01
Eyl
A » + | -

“Doğuştan savaş eğilimi hakkındaki tezi, yalnızca tarihsel kayıtlar değil, aynı zamanda ve çok önemli olarak, ilkel savaş tarihi de çürütmektedir. Daha önce, ilkel halklar arasındaki saldırganlık bağlamında ortaya koyduğumuz gibi, bu halklar —özellikle de avcılar ve yiyecek toplayıcılar— en az savaşsever insanlardır ve bunların kavgalarının ayırıcı özelliği, yıkıcılıktan ve kana susamışlıktan göreceli olarak yoksun olmalarıdır. Bundan da öteye, uygarlığın gelişmesiyle birlikte, savaşların sıklığının ve kan dökücülüğünün arttığını gördük. Savaşa doğuştan yıkıcılık tepileri neden olsaydı, bunun tersinin doğru olması gerekirdi. “

Savaşın Nedenleri Üzerine – Erich Fromm

Savaşa, insandaki yıkıcılık içgüdüsünün gücünün neden olduğunu düşünmek moda haline gelmiştir. İçgüdücüler ve ruhçözümlemeciler21 savaş hakkında bu açıklamayı yapmışlardır. Nitekim, örneğin katı ruhçözümlemeciliğin önemli bir temsilcisi olan E. Glover, «savaş bilmecesi, bilinçdışmın derinliklerinde… yatar» diyerek M. Ginsberg’e karşı çıkmakta ve savaşı bir «uygunsuz içgüdü uyarlanması biçimiyle karşılaştırmaktadır (E. Glover ve M. Ginsberg, 1934).22 *Q.E.D. : Öklit teoremlerinin sonuna eklenen bu kısaltma şu anlama gelmektedir: Kanıtlanması gereken de buydu. Karşıt bir tutumla, barışçıl işbirliğinin insan ilişkilerinde kavga kadar doğal ve temel bir eğilim olduğunu büyük bir beceriyle savunan, ama yine de savaşı temelde ruhsal bir sorun olarak gören E. F. M. Durbin ve J. Bowlby’a di bakınız (1939). 22 Elyazmasının bu bölümünün gözden geçirilmesi sırasında, 1971′de Viyana’da Freud’un kendisi, izleyicilerinden çok daha gerçekçi bir görüş savunmuştur. Einstein’a gönderdiği ünlü mektubu Niçin Savaş’ta (S. Fre-ud, 1933), savaşa insan yıkıcılığının neden olduğu’nu savunmamış; savaşın nedenini, çatışmaların —yurttaşlar hukukunda olduğu gibi— barışçıl biçimde çözümlenebilmesine temel olacak hiçbir yaptırımlı uluslararası hukuk bulunmadığı için her zaman şiddetle çözümlenmiş plan, gruplar arasındaki gerçek çatışmalarda görmüştür. İnsan yıkıcılığı etkenine, hükümet bir kez savaşa girişmeye karar verince insanların savaşa girmeye hazır olmalarını kolaylaştıran bir şey olarak, yalnızca yardımcı bir rol atfetmiştir.

Savaşa doğuştan insan yıkıcılığının neden olduğu tezi, tarih hakkında en az bilgili olan birisine bile düpedüz saçma gelecektir. Babilli-ler’den, Yunanlılar’dan23 tutun da zamanımızın devlet adamlarına kadar bütün yetkililer, savaşı, çok gerçekçi gerekçeler saydıkları nedenlerden dolayı planlamışlar ve her ne kadar yaptıkları hesaplamalar, doğal olarak çoğu kez hatalı olsa da, olumlu ve olumsuz yönleri eksiksiz biçimde tartıp dökmüşlerdir. Bunların güdüleri katmerliydi: ekilecek toprak, zenginlik, köleler, hammaddeler, pazarlar, genişleme — ve savunma. Özel koşullar altında, öç alma isteği ya da küçük bir boy içindeki yıkım tutkusu, savaşı güdüleyen etkenler arasında olmuştur, ama böylesi durumlar tipik değildir. Savaşa insan saldırganlığının neden olduğu yolundaki bu görüş, yalnızca gerçekçilikten uzak değil, zararlıdır da. ilgiyi gerçek nedenlerden saptırır, böylece de bu nedenler karşısındaki muhalefeti zayıflatır.
yapılan Uluslararası Ruhçözümleme Derneği 27. Kuraltayı’ndan gelen raporlar, savaş konusunda bir tutum değişikliğini ortaya koyar görünmektedir. Dr. A. Mitscherlich. ruhçözümleme toplumsal soranlara uygulanmadıkça «tarih bütün kurumlarımızı silip süpürecektir» demiştir ve dahası, şunları belirtmiştir: «Savaşın, babalar oğullarından nefret ettikleri ve onlan öldürmek istedikleri için meydana geldiğini, savaşın evlat kırımı olduğunu ileri sürmeye devam edersek, korkarım, hiç kimse bizi pek ciddiye almayacaktır. Bunun yerine, küme davranışını açıklayan bir kuram, bu davranışı bireysel dürtüleri eyleme geçiren toplum-içi çatışmalara kadar izleyen bir kuram bulma amacına yönelmeliyiz.» Otuzlu yılların başlarından beri ruhçözümlemeciler gerçekten böyle girişimlerde bulunmuşlardır, ama bu girişimler, onların, şu ya da bu gerekçeyle Uluslararası Ruhçözümleme Deraeği’nden kovulmalarına yol açmıştır. Anna Freud, Kuraltay’m sonunda, bu yeni «çaba»ya resmi izin vermiştir, ama şunu da ihtiyatla eklemiştir: «Saldırganlığı gerçekten oluşturan öğeler hakkındaki klinik incelemelerimizden ^ok daha açıklayıcı bilgiler elde edinceye kadar, saldırganlığa ilişkin bir kuram belirleme işini ertelememiz gerekir.» (Her iki alıntı da Herald Tribune’na 29 ve 31 Temmuz 1971 tarihli Paris basımından yapılmıştır.)
Doğuştan savaş eğilimi hakkındaki tezi, yalnızca tarihsel kayıtlar değil, aynı zamanda ve çok önemli olarak, ilkel savaş tarihi de çürütmektedir. Daha önce, ilkel halklar arasındaki saldırganlık bağlamında ortaya koyduğumuz gibi, bu halklar —özellikle de avcılar ve yiyecek toplayıcılar— en az savaşsever insanlardır ve bunların kavgalarının ayırıcı özelliği, yıkıcılıktan ve kana susamışlıktan göreceli olarak yoksun olmalarıdır. Bundan da öteye, uygarlığın gelişmesiyle birlikte, savaşların sıklığının ve kan dökücülüğünün arttığını gördük. Savaşa doğuştan yıkıcılık tepileri neden olsaydı, bunun tersinin doğru olması gerekirdi. On sekizinci, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda görülen insancıl eğilimler, savaştaki yıkıcılık ve zalimlikte bazı azalmalar sağlamıştır ve bu eğilimler, çeşitli uluslararası antlaşmalarla yasalaştırılmıştır — ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan süreyle bu savaş sırasında bu antlaşmalara uyulmuştur. Bu ileriye dönük açıdan bakılınca, uygar insan ilkel insandan daha az saldırgan görünmüştür ve varlığını hâlâ sürdüren savaş olgusu, uygarlığın yararlı etkisine boyun eğmeyi reddeden saldırganlık içgüdülerinin inatçılığından ileri gelen bir olgu olarak açıklanmıştır. Oysa gerçekte, uygar insanın yıkıcılığı insanın doğasına yansıtılmış, böylece de tarih biyolojiyle karıştırılmıştır.
Savaşın nedenlerinin kısa bir çözümlemesini olsun sunmaya kal-kışsaydım, bu kısa çözümleme bile bu kitabın çerçevesini kat kat aşardı; bu yüzden kendimi, yalnız bir örnek, Birinci Dünya Savaşı örneğini vermekle sınırlandırmak zorundayım.24
Birinci Dünya Savaşı’nı, çeşitli ilgili ulusların engellenerek birikmiş saldırganlıklarına bir çıkış yolu sağlama gereksinmeleri değil, her iki yandaki siyasal, askeri ve sınai önderlerin ekonomik çıkarları ve hırsları harekete geçirdi. Bu güdüler çok iyi bilinmektedir ve burada ayrıntılı biçimde anlatılmaları gereksizdir. Genelde, 1914-1918 savaşında Almanlar’ın güttükleri amaçların aynı zamanda ana güdüleri olduğu söylenebilir. Bu amaçlar, Batı ile Orta Avrupa’da ekonomik egemenlik ve Doğu’da topraktı. (Gerçekte bunlar, temelde imparatorluk hükümetinin dış politikasının devamı niteliğinde bir dış politika izleyen Hitler’in de amaçlarıydı.) Batılı Bağlaşıklar’ın amaçlan ve güdüleri de benzer nitelikteydi. Fransa Alsas-Loren’i, Rusya Çanakkale Boğazı’m, İngiltere bazı Alman sömürgelerini, italya da hiç değilse ganimetten küçük bir pay istiyordu. Bazıları gizli antlaşmalarda koşula bağlanan bu amaçlar olmasaydı, yıllarca önce barışa varılır ve her iki yandan milyonlarca insanın yaşamı esirgenmiş olurdu.

*24 1914-1918 savaşının askeri, siyasal ve ekonomik yönleriyle ilgili yazılı kaynaklar öylesine geniştir ki, kısaltılmış bir kaynakça bile sayfalar doldurur. Bence, Birinci Dünya Savaşı’nın nedenlerine ilişkin en derinlemesine ve en aydınlatıcı yapıtlar iki seçkin tarihçinin yapıttandır: G. W. F. Hallgarten (1963) ve F. Fischer (1967).

Birinci Dünya Savaşı’nda her iki yan da özsavunma ve özgürlük duygusuna seslenmek zorundaydı. Almanlar, kuşatma ve tehdit altında olduklarını; dahası, Çar’la mücadele etmekle özgürlük için mücadele etmekte olduklarını ileri sürüyorlardı. Almanlar’ın düşmanları ise Alman Junkerleri’nin saldırgan militarizmince tehdit edildiklerini ve Kay-zer’le mücadele etmekle özgürlük için mücadele etmekte olduklarını öne sürüyorlardı. Bu savaşın, Fransız, Alman, ingiliz ve Rus halklarının saldırganlıklarını boşaltma isteklerinden kaynaklandığını düşünmek yanlıştır ve yalnızca bir tek işlevi vardır: tarihteki büyük kırımlardan birisinin sorumlusu olan kişilerden ve toplumsal koşullardan dikkatleri saptırmak.
Bu savaşa duyulan coşku söz konusu olduğu sürece, başlangıçtaki coşku ile ilgili halkların kavgayı sürdürme güdülerini birbirinden ayırmak gerekir. Alman tarafı söz konusu olunca, halk içindeki iki grubu birbirinden ayırmak zorunludur. Küçük bir ulusçular grubu —bütün halkın küçük bir azınlığı— 1914′ten önce de yıllardan beri bir fetih savaşı çığırtkanlığı yapıyordu. Bu grup, en başta, Alman Deniz Kuvvetleri’nin bazı önderlerince ve ağır sanayinin bazı kesimlerince desteklenen yüksekokul öğretmenlerinden, birkaç üniversite profesöründen, gazetecilerden ve politikacılardan oluşuyordu. Bunların güdüsü, küme özseverliğinin, araçsal saldırganlığın ve bu ulusçu hareket içinde ve bu yolla kendine bir yer edinme ve güç kazanma isteğinin bir karışımı olarak tanımlanabilir. Halkın geniş çoğunluğu, ancak savaşın patlak vermesinden kısa süre önce ve sonra büyük bir coşku gösterdi. Burada da çeşitli toplumsal sınıflar arasında önemli ayrılıklar ve farklı tepkiler görülmektedir; örneğin aydınlar ve öğrenciler, işçi sınıfından daha büyük bir coşkuyla davrandılar. (Bu soruna bir ölçüde ışık tutan ilginç bir veri, savaştan sonra yayımlanan Alman Dışişleri Bakanlığı belgelerinin ortaya koyduğuna göre, Alman hükümeti başkanı Reichschancellor von Bethman-Hollweg’in, önce Rusya’ya savaş açıp böylece de işçilerde otokrasiye karşı ve özgürlük için mücadele ediyormuş duygusu vermedikçe Reichstag’daki en güçlü parti olan Sosyal Demokrat Parti’nin rızasını almanın olanaksız olduğunu çok iyi bilmesidir.) Savaşın başlamasından birkaç gün önce ve savaş başladıktan sonra bütün halk hükümetin ve basının sistemli aşılama etkisinin altındaydı; bu aşılama çabasının amacı, halkı Almanya’nın aşağılandığına ve saldırıya uğradığına inandırmak, bu yolla da savunucu saldırganlık tepilerini harekete geçirmekti. Ne var ki, güçlü araçsal saldırganlık tepileri, bir başka deyişle yabancı toprak fethetme isteği, halkı bir bütün olarak harekete geçirmedi. Hükümet propagandasının daha savaşın başında bile herhangi bir fetih amacını ya yadsıması ya da daha sonra, dış politikayı generaller dayatıyorken, fetih amaçlarını, Alman tmparatorluğu’nun gelecekteki güvenliği bakımın1 dan zorunlu amaçlar olarak tanımlaması gerçeği, bunu doğrulamaktadır. Ama başlangıçtaki coşku, birkaç ay sonra, bir daha geri dönmemek üzere ortadan kalktı.
Hitler Polonya’ya karşı saldırısını başlattığı, böylece de, bir sonuç olarak ikinci Dünya Savaşı’nın tetiğini çektiği zaman, halkın savaşa duyduğu coşkunun hemen hemen sıfır olması son derecede dikkate değer bir olgudur. Yıllarca süren yoğun militarist aşılamaya karşın halk, bu savaşı sürdürmeye çok istekli olmadığını açıkça ortaya koydu. (Hitler, saldırıya karşı savunma duygusunu uyandırmak için, Silez-ya’daki bir radyo istasyonuna sözde Polonyalı askerlerce —gerçekte, kılık değiştirmiş Naziler’ce— uydurma bir saldırı sahnelemek zorunda bile kaldı.)
Ama her ne kadar Alman halkı bu savaşı kesinlikle istemiyorsa da (generaller de isteksizdiler), hiç direnmeksizin savaşa girdi ve sonuna kadar kahramanca savaştı.
Ruhbilimsel sorun burada yatar; savaşın nedenselliği’nfe değil, şu soruda yatar: Hangi kutsal etkenler, savaşa neden olmadıkları halde savaşı olanaklı kılar?
Bu soruya yanıt verilirken göz önüne alınacak birçok ilgili etken vardır. Birinci Dünya Savâşı’nda (bazı değişikliklerle ikinci Dünya Savaşı’nda da), savaş bir kez başlayınca Alman (ya da Fransız, Rus, ingiliz) askerleri dövüşmeye devam ettiler, çünkü savaşı kaybetmenin bütün ulus için felaket anlamına geleceğini hissediyorlardı. Tek tek askerleri, yaşanılan için dövüştükleri ve bunun bir öldürme ya da ölme sorunu olduğu duygusu güdülüyordu. Ama bu duygular bile, devam etme isteğinin sürdürülmesi için yeterli olmazdı. Kaçacak olsalar vurulacaklarını da biliyorlardı; yine de bu güdüler bile bütün ordularda geniş ölçekli ayaklanmaların olmasını önleyemedi. Rusya’da ve Almanya’da bu ayaklanmalar, en sonunda 1917 ve 1918′deki devrimlere yol açtı. 1917′de Fransa’da, askerlerin ayaklanma yapmadıkları hemen hiçbir ordu birliği yoktu ve ancak Fransız generallerinin, bir ordu biriminin öteki ordu birimlerinde olan bitenleri bilmesine engel olmada gösterdikleri beceri sayesinde, bu ayaklanmalar, gerek toplu idamlar, gerekse askerlerin günlük yaşam koşullarında yapılan bazı iyileştirmelerle bastırıldı.
Savaşın olanaklılığıyla ilgili bir başka önemli etken, yetkeye duyulan çok derine yerleşmiş saygı ve huşu duygusudur. Askerler, geleneksel olarak, öyle eğitilmişlerdi ki, önderlerinin sözünü dinlemeyi, yerine getirmek için yaşamlarını vermeleri gereken ahlaksal ve dinsel bir yükümlülük olarak hissediyorlardı. Bu söz dinleme tutumunun, en azından ordunun önemlice bir bölümünde ve ülke içindeki halk arasında ortadan kakması, ancak siperlerde geçen yaklaşık üç ile dört yıllık bir dehşet yaşamından ve askerlerle halk, savunmayla hiçbir ilgisi olmayan savaş amaçları uğruna önderlerinin kendilerini kullan-, makta oldukları gerçeğini iyice kavradıktan sonra gerçekleşti.
Savaşı olanaklı kılan ve saldırganlıkla hiçbir ilgisi bulunmayan başka, daha karmaşık duygusal güdüler de vardır. Savaş, beraberinde kişinin yaşamıyla ilgili tehlikeler ve pek çok acı getirse bile, heyecan vericidir. Sıradan kişinin yaşamının sıkıcı, tekdüze ve serüvenden yoksun olduğu göz önüne alınırsa, savaşa girmeye hazır oluş, günlük yaşamın sıkıcı tekdüzeliğine bir son verme —ve kendini bir serüvene, gerçekte sıradan kişinin yaşamında geçirmeyi umabileceği tek serüvene— atma arzusu olarak anlaşılmalıdır.25
Savaş, bir ölçüye kadar, bütün değerleri tersine çevirir. Savaş, açığa vurulması gereken özgecilik ve dayanışma gibi derine yerleşmiş
25Ama bu etkenin abartılmaması gerekir, isviçre, İskandinavya ülkeleri, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerin oluşturduğu örnek, serüvencilik etkeninin, ülke saldırıya uğramadıkça ve hükümetlerin savaş çıkarmak için hiçbir gerekçeleri olmadıkça, bir halkın savaş istemesine neden olamayacağını açıkça göstermektedir.
insan tepilerini —barış zamanındaki yaşamın modern insanda yarattığı bencillik ve yarışma ilkelerinin dumura uğrattığı tepileri— özendirir. Sınıfsal farklılıklar, eğer varsa, önemli ölçüde ortadan kalkar. Savaş içinde, insan yeniden insandır ve sahip olduğu toplumsal konumun bir yurttaş olarak ona verdiği ayrıcalıklara bakmaksızın kendini seçkinleştirme şansı elindedir. Çok belirgin bir biçimde dile getirirsek: savaş, bans zamanında yaşamı yöneten adaletsizlik, eşitsizlik ve can sıkıntısına karşı dolaylı bir başkaldmdır ve bir askerin yaşamı için düşmanla dövüşürken, yiyecek, sağlık bakımı, barınak, giyecek için kendi kümesinin üyeleriyle dövüşmek zorunda olmadığı gerçeğinin gözden ırak tutulmaması gerekir; bütün bunlar, bir tür karşıt biçimde toplumsallaşmış sistem içinde sağlanır. Savaşın bu olumlu yönlere sahip olması gerçeği, uygarlığımız üzerine üzücü bir yorumdur. Sivil yaşam, serüvencilik, dayanışma, eşitlik ve ülkücülük öğelerini sağlasaydı, diyebiliriz ki, insanların bir savaşta dövüşmelerini sağlamak çok zor olabilirdi. Savaşta hükümetlerin sorunu, bu başkaldırıyı savaş amacına koşarak, bu başkaldırıdan yararlanmaktır; aynı zamanda katı disiplin uygulanarak ve halklarını yıkımdan koruyan çıkar gözetmez, bilge, yürekli kişiler biçiminde tanımlanan önderlere boyun eğme ruhu geliştirilerek, bu başkaldırının yönetim için bir tehdit haline gelmesine engel olunması gerekir26
Sonuç olarak, modern çağdaki büyük savaşlara ve eskiçağ devletleri arasındaki çoğu savaşlara engellenerek biriktirilmiş saldırganlık değil, askeri ve siyasal seçkinlerin araçsal saldırganlığı neden olmuştur. En ilkel kültürlerden en gelişmiş kültürlere kadar savaş sıklığında görülen farklılık hakkındaki veriler bunu ortaya koymaktadır. Bir uygarlık ne denli ilkelse, o denli de az savaşla karşılaşıyoruz (Q. Wright, 1965).27
Savaş sayısı ve yoğunluğunun teknik uygarlığın gelişmesiyle birlikte arttığı gerçeğinde de aynı eğilim görülebilir; savaş, güçlü bir yönetime sahip güçlü devletler arasında en yüksek, sürekli şefliğin bulunmadığı ilkel insanlar arasında en düşüktür.

*26 Savaş tutuklularına uygulanacak işlemleri düzenleyen uluslararası antlaşmalarda, bütün güçlerin, bir hükümetin «kendilerine ait» savaş tutuklularını yönetimlerine karşı aşılamasını yasaklayan madde üzerinde görüş birliğine varmaları bu açmazın ayırıcı bir özelliğidir. Kısacası, her bir hükümetin düşman askerlerini öldürme hakkına sahip olduğu, ama bu askerlerin ülkelerine olan bağlılıklarına son vermeye girişmemesi gerektiği konusunda görüş birliğine varılmıştır.

Toplam okunma (30819) Bugün(3) Son okunma tarihi (25 July 2014)

, , , , , , , , , ,

Yorum yaz

Arşivler