27
Oca
A » + | -

Murathan Mungan“Sanki buralardan hiç ayrılmamış gibiyim. Her şeyi içimde taşımışım sanki. Her şey sanki dün gibi.”
Ucuz aşk romanlarının üstünü örttüğü, gizlediği, hatta piyasa duyarlığı haline getirdiği sözler vardır. “Her şey sanki dün gibi” de bunlardandır. Bunu düşünüyor Talia. Bu sözle birlikte kendini yakalıyor. Oysa bu duyarlık, sahici bir duyarlık, her şeyin sanki dün gibi olması çok gerçek. Aşınmış sözler, ne denli sözün özüne ulaşmayı geciktirse de, bu duyarlıklar, bu sözler her zaman var olacak. Her şey hep dün gibi olacak.
“Tam yedi yıl oysa. Seni özledik Talia. Şu dünyada birbirimizden başka kimsemiz kalmadı. Baksana annem bile Peyker Kalfa’ya tutunarak yaşayabiliyor artık.”
Belli belirsiz küstahlaşıyor Talia:
“Peyker Kalfa’ya tutunuyor ha? Peyker Kalfa’ya? Peki Reşat’tan haber var mı?”
İncelmiş bir hainlikle soruyor bunu. Tutunan annesinin ellerini iğnelemek için soruyor. Sorduğu anda biliyor gerçekte Reşat’tan bir haber olmayacağını. Reşat’ın kendisi gibi geri dönmeyeceğini çok iyi biliyor. Reşat’a öfkeleniyor, kendine öfkeleniyor. ..
“Yok, hiçbir haber yok. Bir ara Amerika’da olduğunu duyduk. Hepsi bu kadar. Ne bir mektup, ne bir haber…”
“On yıl oldu değil mi gideli?”
Biliyordu aslında. On yıl olduğunu herkes gibi Talia da çok iyi biliyordu. Bir şeyleri, bir şeylerin yüzüne çarpmak için sorduğunu Fatma Aliye de duyumsuyor. (Talia’nın sözcükleri niyetlerini belli eden sözcükler) Fatma Aliye de inceltiyor hainliğini. Ve vurmaktan hiç sakınmıyor. İlk kez çekiyor kılıcını, bütün gece biriktirdiği öfkesiyle çekiyor kılıcını… (Duvarlarda ayetler…)
“Bizi bırakıp kaçalı tam on yıl oldu. Sen yedi, o on.”
“Ablaa!”
“Yalan mı? Kaçmadınız mı Talia? Birer birer kaçmadınız mı? Önce Reşat, sonra sen! Bir tek ben kaldım bu koca konakta. Bir tek ben ve… Ve yalnızlığım…”
(Fatma Aliye yalnızlığını söyleyebiliyor. “Ve” dedikten sonraki sessizliğinde belki de bunun bir onursuzluk olup olmadığını tartıyor…)
(Müşerref Hanım, Fatma Aliye’yi seçiyor sormak için. İlk onu seçiyor: “Neden kaçtılar hepsi?” Sonra gözlerini deviriyor Fatma Aliye, inci broşta takılı kalıyor gözleri. “Neden kaçtılar hepsi?”
Son Osmanlıların böylesine savrulmuşluğunun nedenini Saffet Hamdi Bey de bilmiyor. Susup istanbul’a bakıyor. Kendisi Son Osmanlı. Emirgân Son istanbul…)
“Gitmek zorundaydım abla. Biliyorsun annem izin vermedi evlenmem için. Bense burada çürümek istemiyordum. Galip’i seviyordum. Hayatın bir ucuna yapışmak istiyordum…”
“Ben burada kaldım ama,”
(Ben de evlenmek istemez miydim? İpek bir gelinliğin uzun uzun yırtılan sesi, sessizlikte cam vitrine yansıyarak dağılan…)
“Ama artık her şey uzak bir düş gibi…”
“Ben senden daha cesurdum abla. Ben yanlış yapmayı göze alabiliyordum. Bir gece çekip çıkabildim bu evden.”
“Ama ne pahasına? Bu sorumsuz hareketinin bedeli neydi, bunu hiç düşündün mü?”
(Bir mezarlık gibiydi konak. Annem zelzeleler içerisindeydi. En büyük yıkımları, en büyük ihanetleri yaşattınız ona. Buna hiç kimsenin hakkı yoktu. O da sonunda gitti Peyker Kalfa’ya tutundu. Onun vefalı kişiliğinde sizlerin ihanetini unutmak istedi. Bütün bunlar sana nasıl anlatılırdı Talia? Bunları gün be gün, an be an ben yaşadım, gözledim. O zelzelelerde hep yanındaydım onun. Acısını kucağımda dindirmese de, usulca omuzuna dokunuyordum. Ona dokunuyordum. Anlıyordu. Hafta sonlarını iple çekiyordu bir görsen. Peyker Kalfa’nın hastalığı sırasında onun yanında kalarak, vefasının bedelini ödemeye çalışıyordu. Bu yüzdendir ki, bütün hafta sonları evde kalıyordum. Paşaya bakıyordum. Yeter ki annem, Peyker Kalfa’ya gidebilsin diye. Dertlerini, sıkıntılarını unutabilsin, eski anılarıyla avunabilsin diye, vefa borcunu gönül rahatlığıyla ödeyebilsin diye. Ve her sabah o pencerede… O pencerede… Ahh Talia, bunlar nasıl söze dökülürdü, nasıl anlatılırdı? Hâlâ bilmiyorum. Belki de yalnızca susulurdu. Hatırlarsın o gün de pencerenin önünde uzun uzun susmuştum. Geldiğinin ilk sabahıydı.)
“Abla, boğuluyordum bu evde. Soluk alamıyordum. Pencereden sızan bir lokma hava bana göre değil. Yaşamak istiyordum.”
“Yedi yıl boyunca taşra kentlerini bir bir dolaşmayı yaşamak mı sanıyorsun sen?”
(Kırmıştım seni. Gücenik baktın bana. Sesin kısık ama pürüzsüzdü. O bakışın kalmış aklımda.)
“Çok şey öğrendim bu yedi yıl boyunca. İnsanları tanıdım. Hayatı öğrendim. Az şey mi bu?”
Fatma Aliye, kılıcını bir kez daha biliyor:
“Ama sonunda yine buraya döndün.”
“Henüz belli değil abla.”
“Nasıl? Nasıl belli değil? Yeniden gitmeyi mi düşünüyorsun yoksa?”
“Annem de beni, senin gibi karşılarsa evet, gitmeyi düşünüyorum. Görüyorum ki hiç değişmemişsin abla. Bana karşı yine öyle acımasız, Öylesine katısın! Keşke hiç kimsenin dokunmadığı sabahları sevdiğin kadar beni de sevseydin. O zaman belki her şey başka türlü olurdu.”
Dokunulmadık sabahların el değmemişliğinde sızılarını dindiren Fatma Aliye, nicedir unutmuştu dokunmayı, sevmeyi. Gitgide kuntlaşıyordu. Dokunmaktan anladığı yalnızca yediği darbeler ve o sonsuz bırakılmışlığıydı. Talia’nın anlamadığı da bu değil miydi zaten? Olgunluk, yaşanmadan kazanılmazdı. Bir şeyler daha çıtırdadı. Sesi manidardı:
“Bunca yıl sonra biraz sitemi bile isyanla karşılıyorsun Talia. Sevincimin yanı sıra kırgınlığımı açığa vurmayayım mı?”
“Abla, buraya dönerken yeterince eziktim zaten, yeterince yeniktim…”
“Keşke akşam geldiğinde konuşsaydık birçok şeyi. Sabaha kalmasaydı…”
“Bunun zamanla ne ilgisi var abla?”
“Var Talia var. Bütün gece gidişini, evi terk edişini düşündüm. Aradan geçen yıllan düşündüm. Seni kendimle karşılaştırma fırsatı buldum yeniden. Bir de baktım ki, tekrar dönüşünden ötürü duyduğum sevinç ufalanmış, eski kızgınlıklanm, kırgınlıklanm depreşmiş…”
Bu sözler Talia için başka kuşkulara kapı aralıyor. Annesinin o bağışlamasız ve hoşgörüsüz uzaklığı içerisinde zamanın nasıl rol oynamış olabileceğini düşünüyor.
“Annem… Annem de kızgın, öfkeli mi hâlâ?”
Annesinin uzun öfkelerini hatırlıyor Talia. Kınlan bir vazonun on yıl sonra sorulan hesabını, bir kusurun sık sık hatırlatılmasını. Yanlışlan, hatalan hiç unutmayan annesinin o kötücül belleğini.
“Bilmiyorum Talia. Bilirsin pek fazla konuşmaz. Duygulannı belli etmez. Bunca yıldır ağladığını bile görmedim. Ama sanının seni görünce sevinecektir. Ne de olsa ana yüreği, bağışlayıcı bir yanı vardır.”
“Bahçe çok bakımsız kalmış gerçekten. Eskiden ne güzeldi bu bahçe…”
Sesler dolduruyor kulaklannı, renkler dolduruyor gözlerini. Bahçe diriliyor. Eski günler. Cümbüşler. Deli Halefin zilleri ve kahkahaları dağılıyor yıldız alacasında. Gerçekten öyle miydi? Yoksa bir çocukluk anısının yıllar sonra abartılmış coşkusu mu bu? Hep iyi şeyler hatırlıyor. Bu bahçelerin saygılı bir gürültüsü, yaşama coşkusu, sevinci vardı. Her şey bir ölçüyü taşırdı, bir inceliği, bir kültürün izlerini… Yemekler yenilirdi bu bahçede, oyunlar oynanır, uzun geceler yaşanırdı. Bahçenin birkaç ağacının meyvesi çocuklarda sonsuz bir zenginliğe sahip olduklan sanısı uyandınrdı. Elmalar, kayısılar, erikler…
Ansızın aynmsıyor:
“Aaa! Erik ağacı yok!”
“Kestirdik, kurumaya başlamıştı. Gözümüzün önünde çürüyüp gidiyordu. Budayamıyorduk. Bakamıyorduk. Erik ağacı, çınar ağacı gibi değildir. Daha dayanıksızdır.”
“İçi oyulmuş ama, her yanını kovuklar sarmış…”
“Başka türlü ayakta kalamazdı ki…”
Çınar sonsuz bir dinginlik gibiydi. Sevecen dallanndan inmezlerdi gün boyu. Talia sık sık eteğini takar, yırtardı ağaçlarda. Elindeki, kolundaki çiziklere tentürdiyot basarlardı. Sık sık orasını burasını kanatır, yaralanır, berelenirdi. Afife Reşat Hanım o zaman ilgilenirdi Talia’yla. Kızının kolunu tutar, tentürdiyotu bastırırdı.
Canı yanardı Talia’nın.
Ama annesi kolunu yumuşacık tutar, yarayı üflerdi. Bazen hafifçe saçını bile okşardı. Ertesi gün yeniden yaralanır, gelirdi. Server Nüvit Paşa, Talia’nın haylaz bir kız olduğunu düşünürdü yalnızca. Hem sesi de cırlaktı.
“Çocukken hiç inmezdik o ağaçtan,” diyor Talia. Uzun uzun iç çekiyor. Çocukluğunun buğu kıvamındaki sayrılı görüntüleri düşüyor gözlerinin önüne…”
“Çocukken bir yere gitmezdik ki…”
Fatma Aliye’nin buz gibi sesi uzun bir sessizliğe neden oluyor. Sesinde gene de kendini tutamayan bir hainlik var. Belli ki sessizlikler boyu herkes, kendi dünyasının hakkı yenmiş görüntüleriyle baş başa kalıyor. Sessizlikler biriktiriyor insanı. Fatma Aliye sürdürüyor:
“Bahçede oynardık hep. Bahçe yeterdi bize.”
“Çocuklar büyüyorlar abla. Bahçe az geliyor onlara. Bütün dünyaları yalnızca bir bahçe olamıyor artık. Bahçenin dışına da çıkmak istiyorlar.”
“Bir şey söyleyeyim mi sana Talia? Bana kalırsa artık kimse için bahçenin bir anlamı kalmadı. Bu yüzden böyle bakımsız. Konak bile yabancı duruyor bu ıssız bahçeye. Bahçeler eskidenmiş Talia. Bahçeler bir şeyleri anlatmak içinmiş. Oysa bizim anlatacak hiçbir şeyimiz kalmadı…”
“Çok karamsar olmuşsun abla. Sanki çok yaşlı biri gibi konuşuyorsun…”
(O gün anlatamamıştım sana Talia. O günden sonraki günlerde de anlatamadım. Bazı duygular, bazı şeyler yaşandıktan sonra hiçbir kelimeye sığamaz oluyor. Hiçbir söz kalıbına dökülemeyip, öylece boşlukta kalıyorlar. Bir duruş, bir bakış, bir eda belki kendini açığa vuran bir duyguya, bir hasrete tercüman olabiliyor. Evet, yaşlı biriymişim gibi konuşuyordum. Çünkü kendimi çok yaşlı biriymiş gibi hissediyordum. Otuz altı yaşındaydım. Hiç evlenmemiştim. Zaten isteyenim de olmadı, istanbul’dan dışarı hiç çıkmadım. Hiç yaşamamış gibiyim. Bunların hiçbirini sana anlatamadım. Belki de hayat hakkında hiçbir şey öğrenemeden öleceğim…)
“Yine ut çalıyor musun hâlâ?”
“Bazı geceler… Server Paşayı eğlendirmek için. Kimse ut dinlemiyor artık…”
“Sen çok güzel çalardın. Hep ağlatırdın beni. Sesin de güzeldi. Çok güzeldi abla.”
“Peyker Kalfa da öyle diyor. Bana koca bulmak için çırpınıp dururken, sağda solda anlatıyormuş, şöyle ut çalar, böyle ut çalar, diye. İnsanlar gülüp geçiyorlarmış tabii. Biliyorsun, şimdiki zamanda ut çalan bir kadından çok bankada çalışan bir kadın tercih ediliyor.”
Kısık kısık gülüyor Talia. Gene de sesindeki buğu çözülmüyor. Sonra gözü, odanın bir köşesinde duran uda ilişiyor. Üzerinde bulut kıvamında bir tül örtü, bir peçe… Kulaklarına uzak

bir ut taksimi geliyor sanki, çocukluğundan, gecelerden…
“Nasıl özlemişim udun sesini. Bu akşam bana biraz ut çalar mısın abla?”
Talia’nm uykulu başı Fatma Aliye’nin omuzuna düşüyor. Cırlak sesi susuyor. Yeniden uyukluyor. Fatma Aliye sesini daha da yükseltiyor, uykusunu çözmek için. Kendini şarkılarla ayıltmaya çalışıyor. Server Nüvit Paşanın yalnızca kendisine acıyan yüreği umarsız aşkının tek kişilik hicranlarında. Böyle geceler Fatma Aliye nefret ediyor hünerinden. Dedesinden korkuyor, kızıyor ona. Az sonra irkiliyor Talia. Şarkının bir ucuna yapışmak istiyor, bocalıyor. Üzerlerinde Paşanın ölümcül bakışları… Köşede o sedef kakma sandalye, ölümsüz bir unutkanlık gibi…
“Çalarım tabii. Sana Server Paşa ile Nerime Sultanın aşk şarkısını çalarım. Hatırladın mı o şarkıyı?”
” ‘Kaçıncı faslı bahar bu, solar gider emelim’ değil miydi?”
“Evet, unutmamışsın. Artık benim de şarkım.
“Paşa hâlâ unutmadı mı?”
“Unutmadı. Her gece bu şarkıyı mırıldanarak yatar yatağına. Sık sık da bana çaldırır.”
“Nasıl sevdaymış bu böyle?”
Fatma Aliye’nin çevresinde herkesin ne büyük sevdası oldu. Sevdalan uğruna ne çok şeyler yaptılar. Dedesi, Dayısı, Talia. O porselen tabaklar hiç kullanılmadı oysa. Herkes bir roman gibi yaşadı hayatını. (Bense bir cam kavanozda geçirdim) Başkaldırdılar, kaçtılar, kurban verdiler. Ama bir hatıraları, bir hayatlan oldu. (Ya benim? Ben ne anlatacağım yarın?) Sevdalara, sevdalılara tanık oldu hep. Hep tanıklık etti.
“Şimdi böyle aşklar kalmadı Talia. Şimdinin aşklan tutkusuz oluyor. Hatırlar mısın bana eskiden şiirler, romanlar okurdun.”
“Halit Ziya’nın, Ahmed Hamdi’nin romanlannı okurdum sana. Abdülhak Şinasi okurdum. Sonra Asaf Hâlet’in şiirlerini. Sen en çok ‘Mahur Beste’yi severdin.”
“Bir de ‘Kırık Hayatlar’ı… Mutluyduk değil mi Talia?”
“Mutluyduk abla! Çok mutluyduk! Hatırlar mısın Sahaflar Çarşısı’nı gezer, eski kitaplar toplardık. Bir ara ne dadanmıştık oraya…”
“Bazı kederli akşamlarımda hâlâ Mahur Beste’yi çalarım. Sen düşersin aklıma, çocukluğumuz düşer. Ayrılık düşer…”
Küflü kitapların keskin kokusu. Fatma Aliye’nin sesinde bir mahur beste dokunaklılığı…
“Şimdi sen mutsuz musun abla?”
“Bahçeyle uğraşabilsem diyorum. Bahçeyi yeniden güzelleştirebilsem; yaşanası kılsam… Elime de yakışmaz ki böyle şeyler…”
(Bahçe için çok geç olmuştu. Her şey için çok geç olmuştu. O sessizliklerde içim dağlanıyordu. O puslu sessizlikler, suskunluklar, içkanamaları… Gerçekten seninle konuşabiliyor muyduk Talia?
Bütün kelimelerle…)
“Kahvaltı hazırlayayım mı sana?”
“Yoo acıkmadım abla. Server Paşa uyansın birlikte yeriz.”
“O çok geç uyanıyor Talia. Öğlenlere kadar uyuyor. İyice bunadı. Çok üzülüyorum onun için. O eski koca paşadan geriye hiçbir şey kalmadı. Geveze, bunak bir ihtiyar oldu. Bense onu, hep eski haliyle hatırlamak isterdim. O eski koca paşa olarak.”
“İnsanların kendilerine alışamıyoruz abla. Hep kafamızdaki insanlarla hesaplaşıp duruyoruz.”
“Reşat, bari Reşat kendini kurtarabilmiş olsa. Sen gene Türkiye’desin, o yaban ellerinde…”
Bir kez daha Reşat; Talia için. İçinde hep gizli bir yılan oldu o. Ondan kurtulamadı.
“Kapıyı çekip çıktıktan sonra nerde olduğun fark etmiyor abla.”
Susuyor Talia. Sonra aynı duru soğuklukla:
“Pencereyi kapa istersen. Üşüteceksin!” diyor.

Bir kayırmadan çok, bir hatırlatma var bu sözlerde. Pencereyi, kavanozu… Çekip çıkamamışlığı… Fatma Aliye bu gizü, bu incelikli hainliğin farkına varamıyor, kaldığı yerden sürdürüyor:
“Üşümüyorum. Yalnızca ürperiyorum. Sabahın bu serinliği dirilik katıyor bana. Uyuşukluğumu çözüyor. Yeni hayatlar kurmaya heveslendiriyor beni. Oysa akşama kadar yeniden uyuşuyorum. Sabahları yanıltıyor beni. Geçici bir kuvvet veriyor, geçici hayaller yaşatıyor bana. Sonra istanbul’a iniyorum. Daha Beyoğlu’na varmadan, edindiğim olanca gücü yitiriyorum. Bezgin, uyuşuk, karamsar geçiyorum tezgâhın arkasına. İri, soğuk kemik düğmeleri, tokaları dizmeye başlıyorum. İnsan da kemikleşiyor zamanla. Katılıp kalıyor.”
Durdu. Uzun uzun soluk aldı. Neler anlatmıştı? Niye anlatmıştı? (Eskisi kadar suskun değilim artık. Yaşlanıyorum mu nedir? Hep anlatır oldum. Yoksa yıllar sonra bir paylaşma mıydı bu? Niye böyle her sözün hesabını tutuyorlardı? Niyeydi bu sonsuz hesaplaşma? Nereye açılıyordu ki? Neyi çözebiliyorlardı?)
“Memnun musun işinden?”
“Çalışmak zorundayım Talia. Durumumuz bildiğin gibi değil. Çok bozuldu. Sonunda hepten bu yazlık konağa sığınmak zorunda kaldık. Bu konak da elden çıkacak diye ödüm kopuyor. Tutunacak son dalımız bu ev. Sığındığımız en son saçak…”
Onca köşkten, konaktan sonra bir tek bu yazlık konak. Geçmiş nasıl da kindar bakıyor anıların ardından. Konağın ayrıntıları, eşyalar, küçük alışkanlıklar unutma fırsatı vermiyor ki hiç. Acımasız her şey. Mangallar, aynalar, oymalar, kutular… Gün günden daha kötüye giderken her şey… bütün bunlar…

Murathan Mungan
Kaynak: Son İstanbul

Toplam okunma (10546) Bugün(4) Son okunma tarihi (26 October 2014)

, , , ,

Yorum yaz

Arşivler