31
Mar
A » + | -

Afşar Timuçin’in “Aşkın Diyalektiği” adlı kitabı günümüzde üzerine çok şey söylenen aşk kavramını toplumsal, tarihsel ve kültürel boyutlarıyla inceleyen çok katmanlı bir yapıt. Günümüz toplumunda aşk için çok şey söylenip yazılıyorken ne kadarı yaşanıyor hep tartışılan bir konu. Bu kadar sözü edilen bir şey içi boşaltılmış bir kavram mı, yoksa başlı başına bir yanılsama mı? Afşar Timuçin yıllardır felsefe, edebiyat ve estetik alanlarında birbirinden değerli yapıtlar vermiş bir aydın. Aşkın diyalektiği hem bu sanatçı duyarlılığının, hem felsefi birikimin, hem de tarihsel arka planla ilişkili bir sürecin ifadesi olarak ortaya çıkmış bir kitap. Bu özellikleriyle de neredeyse alanında tek kitap olarak nitelendirilmeyi hak ediyor. Kitap; kadın-erkek karşıtlığı, bir değerler ve kültür alanı olarak aşk, aşkın temel nitelikleri, aşkın olağan dışı görünümleri ve sapmalar başlıklarını da içeren on üç bölümden oluşuyor.
Her düzlemde toplumsal ve tarihsel bakış açısını içeren bir bütünlüğü var. Dünya edebiyatının ve düşünce tarihinin aşk üzerine söylenmiş sözlerinden alıntılar metni zenginleştiriyor. Aşkın hep önemli bir konu olarak üzerinde durulmasını, Timuçin insan incelemesinin en iyi yapılabileceği çünkü insanın en çıplak haliyle tanımlanabileceği alan olmasıyla açıklıyor.
Kitap boyunca aşk-bilinç ilişkisi ve aşkın insan üzerindeki etkisinin toplumla bağlantısı üzerinde duruluyor. Bu bakış açısıyla, bütün bir insanlık tarihi içinde aşk kavramının nasıl tanımlandığı, ne yönleriyle değiştiği veya aynı kaldığı somut örneklerle yalın biçimde aktarılıyor. Aşkta herkes aşkla ilgili davranışları yeniden bulduğuna ve bunun hiçbir ilişkiye benzemediğine inansa da aşk ilişkide olduğumuz kültürle bağlantılıdır. Aşkın en büyük iki yok edicisinin alışkanlık ve egemenlik duygusu olmasının aşkın bir özgürlük alanı olmasıyla yakından ilişkilidir. Aşk kurumsallaşınca kaygan, sallantılı ve kesinliksiz bir serüven olma halini yitirir. Bu da aşkın sona ermesi anlamını taşır. Aşkla ilgili en önemli başlıklardan biri “ahlak” tır. Aşkın yetkin bilinçlere özgü gelişmiş ahlakı insanın insana zarar vermesini engeller. Bilinçli insanların dünyasında herkes kendisinindir, kimse kimsenin değildir. Benimsenmiş veya benimsetilmiş ahlak ile özümlenmiş ahlakın farkını bilmeden sağlıklı bir aşkın olabilmesi çok zordur. Özümlenmiş ahlak için ise bilinç gereklidir. Bilinçsizlik insani düzeyde güçsüzlüktür, her türlü ilişkiyi olduğu gibi kadın-erkek ilişkisini de zorda bırakır. Özgür eylem için özgür düşünce zorunludur. Bilinçsiz varlıklar özgür olamazlar, onlar hep doğanın kendileri için çizmiş olduğu sınırlarda kalırlar. Oysa Gide’nin tanımladığı serseri “kalıplara sığmayan, kurallara körü körüne uymayı düşünmeyen, özellikle yararda sınırlanmayan” kişidir.
Özgür insan ya da serseri “sürüdeyim öyleyse yokum” derken gündelik yaşayan insan “katlanıyorum öyleyse varım” der. Bütün bu nedenlerle bir kalıptan ya da çarktan çıkmışa benzeyen insanlar birbirine benzedikçe mutlu olurlar, öykünürler birbirlerine, aynı kalıp sözlerle, suçlamalarla birbirlerini tüketirler. Bunun dışında kalan çok az sayıda insan olması nedeniyledir ki, çok az da aşk vardır. Aşkın kavramı ya da fikridir güzel olan belki, aşkın kendisi diye bir şey yoktur, ya da düşten başka bir şey değildir. Aşkta mutluluk arayanlar onu evcilleştirip bir kafese kapatma eğilimindedir. Oysa evcilleşmiş aşk yoktur. Kierkegaard’ın söylediği gibi “sonuna kadar kendi olma yürekliliğini gösterebilmek, bir şeyleri gerçekleştirebilmek yürekliliğini gösterebilmek” çok önemli bir konudur. Oysa günümüzde gerçek bilim adamı, gerçek felsefe adamı ortadan silinmiş ve ortaçağın serflerine benzer, en az kültürle, televizyon, radyo, biraz da gazete ile idare eden, boş filmlerle, ucuz roman ve fotoromanlarla tek tipleştirilmiş insanların içinde “birey” ya da dolayısı ile gerçek aşkı yaşayan bireyler bulmak çok güçleşmiştir. Televizyonunu otomobilini karısından çok seven, bilgisayarda sanal arkadaşlık kurma eğilimi taşıyan insanlar sakatlanmış bireyler olarak karşımıza çıkmaktadır. Kitabın en önemli bölümleri “Bir kültür alanı olarak aşk” ve “Aşkın temel nitelikleri” isimli bölümleri gibi görünmektedir. “Bir kültür alanı olarak aşk” bölümünde aşkın bir kültür etkinliği olmasının onun duygu-düşünce yanından kaynaklandığı belirtilir. Cinselliğin kaba saba ve en özelliksiz alanlardan biri olduğu bunun aşk ve duygusallıkla özgün ve farklı bir renge kavuştuğu söylenebilir. Gerçek aşk iki kişinin, karşı cinsten iki kişinin, iki ruh beden bütününün diyalektik bir ilişkide birbirini keşfetmesi, birbirinin gizlerini ortaya çıkarmasıdır. Doğrudan doğruya iki kişilik ya da yalnızca o iki kişiye özgü bir ortam olmasıdır.
İnsan kendisini gizleyen bir varlıktır, o ancak aşkta kendini ele verir. Biraz isteyerek biraz da istemeyerek sanat ve aşk bu anlamda zorunlu içtenlik alanları olduğunda bütün ikiyüzlülükler burada sona erer. Aşkta her şey bütünüyle benimsenmek zorunda değildir. Hesapsız ve karşılıksız bir yönelim olmakla birlikte sonsuz ya da sonuna kadar bütünleşmeyi gerektirmez. Ancak aşkta başkasıyla aramızda ortak bir alan ve bağ oluşur. Duygu düşünce alışverişi gerçekleşir. Alain “sevmek zenginliğini kendi dışında bulmaktır” derken, Exupery “sevmek birbirinin yüzüne bakmak değil aynı yöne bakmaktır” der. Aşk- bilinç ilişkisindeki tanımlamalar aşk ancak ayrıcalıklı insanların işi midir gibi bir soru akla getirebilir. Kitapta bununla ilgili ayrıcalık değil yetkinliğin önemli olduğu belirtilir. Yalnız bu yetkin bilinçler aşkın dar kapılarından girebilir. Değerler dünyasıyla hiçbir alışverişi olmayan kişinin sanatla da, aşkla da gerçek bir ilişkisi olamaz. Değer dünyasının dışında yaşayan insanlar için sanat boş insanların, aşk ise zavallıların konusu olabilir. Sakınıklıkta aşk olmaz ve her türlü sakınıklık aşkı öldürür. Yazık edilmiş, yüreksizce ya da hastalıklı biçime dönüştürülmüş aşklar, aşkın artık varlığını sürdürememesi halidir. Aşk gözlerde sonsuz bir ışık olarak parıldar, sözlerin gözlerin söylediğine ekleyecek bir şeyi yoktur, hatta çoğunlukla aşkı yıpratır bu durum. Aşkta ‘sisyphos’u andıran bir şeyler vardır. Bu yüzden aşk hem vardır hem yoktur. Hem varlığını tüm ağırlığıyla duyurur hem de bir üflemede uçup gidecek gibidir. La Rochefoucauld’nın bir sözü bu durumu açıklayıcı niteliktedir: ‘aşkta ateş gibi sürekli bir devinim olmadan varlığını sürdüremez, ummak ve korkmak bitti mi aşk da biter’ Platon ise aşkı geniş çerçeveli bir biçimde ele alır. Onu bilgi temelinin içine yerleştirir. Bizi aşağılardan yukarı doğru yükselten içsel atılımın ta kendisidir. Aşk bilgiye yönelmenin temel koşulu, bilgiye yönelme isteğidir. Aşkın insanı dönüştüren en insani alanlardan biri olduğu kitapta şu biçimde çok açıklayıcı bir şekilde dile getirilir: O sessiz, dolaylı, kendiliğinden bir araştırma alanıdır, bir insanlaşma ortamıdır. Onda insan kendini bulur ve kendini yaratır. Onda insan insanı keşfeder. Başkasına ulaşmanın, kavuşmanın yollarını arar, bulur. Aşk insan için gerçek bir kaçınılmazlıktır. Aşk dünyayı sömürmekle sınırlanmış insan için değil de dünyayı yeniden kurmaya çalışan insan için zorunlu bir etkinliktir.
Sanat gibi aşkta da insan kendini bir ruh ve beden bütünü olarak yaşar, bu bütünlükten giderek daha geniş çerçeveli bir bütüne ulaşır. Gerçek aşk tıpkı gerçek sanat gibi bir bireyden giderek dünyaya açıldığımız yerdir. Bir şiirde, bir tabloda, bir müzik parçasında da bir insanın varlığında bütün bir dünyayı görürüz. Aşkta da bir insanla bütünleşmemiz bizi bütün bir insanlığa ulaştırır. Tek kişiyi sevmeyen bütün insanları sevemez. Aşk gerçek bir kültür ortamıdır, onda insan olmanın tüm deneyimlerini tıpkı sanatta olduğu gibi heyecanla yaşarız. Bu tanımlama önemli bir kavramsallaştırmayı içermektedir. Bir anlamda Sait Faik’in “bir insanı sevmekle başlayacak her şey” dizesiyle tematik bir bağlantısı vardır. Ovidius da aşk konusunda şöyle ilginç bir saptama yapar. “En örtülü ateş, en sıcak ateştir.”Aşkın çıplaklaştıkça soğuduğuna dair görüşlerden biridir bu. Cinsellik- aşk ilişkisi de önemli bir başlık olarak yer almaktadır. Aşk, cinselliğin karşıtı değildir, insanlaştırılmış biçimidir. Kendinin bilincinde olmayan, dolayısıyla toplumsallığını verilmiş bir mekaniklikte yaşayan her insan topluma körü körüne katılırken cinselliği de çok zaman hayvana yaraşır bir mekaniklikte yaşamak ister. Cinselliğin bilgisinden uzak kalmış insanlardan oluşmuş genç insanların yaşadıkları hayal kırıklıkları ve cinselliğin hor görüldüğü bir ‘arı aşk’ fikri bu durumun bir başka yönden sağlıksız karşıtıdır. Gerçekte aşk insanla ilgili her şey gibi doğaüstü uçucu niteliklerin değil, düpedüz etin kemiğin belirlediği bir insan etkinliğidir. Onun için olumluluklar kadar olumsuzluklar da içerir. Yaşamda bütün öğeler iç-içedir ve arı bir şey olanaksızdır. Bu nedenle aşk insanın bütün varlığıyla, bütün ruhuyla ve bedeniyle yaşadığı aşktır. Bizim için bedensellikten ayrı bir ruhsallığın söz konusu olmayacağını, ruhsal süreçlerin fizyolojik işlevlerden gelen sonuçlar olduğunu her zaman göz önünde tutmak gerekir. Bu bağlamda arı aşk kavramı bir ruh ve beden ayrımına giderek bedeni aşk alanının dışına çıkarmak istemektedir. Cinselliğin hayvani özelliklerinden yola çıkıp, aşkı bir kirlilikler alanı saymak yanlış bir tutumdur.
Aşk bütünüyle insanlaştırılmış bir cinselliktir. Hiçbir ahlak kuralı insandan daha değerli değildir ya da ahlak dediğimiz kurallar alanı insan gerçeğinin üzerinde bir gerçeklik oluşturmaz. İnsan ahlak için değil, ahlak insan için vardır. Ahlak insan olmanın en uygun koşullarını etkin kılmakta güçlük çektiği zaman yaşamı zedelemeye başlamış demektir. Aşk yararcı değildir ve çok zaman ussallığı geriye iterek mutlak diyebileceğimiz bir duygu ortamı yaratır. Aşk- sevgi ilişkisi de üzerinde fikir ayrılıkları bulunan bir konudur. Kitapta “Aşkın temel nitelikleri” bölümünde aşk ile sevginin birbirinden farklı olduğu, aynı tutulmaya çalışılmasının yanlış olduğu irdelenir. Aşk tutkuyla belirgindir. İyiden iyiye sarsıcı tutkuyla belirgindir Gide’nin söylediği gibi. Sevgide tutku yoktur. Sevecendir, görmüş geçirmiş, hoşgörülü ve anlayışlıdır. Ussaldır ve ussallığın çizgisini dikkatle ve özveriyle izler. En coşkulu sevgi bile sınırlarını aşmaz, anlaşılmaz öğeler barındırmaz, yoğun tutkularla işi yoktur sevginin. Oysa aşk tepeden tırnağa tutkudur, ussallık geriye çekilir aşkta. Denetlenebilir bir şey değildir, aşk taşkınlık düzeyine varan bir çılgınlıktır. Aşka mutluluk için yönelmek son derece yanlıştır, büyük sıkıntılara adaydır aşık olan kişi. Aşk ile evliliğin ilişkisi nasıldır sorusu da önemli bir sorudur. Genel düşüncenin aksine aşkın, evliliğin bir ön hazırlığı, bir tür kutsallığının onaylandığı süreç veya evlilik eşiği, mutlu sonucu gibi değerlendirmelerin temelsiz olduğudur. Evlilik aşkın zorunlu sonucu değildir, evlilik bütün olumsuz özellikleriyle bu arada getirdiği kolaylık ve güçlüklerle aşkı öldüren bir kurumdur. Aşkın düşmanı olan alışkanlıklar ve kolaylıklar evlilik kurumunun temel özellikleridir. Kolay yoldan sağlamalar geliştikçe aşkın izleri silinmeye başlar. Dağınık yırtıcı aşk evcilleşir ve yenik düşer. Aşk uçurumun kenarında yaşamak iken evlilik en uygun konforu sağlamaktır. Aşk değişkenlikle belirgin bir canlılık gerektirir, evlilik durağan ve tekdüzedir. Evlilik aşkın çeşitli olumsuzluklarından kendini kurtarırken çok daha büyük ve çok daha tehlikeli olumsuzlukların içine düşer. Evlilikte olabilecek en iyi kazanım aşkın temiz bir sevgiye dönüşmesidir. Çoğu zaman çevresel etmenler bunu da engeller. Evlilik-aşk arası çelişkilerin en temel olanlarından biri aşkın yasak olma niteliğidir. Aşkın önünden bütün engeller kalkınca geriye aşk kalmaz. Toplumun göreneksel değerlerinden giderek çok şeye hayır dediği yerde aşk uyarsızlıklarla dolu kocaman bir evettir. Aşık olmak gerçekte bir olmaza evet demektir. Bu yüzden aşk evlilikleri sözleşme evliliklerinden daha az şanslıdır. Ne yazık veya ne şans ki çoğu aşk evlilik limanının durgun sularında bitmek gibi yumuşak bir inişle son bulmaz. Çoğunun sonu açık denizi andırır. Böylece insan başarısız bir aşktan bir diğerine yelken açar. Kitapta aşk ile ilgili temel nitelikler, kültür ve değerler tanımlaması yapıldıktan sonra aşkın olağan dışı görünümleri, fahişelik, donjuanlık, eşcinsellik gibi bölümler yer almaktadır. Toplumun eşcinselliğe katı bakışının yol açtığı gizli ve örtülü kimlikler ve gerçek yönelimi gizleyici karşı cinsle içtensizlik ilişkiler gözlenebilir. Ahlaki nedenlerle eşcinselliğe karşı olmanın doğru olmaması gibi bunu topluma benimsetmeye çalışan görüşler de doğru değildir. Fahişelik, yalnızca para karşılığı ilişkide bulunmak olarak ele alınmamaktadır. Daha iyi giyecek, daha yüksek bir toplumsal yaşam adına hayatını bir erkekle birleştirmenin de örtülü fahişelik diye nitelendirilebileceği durumlarla sıkça karşılaşılır. Bu ikisinin arasında hangisinin daha ahlaki olduğu tartışması anlamsızdır. Bir şey ya ahlakidir ya da değildir. Fahişelik yoksulluğun yayılması ile ilişkilendirilse de iyiden iyiye bozulmuş bir toplumsal yapının ya da ailelerin ürünüdür. Yoksulluktan ahlaksızlığa zorunlu bir geçiş vardır gibilerinden görüşler insanı tanımamaktan kaynaklanan sakat görüşlerdir. Yaşamın kaçınılmaz bir sonucu olan acı aşkın da zorunlu bir yüzüdür. Önemli olan acı çekmeyi bilmek, yakınmadan, ağlayıp sızlamadan acı çekebilmektir. Acıyla yaşamayı başaranlar bilge insanlardır. Acıdan kaçmak veya onu yok saymak değil, iyi gözlemlemek ve evcilleştirmek gerekir. Acı çekmeyi göze almamak hem daha çok acı çekmeyi hem de gelişmenin önünü kapatmayı getirecektir. Gerçek acılar derinlerde, görünmeyen yerlerde kuytulardadır. Hazlar gibi acılar da kolay ele geçmez ve sağlıklı yaşandığında insanı geliştirir.
Aşk da sanat gibi baştan beri yalnızca yapılan değil, aynı zamanda üzerine düşünülen bir insan etkinliği olmuştur. İnsanoğlunun genel tutumudur bu, yaptığını düşünür, düşündüğünü yapar. Her alanda kendini tanımak isteyen insan aşkta da kendini tanımaya çalışır. Aşk ona kafa yoranların işidir sözü bunu tanımlar büyük ölçüde. Aşk gereklidir daha da insan olabilmek için, sonsuz acılarla sevinçleri bir arada yaşayıp bilgeleşmek için gereklidir. Aşk deneyi iç koşullar ne olursa olsun bir yücelme ve yüceltme deneyidir. İnsan olanaksızı gerçekleştirmeye çalışırken daha da insanlaşır. Aşk insanın sonsuzluğu duyumsadığı, ölmezliği sezdiği yerdir. Aşkın olmadığı yerde ne doğru dürüst bilim, ne sanat ne de felsefe gelişebilir. Yaşamın itici gücü olarak ileriye doğru sonsuz olanaklar sağlar ve güçlü dönüşümlere katkıda bulunur. Sonuç olarak kitap aşkın yaşamdaki kaçınılmazlığını, zorluğunu ve insanı dönüştüren yönünü ayrıntılı olarak ortaya koymaktadır. Yetkin bilinçlerin yaşadıkları aşk ilişkilerinden bir şeyler öğrenerek, dönüşerek ve kendini daha iyi tanıyarak çıkması olanaklıdır. Aşkta insanı insanlaştıran boyutlardan biri de budur. Bunun için aşk insan var olduğundan beri var ve yazılı kültür oluşmadan sözlü kültür döneminde ve oluştuktan sonra yazılı kültür dönemindeki edebiyat yapıtlarının konusu aşktır. Yaşamdan aşkı çıkarırsak geriye ne kalır diye düşününce ne kadar önemli olduğu daha da belirginleşmektedir. Aşkın diyalektiği yapıtı tarihsel- toplumsal arka planı, iyi seçilmiş örnekleri ve bütün alanları; sapmalar da dahil içeren kapsamıyla benzersiz bir yapıt. Felsefi derinlikle sanatsal duyarlılığın buluşmasından doğan değerli bir yapıt. İnsan okuduktan sonra yaşadıklarına, hissettiklerine daha farklı açıdan bakma gereksinimi duyuyor. Bacon “Öğrenim Üstüne” adlı denemesinde kitap vardır ancak tadına bakılmak içindir, kitap vardır yutulmak, kitap vardır çiğnenmek ve özümlenmek içindir. Başka deyimle kimi kitapların insan ancak birkaç bölümüne göz atmalı, kimisini baştan sona şöyle bir okuyup geçmeli, pek azını da her ayrıntı üzerinde titizlikle durarak adamakıllı okumalı der. Aşkın diyalektiği titizlikle adamakıllı okunması gereken nadir kitaplardan biri.

Aşkın Diyalektiği ve Bir Özgürleşme Olarak Aşk
Haluk Güriz

Kitaptan alıntılar

“Aşk belki biraz da uzlaşmaz kişilerin işidir… Buna göre aşk bir sürüklenmedir. İstemli istemsizliktir ya da istemsiz istemliliktir. İnsanın kendinden kurtulup çıkmasıdır.” (Sf. II)
“Aşk bir yoldan çıkmadır, yoldan çıkarken göreneklerin hatta alışkıların çizdiği çerçevelerin dışına çıkmadır…” (Sf. 34)

“Bir Değerler Alanı Olarak Aşk” adlı bölümde Timuçin’in değer ve aşkta değer konularına bakışını görelim:
“Değerleri, birbirine karşıt görünümler ortaya koyan iki kümede toplamamız doğru olur… Yarar değerleriyle yüce değerler… Yarar değerleri insanın günlükyaşamınıya da doğal yaşamını sürdürebilmesi için zorunludur. (Su, hava, yemek gibi) Yüce değerlerin başında ise estetik değerler ve ahlak değerleri vardır… İnsan onlar olmadan (yüce değerler olmadan) da biyolojik varlığını pek güzel sürdürebilir, ancak bizi insan yapan değerler işte bu yüce değerlerdir… Estetik değerler ‘güzel’ kavramında, ahlak değerleri ‘iyi’ kavramında anlatımını bulur… Aşk değerleri ahlak değerleriyle estetik değerler arasında bir yer tutar. Aşkta hem güzelin hem iyinin belirgin bir ağırlığı vardır. Böyle olmakla aşk, hem sanat hem ahlak açısından bir bütünlük ortaya koyar…” (Sf. 63-67)

“… Aşkta ve sanatta insan kendini çırılçıplak ortaya koyar. Bu yüzden sanatta aşka ve aşkta sanata benzeyen bir şeyler vardır.”(Sf. 161)
“… Kendini kendine adayan insan bencildir, özverili insan kendini başkalarına adamaktan tat alır. Aşkta kişi kendini tepeden tırnağa özgeci özelliklerle donatmıştır. Onun özgeciliği genellikle tek kişiye yönelmiştir ama tek kişiyle sınırlamak zorunda da değildir. Özgeciler yarar gözetmez biçimde kendilerinden başka bir şeye adanırlar… Mutlak özgürlük mutlak bağlanış biçiminde bu adanmışlıkta gerçekleşir… Aşkın bencilliğe benzer bir yanı da yok değildir. Aşk kendi dışına yöneliştir ama bir özneyi kendinin kılmak için kendi dışına yöneliştir… Aşkın tek bencil yönelimi birini kendinin kılma eğiliminde yatar, buna da bencillik deyip çıkmak kolay değildir. Kısacası aşkta bencilliğin koşulları gerçekleşmez. Buna karşılık adanmışlığın koşulları tam olarak vardır…” (Sf. i66)

“… Aşıkların durumuna bakanlar ‘iyi ki ben aşık değilim’ duygusunu yaşayabilir… Ne olursa olsun aşk herkes için olmasa da pek çok kişi için kaçınılmaz olan bir insanlık durumudur… Aşk gereklidir, daha da insan olabilmek için, sonsuz sevinçlerle sonsuz acıları bir arada yaşayıp bilgeleşebilmek için aşk gereklidir… Yıkım getirmeyen aşk yoktur, yeter ki insanlar aşkın getirdiği yıkımdan yepyeni sevinçler, yepyeni kavrayışlar, yepyeni sezgiler elde edebilsinler… Aşk insanın sonsuzluğu duyumsadığı, ölmezliği sezdiği yerdir. Gerçek insan olma düşlerimizi ancak aşkın sıcak ama dikenli kanatları altında gerçekleştirebiliriz… Aşkın olmadığı yerde ne doğru dürüst sanat, ne doğru dürüst felsefe, ne doğru dürüst bilim gelişebilir… Gene de onun yararla doğrudan bir ilişkisi yoktur. O da sanat gibi yalnızca sonuçları açısından insanlığın güçlü dönüşümlerine katkıda bulunur…”(Sf. 172-173)

 

Toplam okunma (17252) Bugün(0) Son okunma tarihi (23 October 2014)

, , , ,

Yorum yaz

Arşivler