27
Mar
A » + | -

Avrupa ve Amerikan tarihi, daha çok, insanları bağlamış olan siyasal, ekonomik ve tinsel kelepçelerden kurtulma çabalarını anlatır. Ezilenler, yeni özgürlükler isteyenler, savunacak ayrıcalıkları olanlara karşı özgürlük savaşı vermişlerdir. Bir sınıf, başkasının egemenliğinden kurtulup kendi öz bağımsızlığını elde etme savaşı verirken, kendisini, insanlığın özgürlüğü uğruna savaşan bir sınıf olarak görmüş, ve bu nedenle, bir ideal ortaya koymuş, ezilen bütün insanların içinde kök salmış özgürlük özlemini dile getirebilmişlerdir. Ancak, uzun ve nerdeyse sürekli özgürlük savaşında, bir dönemdeki baskıya karşı savaşan sınıflar, zafer kazanıldıktan ve savunulacak yeni ayrıcalıklar ortaya çıktıktan sonra, özgürlük düşmanlarının yanında yer almışlardır.
Özgürlük, birçok yenilgiye karşın, savaşlar kazanmıştır. Baskıya karşı savaşırken ölmenin, özgür olmaksızın yaşamaktan daha iyi olduğu inancıyla, bu savaşlarda pek çok insan ölmüştür. Bu türden bir ölüm, o insanın bireyselliğini en açık bir biçimde ortaya koyma şekliydi. Tarih, insanoğlunun kendi kendini yönetmesinin, kendi adına karar vermesinin ve uygun gördüğü şekilde düşünmesinin ve duymasının olanaklı olduğunu kanıtlıyordu sanki. Toplumsal gelişmenin, yolunda hızla ilerlemekte olduğu hedef, insanoğlunun gizil güçlerinin tam anlamıyla anlatım bulmasıydı. Ekonomik liberalizm, siyasal demokrasi, dinsel özerklik ve kişisel yaşamda bireycilik, özgürlük özleminin anlatımı haline geldi; bunlar aynı zamanda insanoğlunu özgürlüğü gerçekleştirmeye daha çok yaklaştırıyor gibiydi. Bir bağın ardından bir diğeri koparıldı. însan, doğanın egemenliğini yıktı ve onun efendisi oldu; kilisenin egemenliğini, mutlakiyetçi devletin egemenliğini yıktı. Dış egemenliğin ortadan kaldırılması, o çok istenen ereğe —bireyin Özgürlüğüne— ulaşmak için yalnızca gerekli değil, aynı zamanda yeterli koşul olarak görülüyordu.
Çoğu kişi, Birinci Dünya Savaşı’na son savaş, sonucunaysa özgürlüğün kesin zaferi gözüyle bakmıştı. Mevcut demokrasiler daha da güçlenmiş göründü, eski krallıkların yerini yeni demokrasiler aldı. Ne var ki, insanoğlunun, yüzyıllar süren savaşımı sonucu kazandığını sandığı her şeyi yokumsayan yeni sistemlerin ortaya çıkması için yalnızca birkaç yılın geçmesi gerekiyordu. İnsanların toplumsal ve kişisel yaşamlarını tümüyle ve de etkin olarak denetimi altına alan bu yeni sistemlerin özü, bir avuç insan dışında herkesin, kendilerinin de-netleyemedikleri bir yetkeye boyun eğmelerine dayanıyordu.
Başlangıçta çoğu kişi, yetkeci dizgenin zaferinin, birkaç bireycinin çılgınlığı sonucu ortaya çıktığını ve bu çılgınlığın onları zaman içinde kendi düşüşlerine götüreceği düşüncesiyle avundu. Diğerleriyse, kendini beğenmiş havalarda, italyanların, ya da Almanların, yeterince uzun bir demokrasi deneyiminden yoksun olduklarını, bu yüzden de Batı demokrasilerinin siyasal olgunluğuna ulaşmalarını beklemek gerektiğini düşündü. Bir başka ortak, ve belki de tüm diğerlerinden tehlikeli olan yanılsamaya göreyse, Hitler gibiler, yalnız ve yalnız kurnazlık ve hileyle devlet aygıtının tümünü ele geçirmişler, onun üzerinde etki ve yetke sahibi olmuşlardı; bu insanlar ve onların uyduları, düpedüz zor kullanarak yönetiliyorlardı; bütün insanlarsa, ihanet ve terörün iradesiz nesnelerinden başka bir şey değildi.
O günden bu yana geçen yıllarda, bu savların boş sözler olduğu açıkça ortaya çıktı. Almanya’daki milyonların, özgürlüklerini başkalarının eline teslim etmede gösterdikleri istekliliğin, atalarının o özgürlüğü savunmada gösterdikleri isteklilikten az olmadığını kabul etmek zorunda bırakıldık; özgürlük istemek yerine, ondan kaçmanın yollarım aradıklarını gördük; diğer milyonlarca insanın kılını kıpırdatmadığını, özgürlüğü savunmayı, uğrunda savaşmaya ve ölmeye değer bir olgu olarak görmediğini kabul etmek zorunda kaldık. Ayrıca, demokrasi krizinin, yalnız ve yalnız italyanlara ya da Almanlara özgü bir sorun olmadığını, her çağdaş devletin bu sorunla karşı karşıya bulunduğunu da görüyoruz, insan özgürlüğü düşmanlarının hangi simgeyi seçtikleri de önemli değil; özgürlük, anti-faşizm uğruna saldırıya uğradığında, düpedüz faşizm1 uğruna saldırıya uğradığı zamankinden daha az tehlikeye girmiş değildir. Bu hakikat, John Dewey tarafından çok güçlü bir şekilde dile getirilmiştir, dolayısıyla, düşünceyi, onun sözleriyle aktarıyorum: “Demokrasimizin karşı karşıya bulunduğu tehlike,” diyor, “yabancı totaliter devletlerin varlığı değildir—yabancı ülkelerde, Lider’e bağımlılığa zafer kazandıran ve kendi kişisel davranışlarımızda ve kurumlarımızda var olan koşullar, en ciddi tehlikeyi oluşturmaktadır. Bu durumda savaş alanı da, kendi içimizde ve kendi kurumlarımızda bulunmaktadır.”
Faşizmle savaşmak için onu anlamak zorundayız, iyimser hayallerin bize bir yaran olmaz, iyimser görüşler dile getirmekse, bir Kızılderili yağmur dansı kuttöreni kadar yetersiz ve yararsız olacaktır. Faşizmin boy göstermesine ortam hazırlayan ekonomik ve toplumsal koşullar sorunundan başka, anlaşılması gereken bir insansal sorun da var. Bu kitabın amacı, çağdaş insanın kişilik yapısında bulunan ve faşist ülkelerde onu özgürlüğünden vazgeçirten etmenleri, kendi halkımız arasında da milyonlarca insanda çok belirgin bir şekilde varlık gösteren dinamik etmenleri çözümlemektir.
Özgürlüğün insansa) yönüne, boyun eğme özlemine ve iktidar hırsına göz attığımızda, ortaya çıkan belli başlı sorular şunlardır: Bir insansal deneyim olarak özgürlük nedir? Özgürlük isteği, insan doğasında varolan bir şey midir? Kişinin içinde yaşadığı kültür ortamı ne olursa olsun, özgürlük, bütün insanlarda benzer şekilde mi yaşanır, yoksa belli bir toplumda ulaşılan bireyciliğin ölçüsüne bağlı olarak farklılık mı gösterir? Özgürlük, yalnızca dış baskının yokluğu mudur yoksa aynı zamanda bir şeyin varlığı mıdır ve eğer böyleyse, neyin varlığı ‘dır? Toplumda, özgürlüğe kavuşma isteği yaratan toplumsal ve ekonomik etmenler nelerdir? Özgürlük, bir insanın kaldıramayacağı kadar ağır bir yük, kaçmaya çalıştığı bir şey haline gelebilir mi? Nasıl oluyor da, özgürlük pek çok kişinin ulaşmak için can attığı bir amaç, ve çok kişi için de bir tehdit oluşturuyor?
Acaba, doğuştan gelen bir özgürlük isteğinden başka, güdüsel bir boyun eğme isteği de olamaz mı? Eğer bu istek yoksa, bugün birçok kişinin gösterdiği, “lidere hayranlık” olgusunu nasıl açıklayacağız? Boyun eğme, daima kamu önüne çıkmış, elle tutulur bir yetkeye mi yönelik, yoksa, görev bilinci gibi içselleşmiş yetkelere, içsel zorlanım-lara ya da kamuoyu gibi anonim yetkelere boyun eğme de söz konusu mu? Boyun eğmek, kabullenmek ediminde gizli bir doyum var mı, varsa bunun özü nedir?
İnsanoğlunda, doymak bilmez bir iktidar hırsı yaratan şey nedir? Yaşamsal enerjilerinin gücü mü, yoksa temelde yaşamı kendiliğindenliği içinde, sevgiyle yaşama yetersizliği ve zayıflığı mı? Bu karşı durulması güç isteklerin gücünü oluşturan ruhbilimsel koşullar nelerdir? Bu ruhbilimsel koşulların dayandığı toplumsal koşullar nelerdir?
Özgürlüğün ve yetkecilik güçlerinin insansal yönlerinin çözümlenmesi, genel bir sorunu, yani ruhbilimsel etmenlerin, toplumsal süreç içersinde etkin güçler olarak oynadığı rolü ele almamızı gerektirmektedir; bu da sonunda bizi, toplumsal süreçteki ruhbilimsel, ekonomik ve ideolojik etmenler arasındaki karşılıklı etkileşim sorununa götürür. Faşizmin büyük uluslar üzerindeki çekicilik etkisini anlamak yönündeki her girişim, bizi, ruhbilimsel etmenlerin rolünü kabul etmek zorunda bırakacaktır. Çünkü burada, temelde ussal kişisel çıkar güçlerini değil, insanoğlunda var olmadığını ya da en azından uzun zaman önce ölmüş bulunduğunu sandığımız şeytani güçleri harekete geçiren bir siyasal dizge söz konusudur. Son yüzyıllar içinde, insanoğlunu, etkinlikleri, kişisel çıkarları ve bu çıkarlara uygun hareket etme yeteneğiyle belirlenmiş ussal bir varlık olarak göregeldik. İktidar hırsıyla düşmanlığı, insanoğlunun itici güçleri olarak kabul eden Hobbes gibi yazarlar bile, bu güçlerin varlığını kişisel çıkarların mantıksal bir sonucu olarak açıkladılar. Onlara göre, insanlar eşit olduğundan ve dolayısıyla aynı mutluluk anlayışını beslediklerinden, ve de herkesi aynı ölçüde doyurmaya yetecek kadar servet bulunmadığından, hali hazırda sahip olduklarının mutluluğunu gelecekte de yaşamayı güvence altına alma gücünü elde etmek amacıyla kaçınılmaz olarak birbirlerine karşı savaşacaklardı. Ancak, Hobbes’un
çizdiği tablo aşılmış, bu resmin modası geçmiştir. Orta sınıf bir önceki siyasal ya da dinsel yöneticilerin iktidarını yıkmada başarıya ulaştıkça, insanlar doğaya egemen olmada daha büyük adımlar atmışlar, ve daha çok sayıda milyonlarca birey ekonomik bağımsızlığına kavuştukça, daha çok sayıda insan, dünyayı ussal bir dünya, ve insanı, temel ussal varlık olarak görmeye başlamıştır. İnsan doğasının karanlık ve şeytansı güçleri, ortaçağların ve hatta tarihin daha da eski dönemlerinin sayfalarında bırakılmış, bu güçler, bilgisizlikle, ya da hain kralların ve rahiplerin kurnaz entrikalarıyla açıklanmıştır.
İnsan bu dönemlere, uzun zamandır tehlike olmaktan çıkan bir yanardağa bakar gibi bakıyordu. Kendini güvencede hissediyor, çağdaş demokrasinin başarılarının, bütün kötü güçleri silip süpürdüğüne inanıyordu; dünya, çağdaş bir kentin iyi aydınlatılmış sokakları gibi pırıl pırıl ve güvenliydi. Savaşlar, eski zamanların son kalıntıları olarak görülüyordu, savaşı sona erdirmek için bir tanecik savaş daha yapmak yeterliydi; ekonomik bunalımlar, düzenli olarak belli aralıklarla başa gelen kazalardı ama gene de yalnızca birer kazaydı.
Faşizm iktidara geldiğinde, insanların çoğu, gerek kuramsal ve gerek pratik açıdan hazırlıksızdı. İnsanoğlunun böylesine derin kötülük eğilimleri, böylesine büyük iktidar hırsı, zayıfın haklarını böylesine yok sayma eğilimi, ya da böylesine büyük bir boyun eğme özlemi taşıdığına inanamıyorlardı. Patlayacak olan volkanın homurtularının farkında olan sadece birkaç kişiydi. Nietzsche, ondokuzuncu yüzyılın tatlı iyimserliğini dürtükledi; Marx da bir başka yönde aynı işi yaptı. Bir başka uyarı daha sonra Freud’dan geldi. Aslına bakılırsa, Freud da çoğu izleyicileri de, toplumda olup bitenler konusunda çok saf düşünce ve görüşlere sahiptiler, ruhbilimin toplumsal sorunlara uygulanması konusundaki çoğu çalışmaları yanıltıcı çerçevelere oturtulmuştu; ama gene de, Freud, ilgisini tümüyle bireyin coşkusal ve zihinsel rahatsızlıkları görüngüsüne yöneltmekle, bizi volkanın tepesine götürdü ve bize, kaynamakta olan krateri gösterdi.
Freud, ilgileri, insan davranışının bazı bölümlerini oluşturan usdışı ve bilinçdışı güçlerin gözlenmesi ve çözümlenmesine yöneltmede kendisinden önce gelen herkesten daha derinlere indi. O ve onun çağdaş ruhbilimdeki izleyicileri çağdaş usçuluğun varlığını gözardı ettiği bir olguyu, insan doğasının usdışı ve bilinçdışı bölümünü örten perdeyi kaldırmakla kalmadılar; bu usdışı görüngünün, belli yasalara uyduğunu, dolayısıyla ussal olarak anlaşılabileceğini gösterdiler. Freud. bize düşlerin dilini anlamayı, insan davranışındaki usdışılıklardan başka ruhsal-bedensel belirtileri de kavramayı öğretti. Bireyin bütün bir kişilik yapısı gibi bu usdışılıkların da, kişinin, dış dünyada ve özellikle de erken çocukluk çağında yaşadığı etkilere gösterdiği tepkiden oluştuğunu ortaya koydu.
Ama Freud, kendi kültürünün ruhuna öylesine gömülmüştü ki, o kültürün koyduğu belli sınırların ötesine gidemezdi. Onun, hasta bireyi bile kavramasına engel oluşturan sınırlar, bizzat kendi kültürünün koyduğu sınırlardı; bunlar normal bireyi ve toplumsal yaşamda işleyen usdışı görüngüyü anlamasını olanaksız kıldılar.
Bu kitap, ruhbilimsel etmenlerin, toplumsal sürecin tamamı üzerindeki rolünü öne çıkardığından ve bu çözümleme, Freud’un temel buluşlarından bazılarına, özellikle de insan kişiliğinde bilinçaltı güçlerin işleyişi ve bunların dış etkilere bağlı oluşuyla ilgili buluşlara dayandırıldığından, okurun, daha işin başında yaklaşımımızın genel ilkelerinden bazılarıyla, bu yaklaşımla klasik Freudçu kavramlar3 arasındaki belli başlı farkları bilmesi yararlı olacak sanıyorum.
Freud, insan doğasının kötülüğünü savunan geleneksel öğretiden başka, insanla toplum arasında bir temel karşıtlık olduğu yönündeki geleneksel inancı da kabul etmiştir. Ona göre insan, temelde toplum karşıtıdır. Toplum, onu ehlileştirmeli, biyolojik —ve dolayısıyla yok edilmesi olanaksız— dürtülerin şu ya da bu şekilde dolaysız olarak doyurulmasına izin vermelidir; ama toplumun asıl görevi, insanın temel tepilerini arıtmak, ve bunları ustaca denetlemektir. Toplumun doğal tepileri bu şekilde baskı altına almasının sonucu olarak mucizevi bir durum ortaya çıkar: baskı altına alınan itkiler, kültürel açıdan değer taşıyan ve gerçekleştirilmesi şiddetle arzulanan özlemlere dönüşür ve
Freud’un kuramının temel sonuçlarına dayandırılmış olmakla birlikte, ondan pek çok önemli yönde ayrılan bir ruhçözümsel yaklaşım, Karen Horney’nin New Ways in Psychoanalysis (Ruhçözümlemede Yeni Yöntemler) (W.W.Norton & Company, New York, 1939) adlı kitabıyla, Harry Stack Sullivan’ın, Psychiatry dergisinde (1940, 3. Cilt, 1. sayı) yayımlanan Conceptions of Modern Psychiatry—The First William Alanson White Memorial Lectures (Çağdaş Psikiyatri Kavramları) başlıklı yazısında açıklanmıştır. Bu iki yazar birçok yönden birbirinden ayrılsa da, bu kitabımda sunulan görüş, her ikisinin görüşüne birçok yönden benzemektedir. insanın kültür temeli haline gelir. Baskının uygarlaşmış davranış haline gelmesi sonucunu yaratan bu garip dönüşüm için Freud, yücelme sözcüğünü seçmiştir. Baskı, yücelme yetisinden daha fazlaysa bireyler sinir hastası olmakta ve baskının azalmasına izin vermek gereği doğmaktadır. Ancak genelde, insan itkilerinin doyurulmasıyla kültür arasında çelişkili bir ilişki söz konusudur: baskı arltıkça kültür (ve de sinirsel rahatsızlıklar tehlikesi) artar. Freud’un kuramına göre bireyle toplum arasındaki ilişki temelde durağandır: birey hemen hemen aynı bireydir; ancak toplumun, doğal dürtülerine daha büyük baskı yaptığı (ve dolayısıyla daha fazla yücelmeyi zorunlu kıldığı), ya da daha fazla doyuma izin verdiği (yani kültürü feda ettiği) oranda değişebilir.
Kendisinden önce gelen ruhbilimcilerin kabul ettiği, insanın, temel dürtüleri denilen şey gibi, Freud’un insan doğası kavramı da temel olarak, çağdaş insanda görülecek olan en önemli itkilerin bir yansı-sıydı. Freud’a göre kendi kültürünün bireyi “insan”ı temsil ediyordu; çağdaş toplum insanının belirleyici özelliği olan tutkulara ve kaygılaraysa, insanın biyolojik yapısında kök salmış ezeli güçler gözüyle bakılıyordu.
Aslında, bu noktayı kanıtlayacak (bugün, çağdaş insanda kendini gösteren düşmansılığın toplumsal temeli olarak Oedipus karmaşası, kadınlarda hadım edilme karmaşası denen şey gibi) pek çok örnek gösterilebilir, ama ben, bir toplumsal varlık olarak bütün bir insan kavramını ilgilendirmesi açısından özellikle önemli bulduğum tek bir örnek daha vereceğim. Freud, daima bireyi başkalarıyla ilişkisi içinde ele alır. Ancak Freud’un anlattığı bu ilişkiler, kapitalist toplum bireyine özgü olan, kişinin başkalarıyla ekonomik ilişkileri olgusuna çok benzer. Her bir kişi her şeyden önce başkaları ile işbirliği içinde değil, bireysel olarak, yaptığı işin getirebileceği tehlikeleri tek başına göğüslemeyi göze alarak, kendisi için çalışır. Ama kişi, bir Robinson Crusoe değildir; müşteri gibi, işçi ya da işveren gibi başka kişilere gereksinimi vardır. Satın almak ve satmak durumundadır; almalı, vermelidir. Meta pazarı olsun, emek pazarı olsun, bu ilişkileri pazar düzenler. Dolayısıyla, her şeyden önce yalnız ve kendine yeterli olan birey, bir araç olarak, satın alma ve satma aracı olarak başkalarıyla ekonomik ilişkiye girer. Freud’un insan ilişkileri kavramı da temelde aynıdır: Birey, biyolojik olarak doğuştan sahip olduğu ve doyurulmak gereksinimi içinde bulunan itkilerle baştan ayağa donanmış görünmektedir. Bunları doyurmak için, birey, diğer “nesneler” ile ilişkiye girer. Dolayısıyla diğer bireyler, her zaman için kişinin amacına ulaşmada kullanılan araçtır, amaç dediğimizse, bireyde, başkalarıyla temasa geçmeden önce doğan yoğun isteklerin doyurulmasıdır. Freud’un anladığı anlamda insan ilişkileri alanı, pazara benzemektedir — biyolojik olarak var olan gereksinimlerin doyurulması yönünde yapılan bir değiş tokuştur bu ve bu değiş tokuşta, bir başka bireyle olan ilişki, hiçbir zaman için bir amaç değil, her zaman için bir araçtır.
Bu kitapta sunulan çözümleme, Freud’un görüşünün tersine, ruh-bilimin temel sorununun, şu ya da bu güdüsel gereksinimin doyurulması ya da ortadan kaldırılması sorunu olmadığı, bireyin dünyayla belli bir anlamda ilişkili bulunması sorunu olduğu varsayımına dayandırılmıştır; aynca da, insanla toplum arasında ilişkinin durağan bir ilişki olmadığı noktasından hareket edilmiştir. Bir yanda doğanın belli itkilerle donattığı bir birey, öte yandaysa, ondan apayrı, bu doğal eğilimleri doyuran ya da bastıran bir toplum diye bir şey yoktur. Açlık, susuzluk, cinsellik gibi bütün insanlarda ortak olan bazı gereksinimler vardır gerçi ama sevgi ve nefret gibi, iktidar hırsı ve boyun eğme arzusu, duyusal zevkleri yaşama ya da yaşamaktan korkma gibi insanın kişiliğinden oluşturan itkilerin hepsi de, toplumsal sürecin ürünleridir. İnsanoğlunun en güzel ve aynı zamanda en çirkin eğilimleri değişmez ve biyolojik olarak var olan insan doğasının bir parçası değildir, bunlar, insanoğlunu yaratan toplumsal sürecin sonuçlarıdır. Başka deyişle, toplumun yalnızca bir engelleyici, basımcı işlevi (gerçi bu da vardır ama) değil, aynı zamanda bir yaratıcı işlevi de vardır, insanın doğası, tutkuları ve kaygıları kültürel bir üründür; hatta, insanoğlunun, yazılı şekline tarih dediğimiz sürekli çabalarının en büyük başarısı ve en önemli yaratısı, bizzat insandır.

Özgürlükten Kaçış – Erich Fromm 

Toplam okunma (12434) Bugün(2) Son okunma tarihi (26 October 2014)

, , , , ,

Yorum yaz

Arşivler