetik obje (sanat eseri) değil, onu yapan ve ona bakan kişideki psikolojik duygular olduğunu savunan psikolojik estetikçiler (Th. Lipps) var-dır. Buna karşılık subjektif yaklaşımdan uzak, esas estetik olanın obje, sanat eseri olduğunu savunan fenomenolojik estetikçiler (L. Witt-genstein) vardır.
Aslında felsefi estetik bütün bunları birleştirir; psikolojik estetik (süje), fenomenolojik estetik (obje), sanat felsefesi ve estetik değerler mantığı (estetik yargı) bir bütün olarak işlenir.

1. Felsefe Açısından Sanat
Sanat birçok bölümleri, akımları, çeşitli şekil-lerde uğraşanları, müzeleri, sergi ve gösteri salonları v.s. olan büyük bir sosyal faaliyet alanıdır. Resim, heykel, mimari, müzik, edebi-yat, tiyatro, sinema, fotoğraf gibi birçok dalları olan sanat, çeşitli bilimlerce incelendiği gibi felsefe açısından da incelenmektedir. Bu ince-leme sık sık sanatın toplumsal, psikolojik ve teknik incelemeleriyle çakışmaktadır.
a) Sanat
Sanatın ne olduğu konusu çağlara, toplumlara, üzerinde durulan sanat alanına göre bazı deği-şiklikler göstermektedir. Sanat, insani bir faali-yettir ve insanı etkileyen her şey, sanatı da etkilemektedir. Sanat, sanatçıya bağlı bir ürün olarak sanatçının kişiliğinden ve orijinalliğinden de büyük ölçüde etkilenir. Ama bütün sanat eserleri kişilerde estetik bir zevk ve heyecan uyandırır; beğenilir, takdir edilirler.
Sanat eserini diğer rasgele eserlerden ayıran unsurlar nelerdir? Bunların başında güzellik gelir. Daha sonra da tartışılacağı üzere, güzel-liğin tanımı oldukça zordur. Güzelliğin yanı sıra bir sanat eserinde yüce olma, haz ve hoşa gitme duygusu uyandırma, doğru ve iyi olma, faydalı olma, bir amaca hizmet etme, insanın orada kendi ruhundan, heyecanlarından bir şeyler bulması gibi özellikler de aranmaktadır.
Sanatı daha iyi anlayabilmek için, filozofların sanat faaliyetini nasıl değerlendirdiklerine kısa-ca bakmak gerekir. Sanatın kökeninin, kayna-ğının ne olduğu konusunda çeşitli görüşler vardır ve bunlardan bazıları şöyle özetlenebilir:
1) Taklit (mimesis)
Sanatın esasının taklit olduğunu savunan ilk düşünür Aristoteles’tir (M.Ö. 384-322).
Aslında Platon (M.Ö. 427-347)’nun eserlerinde ve felsefesinde de, her şeyin aslının idealar dünyasında bulunduğu, bu dünyadakilerin hep-sinin onun iyi ve kötü taklitleri olduğu şeklinde bir görüş vardır. Aristoteles ise insanda bir tak-lit (mimesis) yeteneği ve hazzının bulunduğu-nu, sanatçının olayların ve varlıkların özündeki ideali, fikri taklit ettiğini söyler. Sanatçı, âdeta tabiatın eksik bıraktığı şeyleri tamamlar.
Estetiği bağımsız bir bilim haline getiren Alman filozof Alexandre-Gottlle Baumgarten’e göre de evrende madde ve ruh öylesine âhenkli bir şe-kilde birleşmiş ve kaynaşmıştır ki, sanatın ve sanatçının amacı tabiatı taklit olmalıdır.
Maddeci estetikçilerden H.Koch’a göre ise, sanat, özel bir gerçekliği yansıtma biçimidir. Ancak bu yansıtma biçimini toplumsal değerler belirler.
Belki bazı sanat dallarında, meselâ resimde, heykelde, tiyatroda taklidin daha fazla yer aldı-ğını, ama mimari, edebi sanatlar gibi alanlar-da hayal gücünün taklidi aştığını söylemek daha gerçekçi olur.
Zaten eski Yunan düşünürlerinden Philostratos taklidi ikinci plana atarak hayal gücü ve ya-ratma ilkesini savunmuştur. Hayal gücü taklit-ten daha kuvvetlidir. Eski Yunan Tanrılarının heykellerini yapanlar onları görerek yapmamış-lardır.

Alman filozofu G.W.Fr. Hegel (1770-1831) de tabiat güzelliğini reddederek sanat güzelliğini tabiat güzelliğinden üstün tutar. Fr.W.-J. Shelling (1775-1854) de sanatı tabiatın taklidi sayanlara karşıdır. Sanatçı, yaratıcı Tanrının ruhunu bilinçsizce izler; onun yaptıklarını taklit etmez, tabiatı canlandıran Tanrısal ruh gibi o da yeniden, orijinal olarak yaratır, kullandığı eşyaya can verir.
Taklit; resim, heykel gibi bazı sanatların vası-tası olabilir ama birçok sanatlarda vasıta bile olamaz. Kaldı ki, birçok fotoğrafta, plastik ve balmumundan yapılmış gerçeği aynen taklit eden eserlerde bir sanatçı ruhu, bir estetik he-yecan duyulmuyor. Tiyatroda izlenip alkışlanan birçok cinayet sahnesi gerçek hayatta aynı beğeniyi bulur mu? Sanat eseri, gerçeğin yalın bir taklidinden çok daha farklı bir şeydir.
2) Yaratma
Tabiattaki varlıkların ve olayların doğrudan kendileri bir sanat eseri sayılmazlar. Doğal şeylerin bir sanatçı tarafından işlenmesi ve düzenlenmesiyle bir sanat eseri ortaya çıkar. Sanat, doğanın aynen yansıtılması değildir; nasıl bilim varlıkları ve olayları çözmeye ve formüle etmeye çalışıyorsa, sanat da varlıkları ve olayları anlamaya ve bilimden farklı bir şekilde anlatmaya yönelmiştir. Burada kimi sanatçı resmi, kimi heykeli, kimi müziği, kimi edebi sanatları kullanır. Ama her sanatçı ger-çeği anlatırken kendi tekniğini, kendi ruhunun yaratıcılığını ortaya koyar. İhtimal ki, bir şey ortaya koymaya çalışırken kendi ruhunun de-rinliklerindeki güzellik ideali ona yol gösterir.
Sanatçıda yaratıcılığı yönlendiren, onun hayal gücüdür. Reel varlıklar ve olaylar onun hayal gücü ile birleşerek unutulmayan sanat eser-lerine dönüşebilir. Bu arada gerçek varlık ve olayların bazı yönleri kırpılıp atılır, bazı yönleri sanatçının orijinal yaratması, hem ele aldığı konular, hem kullandığı malzeme, hem işleme tarzı ile onun kendine has üslubunu ortaya koyar.
Çoğu filozof, gerçek sanatçıları bir deha olarak kabul eder. Sanat eserleri de, bu dehanın çev-redeki olayları ve varlıkları kendi ruhlarındaki hayal gücü ile işleyerek değerlendirmeleri so-nunda ortaya çıkar. Sanat, insanın iç dünya-sının eseridir ve büyük ölçüde bireyseldir. Ama bütün diğer insanların iç dünyasına da hitap ettiği için kısa sürede toplumsallaşmaktadır.
Hegel’e göre sanat, maddeye sokulan ve mad-deyi kendine benzeten sanatçının ruhudur. Bu yaratıcı ruh, heykelde ve mimaride maddeye çok bağımlı iken, resimde maddeye tamamen hâkim; edebiyatta ve müzikte ise maddeden âdeta kurtulmuş bir haldedir.
Sanat; fikirleri, hayalleri çeşitli şekillerde çeşitli boyutlarda gerçekleştirme hareketidir.
Ama bilimsel ve teknolojik buluşlar bir sanat eseri sayılmazlar. Çünkü çoğu kez sanatın yol gösterici ışığı olan güzellik ve beğenilme değerlerinden yoksundurlar.
Karl R.-E. van Hartmann (1842-1906) sanatı bir somut idealizm olarak nitelemiş; bunun temelinde de güzel idealinin bulunduğunun savunmuştur.
George Santayana (1863-1952) ve John Dewey’e (1859-1952) göre de sanatsal yarat-ma, kişinin çevresiyle etkileşiminden çıkar. Sanatçıda bir kişilik, hayalgücü, bilgi, çevrede çeşitli şekiller, olaylar, sesler, malzemeler… Dolayısıyla çevre sanatçıyı besler, sanatçı çevreyi değiştirir.
Resim ve heykelde antik Yunan, Roma ve hat-tâ Rönesans sanatçıları klasik taklit sınırları içinde görünüyorlar. Romantizm ve Realizm sanat akımlarına mensup olanların eserlerinde de tabiattaki varlıklar ve olaylar gerçeğine yakın bir şekilde taklit edilmeye çalışılıyordu. Ama biçimden ziyade renk peşinde koşan izle-nimciler, insanın bilinçaltını dışa vurmaya çalı-şan ekspressiyonistler, gerçeklerden kaçıp “gerçek üstü”ne ulaşmaya çalışan sürrealistler, edebiyat alanında da temsilcilerini bulan sembolistler, Picasso’da zirveye çıkan geomet-rik kübizm v.s. sanatta taklitten ziyade yaratı-cılığı ön plana çıkardı. Özellikle fotograf ve film teknolojisindeki gelişmelerle, bilgisayarın ses ve görüntü işleme tekniklerinin gelişmesi bir montaj sanatını ortaya çıkardı. Dada’cıların resimde bir tahta çizip onu boyama yerine oraya gerçek bir tahta çakma gibi sanatı tekrar reelleştiren girişimleri eskide kaldı. Şu anda teknolojideki gelişmeler bir taraftan bilgisayar-lar ve özel film teknikleriyle hareketli görüntüler üzerinde birçok değişiklikler sağlayan op-art ve çeşitli nesnelerin birleştirilmesiyle yeni kompo-zisyonlar elde eden pop-art, çağdaş sanatçıyı yaratıcılıkta yeni boyutlar geliştirmeye zorluyor.
3) Oyun
Bazı filozoflara göre, sanatın kaynağı eğlence ve oyundur. İnsanlar zorunlu ihtiyaçlarını karşı-ladıktan sonra amaçsız olarak, hoşa giden bir takım oyun faaliyetlerinde bulunurlar. Bu tür, hem bedeni dinlendirir hem hoşa gider. Bu tür faaliyetlerin bir sonraki adı, kendini süsleme ve yakın çevresini hoşa gidecek, beğenilecek bir şekle getirmedir. Charles Bordele’e göre sanat böyle ortaya çıkmıştır. Bilim nasıl akılla deney-den çıkmışsa, sanatlar da hayalgücü ve oyun-dan çıkmıştır. E. Groesse de sanatın, amacı kendinden olan bir faaliyet olduğunu, insanın bütün kuvvetini çeken ve kullanan bir oyuna benzediğini söyler.
O halde oyun sanatın kaynağı olmaktan ziya-de, insanın haz duyarak yaptığı özgürce bir davranış olarak sanat faaliyetine benzemek-tedir.
Shiller de, ‘sanatın kaynağı oyundur’ demekten ziyade gerçek estetik dünyanın oyun dünyası olduğunu, insanın sadece oyunda gerçek insan olduğunu, özgür davranmanın, hayal gücünü gerçekleştirmeye çalışmanın orada mümkün olduğunu ve bu faaliyetin sanata yakın oldu-ğunu anlatır. Ancak başlangıçta kendiliğinden ve tamamen özgürce olan oyun faaliyetinin zamanla durulduğu, bir takım kurallara bağlan-dığı, iyice sembolize edildiği görülür. Oyun kısa sürede gerek ritmik hareketleriyle gerek müzik ve giysileriyle taklidin etkisine girer. Oyun iç-güdüsü taklit tarafından kontrol edilmeye baş-lanır. Ama oyun faaliyeti daha sonra gerek dansta, müzikte gerekse plastik sanatlarda ve resimde görüldüğü gibi, diğer sanatsal çalış-maların kaynağını oluşturmuştur. B. Croce, “Sanat, oyun değilse de o türden bir faaliyettir” demektir. Çünkü sanatın özü ve amacı oyun-dan oldukça farklıdır. Sanat yalnız taklit etmez; değiştirir ve yaratır. Bu değiştiricilik ve yaratı-cılığın arkasında o çok takdir edilen sanatçı özgürlüğü vardır.
Kant, Shiller, Grant Allen, Spencer gibi düşü-nürler tarafından desteklenen oyun teorisi bazıları tarafından eleştirilmiştir de. Bunlara göre oyun fizyolojik ve sosyolojik bir yansı-madır ve hiçbir iz bırakmadan kaybolabilir. Oy-sa sanatla, sanatçının hayal gücü, tekniği, aklı sanat eserinin yapıldığı madde üzerine işlenir ve yüzyıllarca devam eder. Toplumlar ve gele-nekler değişince oyunlar değiştiği halde, sanat eseri yaşar. Hattâ belli toplum yapısında sanat-çının yaratıcılığı devam eder.
Oyun teorisi, güzel sanatların daha ziyade tiyatro ve gösteri sanatları (spor dahil) ilgili alanlarındaki faaliyetler için değerlendirilirse uygun olur.
Bazıları oyun ve haz duygusunu sanatın kay-nağı sayarken, bazıları da bunları bir amaç olarak ortaya koymuştur

b) Sanat eseri
Aslında bir sanat eserini meydana getiren, daha doğrusu sanat olgusunu çıkaran üç unsur vardır: Sanatçı, sanat eseri ve sanat eserini anlayıp takdir eden kişiler (alımlayıcı).
Sanat eserini meydana getiren kişilere sanatçı, sanat eserine estetik obje, sanat eseriyle estetik ilgi kuran kişilere de estetik süje denilir.
Sanatçıyı diğer insanlardan ayıran, onun kişili-ğidir. Onun hayal kurma gücü, duyarlığı, duy-gululuğu, çağrışım zenginliği, gerilim sürekliliği ve sabrı gibi özellikleridir.
Sanatçı doğada gördüklerini gerek şekil, gerek renk, ses ve gerekse anlatım olarak aynen taklit eden kişi değildir. Onun görüşü başkadır, seçişi ve anlatışı başkadır. Sanatçı yansıtan değil, yaratan kişidir.
Bazı kişiler sanatın bireyselliğine, psikolojik özellik ve güçlerine önem vermişler; sanatçıları olağanüstü kişiler olarak nitelemişler; hattâ bazıları sanatçıları insanüstü kişiler ve dâhiler olarak görmüşlerdir. Ama bazıları da onların üzerinde çevrenin etkisini, toplumun ve eğiti-min etkisini vurgulayarak, onları, çevrenin deği-şik bir aynası olarak görmüşlerdir.
Sanat eserleri, sanatçıların ortaya koydukları estetik objelerdir. Bir heykel, bir tablo, bir bes-te, bir bina, bir şiir, roman v.s. sanat eseridirler. Sanat eserlerinde, onları estetik obje haline getiren bazı özellikler vardır. Biz buna estetik değer diyoruz. Yani eğer bir eserin estetik bir değeri varsa, o eser sanat eseri olabilir.
Sanat eseri deyince, sanatın bütün alanlarında verilmiş ve estetik değeri olan eserleri saymak gerekir. Belli başlı sanat alanları ise şunlardır :
• Resim, grafik ve plastik sanatlar
• Müzik
• Mimarlık
• Edebi sanatlar, roman, hikaye, şiir, ti-yatro eserleri
• Sinema – Tiyatro sanatları ve dans
Verdiği eserler bakımından sanat ile zenaatı da birbirlerinden ayırmak gerekir. Zenaat, faydaya dayalı ürünler ortaya koymaya denir. Sanatta faydadan ziyade sanat kaygısı egemendir; belli bir menfaat sağlamak amacıyla yapılan eserler daha ziyade zenaat eserleridir.
Bir sanat eserinin estetik değer kazanabilmesi için, hiçbir çıkar düşünmeden o objeden haz duyan ve onu takdir eden estetik süjelerin bulunması gerekir. Güzel bir tablo karşısında duygulanmayan, çok güzel bir konseri, bir tiyatro oyununu alkışlayamayan, güzel bir şiir-den ruhu kıpırdamayan kişiler karşısında sanat eserinin bir değeri yoktur. Bazı estetikçiler, esas estetik olayın insanların ruhunda meyda-na gelen özel duygular olduğunu iddia ederler. Aşık Veysel’in “Güzelliğin on para etmez. Bu bendeki aşk olmasa” dizelerinde olduğu gibi.
Şurası bir gerçektir ki, sanatçının ve sanat eserlerinin gerçek değerini bulabilmesi için, insanların temel güzel sanatlar alanında bilgi-lendirilmesi ve eğitilmesi çok yararlı olacaktır.
2. Estetiğin temel kavramları
a) Güzellik

Estetiğe bazıları “Sanat felsefesi” demesine rağmen “güzellik felsefesi” diyenler de çoktur. Dolayısıyla bugün estetiğin en temel kavram, güzelliktir.
Güzellik, çağdan çağa, toplumdan topluma ve insandan insana, hattâ insanın yaşına, mesle-ğine, içinde bulunduğu sosyal ve psikolojik duruma göre değişen bir değerdir. Zaten insan gerçek bir dünyada kendi koyduğu, yaygın kabul gören değerleriyle yaşar. Bilgilerimizi düzenleyen doğruluk değerleri, ahlâkımızı dü-zenleyen iyilik değerleri ekonomimizi ve pratik hayatımızı düzenleyen yararlılık değerleri ve estetik hayatımızı düzenleyen güzellik değer-leri vardır. Bu değerleri ortaya koyan, bir şeyi iyi, güzel yapan insandır.
1) Güzel nedir ?
Felsefede güzellik Platon ile başlamıştır. Ona göre güzel (tokalon), mutlak ve öz olarak idea-lar özlemindedir, Tanrı katındadır. O güzellik her zaman ve her yerde geçerli olan mutlak güzelliklerdir; zaman ve mekan dışıdır. Bu değişmeyen güzellikler bu dünyada maddelere şekil verirler; ama madde zayıf ve kararsız olduğu için, her şeyin aslı olan o güzellik ideleri varlıklara tanrı olarak yansıyamazlar ve maddi güzellik bozulunca da o güzellik kalmaz. Yani güzellik varlıklarda ve olaylarda değil, onlara yansıyan idealar âlemindedir.
Plotinos ise güzelliği ikiye ayırmaktadır: Bunlar-dan birisi nesnelerdir ve bunlar güzellik ide-sinden pay aldıkları oranda ve sürede güzel-dirler. Diğerleri ise özü gereği kendiliğinden güzeldirler (erdem gibi). Plotinos beden güzel-liğinden başlayarak temizlene temizlene Tanrı güzelliğine giden mistik bir yol çizer.

Aristoteles’e göre güzellik âhenktir, uyumdur. Bir bütünü meydana getiren unsurlar birbiri ile uyumlu ise, o şey güzeldir. Tabi burada simetri, orantı, tam uyum (precision) sınırlılık gibi fak-törler geçerlidir ve Aristoteles güzelliği âdeta matematik olarak değerlendirir.
Alman filozoflarından I. Kant, güzeli bir estetik değer olarak hoş, iyi doğru ve yararlıdan ayıra-rak, sanat güzelliği ile tabiat güzelliği farkını ortaya koymaktadır. Tabiat güzelliği tabiatın bir maddede amacına ulaşmasıdır; bunun belli kuralları vardır. Sanat güzelliğinde ise çoğu kez amaç, kural yoktur; hoşa gitme ve ruhtaki estetik duygu esastır.
Fr. Shiller’e göre de güzelliğin bir duyusal bir de akli yanı vardır. Güzellik, aklın, duyuların şekillenmesidir. İnsandaki oyun içtepisi, akılda-ki biçim içtepisi ile duyulardaki yaşama içtepi-sini güzellik şeklinde birleştirir.
Alman idealistlerinden Shelling’e göre de sub-jektif ve objektif zıtlıklarının kalktığı bir eserde yansıyan şey güzelliktir.
Hegel’de ise güzellik tekrar bir “ide” seviyesine yükselir. İde, hem doğru hem de güzeldir. Gü-zellik idesi kendisini sanat eserlerinde gösterir.
Th. Vischer, estetiği “güzelin bilimi” olarak al-makta ve güzeli de “idenin görünüşe çıkması”, duyular tarafından algılanır hale gelmesi olarak tanımlanmaktadır. İde ile görünüşü arasındaki uyum güzeli, uyumsuzluk ise çirkinliği ortaya çıkarır. Vischer, tabiat güzelliğini de bir güzellik olarak kabul eder ve hatta sanatı; tabiatın objektif güzelliği ile insan hayalgücünün sub-jektif güzelliğinin birleşmesi olarak tanımlar.
Varoluşçu (existansiyalist) filozoflardan Martin Heidegger’e göre ise, güzellik “varlığın aydın-lanmasıdır, doğruluktur.” Ancak bu doğruluk, mantıksal doğruluk değil, gerçek doğruluktur; varlıkların içindeki doğruluktur. Varlıkların gizli olan yapısını herkesin görebileceği şekilde açığa çıkarmak, güzeli ortaya koymaktır.
Yukarıdaki gibi, güzeli bir “ide”, bir ülkü olarak alan metafizik güzellik anlayışlarının yanında, güzeli psikolojik olarak alıp değerlendirenler de vardır. Th. Lipps, güzeli bir insanın haz duy-duğu, kendisini özgür hissettiği biçim olarak algılıyor. Oysa fenomenciler bunu kabul etmi-yorlar. Onlara göre güzellik, seyredene bağlı olmayan, güzel olan varlığın yapısında temel-lenen bir özelliktir. Güzel bir şey, onu güzel gören olmasa da güzeldir. Güzellik ide de değildir, gerçeklik de; güzellik gerçeğe dayanır ama onun aşar. N.Hartman, güzelliğin genel ve tümel bir metafizik varsayımdan çıkartılması yerine güzel varlıklardan, ontolojiden çıkartıl-ması gerektiğini söyler.
2) Doğa güzelliği ve Sanat Güzelliği
Natüralistlere göre bir doğa güzelliği vardır ve bu, sanat için bir model, bir örnek olmalıdır. Sanat, ancak doğayı taklit (mimeris) olabilir. Dolayısıyla doğa güzelliği sanat güzelliğinden önce gelecek ve ona kılavuzluk edecektir. Aristoteles’e göre de, sanatın objesi doğadır.
Ancak doğa her zaman güzel değildir ve bazı çirkin ve feci doğa manzaraları sanat eserleri-ne yansıtıldığında orada güzel olabilir. Im-pressionist sanatçılar, doğa güzelliğinin sanat için önemsiz olduğunu vurgulamak için çirkin-liklerin resimlerini yapmışlardır.
Kant, Hegel, Croce, Lukacs gibi düşünürler doğa güzelliği ile sanat güzelliğini birbirlerinden ayırmışlardır. Hegel’de sanat güzelliği doğa güzelliğinden üstündür. B.Croce’de konuyu estetik bakış açısından ele alır. Genelde doğa güzelliği estetik dışı bir şeydir; ama onun hoşa giden, bize zevk veren yönlerini bir estetik obje olarak görüyorsak, o doğa parçası güzeldir. Yani güzelliğin kaynağı doğa ve madde dün-yası değil, insanın kendi iç dünyasıdır. Çünkü insan çevreye bakarken bir hayvan gözüyle bakmıyor; onun psikolojik durumu, yaşı, mes-leği, ümitleri, hayalleri v.s. bakışa etki etmekte, onun güzel güzel veya çirkin görmesini etki-lemektedir.
İdealist estetiğe göre, sanat güzelliği doğa güzelliğinden üstündür ve onu konu aldığında yüceltir. Buna karşı olan natüralist ve mater-yalist estetik görüşüne göre ise, güzellik her şeyden önce organik hayatın içinde, doğa-dadır. Sanat eseri doğaya dayalı olmalıdır. Ancak güzellik üretim ilişkileri içinde oluşan toplumsal bir değerdir.
Resimde romantizm akımının büyük ustası E. Delacroix (1798-1863) “biz romantik olduktan sonra dağlar güzelleşti” diyor. Buna benzer şekilde Kant da “doğa, bir sanat esri olarak görüldüğü zaman güzeldir”, demektedir.
3. Güzelliğin nitelikleri
Güzelliğin objektif ve subjektif nitelikleri vardır. Subjektif nitelikler kişiden kişiye, toplumlara ve yüzyıllara göre değişebileceği için, burada kı-saca objektif nitelikler üzerinde durulacaktır. Objektif nitelikleri de içsel ve dışsal olarak ikiye ayırmak mümkündür.

İçsel nitelikler şunlardır:
• Bir eserin güzel olması, onun temsil ettiği ideyi yansıttığı oranda artar. Güzel bir şey, idesine, özüne, kavramına uygun olan şey-dir.
• Güzel eser, temsil ettiği şeyin tipine bir bütün olarak uygun olmalıdır. At hörgüçlü olmaz, çınar ağacı çam yaprakları taşımaz. Yetkin olmayan, tam olmayan şeyler güzel değildir.
• Bir şeyin güzel olabilmesi için canlı ve an-latım gücü yüksek olmalıdır.
Güzelliğin dışsal – biçimsel nitelikleri de şunlar-dır:
• Orantı ve simetri: Özellikle güzelliğin mate-matik olarak belirlenmesi sırasında karşı-mıza çıkan ilk orantıdır. Güzel, unsurların orantılı olarak birleşmesidir. Orantısız şey güzel olamaz. Platon’a göre güzellik, doğru orantıdan başka bir şey değildir. Aristo-teles’te ise güzel, düzene ve büyüklüğe dayanır. Eskiden beri sanatçılar ve filozof-lar tüm güzellikleri açıklayacak büyülü bir matematik formül aramışlar ve bunun “altın kesit” orantısında bulmuşlardır.
Orantıya bağlı olan güzelliğin bir başka niteliği simetridir. Güzel olan bir bütünün parçaları arasında ölçüye dayalı bir düzen vardır. Doğadaki güzellik büyük ölçüde simetriye bağlıdır. Canlıların bedeni sağ ve sol olarak simetriktir. Sanat eserlerinin de güzel olarak algılanmasında simetri çok önemlidir.
• Uyum (harmoni): Bütün güzellikler için, parçaların uyumlu birleşmesi önemlidir. Hem hareketli hem de hareketsiz bütün-lerde uyum önemlidir. Zaten uyum olmaz ise güzellik de kalmaz, bütün de. Sanatçı, evrendeki ve varlıklardaki gizli uyumu yakalayıp onu eselerinde yansıtmak ister. Güzellik, bir varlıkta karşıtların gerilimine dayanan bir uyumdur. Evrendeki bu uyum sanat eserlerine de yansırsa, onlar da gü-zel olur. Harmoninin, temelinde çoklukta birlik bulunur. Evrende herşey çok ve karmaşık gibi görünür. Ama çoklukta birlik sağlanınca bir uyum, bir güç, bir güzellik ortaya çıkar.
b) Güzellik- hakikat- iyi- hoş- yüce ilişkisi
Filozof ve estetikçiler güzeli tanımlarken, ger-çek, faydalı, iyi, hoş, yetkin, latif, yüce gibi nite-likler kullanırlar. Güzellik, bazen bunlarla karış-tırılır, bazen bu kavramlarla sıkı sıkıya bağla-nır. Güzel ile bu kavramlar arsındaki benzerlik ve farklar nelerdir?
Güzel ve hakikat (doğruluk)
Eserlerin fikirlere ve özlere uygun olması, onun doğruluğunu gösterir. Doğru ve güzel, bir bakı-ma özdeştir. Boilau “hiçbir şey doğrudan daha güzel değildir” diyor. Mistik idealistler, güzelliği, Tanrısal doğrunun yansıması olarak görürler. Platon’da, Hegel’de doğa ve sanat eserleri ideyi yansıttığı ölçüde güzeldir. Realistler de, sanat eserinin gerçeği doğru olarak yansıttı-ğında güzel olduğunu söylerler.
Oysa doğru ve güzel aynı şeyler demek değil-dir. Doğru, akla hizmet eder, genel ve soyuttur. Oysa güzel, duygularımıza ve hayal gücümüze hitap eder ve somuttur. Bazı doğruluklar güzel-dir, ama bazıları hayranlık, heyecan ve coşku uyandırmadığı için güzel bulunmazlar. Mate-matikteki, fizik ve kimyadaki bir çok doğru ile güzel arasında ne bağlantı vardır? Bazen doğ-rulukla ilgisi olmayan, hayal gücü ile yapılan eserler güzeldir. Doğruluk bir mantık yargısı, güzellik ise bir değer yargısıdır. Bilimsel doğru-lukları ve sanatsal güzellikleri anlamak için ayrı ayrı eğitim gerekir.
Güzel ve iyi
Sokrates, Platon, Aristoteles, Descartesçı ve Kantçı filosoflar, ahlâkçı filosoflardır. Bunlar gü-zel ve iyi arasında doğrudan bir bağlantı kurar-lar. Güzellik; doğruluk, dürüstlük ve iyiliktir. Güzel iyidir ve iyi güzeldir (kalo-kagathia). H. Pierren “güzel, iyinin bir başka adıdır” diyor. Ahlâkçı düşünürler sanatla ahlâkı birleştirip, güzelle iyinin özdeş olduğunu savunuyorlar. J. M. Guyau’ya göre, iyi daima faydalıdır, faydalı daima güzeldir; bu itibarla iyi de güzeldir. Shaftesbury’ye göre de orantı ve düzenin oldu-ğu yerde güzellik, güzelliğin olduğu yerde er-dem ve iyilik vardır.
Oysa daha yakından incelendiğinde, güzel ve iyinin böyle içiçe girmediği görülür. Güzellik ve iyilik kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen değerlerdir ama, iyilik daha değişkendir. Bir kişi için iyilik olan bir davranış, onun rakibi için kötülüktür. Belli bir durumda iyilik gibi gözüken bir hareket başka bir durumda kötülük olabilir.
İyi amaçlıdır, faydalıdır; güzelin ise her zaman amaçlı ve faydalı olduğu söylenemez. İyilik akılla, güzellik genellikle sezgiyle anlaşılır. İyili-ğin belli yasaları, bağımlılıkları vardır; güzellik ise özgürlüktür. Ahlâksal iyi her zaman sem-patik ve çekici değildir; güzel ise insanları çeker ve heyecanlandırır. Bir sanat eserindeki çıplak bir poz ahlâk bakımından kötü olabilir, ama güzel olması mümkündür. Güzel, herke-sindir; herkes güzellikler üzerinde birleşebilir ama iyilikler genellikle çıkarlara ve durumlara göre değişir.
Güzel ve hoş
Güzelin, hoşumuza gittiği için güzel olduğunu düşünürüz. Hoşluk ta aklımızla değil, güzellik gibi, duygularımızla ilgilidir. Hoşumuza giden şey, haz ettiğimiz şeydir. Haz ve hoşluk güzel üzerinde yoğunlaşmış gibi gözükür. Ancak gü-zeli, haz veren ve hoşa giden eserlere indirge-mek doğru olur mu?
Güzel eserler hoştur, kişiye haz ve keyif verir. Ama bu her zaman böyle olmaz. Her zaman bize hazlık ve hoşluk veren bir eser, bir durum güzel olamaz. Belli bir durumda hoşumuza giden şey, durum değiştiğinde hoşluğunu kay-beder. Hoşluk ve haz peşinde koşan, bazen alçaltıcı durumlara düşebilir. Oysa güzel tutku-su insanı büyütür, yüceltir, asilleştirir. Güzel, bizi sürekli kendine çeken bir güçtür, kuvvettir. Haz ve hoşluğun çekim süresi ise fazla de-ğildir.
Güzel ve faydalı
Antik Yunan filosofları güzel ve faydalı olma problemini tartışmışlar; güzeli faydalı ve kulla-nışlı olma ile tanımlamışlardır. Faydalı olan güzel, güzel olan iyi ve aynı zamanda fayda-lıdır.
Oysa Kant, güzel ve iyiyi birbirinden ayırınca, güzel ile faydalı arasındaki bağlar da kopmuş-tur. Su faydalıdır ama, suyun güzel ve faydalı olduğu durumlar aynı değildir. Bir yerde gör-düğümüz güzel bir çocuğun bize faydası yok-tur. İçi sebze ve meyvelerle dolu bir bahçe faydalı, ama içinde sebze ve meyve olmayan bir park daha güzeldir. Güzel daima güzeldir; ama faydalı geçicidir.
Tıpta kullanılan ilaçlar ve bazı tedavi yöntem-leri faydalıdır, ama güzeldir denemez.
Bazı düşünürler güzel ve faydalı arasında bir bağlantı kurulamayacağını, bunları birbirine ka-rıştırmamak gerektiğini, daha doğrusu fayda ve çıkarın sanatı bozacağını iddia etmişlerdir. Hattâ Schiller ve Spencer gibi düşünürler güzel ile faydalının birbirine aykırı olduğunu savun-muşlardır.
Ancak insan giderek teknik bir çevrede yaşa-mak zorunda kalmaktadır. İnsan madem ki do-ğal güzelliklerden uzak, teknik adamların yaptı-ğı âletlerle, onların oluşturduğu ortamlarda yaşayacaktır, öyleyse bu çevrenin hem yararlı hem de güzel olması gerekir. Zaten çağdaş hayatta da bir taraftan desinatörlük, çevre dü-zenleme, bir taraftan ergonomi gibi bilgi alan-ları teknik âletlerin ve ortamların hem faydalı hem de güzel olmasına çalışmaktadırlar.
Güzel ve yüce
Estetikçiler tarafından yüce ve yücelik de, güzellik gibi bir estetik değer olarak inceleniyor. Sanat eserlerinde güzel ve yüce ideleri her zaman bir arada bulunabilir mi? Her zaman değil. Hem güzel hem yüce olan bazı sanat eserleri vardır; ama her zaman güzel olan yüce, yüce olan da güzel olmaz.
Yüce genellikle büyük ve sınırsız, insanı ezen, kontrolü altına alan olaylar ve varlıklardır. İnsan ıssız bir çölde tek başına kaldığında, bir fırtınaya tutulduğunda, gece yıldızlı gökyüzünü seyrettiğinde, muhteşem bir mimari eserle karşılaştığında “yüce” duygusuna kapılır. Bazı büyük insanlar yüce olarak değerlendirilir. Bizi aşan, hayran bırakan büyüklük ve kuvvetlere yüce deriz ve bunlar güzeli aşarlar. Yüce, gü-zelden daha güçlü, korkutucu, ürkütücü olabilir. Yüce olan bazı şeyler güzellik taşır, ama bazı-ları taşımaz.
Bu benzerliklerin dışında güzel ve âhenk, güzel ve lüks, güzel ve latif gibi ikililerin de bazen birbirleriyle yanyana durduğu ve birlikte değer-lendirildiği görülmektedir. Ancak bunlar da her zaman güzelle birlikte olan unsurlar değildir.
B) Estetiğin temel sorunlarına yaklaşımlar
1) Estetik yargıların yapısı ve özellikleri

Yargı, var olan ve olmayan doğru veya yanlış olan şeyler üzerinde ileri sürülen ifadelerdir. Felsefe tarihinde Aristotales ve Kant, yargının üzerinde en çok duran düşünürlerdir. Yargıları birçok şekilde sınıflandırmak mümkündür. Ama burada incelediğimiz konu bakımından yargı-ları bilgisel (cognitive) ve estetik yargılar olarak ikiye ayırabiliriz.
Bilgisel yargılar, doğru-yanlış mantığına göre incelenebilecek objektif yargılardır. Oysa este-tik yargılar subjektiftir ve doğru-yanlış mantığı ile değerlendirilemez. Felsefe tarihinde I. Kant ve L. Wittgenstein, estetik yargıların mantığını kurmaya çalışmışlardır. Daha doğrusu estetik bilimini, bir estetik yargılar mantığı olarak geliş-tirmişlerdir.
Estetik yargılar bilgiler gibi kavramlara değil insanların duygularına bağlıdır ve mantıksal kurallara bağlanamaz. O, insanların duyarlık, zihin ve hayalgüçlerinin özgür ve uyumlu bir oyunu içinde ortaya çıkar.
Estetik yargı, bir ahlâk veya bilgi yargısı değil-dir. Onlar gibi objektif değil; haz duyma ve duy-mamaya dayandığı için subjektiftir. Estetik yar-gı, çıkar elde etmeye, kullanmamaya yönelik değil, sadece seyredip beğenmeye bağlıdır.
Estetik yargıları daha iyi anlayabilmek için, kı-saca onun özelliklerine bakmak gerekir.

Estetik – Prof.Dr. Mustafa Ergün

Toplam okunma (28948) Bugün(1) Son okunma tarihi (21 October 2014)

, ,

3 Responses to “Sanat Felsefesi(nde) estetik ve estetiğin temel kavramları”

Yorum yaz

Arşivler