26
Eki
A » + | -

1989 yılında Berlin duvarının yıkılması ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin 1991’de resmen kapitalist sisteme geçmesiyle birlikte dünyada daha önce var olan iki kutuplu sistem Amerika merkezli olarak tek kutuplu bir hale gelmiştir. Dünya’da oluşan yeni sürece / duruma da “Yeni Dünya Düzeni” (YDD) ya da “Küreselleşme” denildi. Küresel dünya durumunda ideolojilerin sonunun geldiğini, hakim ve tek sistem olarak kapitalizme vurgu yapıldığını ve bu durumda Marksizm’in de tarihe karıştığını belirten egemen dünyanın ideologları, sözde bilim insanları, küreselleşmeyi yeni bir dünya düzeni olarak bize yutturmaya çalıştılar. Onlara göre kapitalist sistem küreselleşme dönemiyle birlikte kendi içindeki noksanlıkları gidermiş ve dünyada eşitlik ve özgürlük kavramlarının yeniden yaşam bulmasını sağlamıştır.
Oysa sosyal bilimlerle az çok ilgilenen insanlar, bu söylemlerin gerçek olmadığını, bunların birer ideoloji olduğunu anlar ve küreselleşmenin yeni bir dünya düzeni ya da yeni bir olgu olmadığını bilirler. Küreselleşme, kapitalist sistemin günümüzdeki yeni adıdır. İnsanlara cenneti vaat eden küreselleşme, kapitalizmin bütün kirliliğini / kokuşmuşluğunu da beraberinde taşımaktadır. Küreselleşme, kapitalizmin bataklığını bütün dünyaya taşımıştır.

Küreselleşme ve onunla ilgili kavramlar 1960’lı yıllarda kullanılmaya başlanmıştır. Medya ve kültürel çalışmalarda küreselleşme durumuna yakın anlamda kullanılan “dünyanın küresel köy” olduğu belirlemesi Marshall McLuhan tarafından yapılmıştır. McLuhan özellikle kitle iletişim araçlarının yaygınlaşıp kullanılmasıyla birlikte dünyanın küresel bir köy haline geldiğini ifade etmiştir. Küreselleşme kavramını sosyolojide tartışmaya açan da 1985 yılında yazdığı bir makale ile Roland Robertson olmuştur. Küreselleşme kavramının 1985 yılında sosyolojide tartışmaya açılması düşündürücü bir olaydır; çünkü bütün dünyada 1970’lerin sonu ve 1980’li yılların başında neoliberal söylemler, kendisini teori ve pratiği ile göstermektedir. Bu yıllarda başta Avrupa ve Amerika’da olmak üzere bütün dünyada 1945’lerle başlayan “Sosyal Refah Devleti” anlayışı rafa kaldırılmaya başlanmış ve bunun yerine çok uluslu şirketler dünyanın her yerinde çok rahat bir biçimde at koşturmaya başlamışlardır. İşte neoliberal politikaların, pozitif bir sosyal bir bilim olan sosyolojiye yansımasıyla, ki bu durum bilimlerin bağımsız fenomenler olmadığını, hakim iktidar sistemleri doğrultusunda işlev gösterdiğini gösteren bir kanıttır, küreselleşme kavramı da sosyolojide tartışılmaya açılmıştır.

Küreselleşme söylemi, refah sistemlerini ortadan kaldırmak ve devlet harcamalarında kısıntı yapmak isteyen serbest piyasacıların ortaya attığı bir ideolojiden / söylemden başka bir şey değildir. Küreselleşme, bu anlamıyla kapitalizmin günümüzdeki boyutunu ve görünümünü ifade eder. Küreselleşme yeni bir sözcük olmakla beraber yeni bir olgu değil, kapitalizmin ta kendisidir ve bu anlamıyla küreselleşmenin kökeni 1492 Amerika’nın keşfine kadar gitmektedir. Frankfurt Okulu / Ekolü’nün en önemli düşünürlerinden biri olan Max Horkheimer yıllar önce, “kapitalizmin hakkında konuşmak istemeyen biri, faşizm hakkında da sessiz kalmalıdır” (Akt: Kızılçelik, 2000:251) diyordu; çünkü faşizmi yaratan sistem kapitalist sistemin kendisidir. İnsanlar arası ilişkilerin şeyler / nesneler arası ilişkilere dönüştüğü günümüz yaşamında ise kapitalizm hakkında konuşmak istemeyen, bu sistemi eleştirmeyen bir kimse, küresel çevre sorunları üzerinde de sessiz kalmalıdır; çünkü çevre sorunlarının küresel bir boyuta gelmesinin baş sorumlusu kapitalist sistemin ta kendisidir.

Günümüzde Marks ve Engels’in öncülüğünde oluşturulmuş Marksist dünya görüşünün temelinde, doğanın teknoloji aracılığıyla boyunduruk altına alınması olduğu, belirli alanlarda ekolojik duyarlılık sergilemiş olsalar da; Marks ve Engels’in teorik birikimlerinin teknoloji mükemmeliyetçiliğine dayandığı; bu nedenle de, Ekoloji ve Marksizm’in kesinlikle uyuşmaz olduğu görüşü yaygın olarak dile getirilen bir eleştiridir. Bu ve buna benzer eleştirileri dile getirenler de aslında Marks öldü diyen günümüz dünya sisteminin ideologlarından başkası değildirler. Marksizm’i çevreci örgütlerden uzaklaştırmak isteyen bu ideologlar, böylesi bir söylemin kendileri için yararlı olabileceğini düşünmektedirler. Bu ideologların yanında çevreci ve sol düşüncelerden de Marks ve Engels’e yönelik böylesi eleştiriler gelmiştir. Oysa ben, bu küçük makalede Marksizm savunuculuğu yapmamakla beraber John Bellamy Foster’in “Marks ve Çevre” adlı makalesinden de yararlanarak Marksizm’in teknoloji hayranlığı olduğu ve bu nedenle de “Ekolojik Toplum” modeli ile uyumlu olamayacağı eleştirilerine Marks ve Engels’ten de yararlanarak cevap vermeye çalışacağım. Temel savımız; Marksizm’in teknoloji hayranlığı olmadığı ve ekolojik toplum modeliyle uyumlu olduğu fikridir. Kaldı ki günümüz eko-anarşist ve çevreci örgütlerin Marksist düşünceden yararlanmadıkça, Marks ve Engels’in haklarını vermedikçe başarılı olamayacaklarını da belirtmek gerekir.

Marks ve Engels’in temel tezlerinden birisi olan “Tarihsel Materyalizm”, bazı yeşil çevrelerce F. Bacon’ın “doğaya hükmetme” nosyonunun modern dünyaya aktarılmasının bir aracı olarak nitelendirilmektedir. Sol düşüncenin kendi içindeki değerlendirmelerinde de sıkça görülen bu yoruma göre Marks ve Engels’in tarihsel materyalizm tezinde de teknoloji hayranlığı ve doğaya hükmetme anlayışı bulunmaktadır. Oysa tarihsel materyalizm tezi iyi incelendiğinde bu yorumların haksız olduğu görülecektir.

F. Bacon’a göre bilgi güçtür. İktidar / erk olmanın temelinde bilgi yatmaktadır. Deney ve gözleme dayalı olarak geliştirilen bilgi ve bu bilgilerin somutlaşmış hali olarak “teknik ve teknoloji” ile birlikte insanlar doğa karşısında güçlü bir konuma gelir. Bilim ve teknolojideki gelişmelerle birlikte insanlar doğaya hükmeder ve doğayı kendi toplumsal gelişmeleri için kullanır. Bilim ve teknolojinin yetersizliği durumunda ise insanlar doğadaki yasaları keşfedemediği için doğaya bağımlı kalır, doğadaki bütün felaketlere maruz kalmaktadır. İnsanlar doğanın felaketlerine maruz kalmak istemiyorlarsa bilim ve teknolojideki gelişmelere önem verip bu süreçleri desteklemelidir. Bacon’a göre doğa ruhsuz bir makinedir ve bu ruhsuz alan, insanın etkilenmelerine her zaman açıktır. İnsanlara düşen görev de, bilim ve teknolojinin rehberliğinde doğayı kendi çıkarları için kullanmak; yani doğaya hükmetmektir. Görüldüğü gibi Bacon insan merkezci bir düşünceye sahiptir ve bu düşüncesiyle Batının metafizik düşüncesine bağımlıdır. Bacon, her ne kadar da bilim ve teknolojinin önemine vurgu yapsa da, doğa alanını insan için kullanılabilir bir malzeme olarak görmesi ve her şeyin temelinde insanı görmesiyle Batının metafizik düşüncesi içinde kalmıştır.

Marks ve Engels de tarihsel materyalizm tezinde, toplumların değişip dönüşmesinde fikirler alanından ziyade, üretim güçlerine önem vermelerinden dolayı, onların bu analizi kimi çevrelerce teknoloji hayranlığı olarak algılanmıştır. Tarihsel Materyalizm tezine baktığımızda şunları görürüz: Toplumsal yaşam alanlarını belirleyen insanların bilinçleri değil; aksine insanların bilinçlerini belirleyen onların içinde bulundukları toplumsal yaşam alanlarıdır. Marks’a göre toplumların varlığının ve gelişmelerinin temeli maddi üretimdir. Toplumların maddi üretimi, toplumların zihniyet yapılarını belirler; yani toplumların üretim tarzları; din, felsefe, ahlak, eğitim gibi zihniyet yapılarını belirler. Üretim tarzının da iki yönü vardır. Bunlar; üretici güçler ve üretim ilişkileridir. ‘Üretici güçler, maddi üretici güçleri; yani makineler, gereçler, bilim de dahil olmak üzere genel olarak üretim tekniklerini ve insani üretici güçleri; yani emek gücünü bir arada ifade eder’(Durand, 2000:31). Marks, toplumda insanlar arasında oluşan ilişkiler bütününü, üretim ilişkileri olarak tarif etmiştir. “Üretim ilişkileri, bir bütün halinde toplumsal ilişkiler denilen şeyi, toplumu ve özellikle, belirli bir tarihsel gelişme aşamasındaki bir toplumu, özgün, ayrıt edici nitelikte bir toplumu oluşturur” (Marks, 2000:31). Marks’a göre toplumsal yapıda belirleyici olan, toplumsal alt yapıdır; toplumsal alt yapı da üretim tarzına bağlıdır. Toplumsal alt yapı, zihniyet yapıları olan toplumsal üst yapıyı belirler. Dolayısıyla Marks’a göre toplumsal değişmelerin motor gücü alt yapıdadır. Toplumsal değişmeleri anlamak istiyorsak toplumların üretim tarzlarına bakmamız gerektiğini söyleyen Marks, bütün sınıflı ‘ ataerkil toplumların tarihsel gelişimlerini bu yöntemle anlamaya çalışmıştır.

Görüldüğü gibi Marks ve Engels, tarihsel materyalizm tezinde teknoloji hayranlığı yapmış değildirler. Onlar toplumların dönüşüp gelişmesinde toplumların üretim tarzlarına vurgu yapmışlardır. Toplumların üretim tarzlarında da teknik ve teknolojinin büyük bir ağırlığı varsa bu durum Marks ve Engels tarafından bir teknoloji hayranlığı olarak algılanmış değildir; onların yapmak istediği sadece toplumsal değişmeye dair bir belirlemedir.

Yeşillerin Marksizm eleştirilerinin temelini Prometheus’çu yaklaşım oluşturmaktadır. İnanmamız istenilen, gerçek çevreciliğin modernizmin tümüyle reddinden geçtiğidir. Sonuçta Prometheus’çuluğu suçlamak Marksizmi, modernizmin bir versiyonu olarak suçlamanın dolaylı bir yolu haline gelmekte ve Marksizm, liberalizmden bile çok daha kolay lanetlenir bir hale gelmektedir (Foster, 2000:149).

Marks’ın eserlerinin Prometheus’çu yaklaşıma dayandığı eleştirisi yeni değildir. Marks, çoğu eserinde romantik çağ boyunca baskın bir kahraman olan Prometheus’a değinir; ama Marks’ın Prometheus’ta gördüğü insanın doğaya hükmetmesi ve teknoloji hayranlığı değildir. Her ne kadar da çoğu Avrupalı düşünür Prometheus figürünü bu şekilde yorumlamış olsa bile Marks’ın yorumu, Prometheus’un yaratıcı bir kişilik olması ve bütün baskıcı sistemlere karşı duran insani özellikleridir. Prometheus’un ateşi tanrılardan çalıp insanlara vermesi, insanları baskıcı yönetimlerden kurtarmak ve onları aydınlatmak isteğidir. ‘Aslında Yunan mitolojisindeki Prometheus’ta sembolize olan insanın yaratıcılığı düşüncesinin, bugün pek çok postmodern eleştirmen tarafından ham bir üretkenlik ve teknolojik hükmetme sembolüne dönüştürülmüş olması, günümüz egemen kapitalist dünya görüşünün düşünce biçimlerini nasıl etkilediğinin çok çarpıcı bir göstergesidir’(Foster, a.g.e.,:151).

‘Doğanın kontrolü’ ve ‘doğaya hükmetme’ gibi kavramlar 19. yüzyıl Batı düşüncesinde ve yazınında yaygın olarak kullanılmaktaydı. Dönemlerinde böylesine çok sık kullanılan bu kavramların Marks ve Engels tarafından da kullanılmış olması, Marks ve Engels’in aşırı üretimi ve doğaya hükmetmeyi savunan bir bakış açısına sahip olduklarını göstermez (Foster, 2000:153). Marks ve Engels’in 19. yüzyıl sosyal bilimlerinde çok sık kullanılan doğaya hükmetme kavramını kullanmaları, onların kapitalist sistemi eleştirmelerinin başka bir yönünü gösterir. Marks’a göre 19. yüzyıldaki hakim sosyal bilimleri kapitalist sisteme göbek bağıyla bağlıdır. Doğayı araçsallaştıran kapitalist sistemin kendisidir ve bu sistem doğaya hükmettiği için de bunun yansımalarını sosyal bilimlerde de görmek mümkündür.
Marks’ın genel anlamıyla analizlerine bakıldığında bu analizlerde açık olarak görülen şey, insan ve doğanın sürekli olarak bir etkileşim içinde olduğu ve bu ilişkilerin çeşitli tarihsel dönemlerde geçerli olan üretim biçimleri tarafından belirlendiği görüşüdür. Marks, insan ve doğa etkileşiminde bu ilişkileri insanın doğaya hükmetmesi ya da doğayı araçsallaştırması şeklinde algılamaz. Marks bu konuda 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe Yazıları adlı eserinde şöyle demektedir: ‘İnsan, doğaya bağlı olarak yaşar. Doğa, insanın vücududur. İnsan, ölmemek için doğayla iyi ve sürekli bir diyalog içinde olmalıdır. İnsanın fiziksel ve beyinsel yaşamının doğaya bağlı olduğunu söylemek aslında insanın doğanın kendisine bağlı olduğunu söylemek demektir; çünkü insan tüm varlığıyla doğanın bir parçasıdır’(Marks, 1993:184). Marks, teknoloji hayranlığı ve aşırı üretime tapmak bir yana, aşırı üretimciliğin en önde gelen karşıtlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. O’na göre aşırı üretimciliğe tapan sistem, kapitalist sistemdir. Bu sistem; aşırı üretimcilik ile doğayı hunharca kullanmakta olduğu gibi, sistem içindeki insanların da hem kendilerine ve hem de içinden çıktıkları doğaya karşı yabancılaşmalarına neden olmaktadır. Yabancılaşmış olan bu insanlar da doğayı bir meta, alınıp satılabilinen bir eşya, olarak görmektedirler.

Marks’a göre kapitalizm koşulları altında doğa ve insana ait bütün ilişkiler nesneler arası ilişkilere dönüşmüştür. Kapitalizm koşulları altında insan, kendi doğallığını unutmuş ve bir makineye dönüşmüştür. Kapitalizm, sermaye ve sermayenin biriktirilmesine dayalı olan sınıflı bir sistemdir. Sermayenin daha da biriktirilmesi için de insan ve doğaya ait birçok unsurun sömürülmesi gerekmektedir. Bu sistemin amacı da hakim sınıfın / tabakaların daha fazla kar elde etmesidir. Daha fazla kar demek, insan ve doğanın bir meta gibi kullanılması demektir ki zaten kapitalizm bunu yapıyor. Kapitalizmin insan ve doğa üzerinde yıkıcı / yok edici etkisi olduğu için Marks’a göre çevre kirliliğinin en aza indirilmesi ve doğanın tekrar doğallaşması için bu sistemin yıkılması gerekmektedir. Bu anlamıyla Marks bütün enerjisini bu sistemin analizi ve yıkılması üzerinde yoğunlaştırır. ‘Marks, maddi ilişkilerin ve üretimin sürekli arttırılması gereksinimiyle yönetilen değil, insani yeteneklerin pek çok alanda gelişmesine ve insanın parçası olduğu doğa ile rasyonel bir ilişki içinde yaşayabileceği bir toplumsal düzen arayışındaydı’(Foster, 2000:154). Bu toplumsal düzen de kapitalist sistem değil; insanların doğayla barışık, özgürlük ve eşitlik kavramlarının yaşam bulduğu başka bir toplumsal sistem olmalıdır.
Marks’a göre kapitalizmle beraber tarihte ilk kez olmak üzere, doğa insanlık için bir obje ve kullanım değeri haline geldi ve doğa kendisi için var olan bir güç olmaktan çıktı. Bu eğilimin sonucunda kapitalist sistem, doğal süreçleri zorlayarak, onu kendi gereksinimleri için sınırsızca kullandı. Kapitalist üretim sürecine ‘bedava’ hammadde olarak giren doğal kaynaklar, kapitalin bir parçası olarak değil, doğanın kapitale bir hediyesi ya da bu süreçte doğanın üretken güçlerinin insan emeğine bir katkısı olarak görülür. Kullanılan doğal kaynaklar kapitalist üretimin üretkenliğini arttırmaya hizmet eder (Demirer, Duran, Torunoğlu, 2000:180). Bu anlamıyla kapitalizm, toplumsal yapının üzerinde olduğu gibi doğanın üzerinde de uysal bakışlarının altında vahşiliğini göstermektedir.

Marks ve Engels’e göre kapitalizm koşullarındaki ekolojik yıkımın ana kaynağı kır ve kent arasındaki aşırı farklılıktır. Kapitalist ve emekçi örneğinde olduğu gibi, bu da kapitalist örgütlenme sisteminin temeli olan bir özellikti. Marks ve Engels’e göre kapitalizmde, işçi nasıl ki patrona bağımlıysa; kır da kente bağımlıdır. Kır nasıl ki kente bağımlıysa; Doğu da Batı’ya bağımlıdır. Bu noktadaki görüşlerini Komünist Parti Manifestosu’nda şöyle dile getirirler: ‘Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile, son derece kolaylaşmış iletişim araçlarıyla bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor. Bütün ulusları yok etme tehdidiyle burjuva üretim tarzını benimsemeye zorluyor; onları uygarlık dediği şeyi benimsemeye; yani bizzat burjuva olmaya zorluyor. Tek kelime ile kendi imgesinden bir dünya yaratıyor. Burjuvazi kırı, kentin egemenliğine soktu. Kırı nasıl kentlere bağımlı kıldıysa, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğu’yu Batı’ya bağımlı kıldı’(Marks ‘ Engels, 1998:14-15). Kapitalizmin kurumsallaşıp gelişmesinde Batıda ortaya çıkan Sanayi Devrimi’nin merkezi bir ağırlığı vardır. Sanayi devrimiyle birlikte kırsal yaşam alanları kentlere bağımlı bir hale gelmiştir. Sanayi devrimiyle birlikte kırsal alanlar kentlerin etkilerine açık bir hale gelirken, genel olarak doğa da sanayinin olumsuz etkilerine açık hale gelmiş ve bu süreçten sonra doğadaki kirlenmenin boyutları genişlemiştir. Bu olumsuz tablodan yola çıkan Engels, ‘Emeğin Maymundan İnsana Geçişte Oynadığı Rol’ adlı makalesinde şunları söyler: ‘Doğanın insan tarafından fethedilmesi fikri ile çok övünmeyelim. Böylesi her fethediş bizden intikamını alır’ Mezopotamya, Yunanistan, Asya ve diğer yerlerde insanlar tarım alanları açarak ormanları yok ettiler. Ormanları ve su kaynaklarını yok ederek, ülkelerinin bugünkü harap olmuş durumuna yol açtıklarını hayal bile etmiyorlardı. Alp Dağları’nda yaşayan İtalyanlar, dağların yamaçlarındaki palmiye ağaçlarını kullandıklarında bölgelerindeki hayvancılık sektörünün kökünü kurutmakta olduklarının farkında değillerdi’ Yani her aşamada doğa bize, sanki onun dışında yaşayan bir varlık gibi, kendisini fethedemeyeceğimizi; bizim de etten, kandan ve kemikten oluştuğumuzu ve doğaya ait olduğumuzu hatırlatıyor. Bizim diğer türlere göre tek avantajımız, doğanın yasalarını öğrenebilme ve uygulayabilme yetimizdir’(Akt, Foster, 2000:163).

Marks ve Engels’in Avrupa’da yaşanmakta olan Sanayi Devrimi’yle gelişen süreçler hakkındaki düşünceleri eleştireldir. Marks’a göre Avrupa’da Sanayi Devrimi’yle başlayan süreç; yani vahşi kapitalizm süreci; doğal gelişini yok etmekte, doğal ilişkileri meta ilişkilerine dönüştürmektedir. Sermaye kurallarının insafsızca işlemesi insan ‘ insan ve insan ‘doğa arasındaki çarpık ilişkileri ortaya çıkartmıştır. Bu süreçte insan, toplum ve doğa bir bütün olarak soyulmaktadır. Kapitalist üretim biçimi ve ilişkilerinin insanı olduğu kadar, toplum ve doğayı da soyduğunu / tükettiğini söyleyen Marks’a göre insanın görevi kapitalist düzene son vererek, kendi kurtuluşunun yanında toplum ve doğayı da kurtarmaktır (Marks, 1986: 505-510).

Marks’a yöneltilen eleştirilerden bir diğeri de Marks’ın ‘Değer Teorisi’nde doğal varlıkların ya da genel anlamıyla doğanın içsel değerlerini önemsemediğidir. Marks’a göre değer yasası, kapitalist toplumun tarihsel bir özelliğidir. Marks’ın değer yasası üzerine yorumları, onun ne doğanın içsel değerlerini önemsemediğine ne de kapitalizmi desteklediğine bir dayanak oluşturur. Marksist Teori’ye göre, kapitalist değer ilişkileri, doğal değerleri kendisine sunulmuş bir hediye olarak görür. Bu, Marks’ın diğer söylemleriyle kesinlikle tutarsız değildi; toprak ya da genelde doğa, kapitalist sistem tarafından soyulmaktadır. Marks için genel anlamda maddesel zenginlik (kullanım değeri anlamında) kapitalizm koşulları altında, değer üretiminden (değişim değeri anlamında) ayrı tutulmalıydı; çünkü kapitalizm için önemli olan değişim değeriydi. Marks’a göre kullanım ve değişim değeri üreten emek maddesel zenginliğin tek kaynağı değildi. Maddesel zenginliğin babası emekse, annesi de doğadır. Dolayısıyla Marks, maddesel zenginliğin oluşmasında bütün vurgusunu emek üzerinde yoğunlaştırmış değildi. Zenginliğin üretiminde emek önemliydi; ama emek de doğa ile ilişki sonucunda zenginlik yaratıyordu.

20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden birisi olan Max Horkheimer, önemli eseri ‘Akıl Tutulması’nda insanın, doğayı boyunduruk altına almak çabalarının tarihi; insanın, insanı boyunduruk altına almasının da tarihidir’ (2002:128) belirlemesinde bulunmaktadır. İnsanın insan üzerindeki baskı ve sömürüsü, insanın doğa üzerindeki baskı ve sömürüsünü de getirmektedir. Bu anlamıyla düşündüğümüzde bütün ataerkil sınıflı toplumlar, doğa üzerinde baskı ve sömürü uygulamıştır; ancak çevre sorunlarının küresel bir boyuta ulaşmasında temel aktör içinde yaşadığımız kapitalist sistemdir. Bundan dolayıdır ki Marks da, çevre sorunlarının çözülüp, doğanın kirlenmesinin en aza indirilmesinde kapitalist sistemin değişmesine ve ortadan kaldırılmasına vurgu yapmıştır.

Marks ve Engels birçok yazılarında gelecekte kurulacak herhangi bir toplumsal yapının sağlıklı olması, tümüyle insanın doğa ile kuracağı yeni ve dengeli bir ilişkiye bağlı olduğunu belirtmişlerdir. Marks ve Engels, sanayi devrimiyle derinleşen 19. yüzyıldaki çevre kirliliğini bilimsel bir biçimde analiz etmişlerdir. Onlara göre var olan çevre kirliliğinin temel nedenleri doğada değil, toplumsal sistemin içindedir. Çevre kirliliğinin baş sorumlusu olarak da kapitalist sistemi göstermişlerdir. Onlara göre dengeli ve sağlıklı bir insan-insan ve insan- doğa ilişkisinin yeniden var edilmesi için kapitalizmin yıkılması gerekmektedir. Dolayısıyla Marks ve Engels’in düşüncelerinde ‘doğaya hükmetme’ ve ‘teknoloji hayranlığı’ yoktur. Kimi çevrelerin dediği gibi Marks ve Engels’in düşünceleri ‘ekolojik toplum’ modeline ters değil; aksine onların düşünceleri ekolojik toplum modelini temellendirip, bu modelin sağlıklı bir biçimde ayakları üzerinde durmasını sağlamaktadır. Marks ve Engels’in temel amaçları ‘insanları, ekonomik ihtiyaçların doğurduğu baskı ve bağımlılıktan; yani yabancılaşmadan kurtarmaktı. Böylece insanlar, insan olmanın onurunu ve bütünselliğini yeniden kazanabilirler’ .

Sıtkı Akın
toplumvesiyaset

Toplam okunma (6985) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2014)

, , , ,

Yorum yaz

Arşivler