03
Kas
A » + | -

Füsun Altıok, Zeynep’e hamileyken, ilginç bir olay yaşar aile. Ergin Günce ile birlikte “Gerilla Savaşı ve Marksizm” adlı kitabı çeviren Füsun Altıok’un yerine, kitabın toplatılması ya da sorgu, hapis vb. ihtimaller düşünülerek, Metin Altıok’un adı yazılır kapağa çevirmen olarak. Oysa yabancı dil bilmez Metin Altıok.
Kitap, Zülfü Livaneli’nin Ekim Yayınları’ndan çıkar. Ne kitabın ne de çevirmenlerin başına bir şey gelir. Ama Metin Altıok’un babası Süleyman Altıok, İzmir’de bu kitabı okuduğu ve kahvede soran arkadaşlarına “Gelinim çevirdi aslında” dediği için gözaltına alınır.

Bergamalı Melahat Moral ve Süleyman Altıok’un ilk çocukları olan Metin Altıok, 1941 yılında, İzmir Karşıyaka’nın Alaybey mahallesinde doğar. Orta halli insanların yaşadığı, sahilinde çay bahçeleri, balıkçı tekneleri olan, içinden bir de tren yolu geçen Alaybey’de eski bir Rum evinde oturur aile.
Vaktiyle arka tarafındaki Rum kilisesinin papazının kaldığı bu evin büyük bir bahçesi vardır, içinde türlü çeşit meyve ağaçları… Bahçedeki kuyunun serinliğinde korunur yemekler. İçinde hazine olduğu rivayet edilen bu kuyu, Metin Altıok ve kızkardeşi Meral Altıok için, çocukluğun ilk gizemlerinden biridir. Epey bir araştırma yapar iki kardeş kuyu üzerine. Kuyu kadar evin bodrumundaki geniş kömürlük de önemlidir. Nitekim, burada gerçekleştirdikleri bir başka araştırma sırasında üzerinde eski Yunan figürleri olan kırık tabaklar bulurlar. Metin Altıok’un yaratıcılığı belki de ilk kez bu kırık tabaklar üzerine kurduğu hikayelere dökülür, sözlerle…


“Anneleri tarafından sevilmemiş çocuklar yazıyla filan uğraşırlar” diyen Çetin Altan’ın bu sözü Metin Altıok için de geçerli midir bilinmez ama, annesiyle ilişkisinin iyi olmadığı sır değildir. İleride şairin “Kötü annem, beni komşunun oğlu kadar seven” dizesine küskün bir iç çekiş olarak geçecektir Melahat Hanım’ın sevgisizliği ya da oğluna yetmeyen sevgisi…
Altıok, “Sarıl Bana” adlı şiirinde de altını çizecektir anneli annesizliğinin:
“Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ / Sevgiler bekliyor sürekli senden./ İnsanın bir yanı neden hep eksik / Ve o eksiği tamamlayalım derken,/ Var olan aşınıyor azar azar zamanla / Anamın bıraktığı yerden sarıl bana.”

KAZANDA KAYNATTILAR
Erkenden bıraktığı o yerde, annesi ‘sevgisizliğin’ ilk imgesi olarak geçer şairin kişisel tarihine. Çocuklarıyla şefkat ilişkisi kurabilmiş bir kadın değildir Melahat Hanım: Eşinin yumuşak başlılığı karşısında otoriter tarafı ağır basan, aynı nedenle hırçınlaşan, maddi zorlukların getirdiği gelecek kaygıları içinde giderek katılaşan ve tüm bunların acısını biraz da çocuklarından çıkaran, zor bir kadın.
Çocuklardan biri de Metin Altıok olunca; inanmadığı hiçbir şeyi yapmayan, aklının yatmadığına itiraz eden, bu uğurda inadını sakınmayan, dikbaşlı… Gerisi malum; bir takunya teki ve ‘yer misin, yemez misin’… Sonuç aynı ama, 52 yıllık yaşamında canı ölesiye yansa da bildiğinden şaşmayan bir Metin Altıok, 7’sinde neyse 70’inde de o (olmasına izin verilmeyen)…
O yıllarda da, ileride tüm şiirine hakim olacak acı yanıbaşındadır Altıok’un. Hatta kimi zaman fiziksel boyutlarda… Arkadaşı Mehmet Taner’e anlattığı trajik hikayede olduğu gibi. Ki bu hikaye, şairin sonu düşünerek okunduğunda söylenecek söz bırakmaz insana: “‘Biliyor musun, beni kaynar kazanda kaynattılar’ dedi Metin Altıok birden. Yüzü karmakarışıktı… Küçücük bir çocukken, İzmir taraflarında, annesiyle babası tarladaki işleriyle meşgulken, bir ağacın altına bırakmışlar onu. O yaz sıcağında, bir akrep tarafından sokulmuş: Akrebin zehrini alsın diye, çevredekiler, ateşin üzerine koydukları bir kazan dolusu suya sokup, suyu kaynatmışlar… Gözyaşlarına boğulmuştu, ‘Küçücük yahu, daha küçücük bir beden suda kaynatılıyor, düşünsene’ demişti.”
Neyse ki baba Süleyman Altıok vardır mutsuz ailenin denge unsuru. (Altıok soyadına Atatürk ile karşılaştığında yakasında gördüğü altı oktan esinlenerek, Süleyman Bey’in babası karar verir. Bütün aile oylarını CHP’ye kullandığı halde bu kararda asıl neden Atatürk’e saygı ve sevgidir.) Eşi ne kadar sevgisizse, Süleyman Bey’in de bir o kadar sevgi fazlası vardır. Eksikliği ölüme eş… Zaten şiir de bunu işaret ederek sürer: “Kötü annem, / Beni komşunun oğlu kadar seven, / Yok olan babamdı belki / Ölüm tutkumu pekiştiren…”

ÇIRAKLIK DÖNEMİ YOK
Metin Altıok’un kişilik oluşumunda ve entelektüel gelişiminde babasının yeri önemlidir. Edebiyatla ve sanatla kurduğu ilişkinin ilk ilmeğini de babası atar kuşkusuz. Mektep medrese görmemiş bir matbaa işçisidir Süleyman Altıok. Ama aynı zamanda kendisini yetiştirmiş, kültürlü, aydın bir adam. Oğlunun bilgeliğinin kaynağı da Süleyman Bey’dedir aslında. Hayata bakışıyla, özüyle, sözüyle. Sevgiye güveni de katıp, ileride oğluna, benzer bir babalığı miras bırakacaktır.
Linotip operatörü olarak çalışan Süleyman Bey, matbaada Milli Eğitim Bakanlığı’nın klasiklerini dizerken tutulur edebi- yata. Bu tutku da bulaşıcıdır; babadan oğula…
Demokrat İzmir ve Ege Ekspres gazetelerini dizen Süleyman Altıok daha sonra kendi matbaasını kurar, İstikamet Gazete ve Matbaacılık adıyla. Günlük siyasi bir gazete olan İstikamet gazetesini çıkarır.
Babasıyla nefes alan Metin Altıok, tavan arasındaki odasında, evdeki mutsuzluktan uzak bir dünya kurar kendine. İlk resimlerinin, ilk dizelerinin kağıtla buluştuğu yer olur odası. Tabaklara gül desenleri çizer. Odanın içinde dolaşarak yüksek sesle şiirlerini okur. Bazen çizgiyle bazen de şiirin canının çektiği kelimenin arayışıyla saatler geçirir o odada. Belki de ustalık öncesine denk düştüğünden bu çocukluk ve gençlik saatleri, yıllar sonra ilk şiir kitabını çıkardığında ‘çıraklık dönemi olmayan şair’ denecektir kendisine.

SEVSEM SANA YAZIK…
Alaybey İlkokulu’nun ardından Karşıyaka Lisesi’ne başlar Metin Altıok. Edebiyat öğretmeni Belkıs Zincirkıran ve resim dersine giren ressam Şerif Bigalı’nın dikkatini çeker kısa sürede. Her ikisi de, kalemi hem resime hem şiire yatkın bu parlak genci sevmekle kalmaz yönlendirir. Yeteneğinin tavanarasından gün yüzüne çıkmasında ve gelişmesinde bu iki değerli hocanın hakkını Altıok da teslim eder.
İyi de bir çevre kurmuştur kendisine. 4-5 kişilik arkadaş grubu, sıradışı, kitapların dünyasını fark etmiş zeki çocuklardan oluşmaktadır. Edebiyat, siyaset ve felsefe üzerine uzun sohbetleri olur. Türkiye’yi kurtarmaya çalışır Altıok ve arkadaşları…
Çok çalışkan bir öğrenci olduğu söylenemez Metin Altıok’un. Ama zekidir; yaşının üstünde bir donanıma sahiptir. İlgi duyduğu alanlarda yaptığı okumalarla edindiği birikim, farklılığını daha da belirginleştirir.
Sosyal bir öğrenci olması da okul hayatını kolaylaştırır. Tiyatro ve edebiyat kollarında yaptığı çalışmalarla sivrilir; şiir ödülleri düzenler, tiyatro oyunları sahneye koyar. Sesinin güzel olması da cabasıdır. Şiirinde ve resminde kendini gösteren sağlam duygu, söylediği alaturka şarkılarda ve türkülerde sesine de yansır. İleride, dost meclislerinde ve kurduğu ailede dinleyenin aklından çıkmayacaktır bıraktığı hoş sada… Aynı Metin Altıok için klasik müzik de bir başka vazgeçilmezdir. ‘60’ların başı için plaklardan oluşan, hayli iyi bir klasik müzik arşivi vardır.
Edebiyat denince; Nazım Hikmet, Behçet Necatigil, Ezra Pound, Hemingway, Langsten Hughes, Lorca, Rus klasikleri ve özellikle Dostoyevski en sevdikleri arasındadır.

TEK İHTİYACIN DİSİPLİN
İlk aşkı da Karşıyakalı bir güzel… Hep o aynı duyarlı, zarif Metin Altıok: “Bu ham dünyada zoraki bir söz gibi sevgim / Sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin”… Türk edebiyatının en güzel ve en acılı aşk şiirlerinin şairi, ‘sevmese kadınların belki de gerçekten incineceği’; ilk aşkı için de yazar elbet. Ama vermez.
Liseyi bitirdiğinde eğitim almak istediği alanı belirlemiştir Altıok: Felsefe okuyacaktır. Bunda lise yıllarında yaptığı felsefe okumalarının etkisi büyüktür kuşkusuz. Ne var ki, dönemin puanlama sistemi nedeniyle dilediği bölüme giremez, yedek listede kalır. Puanı Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Hintoloji bölümüne yeter. Üç ay bu bölümde okur. Resme olan yeteneğiyle Sanskrit alfabesini o kadar güzel yazar ki, daha okulun başlarında asistanlık teklifi alır; hatta kendisine başarılı bir asistan olursa Hindistan’a gönderileceği vaat edilir. Ama yine aynı Metin Altıok; ne istediğini bilen, vazgeçmeyen… Kontenjan açılır açılmaz felsefe bölümüne aldırır kaydını.
Bu arada çıkardığı İstikamet gazetesinde devrin iktidarına muhalif yazılar yazan babası Süleyman Altıok, Demokrat Parti’nin İçişleri Bakanı Namık Gedik tarafından Ankara’ya çağırılır. Göze batan bir insan olduğu ve dikkat çektiği söylenir. Bu da yetmez, Altıok soyadını Altınok olarak değiştirmesi istenir. Melahat Hanım karşı çıksa da, aile soyadında ısrar eder. Ne var ki, ağır bir bedel ödenir Altıok soyadı için: Devletin, matbaaya tahsis ettiği kağıt kesilir! İflas eder Süleyman Bey. Alaybey’deki ev satılır, borçlar ödenir. Aile Karşıyaka’ya taşınır.
1963’te üniversiteye başlayan Metin Altıok, Türkiye’nin önde gelen felsefecilerinden, döneminin efsanevi hocası Nusret Hızır’ın öğrencisi olur. Nusret Hoca, Altı-ok’a hayatının uyarısını yapar: “Bir felsefeciye asıl gerekenler muhakeme, sorgulama, eleştirel zeka ve merak; hepsi sende fazlasıyla var. Tek ihtiyacın olan biraz disiplin”.
Ne var ki tam sekiz yılda bitirir Altıok üniversiteyi. Bütün hasletlerine ve zehir gibi zekasına rağmen, birçok yetenek gibi kendini disipline etme konusuyla başı hoş değildir. Üçüncü sınıfa geçerken yapılan sınavı vermesi epey zaman alır. Mezuniyet için tek dersten uzun süre bekler. Bütün bu talihsizliklerle uç uca eklenir o sekiz sene.
1963-1971 arasında devam eden üniversite yıllarında da, lisede olduğu gibi, farklı ve entelektüel bir arkadaş grubu vardır. Okula başladığı yıl tanıştığı Füsun Akatlı da bu grubun içindedir. İlk yıl her ikisinin de flörtleri olur; arkadaştırlar yalnızca. Giderek dostluğa evrilir bu arkadaşlık; ortak ilgi alanları öyle çoktur ki… Zaman içinde ilişkileri renk değiştirmeye başlar. Başlangıçta Metin Altıok’a bir kardeş gözüyle bakan Füsun Akatlı, bu rengarenk, olağanüstü birikimli genç adamın bitmek bilmeyen farklılıklarını ve kendisine olan ilgisini gördükçe durum değişir. Edebiyat, çöpçatanlık yaptığı en büyük aşklardan biri olan Metin – Füsun Altıok aşkıyla, kendi tarihine bir kez daha geçer…
O yıllarda Metin Altıok’un ailesinin durumu yaşanan iflas sonrası hayli kötü durumdadır. O kadar ki, Altıok’un kardeşi Meral Hanım bu nedenle üniversiteye gönderilemez. Metin Altıok, Mithat Paşa Caddesi’ndeki İzmir Lokali’nde kalmaktadır. Füsun Akatlı ise aynı caddede ailesiyle birlikte bir apartman dairesinde. Ama aşk bu. Onlar kararlıdır. Kimseden yardım almadan kendi paraları ile evleneceklerdir.
Metin Altıok, evlilik hazırlıkları için gereken parayı denkleştirmek için Akatlı’nın babasının müdür olduğu Kızılay Genel Müdürlüğü’nde memur olarak işe başlar. Füsun Akatlı da yaz tatillerinde İmar İskan Bakanlığı’nda çalışır. Biraz para biriktiren çift, 1966 yılının temmuzunda evlenir.
İlk evleri Sakarya Caddesi’ndeki Kızılay lojmanında bir dairedir. Ankara’nın kuruluşunda bürokratlar için yapılmış, yüksek tavanlı, kapı numarası eski harflerle yazılmış bir bina. Mütevazı evlerinde, birkaç parça eşya; portatif bir pikap, Metin Altıok’un plakları ve henüz 20’li yaşlarının başındaki bir çift için hayal bile edilemeyecek kadar zengin bir kütüphane!

ADI MENEKŞE Mİ OLSA?
Bu ilk evde 6 ay oturur Füsun – Metin Altıok çifti. Ne var ki evin ciddi bir ısınma problemi vardır. Bir sabah -4 derecede mantosuyla yataktan kalkan Füsun Altıok’un ani kararıyla ilk kaloriferli evlerine taşınırlar. Balkonunda civciv besleyen, menemeni içine ekmek banarak yiyen, defne yapraklarıyla balık pişiren, kafayı bulduğunda güzel sesiyle türküler söyleyen mutlu bir Metin Altıok vardır o yıllarda.
Evdeki yemek masasını aynı zamanda çalışma masası olarak kullanır Metin Altıok. Resim çalışmalarına devam eden şair, bir yandan da küçük heykeller yontar. Her an her yerde şiir yazabilen biridir. Beklenmedik bir anda “Bak sana ne okutacağım” diyerek bir sigara paketinin yaldızlı kağıdına ya da peçeteye kimbilir nerede, ne zaman karaladığı bir şiirini çıkarabilir cebinden, çantasından, çekmecesinden… El yazısı ‘inci gibi’ tabir edilen cinstendir; özenli ve okunaklı… İçtikten sonra kaleme aldıklarında biraz titrer harfleri ama yine aynı düzen ve tertip dikkat çeker.
Şiirleri, el yazısıyla ya da onun deyişiyle söyleyecek olursak ‘pirinç yazısı’yla temize çekip dosyalar halinde arşivler. Daktiloyla yazılmış şiirlerini kendisi ciltleyip kütüphanesine yerleştirir.
Altıok, aynı yıl, 1966’da Çetin Sipahi ile ilk sergisini açar Fransız Kültür’de. Burada 2-3 resmi satılır. Eline geçen para dört aylık maaşı kadardır. “Dört ay sonra iş bulu-rum” diyerek Kızılay’dan istifa eder. Asıl derdi resim yapmak, şiir yazmaktır. Zaten parayla başı hiçbir zaman hoş olmamıştır.
Evlilikleri ikinci yılını doldurmadan ilk ayrılıklarını yaşarlar. Altı ay ayrı evlerde otururlar. Ne var ki, büyük ve tutkulu bir aşktır onlarınki. Öyle ha deyince ayrılınamayacak türden. Barışırlar.
Füsun Altıok artık Dil Tarih’te asistandır, Metin Altıok ise hâlâ öğrenci. Henüz yeni barıştıkları dönemler… Füsun Altıok, okulun koridorunda derse girmeden önce müthiş haberi verir kocasına. Bir bebekleri olacaktır. Sevinçten ne yapacağını bilemeyen Metin Altıok, bir saat kadar ortadan kaybolur. Elinde hercai menekşelerle döndüğünde eşinin yanına “Acaba” der, “Adını menekşe mi koysak?”
1968’de, Metin Altıok’un “erken olmuş yemişim, dalımın yaralısı” dediği Zeynep gelir dünyaya; annesiyle babasına, yeryüzünün bütün hercai menekşelerini beraberinde getirmiştir. Öyle bir mutluluk! Yeniden çiçeklenir hayatları, tutkulu aşkları…
Kızına çok düşkün bir babadır Altıok. Sırf o iştahla, eğlenerek yesin diye sabah kahvaltılarında ekmek dilimlerine zeytinden gözler, reçelden ağız, düdük makarnadan burun yapar. Ona sonbahar yapraklarından masa örtüsü hazırlamayı öğretir.
Küçücük bir kız çocuğuyken bile ona hep ‘yetişkin’ muamelesi yapar. Kızını resimle, kitaplarla tanıştırır. Birlikte gittikleri Ankara’nın ünlü meyhanesi Tavukçu’da sıkılmasın diye şablon resimler yapıp önüne koyar Zeynep’in, içini boyaması için. Baba kızın birlikte gittikleri bir diğer mekan da Toplum Kitabevi’dir. Orada da gelen gidenle sohbet eden Altıok’un yanı başındadır Zeynep. Adı Zeynep’tir ama bazen Zozimma Zoziterato bazen Zapotek bazen Zozo…

İLK KİTAP 1976’DA…
Ve 12 Mart… Evlerin arandığı, pek çok arkadaşının hapse girdiği bu dönem, aynı şeylerin kendi başına da gelme ihtimali derinden etkiler Metin Altıok’u; şiirine girmese de içindeki yoğun acıya ve isyana sızar bir şekilde. Deniz’lerin ve diğer gençlerin inancı ondaki yerini bulur. Bu dönem resimlerine yansır. Kızıldere katliamını bir seri ile resmeder Altıok. Özel bir teknik ile kartondan oyarak ve mürekkeple çevresini boyayarak yaptığı bir darağacı serisi gelir sonra. Bu serilerdeki resimlerin çok azını satar, kalanını armağan eder.
O kuşağın içinde yetişmiş, olağandan biraz daha fazla duyarlı biri olarak yaşadığı acının yükünü hep içinde taşır Metin Altıok, hazmedemez.
12 Mart’a doğru giden baskı döneminde Füsun Altıok, Zeynep’e hamileyken, ilginç bir olay yaşar aile. Ergin Günce ile birlikte “Gerilla Savaşı ve Marksizm” adlı kitabı çeviren Füsun Altıok’un yerine, kitabın toplatılması ya da sorgu, hapis vb. ihtimaller düşünülerek, Metin Altıok’un adı yazılır kapağa çevirmen olarak. Oysa yabancı dil bilmez Metin Altıok.
Kitap, Zülfü Livaneli’nin Ekim Yayınları’ndan çıkar. Ne kitabın ne de çevirmenlerin başına bir şey gelir. Ama Metin Altıok’un babası Süleyman Altıok, İzmir’de bu kitabı okuduğu ve kahvede soran arkadaşlarına “Gelinim çevirdi aslında” dediği için gözaltına alınır. Narlıdere Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından hakkında soruşturma açılır; bir ay hapis yatar.
Metin Altıok’un şiir dehasını fark eden, o herkesten gizlenen şiirlerin ilk birkaç okurundan biri olan Füsun Altıok’un bütün ısrarına ve desteğine rağmen uzun yıllar bekler Metin Altıok. Nihayet 1976’da sona erer bu bekleyiş. İlk kitabı “Gezgin” Dost Yayınları’ndan çıkar. 1978’de ikinci kitabı “Yerleşik Yabancı” ise Yeni Ankara Yayınları’nca basılır.
Bu arada Soyut, Türkiye Yazıları, Oluşum, Halkın Dostları dergilerine yazılar yazmaktadır. Fahir Aksoy’la birlikte Köken adlı bir dergi çıkarırlar. Birkaç oyun ve kısa radyo oyunları kaleme alır. 1979’da Türkiye Yazıları dergisinde “İkili Av” adlı tiyatro oyunu basılır. Aynı yıl “Su Damlası” adlı çocuk oyunu TRT 2’de yayınlanır. Şairin başka oyunları da olduğu düşünülüyor ama ne yazık ki kayıp…
Gençliğinden beri siyasete yakın duran Metin Altıok, üniversiteyle birlikte sosyalist düşünceyi benimsemiştir. Türkiye İşçi Partisi’nde 1968’e kadar Mehmet Ali Aybar çevresindeki siyasi hareketin içinde yer alır. Çekoslovakya’nın işgali nedeniyle Türkiye İşçi Partisi ile görüş ayrılığına düşünce Aybar ile birlikte ayrılırlar.
Daha sonra Bağımsız Türkiye Sosyalistler Birliği içinde yer alan Metin Altıok, Hasan Hüseyin ile Forum dergisinin çıkarılmasında aktif rol alır. Bu dönemde yakın çevresinde kendisi gibi sosyalist arkadaşları arasında Zülal Aksoy, Doğu Perinçek, Cenan Bıçakçı, Alev Ateş, Turhan Salman, Uğur Cankoçak sayılabilir. Aynı dönemde sanat çevresi de hayli geniştir. Ataol Behramoğlu, Zülfü Livaneli, Ahmet Say, Sinan Fişek, Tomris Uyar, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Özdemir İnce, Fethi Naci, Mehmet Taner, Abdullah Nefes, Selahattin Hilav, Oruç Aruoba, Bilge Karasu, Ömer Uluç yakın arkadaşları arasındadır. Hayatını etkileyen yaşça büyük dostları da vardır: Nezihe Meriç, Ruhi Su, Abidin Dino ve Nusret Hızır.

“Gözünüze yaş düşerim…”Filiz Aygündüz (Milliyet-18.7.2008)

Toplam okunma (11123) Bugün(8) Son okunma tarihi (02 September 2014)

, , ,

2 Responses to “Metin Altıok: “Bu ham dünyada zoraki bir söz gibi sevgim / Sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin””

  • eylem acar

    bir şair ve hayatımın şairi metin altıok…

  • gülay koçak

    yaşamıma anlam katan üstadım… saygıyla, gözüm yaşıyla,hasretle …

Yorum yaz

Arşivler