11
Ağu
A » + | -

Franz Werfel’ın başyapıtı olan “Musa Dağ’da: Kırk Gün”, Almanya’da basıldığı ilk yıllarda Naziler tarafından yasaklanmıştır. Yazarın diğer eserleri ile birlikte bu kitapta meydanlarda yakılmıştır.
 Bu eser gerçek bir yaşam öyküsü olup “Musa Dağ?da Kırk Gün” Franz Werfel’in 1929 yılında Suriye ve Antakya’yı dolaşmasından sonra 1932-1933 yılları arasında Şam’da yazılmıştır.
Kitabın Belge Yayınları tarafından basılmasında sorumluluk sahibi olan Ragıp Zarakolu, Türkçe-Ermenice yayımlanan haftalık Agos gazetesinin 70. sayısındaki röportajında şöyle tanıtıyor kitabı: “Kitabı seçerken ortaya serdiği insanlık trajedisi ilgimizi çekti. Romanın edebi bir yanı var her şeyden önce. İçinde tek bir renk değil, iyiler ve kötüler var. Yazarının Alman olması (Avusturya Yahudisi) kitabın yazıldığı dönemde bir ölçüde gelecekteki Yahudi soykırımının habercisi sanki. Sanatçı önsezisiyle yazılmış ve önlem alınması için çığlık belki de. Bu kitap Alman halkına bir uyarıydı aslında. 1933′te Naziler iktidara geçtiğinde yayımlandı. Osmanlı’daki olaylarda Almanlar’ın da rolünü ortaya seren, suç ortaklığını satır aralarında sergileyen bir kitap. Bir kehânet kitabıydı aslında. Savaşın kuru analizi yerine insanlık dramını sergileyen bu tür romanlar her zaman daha etkileyici oluyor. Politikacıların rolünü çok iyi koyuyor. Düşmanlıkları nasıl kışkırttıklarını gösteriyor. Kitabın içinde, verilen emre uymayan devlet görevlilerinden bile bahsediliyor. Mazlum bir halkın sesi olmayı da başaran bir kitap.”

Musa Dağı, Antakya’da Suriye sınırında ve 1915 yılına kadar Ermenilerin yaşadığı yedi köyü bağrına basan, onları tehlikelerden koruyan bir dağ.
 “Musa Dağ’da Kırk Gün” birçok dünya diline çevrilmiş ve filmi yapılmış bir roman.
Hatay Samandağı Ermenilerinin yaşadıklarını anlatan romanda insanların kişilikleri en ince ayrıntılarına kadar anlatılmış. Tüm mimikler, hareketler çözümlenmiş. Gabriel?i ve eşi Juliette?i odanızda oturup konuşurlarken seyredebilirsiniz.

Bir halı fabrikasında çalışan sakat kalmış, açlıktan ölmüş göçmen çocuklarının sefaletini, bir halkın akıl almaz kederini anlatmaktadır. Kitabın yazılması, Temmuz 1932 – Mart 1933 arasında gerçekleştirilmiştir. Bu arada Ekim ayında çeşitli Alman kentlerinde verdiği konferanslarda, yazar 1. kitabın 5. bölümünü konuşma metni olarak seçmiştir. 1. kitabın bu bölümünde Enver Paşa’yla Papaz Johannes Lepsius arasında geçen konuşma aynen verilmiştir.
Franz Werfel
Breistein, İlkbahar 1933

Franz Werfel ve ‘Musa Dağ’da Kırk Gün’ – Ayşe Hür
(18.12.2011 tarihli Taraf Gazetesi)
Kitap, Prag doğumlu bir Yahudi entelektüeli olan Franz Werfel’in (1890-1945) orijinal adıyla Die Vierzig Tage des Musa Dagh (Musa Dağ’da Kırk Gün) adlı romanıydı. Halen hapiste yatan değerli yayımcı Ragıp Zarakolu’nun Belge Yayınları tarafından ancak 1997’de Türkçeye kazandırılan romanda, İttihat ve Terakki yönetiminin “devlete ihanet” ile suçladığı tüm Ermeni tebaasını Suriye’nin Der Zor çöllerine tehciri sırasında, Antakya yakınlarındaki Musa Dağ’a sığınan yedi Ermeni köyünün yaklaşık beş bin kişilik ahalisinin 40 gün boyunca Osmanlı güçlerine karşı direnişi anlatılıyordu. 16 ay süren tehcir boyunca, resmî tarihin “silahlı, gözü dönmüş, kan içici çeteciler” olarak tarif ettiği Ermeni halkından, tehcire karşı koyan nadir kesimdi Musa Dağlılar. Yoksa Ermeni halkının ezici çoğunluğu, sessizce boyun eğmişti bu acımasız sürgüne.

“Ne garip çocuklar bunlar…”
1911’de ilk kitabı yayımlanan Franz Werfel’in 1920’li yıllarda yazdığı eserlerinin ortak noktası hepsinin ahlakçı bir bakış açısıyla kaleme alınmış olmasıydı. (1945’te ölünceye kadar da yazdıkları da aynı öze sahipti.) Werfel’i bu kitabı yazmaya götüren ise 1929’da, Viyanalı ünlü besteci Gustave Mahler’in dul eşi Alma Mahler ile birlikte Suriye’ye yaptığı gezide yaşadığı bir olaydı. Werfel, Şam’daki bir halı atölyesini gezerken yakında karısı olacak Alma’ya “Yunan tipi çehreler ve büyümüş koyu renk gözbebekleri… Ne garip çocuklar bunlar!…” demişti. Atölyenin sahibi de “Bu garip yaratıklar mı? Türkler tarafından öldürülen Ermenilerin çocukları… Onları sokaklardan topladım, eğer barınacak yer ve iş vermezsem açlıktan ölürler. Kimse onlarla ilgilenmiyor…” diye cevap vermişti. Alma Mahler “Oradan ayrıldığımızda artık hiçbir şey bize önemli ya da güzel görünmüyordu” diye anlatacaktı çiftin o anki duygularını.

Şimdi biliyoruz ki, Werfel’i romanı yazmaya götüren sadece Şam’daki Ermeni yetimlerine duyduğu şefkat ve borçluluk duygusu değildi. Musa Dağ’da Kırk Gün bir anlamda, Werfel’in adım adım geldiğini hissettiği Yahudi Soykırımı’nı önlemek için attığı umutsuz bir çığlıktı. Nitekim romanda Avrupalı Yahudilerin yaşadıklarını sembolize eden olaylar vardı. Romanı okuyan 200 kadar Yahudi Musa Dağ’ı ziyaret etmişlerdi. Werfel’in romanı epey ses çıkarmasına rağmen Alman halkı da tarihten ders almayarak Nazizm’i iktidara taşıyacaktı. Sonrası korkunç bir trajediydi. Ancak yazımızın konusu bu değil. O halde devam edelim.

Dönüşlerinde Werfel, Fransa Dışişleri Bakanlığı’na başvurarak konu ile ilgili tüm belgeleri istemişti. Osmanlı belgeleri hariç, birincil ve ikincil kaynaklara dair uzun okumalardan ve Musa Dağ direnişine katılan Pater Tomas’ı dinledikten sonra bir gün Alma’ya “Bu gece aklıma bir şey geldi.

Musa Dağ’da kırk gün’e Dair
Kitap, okuyucuyu olayın geçtiği döneme götüren, o dönemde gerçekleşen olayları yaşatan, hissettiren bir akıcılıkta yazılmıştır.
Kimlerin, hangi çıkarlar için Ermeni halkının katli emrini verdiği anlatılmaktadır kitapta.
“Türk halkı kırk milyon. Şimdi kendinizi sadece bir an için bizim yerinize koyun bayım! Bu kırk milyonu birleştirip, Almanya’nın Avrupa’da oynadığı rolü, günün birinde Asya’da oynayacak bir ulusal imparatorluk kurma fikri büyük ve onurlu bir politik plan değil mi? İmparatorluk bekliyor. Sadece uzanıp almamız gerek. Ermeniler arasında gerçekten de korkutucu miktarda aydın var. Siz gerçekten de bu tür aydınların dostu musunuz Bay Lepsius? Ben değilim! Bizim içimizde fazla aydın yok. Buna karşılık biz, büyük imparatorluğu kurma ve yönetme yeteneğinde olan kahraman, eski bir ırkız. O nedenle engelleri aşacağız.”
“Enver Paşa, ilk kez şimdi çıplak gerçeği açıklıyor. Artık yüzündeki çekingen gülümseme değil, gözleri sabit ve soğuk bakıyor, iri, ürkütücü dişlerinden ağır ağır sıyrılıyor dudakları:
«İnsanlarla veba mikrobu arasında barış olmaz.»
Hemen atılıyor Lepsius:
«Demek ki siz, harbi, Ermeni milletini tamamen yoketmek için kullanmak istediğinizi kabul ediyorsunuz?» …”
“Göç” emrini verenler ve uygulayanlar; Ermenilere “göç” emri verildiğinde, bu emrin soykırım olduğunu, “göç” edenlerin de ölüme göç ettiklerini bilmektedirler.
Ermenilerin bir kısmı “göç” emrine boyun eğer ve yollarda, daha “yerleşecekleri” çöllere varamadan da ölürler. Onlar daha yola çıktıklarında, bu “göç”ün ölüme göç olduğunu anlamışlardır.
Bir kısım Ermeni ise, bu “göç” emrinin ne anlama geldiğini anlamışlar ve bu emre karşı direnmeye karar vermişlerdir. Bu kitapta hem “göç” edenlerin yaşadıkları sefalet, hem de “göç” etmeyip direnenlerin yaşadıkları kuşatma, saldırı ve savunma anlatılmaktadır. Olayların anlatımı kuru bir dille olmamaktadır. İnsanların “göç”e direnmeleri esnasında neler hissettikleri, karşılaştıkları zorluklar, duygusal hayatları; üç keçisi olanın da bir keçi sürüsüne sahip olanın da özel mülklerine nasıl düşkün oldukları, zorun dayatması sonucu bu düşüncelerinden geçici olarak vazgeçmeleri, ertesi gün ölebileceklerini düşünmelerine rağmen para ve eşyalarını da sakladıkları anlatılmaktadır.
“Papazımız, benim gücüm yettiğince hayır yaptığımı, yoksullar, kilise ve okul için payıma düşeni her zaman verdiğimi bilir. Ve bu çevrede en büyük pay, hep bana düşmüştür. Kuzeyde ve Doğudaki halkımız için para toplanacağı zaman, adım hep listelerin en başına yazılmış ve ben, kötü geçen yıllarda bile büyük miktarlarda bağış yapmak zorunda kalmışımdır. Hayır, hayır övünmek istemiyorum…”
Konuşmanın burasında bağlantıyı yitiren Kebusyan, birkaç kez daha alçak gönüllülüğünü belirten sözleri tekrarlar…
“Çayırda otlayan en kalabalık, en iyi koyun sürüsüne sahip olduğumu da inkar etmiyorum. Peki nasıl elde ettim böylesine iyi sürüyü? Çünkü hayvan yetiştirmeyi biliyorum. Çünkü dünyada olup bitenleri izliyorum. Ama şimdi aniden koyunsuz kalacağım, ya da meşe ve ceviz ağacından başka bir şey bilmeyen herhangi bir oymacının, veya herhangi bir dilencinin ne kadar koyunu olacaksa, benim de o kadar olacak…”
Ayrıca, gelişen ve değişen duygusal hayatları, tüm zorluklar içinde bile bitmeyen aşk ve sevgi hisleri yer almaktadır kitapta…
Bu ortamda doğan çocuklar, hastalıktan, açlıktan, çatışmalar sırasında ölenler, onların nelere sarıldıkları, bir tutam yaşama nasıl veda ettikleri anlatılmaktadır.
Bu katliama yardım eden diğer milliyetler, Ermenilere yardım eden az sayıda Türk, yabancı konsoloslukların yardımları, katliamı durdurmanın yollarının tıkanması karşısında tüm insanların bir çalı da bulsalar, kurtuluş umuduyla ona sarılmaları anlatılmaktadır.
Bu kitabı okuduğumda, haklarında fazla bir şey bilmediğim Ermeni halkının gelenekleri, görenekleri, yaşam biçimleri, zenginleri, fakirleri, köylüleri, şehirlileri, kadınları, erkekleri, çocukları, gençleri hakkında birçok şey öğrendim.
Daha önce Ermeniler üzerine yazılmış birkaç teorik makale ve anı okumuştum. Fakat bu kitabı okuduğumda anladığım, bu halk üzerine çok az bildiğim olduğunu anladım.
Çok önceleri okuduğum bir makalede yeralan bir cümle, kitabı okuduğum süre boyunca hep doğruluğunu kanıtladı ve beni ürküttü. Bu, “Ermeni katliamı, yüzyılın ilk katliamı, Hitler’in Yahudi katliamına örnek teşkil eden katliam” cümlesiydi. Evet, Ermeni katliamı, daha önce benzeri olmamış, daha sonraki katliam ve zorbalıklara örnek teşkil etmiş bir katliamdır. Ermeni katliamının neden ve niçinini anlayabilmek için de bu kitap okunmalıdır.

Kitabın yazarı Franz Werfel, bir Alman Yahudisi’dir. Kitabın yazılma tarihi 1931-1932; yani Almanya’da nazizmin iktidara yürüdüğü, Yahudileri yoketme programının ilan edilmiş olduğu yıllar. Kitap aynı zamanda Almanya’da geleceğe yönelik bir uyarı. Yahudilere direnme, Almanlara bir katliama izin vermeme çağrısı…
Kitabın isminde yeralan “Musa Dağı” gerçekte yok. Fakat Yahudilerin tarihinde çok önemli yer tutan Masada isimli bir tepe var Filistin’de. Bu tepede kurulu kale, Filistinli Yahudilerin Roma İmparatorluğu’na karşı direnişinin son kalesi oluyor. İsa’dan sonra 73 yılında, Romalı askerler, ancak son Yahudi öldüğünde ele geçirebiliyorlar Masada’yı. “Musa Dağ” ismi, Franz Werfel tarafından Masada’ya atıf içinde kullanılıyor.
Bu kitabı Türkçe’ye kazandıranları kutlamak gerek…
(Kaynak: Bu yazı, Yeni Dünya İçin Çağrı Sayı 9′da yayınlandı)

“MUSA DAĞ’DA KIRK GÜN”Ü HÂL OKUMADINIZ MI? – EMİN KARACA
(www.haberruzgari.com)
 Geçen pazartesi günü adresime düşen bir e-mail’den dördüncü baskısının yapıldığını öğrendim. Bu kitap, kadîm dostum ve arkadaşım Ragıp Zarakolu’nun Belge Yayınları’ndan ilk basımı 1997’de çıkan Franz Werfel’in “Musa Dağ’da Kırk Gün”ü…

O sıralarda, Radikal gazetesindeki “Ex-Libris” köşemde, 17 Temmuz 1997’de söz etmişim.

Bugün size o yazımı tekrarlamak istiyorum:

“Son birkaç yıldır kitaptan haberdardım… 1994 ilkbaharında bir dizi konferans için gittiğim Almanya’da, Frankfurt’taki bir dostun evinde Almancasına hızla göz atmıştım.

Nihayet Türkçesi bana ulaşınca, günlerce elimden bırakamadığım bir kitap oldu, “Musa Dağ’da Kırk Gün”. (Franz Werfel, Türkçesi: Saliha Nazlı Kaya, Belge Yayınları, Marenostrum Dizisi, Nisan 1997, 797 sayfa, fotoğraflı)

Anadolu insanlık trajedileriyle doludur. Bu topraklar üzerinde yüz yıllardır savaşlar, sürgünler, kıtlıklar yaşanır.

1915 yılı ilkbaharında; Ermenilerin, İttihatçı yöneticiler tarafından yerlerinden, yurtlarından koparılarak Mezapotamya’ya tehcir edildiklerini biliriz. Biliriz de, yakın tarihin bu dehşetli trajedisi konusunda tam bir anlaşmaya vardığımız söylenemez.
 Oldukça netameli, deyiş yerindeyse “tabu” bir konudur bu 1915 tehciri… 

Avusturyalı ünlü yazar Franz Werfel “Musa Dağ’da Kırk Gün”ün çıkış noktasını şu notuyla veriyor bize: “Bu eser, 1929 yılının Mart ayında, Şam’da tasarlanmıştır. Bir halı fabrikasında çalışan sakat kalmış ve açlıktan ölmüş göçmen çocuklarının sefaleti, Ermeni halkının akıl almaz kaderini, olup biteni ölüler ülkesinden çekip çıkarmak için belirleyici neden olmuştur.”

İttihatçıların “tehcir” kararı Musa Dağ’daki Yoğunoluk köyüne ulaştığında; iyi eğitimli, Paris’te yaşayan, Fransız bir kadınla evli, Balkan Savaşı’na topçu subayı olarak katılıp, madalyalar alan Gabriel Bağratyan da Yoğunoluk’tadır.

Sürmekte olan savaşa katılmak için askerlik şubesine baş vurursa da, “şimdilik beklemesi” söylenir.

Bu sırada Amanos ve Toros bölgesinde Zeytun, Dörtyol, Haçin’de meskun Ermeniler Maraş, Adana, Tarsus, Halep ve Antep’ten kafileler halinde Dar-Es-Zor’a yola çıkarılmışlardır.

Bir gün sıranın kendilerine de geleceğini sezinleyen Gabriel Bağratyan, köylüleri örgütleyerek direnmeye karar verir. “Tehcir” tebligatının yapıldığı, evlerin tek tek arandığı, her an yola çıkacakmış gibi hazır olmaları emrinin verildiği gün, beş binin üzerindeki ırkdaşını, savunmaya çok elverişli Musa Dağı’nın tepesine çıkarıp siperlere sokar.

Bundan sonrası, canını dişine takmış bir halkın 4 Ağustos 1915 gününden itibaren tam 40 gün 40 gece sürecek umutsuz direnişidir.

Werfel’in dünya klasikleri içinde haklı bir yer almış kitabı bir çok dünya diline çevrilmiş, aynı adla yapılan filmi de büyük ilgi görmüştür.

1915 yılında yaşanan bu tarihsel olgu, doğrudan anlatımlara ve belgelere dayandırılmış, bir insanlık trajedisi, objektif biçimde roman yapısı içine ustalıkla yedirilmiş.

Kitabın sonuna Musa Dağ’da sağ kalanları kurtaran Fransız gemisindeki bir denizci tarafından çekilen fotoğrafları konulmuş.”

Aranızda; “Musa Dağ’da Kırk Gün”ü hâlâ okumayan var mı?..

Kitabın Künyesi
Musa Dağ’da: Kırk Gün
Orjinal isim: Die Vierzig Tage Des Musa Dagh
Franz Werfel
Belge Yayınları / Marenostrum / Mitos Dizisi
Yayına Hazırlayan : Attila Tuygan
Kapak Tasarımı : Alparslan Tuygan
Düzenleyen : Akın Çağlayan, Yasemin Gedik
Dizgi : Minife Yıldızhan
İstanbul, 2007, 3. Basım
711 sayfa

Toplam okunma (8969) Bugün(1) Son okunma tarihi (24 April 2014)

, , ,

Yorum yaz

Arşivler