1968′de Avrupadaki işçi örgütlerinin kurduğu “Avrupa Türkiyeli Toplumcular Federasyonu” bünyesinde 1973 yılının Ocak ayında kurulan korodur. 1974 yılının temmuzunda bir taş plak doldurmuşlardır, tek kayıtları bu taş plaktır. Koro türkiye’den siyasi nedenlerden dolayı ayrılmış olan ve Avrupaya işçi olarak göçmüş kişilerden oluşmaktadır. Koro dünya devrimci marşlarının türkçe çevirilerini ve Nazım ve Ahmed Arif şiirlerinin bestelerini de yorumlamışlardır.
Mülkiyet,aklın ve adaletin temel kavramlarına en iyi oturan kurumlardan biridir; bununla birlikte mülkiyet bazı yazarlar tarafından tartışma konusu yapılmış ve bu onlara belirli bir ün kazandırmıştır.
İnsan türünün deneyine dayanan yöntem burada daha kesin sonuçlara götürmektedir. Nasıl din, mülkiyeti gelişmiş toplumlarda kendiliğinden belirli derecede bir uygarlığı kurmuş ise mülkiyet de toplumsal düzenlemenin ikinci temelini oluşturmuştur. Mulkiyet çok değişken biçimler altında oluşmasına rağmen belli başlı iki tipe dayanmaktadır: kollektif olarak sahip olma ve bireysel olarak sahip olma.
Eski rejimin yönetimleri, din için olduğu gibi mülkiyet için de bireyin özgürlüğüne küçük bir pay bırakmışlardır; menkul mülkiyetinin ve özellikle paranın, giysilerin, silahların, çalışma araçlarının açık kişisel niteliğini görmemezlikten gelmemişler, ama çoğu zaman toprağın bölünmemiş mülkiyetini çalışandım topluluklarına vermiştir.
Aksine modem toplumlar ve özellikle üstünlükleri ve batırılan ile en çok ayırdedilebilenler, gitgide her tür mülkiyete kişi kişisel nitelik vermeye yönelmektedirler. Bu biçimiyle, mülkiyetçi çalışmanın ve tasarrufun yani özellikle insan tülünün refahının dayandığı bu iki erdemin ödülü olarak kabul etmişdir.Çoğunlukla Batı’nın toplumları, Ortaçağ’dan beri Rusya’da ancak 1863′de kurulan bu rejimi uygulamaktadırlar. Diğer taraftan mülk sahiplerine daha büyük bir eylem serbestliği vermeye başlamışlardır. Günlük deneyime göre, mülkiyet, mülk sahibinin ondan kendi arzusuna göre yararlanmakta ve onu yönelimin hiçbir müdahalesi olmadan devretmekte özgür olduğu oranda daha verimli hale geliyor. Ve kamuoyunun birinci sıraya koyduğu toplumsal kuruluşlar aynntılanyla incelendiği zaman, genelde bunların mülkiyeti özgür ve bireysel hale getirmede en başarılı olan kuruluşlar olduğu saptanmaktadır.
Romeika romalıların dili manasına gelmektedir. Doğu karadeniz yerli halkı, Rumcayı, doğu Roma İmparatorluğu’nun resmi devlet dili olması sebebiyle Romeika olarak anmıştır. Romeika, zamanla eski yerli dilleri bünyesine katmış, Osmanlı İmparatorluğunun bölgeye tamamen hakim olmasının ardından etkinliğini yavaş yavaş yitirmiş olsada tamamen ortadan kalkmış değildir. Günümüzde bölgede kullanılan halk dilinde bu Romeika dan ör. Lazcada* kalmış pek çok kelime bulunmaktadır.
Hint – Avrupa dil ailesinden Yunanca’nın Attic dialektiğinde bir dil adı olup günümüz-de Trabzon’un Tonya (17 köyden 6’tanesi), Sürmene (31 köyden 6’sı [Köprübaşı il-çesi]), Çaykara (21 köyden 17’si), Der-nekpazarı (13 köy), Uzungöl (6 köy) (Mackridge, 1987: 115-116 ) ve Maçka ilçelerinin bazı köylerinde sayısı ve köy içinde konuşma oranı tespit edilmemiştir. Maçka ve bazı kuzey Gümüşhane köylerinde mübadele öncesi doğan ve bu dili konuşanların çoğu ölmüş ve genç kuşaklara aktarılamamıştır.
1923 mübadelesinin ardından Karadeniz’li Rumların göç ettiği, Kuzey Yunanistan, Atina’nın kenar mahalleleri ve Selanik ili çevresinde (200.000 kişi -1993 Johnstone), Osmanlı dönemi ve sonrasında Karadeniz’li Rumların göç ettiği Gürcistan, Kırım ve Stalin döneminde sürüldükleri Azerbaycan, Kazakistan’da Hristiyanlar tarafından halen konuşulmaktadır.
——————-
*Lazca (Lazca: Lazuri / ლაზური), Türkiye’nin Doğu Karadeniz kıyı şeridinde Rize ilinin Pazar ilçesinde bulunan Melyat Deresi’nden itibaren ve Gürcistan’ın Türkiye’ ile paylaştığı Batumdaki Sarp köyüne dek yaşayan Laz halkı tarafından konuşulan ve eski Kolhis dilinin devamı olduğu sanılan, Zanik bir Kafkas dilidir.
Domuz Gribi Domuz gribi, normalde domuzlarda görülen A tipi grip virüsünün yol açtığı öksürme ve hapşırma yoluyla bulaştığı düşünülen bir solunum yolu hastalığıdır. Belirtileri normal gribe benzeyen bu hastalıkta, mendil kullanmak ve elleri gerektiği şekilde yıkamak gibi hijyen önlemleri virüs kapma riskini azaltıyor. Hastalığın Kaynağı Hastalığa grip virüsünün normalde domuzları etkileyen ancak zaman zaman insanlara da bulaşan bir tipinin dönüşüm geçirmiş halinin yol açtığı düşünülüyor.Bu virüs alışıldık mevsimsel grip salgınlarına yol açan tipin, normalde domuz ve kuşları etkileyen türden genetik malzeme içerecek şekilde dönüşmüş hali olduğu düşünülüyor. Şu anda varolan aşıların bu virüs tipine karşı ne kadar etkili olacağı bilinmiyor.Yetkililer Meksika’da ölümle sonuçlanan vakaların genç yaşta insanlar olduğuna dikkat çekiyor. Grip virüsünün bilindik tipi daha ziyade çocuklar ve yaşlılara yönelik ciddi bir tehdit oluşturuyor(du).
Dünyada durum
Domuz gribi hastalığını kontrol altına almanın artık mümkün olmadığını açıklayan Dünya Sağlık Örgütü, alarm seviyesini beşinci dereceye yükseltmesi; en az iki ülkede görülen, insandan insana bulaşan vakalar olduğu, güçlü ve yakın bir salgın tehlikesi uyarısı anlamına geliyor.
(*)
150′den fazla kişinin hayatını kaybettiği Meksika’da, her yıl binlerce kişi ziyaret ettiği arkeolojik kalıntıların bulunduğu bölgelere giriş yasaklandı .
Başkent Meksiko City’deki restoranların da sadece paket servis yapmasına izin veriliyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinde de acil durum ilan edildi.
Başkan Barack Obama hastalığa karşı önlemler için Kongre’den bir buçuk milyar dolar ek kaynak istedi.
Bu arada, İsrail ve Yeni Zelanda gibi dünyanın iki ayrı köşesinden yeni domuz gribi vakaları haberleri geldi.
Uzmanlar, virüsün domuz etiyle bulaşmadığını söylese de, hastalığın yayılmasıyla birlikte, bazı ülkeler Meksika’dan domuz eti ithalatını yasakladı.
Meksika’da yetkili makamlar domuz giribinden öldüğü düşünülen kişilerin sayısının 159′a yükseldiğini açıkladı.
Bu ölümlerin 20′sinin domuz gribinden kaynaklandığı kesinleşti.
Sağlık Bakanı Jose Angel Cordova, ölenlerin tümünün 20 ile 50 yaşları arasında olduğunu söyledi.
Ortaya çıkan son vakalar genel olarak gençler arasında yayıldığı belirtiliyor.
Açıklamaya göre ülkede 1,500′ü aşkın şüpheli vaka da halihazırda gözlem altında bulunuyor.
Meksika dışındaki tüm domuz gribi vakaları ise ya orta dereceli bir seyir izliyor ya da tamamen iyileşmiş durumda.
BM Gıda ve Tarım Örgütü’nden bir ekip Roma’dan Meksika’ya giderek hastalığın domuz çiftliklerine yakın bölgelerde yayıldığı söylentilerini yerinde araştıracak.
Örgütün Veteriner işlerinden sorumlu üst düzey yetkilisi Joseph Domenech, şu ana kadar domuzlarla doğrudan temastan kaynaklanan bir vakaya rastlamadıklarını ancak bu ihtimalin tümüyle dışlanamayacağını söyledi.
——————– *Birinci Derece: Hayvanlar arasında bulaşan ama insanlara bulaşmayan virüsler.
İkinci Derece: Hayvanlardan insanlara bulaşan grip virüsü. Potansiyel salgın tehdidi.
Üçüncü Derece: Belirgin bir biçimde insandan insana geçmeyen, bazı bölgelerde ve insanlarda rastlanan grip türü.
Dördüncü Derece: İnsandan insan geçtiği doğrulanmış ve toplumsal düzeyde yayılabilen vakalar. Salgın riskinde belirgin bir artış.
Beşinci Derece: En az iki ülkede görülen, insandan insana bulaşan vakalar. Güçlü ve yakın bir salgın tehlikesi uyarısı.
Altıncı Derece: Virüsün başka bir ülkede farklı bir bölgede ortaya çıkıp yayılması. Sürmekte olan küresel bir salgın.
Acapella, Afrika dilleri, Arapça, Balkan dilleri, Cingenece/Gypsy, Enstrümantal, Ermenice, Arapça, Kürtçe, Türkçe bir çok dilde şarkılar ve oyun havalarını aşağıdan dinleyebilirsiniz.
Bayrampaşa Cezaevi’nde 2000 yılında düzenlenen “Hayata Dönüş” katliamında 167 tutuklu ve hükümlü hakkında açılan dava zaman aşımı nedeniyle düştü.
2000 yılında 55 tutsağın yaşamını yitirdiği operasyon hakkında görülen davada, Adalet ve İçişleri Bakanlığı ile Hazine’nin müdahil olma talebi görüşüldü. Avukat Timuçin Üzel’in Hazine vekili olarak Adalet ve İçişleri Bakanlıkları adına duruşmaya katılma talebinde bulunduğu ve bir dilekçe sunduğu ifade edilirken, tutsaklar ve avukatlar, kendilerine saldıranların ve hapishane malına zarar verenlerin İçişleri Bakanlığı olduğunu, dolayısıyla Adalet Bakanlığı’nın uğradığı zararın hesabını buraya yöneltmesi gerektiğini söyledi.
Sanıklardan Ercan Kartal, Adalet ve İçişleri bakanlıkları ile Hazine’nin davaya katılma talebine karşı çıkarak, “Hapishaneyi iş makineleriyle yakan yıkan hükümetin kendisidir. Bu yüzden davaya katılmaları doğru değildir” dedi.
‘Hükümet hem saldıran hem davacı’
Sanık Mehmet Ali Ayhan, olayın üzerinden 9 yıl geçtiğini ifade ederek, Adalet ve İçişleri bakanlıklarının daha önce neden davaya katılma talebinde bulunmadığını sordu. Ayhan, “Cezaevindeki yataklar ile duvarlar Adalet Bakanlığı’na bağlıdır. Bunları yakan ve yıkanlar ise İçişleri Bakanlığı görevlileridir. Bu nedenle duruşmaya katılma taleplerinin reddedilmesini istiyorum” dedi.
Sanık Mehmet Kulaksız, olaylarda asıl suçlunun İçişleri Bakanlığı olduğunu öne sürerek, “Olaylar sırasında mahkumlar katledilmiş, diri diri yakılmış, bombalanmış ve şimdi bakanlık gelmiş bizden duvarın, ranzanın hesabını soruyor. Hesap vermesi gereken varsa, o da İçişleri Bakanlığı’dır” dedi.
Sanıklar Ercan Kartal ve Nursel Demirdöğücü’nün avukatı Taylan Tanay, aradan 9 yıl geçtikten sonra Adalet ve İçişleri bakanlıklarının davaya katılma taleplerini “kötü niyetli” bulduklarını söyledi.
Avukat salonu terk etti
Savunma Avukatı Ömer Kavili, duruşmaya katılan Kartal, Şimşek ve Kulaksız’ın ayakkabılarının olmadığını ve ayrıca çorabı da bulunmayan Kulaksız’ın ayağının kanlar içinde bulunduğunun tutanaklara geçirilmesini istedi.
Kavili, “Adil yargılama kurallarının uygulanmadığı, mantık kurallarının yok edildiği, Ortaçağ’daki toplu suçlama metodunun kullanıldığı böyle bir faaliyeti adil yargılama hakkının çiğnenmesi olarak gördüğümüzden bu suça iştirak etmeyeceğiz” dedi.
“Kişisel ahlak ve onurumuz ve avukatlık meslek kurallarımız adına bu duruşmayı terk ediyorum” diyen Kavili, salondan çıktı. Talepler hakkında kararını açıklayan Hakim Belen, Adalet ve İçişleri bakanlıklarının davaya katılma talebini reddederken, daha önceki duruşmalarda verilen ara kararların tamamını da iptal etti.
Savcının silahları sanıkların kullanıp kullanmadığının belirlenemediğini ve bu nedenle eylemin “topluca cezaevi idaresine isyan suçu” oluşturabileceğini söyledi. Demir olağanüstü ve olağan zaman aşımı sürelerinin dolduğunu hatırlatarak davanın düşmesini talep etti.
Savunma avukatlarının ve Savcı’nın mütalasının ardından davayı karara bağlayan Hakim Ali Belen, “topluca silahlı isyan” suçunu işledikleri iddia edilen sanıkların yargılanmalarında, emanete kayıtlı silahları kullanıp kullanmadıklarının açık bir şekilde anlaşılamadığını belirterek, bu nedenle suçun, eski TCK’nın 304/1-2. maddelerince düzenlenen “cezaevi idaresine karşı toplu isyan” olduğuna hükmetti. Mahkeme, bu suç için öngörülen 7 yıl 6 aylık olağanüstü dava zaman aşımı süresinin 19 Haziran 2008’de dolduğuna işaret ederek, açılan kamu davasının tüm sanıklar yönünden ayrı ayrı düşürülmesini kararlaştırdı.
Tanay: Müvekkillerimin aklanma hakkı ellerinden alındı
Sanık avukatlarından Taylan Tanay, duruşmanın ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, müvekkillerinin aklanma haklarının ellerinden alındığını belirtti. “Beraat kararının söz konusu olduğu hallerde başka bir kararın verilemeyeceği” maddesini hatırlatan Tanay, “Biz de müvekkillerimiz hakkında derhal beraat verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Gerekçeli karar tarafımıza tebliğ edildikten sonra dosyayı Yargıtaya temyize götüreceğiz. Ayrıca, adil yargılama hakları ihlal edildiği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuracağız” dedi.
19 Aralık 2000 tarihinde 19 cezaevi ile birlikte Bayrampaşa Cezaevi’ne de saldırı düzenlenmiş, saldırıda 28 tutuklu yaşamını yitirirken, 55 tutuklu yaralanmıştı. Katliamın ardından jandarmalar ve cezaevi yetkililerinden oluşan toplam bin 615 kamu görevlisi hakkında, “kişiye kötü muamele yapmak”, “görevi kötüye kullanmak” ve “görevi ihmal” suçlarından 1 ile 6 yıl arasında değişen hapis cezaları istemiyle açılmıştı.
“Bir kentte dolaşırken yüksek duvarlar göremiyorsan bil ki orada toplum yararı özel mülkiyete feda edilmemiştir.”
İnsanlığın toprağı işleyerek üretim yapmayı öğrenmesiyle özel mülkiyet ilişkilerini geliştirmesinin birlikte oluşmuş sosyolojik gerçekler olduğu bilinmektedir. İnsan toprak üzerinde üretim(tarım) yapmaya başladığında yerleşik hayata geçmek zorunda kaldı. Çünkü tarımsal etkinlik belirli bir toprak parçasına bağlıydı ve sürekli bir bakım ve gözetim gerektirmekteydi. Ayrıca insan kısa zamanda bu yaşam biçiminin sağladığı avantajları ve rahatı benimseyiverdi. Ancak, bu tarımsal etkinlik merkezinde oluşmuş toplumsal yapılar yepyeni ilişki biçimlerini ve ihtiyaçları zorunlu kılmaktaydı. Bu değişikliklerden konumuz açısından en önemlileri toplumsal yoğunluk ve özel mülkiyettir.
Tarım toplumu, önceki göçerlikten farklı olarak, elverişli araziler üzerinde daha kalabalık topluluklar halinde yerleşmeyi hem üretim açısından hem de güvenlik açısından zorunlu kılmaktaydı. Bazen anlaşmalar bazen çatışma ve asimilasyon süreçleri sonucunda çeşitli kabileler ve topluluklar birleşerek yeni, daha yoğun, daha üretken, daha becerikli toplulukları meydana getirdiler. Bu gelişim sahiplenme ve mübadele süreçlerini hızlandırıp karmaşıklaştırdı. Örneğin kiracılık ilişkileri buradan doğdu.
Yerleşik hayat üretime yönelik aile yapısını ortaya çıkardı. Dolayısıyla aile aynı zamanda bir üretim örgütüydü ve bu örgütün hem iç ilişkilerinde hem de diğer ailelerle ilişkilerinde belirleyici unsurlardan biri üretim diğeri mülkiyet ilişkisi olmuştur. Tarım toplumunda ortaya çıkan tek tanrılı dinlerin aile temelinde mülkiyet hakkına özel bir önem vermesine ve buradan miras paylaşım esaslarının oluşmasına; üretim ilişkilerindeki eşitsizlik ve adaletsizliklerin meşrulaştırılmasında tek tanrılı dinlerin bir araç olarak kullanılmasına, bu perspektiften bakmak gerekmektedir.
Tarım toplumlarında egemenlik ilişkileri de üretimin vazgeçilmez metası olan toprak üzerindeki mülkiyet ilişkilerine göre şekillenmiştir. Toprağın mülkiyetini kazanan siyasal egemenliği de elde etmiş olur. Egemenler arası hiyerarşik konumlanma ile mülkiyet veya tasarruf hakkına sahip olunan toprağın konumu, niceliği ve niteliği arasında yakın ilişki vardır. Antik imparatorlukların tümünde egemenlik ilişkilerinin bu özelliği taşıdığı bilinir. Siyasal egemenliğin ayrılmaz unsuru olan yönetme erki, yönetilenlere sunulan güvenlik ve adalet hizmeti karşılığında vergi alarak(kılıç hakkı) üretim zahmetine katlanmadan rahat ve görece lüks yaşamayı sağladığından yönetim, güvenlik, adalet ve vergi sisteminin organize edilmesi, siyasal egemenler etrafında belli bir sistem dahilinde şekillenmiş toplulukları (askerler, eğitmenler, düşünürler, bürokratlar, din adamları vb) zorunlu kılmış ve bu toplulukların iç hiyerarşisine göre konumlanan fiziksel yapılanmalar bütünü olarak kentler bu toplumsal ilişkilerin üst yapısal merkezleri haline gelmeye başlamışlardır. Yani kısaca kent ve mülkiyet yerleşik hayatla birlikte ortaya çıkmış, aralarındaki bağları gün geçtikçe güçlendirmiş ve tamamlayıcı unsurlarını (hukuk sistemi, harita-kadastro vb) hem nicelik hem de nitelik olarak arttırmış sosyolojik olgulardır. Günümüzde mülkiyet ilişkilerinin hem çok belirgin ve belirleyici, hem de çok karmaşık olduğu yerler kentlerdir.
Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişle birlikte kentlerin hem niceliksel hem de niteliksel açıdan önemli bir dönüşüm geçirdiği; sanayi toplumundaki üretim biçimi ve ilişkilerinin kentsel yoğunluğu arttırdığı, kent yapısında, fiziksel formlarda büyük değişiklikler yarattığı da bilinir. Bu değişimle birlikte mülkiyet ilişkileri çok daha karmaşık bir hal almış; birçok maddenin, varlığın, üretim aracının üzerindeki mülkiyet hakkı ile tasarruf yetkisi, kullanım hakkı birbirinden ayrılmıştır. Ancak, bu kadar çok şey değişirken bir tek şey değişmeden kalmıştır: Mülkiyet temelinde egemenlik ve ona bağlı eşitsizlik!
Yeni toplumsal yapılanmanın kentleri, tarım toplumlarındaki kentlerden faklı olarak, yalnızca üst yapısal kurumlaşmanın, idarenin, adaletin merkezi olmakla kalmamış, tamamen üretim merkezi olan kentler ya da yalnızca dinlenme-eğlenme amaçlı yerleşimlerin yer aldığı kentler de ortaya çıkmıştır. Üretimin ve ticaretin merkezi olan kentlerde tarım toplumunda olmayan bir kitle (işçi-emekçi sınıf) ortaya çıkmış ve bu yeni kitle beraberinde bambaşka bir kent dokusu oluşturmuştur. Bu dokunun oluşumunda kâh mülk sahibi sınıfın diğer sınıfları kendinden yersel olarak uzak tutmaya çalışması (banliyolaşma), kâh zamanla oluşan ve büyüyen ara sınıfların yüksek geçirgenliği sayesinde oluşan dinamizmin zorunlu kıldığı ara yerleşim bölgeleri çok belirleyici olmuştur. Ne var ki hemen hemen her kentte en güzel, en bayındır, en cazip bölgeler egemen mülk sahiplerinin elinde olmuştur. Buna rağmen, özellikle ikinci dünya savaşından sonra Avrupa her anlamda yeniden yapılandırılırken mülkiyet haklarına da toplum lehine sınırlama getirme anlayışı yerleşmeye başlamıştır. Bu sınırlandırmalar özellikle “sosyal devlet” anlayışına dayandırıldığından, toplumsal faydası yüksek kabul edilen kıyılarda, tarihi, kültürel, doğal özellikleri yüksek olan bölgelerde özel mülkiyet büyük oranda sınırlandırılmış ve bu sınırlandırmalar anayasal güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Başka bir ifadeyle, bu bölgelerde toplumun genel yararı özel yarara üstün tutulmuştur.
Avrupa’daki bu gelişmeleri örnek almaya çalışan, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde de bu tip düzenlemeler yapılmaya çalışılmış ancak hiçbir zaman arzulanan düzeye ulaştırılamadığı gibi uygulamada da başarı sağlanamadığından, kıyıların, ormanların, tarihi-kültürel varlıkların yağma edilmesi, özel mülkiyete alınarak tahrip edilmesi, toplumdan koparılması önlenememiştir. Bu nedenle az gelişmiş ülkelerde çarpık kentleşme olgusu adeta yazgı haline gelmiştir.
Yeni Dünya Düzeni olarak da bilinen, bazılarınca küreselleşme diye ifade edilen Neoliberal Kapitalizm 20.yy’ın ikinci yarısındaki sosyalizm rüzgârına karşı bir önlem olarak düşündüğü “sosyal devlet”e, Sovyetlerin çökmesinden sonra ihtiyaç kalmadığını düşünmeye başlayınca giriştiği ilk işlerden biri toplum lehine sınırlandırmaları kaldırmaya çalışmak olmuştur. Burjuva demokratik düzeni(BDD)nde egemenliğini ilan etmiş gibi görünen ve egemen sermayenin çıkarlarını temsil eden neoliberal ideoloji bu düzenin sosyal devlet ilkesi gibi ilerici taraflarından her birini yavaş yavaş köreltmeye çalışırken kişi haklarını kasıtlı olarak ön plana çıkartıp (demokratiklik iddiasını sürdürebilmek için başka bir olanağı da bulunmadığından) toplumcu haklarda bir gerileme meydan getirmiştir. Böylece, özellikle emekçi kitleler için, kişisel haklar kağıt üzerinde kalan, yaşama aktarılamayan temenniler haline getirilmiştir. Hak sözüm ona vardır ama kullanılamamaktadır. Örneğin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı, eğitim hakkı vardır ama eğitim paralı ve çok pahalı hale getirildiği için okumak birçok insan için hayal olmaktadır. Sendikal haklar vardır ama sendikaya üye olan işten atılır ve devlet buna sessiz kalır. Hatta iş yasasında sessiz kalmanın kılıfları önceden hazırlanmıştır. Seyahat hürriyeti vardır ama sosyal ekonomik hakları her geçen gün aşındırılan emekçiler ancak geçimlerine yetecek ücreti kazanmak için haftanın 6 günü en az 8 saat çalışmak zorunda olduklarından, yani hem para hem de zaman yokluğundan bu haklarını kullanamamaktadırlar. Sermaye egemenliğinin çıkarlarına daha uygun görülen bu tip bir BDD’inde toplumsal olarak bir yozlaşma kaçınılmaz hale gelmiştir. Mülksüz veya emekçi sınıfa mensup insanlar arasında, artan işsizlik, sosyal güvenceden mahrum olma, emeğe biçilen değerin geçinmeye dahi yetmemesi gibi nedenlerle gayrı meşru kazanç yollarına başvurma, suça yatkınlık, yabancılaşma, aile içi şiddet artmıştır. Dolayısıyla, tam manasıyla sosyal devlet olmayı hiç başaramamış gelişmekte olan ülkelerin, bu günden sonra B.D.D de ısrar ederek güvenli, adil, hakça paylaşan, toplumsal zenginliklerden toplumun tümünü eşit şekilde yararlandırabilen bir toplumsal düzen kurmayı başarmaları mümkün görünmemektedir.
Hal böyle olunca, az gelişmiş ülkelerde bir türlü çözülemeyen çarpık kentleşme ve onun yarattığı toplumsal adaletsizlikler emekçi veya dar gelirli kalabalık kitleler için yaşanmaz bir kentsel çevre meydana getirmektedir. Örneğin coğrafi, doğal, tarihi özellikleriyle dünyanın eşsiz yörelerinden biri olarak bilinen İstanbul’un o güzelim boğaz kıyılarının güzelliklerini yaşayabilmek İstanbul’lular veya Türkiye’liler için mümkün müdür? Ülkede yaşanan arazi ve kıyı yağması, hukuksuz sahiplenmeler uzun yıllardan beri tartışılan olgulardır. Ben bu tartışmaya girmek istemiyorum. Benim söylemeye çalıştığım şey, özel mülkiyet düzeninin aksaklık ve çarpıklıklarının düzeltilmesi, burjuva demokratik hukukunun işler hale getirilmesi değildir.
Ülkemizin en güzel yöreleri özel mülkiyete konu olduğundan ve paranın egemenliğindeki adaletsizlik de özel mülkiyet düzeninin kaçınılmaz bileşeni haline geldiğinden, bu yörelerden toplumun genelinin yararlanması, başka bir ifadeyle kamunun yararlanması, halkın bu beldelerin tadını çıkarabilmesi mümkün olmamaktadır.
İstanbul kıyıları üzerinden örneklendirecek olursak: Kıyıların büyük bölümü özel mülkiyete konu olmuştur ve buralardaki yalılar, konutlar, pahalı oteller ve dinlence-eğlence yerleri geniş bahçeleri ile birlikte yüksek duvarlar yada sadece izni olanların geçebildiği uzak kapılar ardına gizlenerek toplumsal yaşamdan ve kamudan ayırılmıştır. İnsanlar kıyıda gezerken, genellikle bu konutların yüksek duvarları ile otoyol arasına sıkışmış daracık kaldırımlardan o yüksek duvar manzarası eşliğinde yürümek zorunda kalmaktadırlar. O güzelim boğazın tadını ancak, kıyıdaki konutları, arazileri satın alma veya kiralama gücü olanlar çıkartabilmektedirler. Özel mülkiyete konu olmuş kısımlardan geriye kalan kıyı alanlarının ise topluma fayda sağlayabilmek açısından yararlı alanlar olarak kullanılabildiğini söylemek de mümkün değildir. Bu alanların büyük bölümü ulaşım için gerekli yollardan ve bu yolların kenarındaki küçük, dar parklardan oluşmaktadır. Bir de, az sayıda ve gittikçe daralan korulardan söz edilebilir. Zaten yeterli büyüklükte ve nitelikte olmayan bu alanların ussal düzenlenmesi dahi günümüz toplum ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaktır. Kaldı ki kıyıların en güzel bölgeleri özel mülkiyet eliyle toplumdan koparılmış bulunmaktadır. Özellikle bahar ve yaz aylarında yurttaşların herhangi bir engel ve kısıtlamaya tabi tutulmaksızın, gayrı meşru ücretler ödemeksizin yararlanabileceği kıyı alanları neredeyse hiç kalmamıştır. Halk plajları bile, tekel fiyatlandırmasına tabi şezlong alanları ile gasp edilmektedir. Son yıllarda halk plajları üzerinde dönen rantiye dolapları basına yansımaktadır. Belediyeler çeşitli imar değişikliği bahaneleri ile bu çok sınırlı kalmış alanları da özel mülk haline getirip toplumdan koparmanın gayreti içerisindedirler.
Halkımızın büyük bölümünün okumaya, araştırmaya ve doğru bilgiye ulaşmaya yönelik gayretsizliği de, korunabilecek alanların dahi kaybedilmesine yol açmaktadır. Kıyı, çevre ve imar yasaları kıyılarda, ormanlarda, tarihi, kültürel, arkeolojik bölgelerdeki tahribatın hiç değilse bir bölümünü önlemeye yetecek hükümler taşıdığı halde, gerek vatandaşların duyarsızlık veya bilgisizlik nedeniyle konuların üzerine gitmemesi veya kamu otoritelerini harekete geçmeye zorlayacak bilince sahip olmaması, gerekse kamu otoritelerinin rüşvet, siyasi baskı gibi nedenlerle görevini yapmaması bu eşsiz varlıkların yok olmasına ya da toplum elinden çıkmasına, kentlerin çarpık yapılaşmayla dolmasına neden olmaktadır.
Kentlerin her yerinde, mahallelerde, bazı konut veya apartman sahipleri komşu binalarla aralarına yüksek duvarlar inşa etmekte ve bu nedenle birçok binanın ilk birkaç katında yaşayanlar duvar manzarasına hapsolmaktadırlar. Mülk sahipleri bu yüksek duvarları inşa etme hakkının mülkiyet haklarının bir parçası olduğunu zannetmekte, bu durumdan mağdur olan apartman sakinleri dahi, çoğu kez, aynı kanının doğru olduğunu sanmaktadırlar. Kısaca her iki taraf da mal sahibinin ne isterse yapabileceğini sanmaktadır. Oysa bu gün elimizde olan imar mevzuatı dahi bunun böyle olmadığını; mülkiyet hakkının başkalarına zarar verebilme hakkı vermediğini açıkça ortaya koymaktadır. Anayasaya göre de herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Şimdi kendimize soralım: Yüksek duvarlar arasına hapsedilmiş bir yaşamın sağlıklı ve dengeli olduğundan söz edilebilir mi?
Şimdi akla başka bir soru daha gelebilir: Madem mevzuatta önleyici tedbirler yer alıyor ise bu çevre ve kıyı talanı neden önlenememekte, parasal gücü zayıf olan insanlar toplumsal zenginliklerden neden yeterince yararlanamamaktadırlar?
Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum: Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşanabilmesinin sağlanması yalnızca yasal düzenlemeler ile olabilecek bir şey değildir. Ve ayrıca mevzuat tüm olumsuz insan eylemlerini önleyebilecek düzeye ulaşmak şöyle dursun ancak temel noktalara temas eder niteliktedir.
İkinci olarak burjuva demokratik düzeninde gerek yasaların yapılış gerekse uygulanış süreçleri toplumun egemen sınıflarının vesayeti altında gerçekleştiğinden yeterli ölçüde kurumlaşamamış toplumlarda yasalar kağıt üzerinde kalmakta; kurumlaşmış toplumlarda dahi vesayet gücüne sahip egemen sınıfın üyeleri için yasaların dolaşılması, çarpıtılması, görmezden gelinmesi çok sık rastlanan bir durum olmaktadır. Bunun yanında rüşvet verilerek ya da siyasi baskı kurularak yetkililer etkisiz hale getirilmekte ve tarihi, doğal, kültürel açıdan eşsiz değere sahip kıyı veya iç yöreler, servet sahibi ve aç gözlü “iş adamları” tarafından talan edilmekte; kirletilmektedir. Tuzlada yakın geçmişte yaşanan zehirli varil olayı, Acaristanbul vakası bu konuda sayılabilecek yüzlerce örnekten yalnızca iki tanesidir. Acaristanbul vakasında ne olmuştur: Devletin Çevre Bakanlığı, Danıştay’ın da olumlu kararına rağmen, gerekli işlemi yapıp Acaristanbul’un çevreye zarar vermiş olan ve imar iznine de aykırı olan kısımlarını yıkabilmiş midir? Çevre Bakanı’nın çeşitli politik ortamlarda sergilediği popülist gösterilere rağmen hiçbir şey yapılamamış ve toplum orman varlığının önemli bir bölümünü kaybetmiştir. Arşivler incelendiğinde buna benzer binlerce olay bulunabileceği kanısındayım. Kıyı, çevre, doğa talanına yönelik olarak yapılacak kısa bir araştırma dahi önümüze yakın zamanda gerçekleşmiş yüzlerce olay getirecektir. Ancak ben burada yüzlerce örnek sıralamak yerine bu talanı durduracak temel yaklaşıma ilişkin kendi fikrimi ortaya koyarak sizlerin ilgisini bu konu üzerine çekmek niyetindeyim. Bu yaklaşım etrafında planlanıp yaşama geçirilecek bir çevre eylemi bu tip sorunlardan kurtulmamızı sağlayacaktır.
Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi BDD gerek sosyal adalet, gerekse çevre düzeni ve sağlığının korunması konularında kendi iç çelişkileri nedeniyle bu güne kadar pek başarılı olamamıştır. Özel mülkiyet ile toplum yararı sıkça çatışan sosyal olgulardır ve tercihin ne yönde yapılacağı tamamen siyasal yapı(sistem) ile ilgili bir konudur. Çarpıcı ve açıklayıcı bir örnek olduğunu düşündüğümüz için örnek olarak seçtiğimiz İstanbul’da en güzel alanlar özel mülk haline getirilmiştir ve bu toplumsal adalet ilkesiyle bağdaştırılamaz. Boğaz kıyıları herhangi bir yer değildir ve eğer bu memleket bizim ise kıyılarımızdan isteyen ve iyi niyetli olan herkesin yararlanabilmesi sağlanmalıdır. Bunu nasıl yapacağız?
Bir ütopya denemesine acemice giriş: Tüm duvarları yıkacağız. Evet toplumun ortak malı olarak kalması gereken tüm alanlardaki duvarları yıkacağız, tel örgüleri söküp atacağız. İnsanların buralara ulaşabilmesini engelleyen fahiş fiyatlandırmaları kaldıracağız. Bu göründüğü kadar zor olmayabilir. Ancak mevcut siyasal sistem ile bize de çok zor hatta olanaksız görünmektedir. Dolayısıyla her şeyin başı, toplumsal düzenin dayandığı esaslarda değişiklik yapabilmektir. Bu değişikliklerin tümü aynı hedefe yönelmelidir. Bu hedef üretenin, emek verenin hakkının tüm hakların lokomotifi, önde gideni, ilk şartı, meşruiyet şartı olduğu haklar düzenini kurmaktır. Bu türlü bir düzen biz yaptık oldu türünden gerçekleşecek gibi görünmemektedir. Ancak bu tip bir düzenin temeli olacak kurumların oluşturulabilmesi devrimci bir ilk eylemi gerektirmektedir. Ondan sonrası uzun erimli eğitim ve toplumu yeniden biçimlendirme politikalarının sabırla ve dirençle uygulanmasına bağlıdır. Çünkü bir yapıyı sürdürmenin, geliştirmenin ve olgunlaştırmanın kurmaktan daha güç olduğu sıkça dile getirilen bir gerçektir. Bunu bizzat yaşamıyor muyuz? Cumhuriyet devrimci bir ilk eylemle kuruldu ama bu gün gelinen noktada; eğitimde fırsat eşitliği, çevre sağlığı, hukuksal-sosyal adalet, güvenlik gibi toplumsal konularda vasat dahi denilemeyecek kadar kötü değil midir? Birilerinin söylediği gibi “toplumsal sorunlar piyasanın görünmez eli tarafından çözülüyor” olsaydı bu gün bu saydığımız konuların hiç değilse bazılarında gelişme kaydetmiş olmamız gerekmez miydi?
Çözüm ancak yeni bir düzen kurmakla mümkündür değerli dostlar. Bu düzenin adını ne olarak belirlediğinizden çok niteliğine önem vermelisiniz. Mustafa Kemal “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” diyordu ama ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti kimsesizlerin kimsesi olamadı.
Evet her şeyden önemlisi kurulacak düzenin niteliğidir. Bu düzen haklar temelinde oluşturulsun ki, o düzende yaşayan insanlar bir hukuk düzeninde(kanun düzeni yetmez) yaşadıklarını hissedebilsinler. Eğer adalet isteniyorsa bu olgunun toplumsal olduğu hatırlansın ve haklar düzleminde adaletin esas olduğu kavransın. Adalet toplumsal bir olgu ise ve adaletin temelinde haklar yer alıyor ise ön plana çıkarılması gereken kişisel haklar değil, kişisel hakları ortadan kaldıracak uygulamalardan titizlikle kaçınmak kaydıyla, toplumsal haklardır.
O zaman, kentleri sürdürülebilir bir yaşamsal çevreye kavuşturmak için ne yapacağız? Öncelikle, yukarıda söz ettiğimiz, toplumsal fayda açısından vazgeçilmez alanlarda toplum yararını ortadan kaldıran özel mülkiyete son vereceğiz. O güzelim boğaz kıyılarındaki tüm özel mülkleri toplum malı haline getirip toplumun yararlanmasına açacağız. Bu varlıkların kimi müze, kimi ücretsiz eğitim alanı, kimi spor tesisi, kimi dinlenme ve eğlenme alanı olacak ve örneğin, bu güne kadar sadece Cumhuriyet burjuvazisinin keyif sürebildiği o güzelim yalılar, belki bazen sıra bekleyerek de olsa, üreten ve üreterek hak eden her yurttaşın veya yabancının belirli bir süre keyif alarak dinlendiği nezih toplumsal alanlar haline gelecektir. Yani kısaca “toplumun üzerinde yaşadığı coğrafyanın en güzide beldeleri yine o toplumun yeniden üretilmesine hizmet eder hale getirilecek ve böylece zenginlikten kin, nefret, ihtiras ve şiddet doğmasına son verilmiş olacaktır.
Toplumun tümünün adil şekilde yararlanması gereken toplusal varlıkları o toplumdan ayıran duvarları, çitleri yıkmalıyız, coğrafi alanda özel mülkiyete ancak toplumsal zenginliklerden toplumsal yararlanımı ortadan kaldırmadığı sürece izin vermeliyiz.
Pisagor ya da Pythagoras, M.Ö. 580 – M.Ö. 500 tarihleri arasında yaşamış olan İyonlu filozof, matematikçi ve Pisagorculuk olarak bilinen akımın kurucusudur.
En iyi bilinen önermesi; adıyla anılan Pisagor önermesidir. “Sayıların babası” olarak bilinir.
Pisagor, her şeyin matematikle ilgili olduğuna; sayıların nihai gerçek olduğuna; matematik aracılığıyla her şeyin tahmin edilbileceğine ve ölçülebileceğine inanır. Müzik notalarının bulucusu ve kendisini filozof (φιλο-σοφος), yani bilgeliğin dostu olarak adlandıran ilk kişidir.
Pisagor her ne kadar meşhur dik üçgen teoremi ile tanınsada, günümüz bilminin ulaştığı sevyede çok büyük bir paya sahiptir. Pisagor kendi devrine kadar gelişmiş bütün çalışmaları bir disiplin altında toplamış, geometri, aritmetik, astronomi, coğrafya, müzik ve tabiat bilgisi olarak farklı bilim dallarına ayırmış ve bu nedenle ’bilgi seven’ anlamına gelen ’filozof’ sözcüğünü ilk olarak o kullanmıştır. Tüm bunların yanında müzikteki matematiksel gizemi keşfederek notaları yazıya dökmenin ilk temelini atılmıştır. ( M.Ö. 530-450)
Tüm yaşamını bilime ve insanlığa adayan pisagor, evrenin sayılar ve aralarındaki ilişkilere göre kurulduğuna inanırdı. Bu düşüncesine uygun olarak müziğin içindeki gizli matematiği bir demirci dükkanının önünden geçerken, demirci ustasının, demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarmasının ilgisini çekmesi üzerine, dükkana kapanarak ustaya çeşitli aletler kullandırmış, çıkan sesleri incelemiş ve kayıtlar almış alarak notaları bulduğu rivayet edile gelmiştir.
Batı müziği 9. yüzyılın başına kadar notalamadan habersizdi. Eserler kulak yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılıyor, bu arada değişime uğruyor, zamanla unutulabiliyordu. 9. yüzyılın ikinci yarısında ilk notalama sistemi ortaya çıktı. Arezzo’lu Guido’nun (Gui d’Arezzo) notalama sisteminin seslerin yüksekliğini kesin olarak belirtmeye başlamasıyla büyük bir ilerleme kaydedildi. 11. yüzyılda notaların üzerine dizildiği beş çizgiden oluşan “porte”nin kullanılmasıyla notaların yüksekliği (do, re, mi,….) ve süresi (birlik, ikilik, dörtlük,….) kesin biçimde belirlenebilir hale geldi.
Aslında müziğin dört parametresi vardır: Yükseklik, süre, şiddet ve tını. Bunlardan ilk ikisi zamanla genel kabul gören bir takım işaretler sayesinde kağıt üzerine dökülebilmiş, şiddet ve tını ise notanın yanında ek kelimelerle belirtilmişler ve kısmen de yoruma açık bırakılmışlardır. Çeşitli sesleri belirtmek ve bunların birbirlerine karışmasını önlemek için sesleri temsil eden notalara özel isimler verildi. Do, re, mi, fa, sol, la, si. İngilizce’de ve Almanca’da ise notalar harflerle gösterildi(C=do, D=re, E=mi, F=fa, G=sol, A=la, B=si-ing.-, H=si-alm.-).
Nota isimlerinden ‘do’nun önceki ismi ‘ut’ idi. Sesli harfle başlayan bu isim, notaları sırayla söylerken tutukluk yaptırdığından 12. yüzyılda ‘do’ olarak değiştirildi. Almanya ve bazı ülkelerde ‘ut’ hala kullanılır. ‘Si’ hariç diğer notaların isim babası Gui d’Arezzo’dur. Arezzo bu adları Aziz lohannes Battista ilahesindeki mısraların birinci hecelerinden alarak takmıştır. Yedinci notanın adı uzun zaman ‘B’ olarak kalmış, sonradan 13. yüzyılda Sanete lohannes kelimelerinin baş harflerinden meydana gelen ’si’ adını almıştır.
Notalamanın keşfi ve gelişimi müzik pratiğine olağanüstü bir gelişme ortamı yaratmıştır. Notalama, icracıyı ezberden kurtararak hem müzik parçalarının uzamasına hem de çeşitli dönemlere ve ülkelere ait notalanmış eserlerin katılmasıyla repertuarın zenginleşmesine ve çeşitlenmesine imkan vermiştir. Nota sayesinde bir müzisyen bilmediği bir müzik parçasını icra edebilmek için tek başına yeterli bir hale gelmiştir.
Raffael’in bir tablosunda Pisagor Yunanistan’da, Ege Denizi’nde, Dilek Yarımadası’nın karşısında bir ada olan Sisam adasında doğmuş… Yüzük taşı yapımcısı Mnesarkhos’un oğlu idi. Pherekydes’in öğrencisi oldu, onun ölümünden sonra Hermodamas’ın öğrencisi oldu. Yurdundan ayrılarak Mısır’a geldi. Antiphon’un “Erdemde Sivrilenler Üzerine” adlı eserinde söylendiğine göre, Mısırlıların dilini öğrendi. Daha sonra Sisam adasına geri döndüğünde yurdunun tiran Polykrates’in baskısı altında olduğunu görünce İtalya’nın güneyindeki bir Yunan kenti olan Kroton’a gitti. Burada efsanevi şarkıcı Orpheus’un kurduğu Orfeusçuluğun etkisinde gizli dinsel bir topluluk kurdu. Kroton’da kurduğu bu topluluk siyasi bir rol de üstlenmiştir. Topluluktakiler kendilerini matematikçiler (mathematikhoi) olarak adlandırıyorlardı. Bunlar okulda yaşıyorlardı ve kişisel hiçbir şeye sahip değillerdi. Ruh göçü öğretisi etkisinde et yemiyorlardı. Komşu bölgelerde yaşayan öğrencilerin de okula katılmalarına izin veriliyordu. Bu öğrenciler ise dinleyiciler (akousmatikhoi) olarak adlandırılıyordu. Matematikçilerin tersine dinleyicilerin et yemelerine ve kendi eşyalarına sahip olmalarına izin vardı.
Eserleri
Bildiğimiz kadarıyla Pisagor, öğretilerini sözle yaymıştır. Onunla ve öğretileriyle ilgili bilgileri öğrencilerinin yazılarından alıyoruz. Fakat Diogenes Laertios’un eserinde belirttiği üzere Pisagor’un da eserleri vardır:
“Bazıları Pythagoras’ın bir tane dahi yazılı eser bırakmadığını söylerler, ama bu doğru değildir. Doğa düşünürü Herakleitos neredeyse avaz avaz bağırarak şöyle diyor: “Mnesarkhos oğlu Pythagoras araştırma çalışmalarında bütün insanları aşmıştır ve bu yazılarından seçme yaparak, büyük bilgi ve kurnazlığa dayalı kendi bilgeliğini oluşturmuştur.” Böyle söylüyor, çünkü Pythagoras Doğa adlı eserine şu sözle başlıyor: “Soluduğum hava adına, içtiğim su adına, bu eserimle ilgili herhangi bir yergiye katlanamayacağım.”
Pisagor’un bilim ve sanata katkıları
Matematik ve astronomiye katkıları olmuştur.
Pisagor bağıntısı adıyla bilinen bağıntının kaynağı Pisagor’dur.
Müziğin matematiksel oranlara indirgenebileceğini ortaya koymuş ve diatonik skalayı keşfetmiştir.
Günümüzde bazı bilim adamlarının çok sıcak baktığı “kürelerin müziği” adıyla bilinen “kürelerin armonisi” önermesini ortaya atmıştır.
Müzikle tedavi çalışmalarıyla tıbba katkıda bulunmuştur.
Bir iddiaya göre, Dünya’nın yuvarlak olduğunu ve ikili bir hareket içinde olduğunu biliyordu ve bunları yalnızca inisiyelerine açıklamıştı ki, bu açıklamaları, ezoterik doktrin yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılarak bu bilgilerin kabulünde rol oynamıştır.
Pisagor’dan Etkilenenler
Platon
Platon’a olan etkisi R.M.Hare’e göre üç konudadır:
Platon okulu, Pisagor’un Kroton’da kurduğu okullarla benzerlik göstermektedir.
Platon muhtemelen matematiğin felsefi düşünmeye güvenli bir temel olduğu düşüncesini Pisagor’dan almıştır.
Platon ve Pisagor ruha giden gizemli bir yol ve onun maddesel dünyadaki yeri düşüncesini paylaşmışlardır. Bu her ikisinin de Orfeusçuluktan etkilendiğini gösterir.
Platon’un üçüncü kuşak Pisagorcular’dan geometriye birçok katkısı olan ve Euklides’in “Öğeler” adlı eserinde aksettirdiği Arkhytas’tan etkilendiği açıktır.
100 parçadan oluşan geleneksel (klasik) kürt müziğini temelini oluşturan Dengbej Şakiro, Huseyno , Zahiro Nuriye Qerekose, Musti, Sebri, Eziz Musti, Sakiroy ve Evdilkerim gibi eski dengbejlerin yanı sıra Reso ve diğer yeni dengbejleri de bu listeye dahil ettik .
Kürtçe Müzik Arşivi – 4 ülke, 120 Sanatçıdan 286 Karışık Kürtçe Şarkıyı dinlemek için burayı tıklayınız
Kürt sözlü edebiyatı ve folklor ürünleri bakımından dengbêj geleneği ürünü olan stranları en geniş anlamda iki başlık altında modern ve klasik olarak incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi (modern) Serhad Bölgesinde ortaya çıkan Klasik tarz, en eski dengbêjlerin getirdiği müziksiz sade insan sesi üzerine kurulmuş söylem biçimidir. Modern tarz diye adlandırdığımız ikincisi ise Ermenistan Kürtleri içinden ortaya çıkmış, 19. yüzyılın başlarından itibaren mey ve kaval gibi nefesli enstrümanlar stranlara göreceli şekilde eşlik etmeye başlamasıyla enstrüman kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarz zaman içinde Güney dengbêjlerine de sirayet etmiş olsa da, Serhad dengbêjleri enstrümansız (klasik) söylem tarzlarını günümüze kadar sürdürmüştür.
İnsanlarla ilgili iyi şeyler yazarken, karakterleriniz basmakalıp olmayan, “kişisel” insanlar olmalıdır. Bunu gerçekleştirmek zordur. Gerçek kişi hakkında çok fazla şey bilmek ya da yeterince bilmemek, başlıca zorluklar olsa da, karakter oluşturma yollarının çok fazla olması da zorluk nedenleri arasındadır.
Bir karakter oluşturmak istediğinizde, ilk önce karakterleştirmek istediğiniz insanı doğrudan anlatmayı düşünebilirsiniz. Yani bir karaktere ait görüşlerinizi, başka insanların onun hakkındaki görüşlerini ve karakterin kendisi hakkındaki görüşlerini açıklayabilirsiniz. Bu yöntem kuramsal olarak amatör bir yazar için oldukça sıkıntı vericidir. Ancak üslubunu oluşturmuş, keskin gözlemci olan olgun bir yazar için oldukça etkilidir. Özellikle romanda etkili olan bu yöntem, özetlenerek kullanılırsa, öyküde de etkili olur. Sinclair Lewis, karakterlerini oluştururken, bazen oldukça yalın, açıklayıcı ifadeler kullanmıştır:
Bay Tozer zayıf, sıradan ve karısı gibi, güneşten bitkin düşmüş haldeydi. Tıpkı onun gibi kısık gözlerle bakıyor, sessizliğini koruyor ve kendi kendini yiyordu. (Arrouısmith)
Daha sonra karakterle ilgili kısa bir açıklamada, birkaç cümle kullanmanız gerekebilir. Önemli olan, bu cümlelerin, açıklamalarınızın doğal bir parçası olarak görünmesini sağlayabilmenizdir.
İkinci olarak, karakter oluşturma yöntemleri arasında, yalnızca bireyselliği yansıtan belli başlı ve etkin ayrıntıları kullanarak, karakterinizi betimleyebilirsiniz.
Üçüncü olarak da, bir kişinin nasıl biri olduğunu göstermek için, kendisinin yarattığı her zamanki çevresini ya da yabancı bir çevreye olan tepkisini kullanabilirsiniz.
Karakter oluşturmanın dördüncü yolu, bir insanın düşüncelerini, bilinç akışı biçiminde ya da denetim altına alınmış biçimde kullanmaktır.
Beşinci yol, karakterinizin diğer insanlara gösterdiği tepkilerin gösterilmesidir.
Altıncı yol, karakterinizi konuşturmaktır.
Yedinci olarak, küçük ve her zamanki gibi bir zamana, bir yere özgü davranışları ya da bütün bir öyküye ait davranış biçimini de katarak, karakterin davranışlarını kullanabilirsiniz.
Sağlıklı bir sonuç verdiği sürece, konuşmaların ve davranışların gösterilmesi, karakter oluşturmada en etkili yöntemdir. Ancak iyi bir anlatı incelendiğinde, bu yöntemlerin birkaçının bir arada kullanıldığı görülebilir. Eğer insanlar hakkında yazmak zor görünüyorsa, büyük olasılıkla kendinize şu soruyu soruyorsunuzdur:İnsanlar hakkında yazacak kadar, onları nasıl iyi tanıyabilirim ve nasıl tarafsız olabilirim? Yazılı anlatımda (ve gerçek yaşamda) bir insanın temel özelliğini yansıtan sürekli ve önemli bir niteliği konusunda karar vermeniz gerekebilir. Eğer bir personel elemanı seçiyor olsaydınız, insanları yargılamadaki kurnazlığın temel özellik olduğuna karar verebilirdiniz. Evlenmeyi düşünüyor olsaydınız, sadakatin temel özellik olduğuna karar verebilirdiniz. Yazmak için hazırlanırken, örneğin bir insanın parfüme olan düşkünlüğünün önemli olmadığını düşünürsünüz. Eğer estetik kaygısı olan, sıradan olmayan bir insansanız, bir insanın güzelliğe olan kayıtsızlığının, onun temel özelliği olduğunu düşünebilirsiniz. Çoğumuza göre, insanın acı çekmesine kayıtsızlık, önemli bir özelliktir. Aynı zamanda pek çoğumuza göre de cömertlik, cimrilik, iyilik, zalimlik, dürüstlük ya da şerefsizlik, bazen cesaret ya da korkaklık, bir insanın temel özelliği olarak görülebilir. Bir yaratıcı yazarlık çalışması kişisel değerlerin dile getirilmesi olduğu gibi, sizin temel bir özelliği seçişiniz de, dürüstçe bir bireysel tercih sorunudur. Bazen karakterinizin başarılı olmasına ya da onu mahvetmesine yol açabilecek bir özelliği seçebilirsiniz; bazen de yalnızca sizi eğlendiren küçük bir zaafını… Önemli olan kişisel buluşlarınızı anlatmanızdır.
Karakter oluştururken, niçin temel bir özelliğin vurgulanması gerekir? Bu soruya başka bir soruyla cevap verilebilir: Atıcılık yeteneğinizi geliştirirken, niçin bir ahırın duvarını hedef almak yerine, bir boğanın gözünün içini hedef alarak hedefinizi daraltırsınız? Bir insanla ilgili yazarken, onun kurumuş bir iskelet gibi sert olduğunu düşünmeyin. Siz ona iyi davranırsanız, o da size temel özelliklerini ele verecek şeyler söyleyebilir. Sizin, karakterinizi yansıtacak temel özelliklere gereksiniminiz varsa, buna okurların da gereksinimi vardır. Okura her şeyi anlatmak yarar sağlamayacak, büyük olasılıkla kafasını karıştıracaktır. Böyle bir metin, yoğunlaştırılmış bütünlükten yoksun, belli belirsiz göndermelerle düzenlenmiş olarak kalacaktır. Örneğin karakteriniz küstah biriyse, bunu öykünüzde yalnızca bir kez söylemeyin; onun küstahlık etmesine bütün öykü boyunca izin verin. Değişik biçimlerde bu özelliği vurgulayın.
Ne zaman insanlar hakkında yazarsanız yazın, temel karakterinizin etten ve kandan oluştuğunu gösterme yeteneğiniz, sizin için gerçek bir sınavdır. Bir kuklayı, kendi kendine hareket eden bir makineyi, genelleştirilmiş bir soyutlamayı, düz, tek boyutlu bir figürü değil, tam tersine çok yönlü, bireysel, üç boyutlu bir figürü anlatmayı tercih edersiniz. Başkaları tarafından yazılmış bir öyküyü okurken, bazen kendinizi o öyküdeki karaktere cevap verirken bulursunuz; onun odaya girişini görür, sesini ya da nefesini duyarsınız, kaslarınızı onunkilerle gerersiniz; eğer onun seviyorsanız, onunla umutlanır, onun için korkarsınız. Eğer ondan hoşlanmıyorsanız, başkaları için umutlanır, ondan korkarsınız; onun tavırlarını ve zihninin işleyişini anlarsınız. Onu zihninizle izleyebiliyorsanız, karakteriniz sizin için capcanlı görünür.
Okurlarınız için karakterlerinizi yaşama geçirebilir misiniz? Belki de hiç kimse size tam olarak karakterlerinize nasıl yaşam kazandırabileceğinizi söyleyemez. Edebiyatın nasıl etten ve kandan oluştuğu yanılsamasını size anlatacak sihirli bir formül yoktur. Karakterlerinizi tanımanız en iyi yoldur. Burada işe yarayan iki varsayımdan söz edilebilir: Birincisi, karakterinizi aklınızla ve duygularınızla anlamanızın, onu yaşama geçirme şansınızı artıracağıdır, İkincisi, bilinçli bir çabayla, karakterinizin ayrıntılarına nüfuz ettiğiniz takdirde, ona yaşamın kıvılcımlarını verebileceğinizdir.
Profesyonel yazarlar temel karakterlerini tanımak için büyük çaba harcarlar. Dördüncü romanını yazmakta olan bir yazara, bir grup öğrenci onun yöntemlerini sorduğunda, “Yoo, hayır! Plan yapmam,” cevabını alır. Oysa yazar konuşurken, dosyasından köydeki başlıca ağaçlar ve evlerle ilgili bir taslağı, temel düşüncesinin bir özetini, plan senaryolarını, sonuç paragraflarının sözcüklerini ve karakterlerinin yaşamöykülerinin taslaklarını çıkarıyordu. Temel karakteri için atalarını kapsayan bir özet, geçmiş yaşamı, çevresel etkileri, mesleki uğraşılarını, gelecekle ilgili hedeflerini, fiziksel görünüşünü, duygusal güdülenmelerini kapsayan taslaklar vardı. Temel karakterlerini, kendi ailesindeki ve çocukluğunu geçirdiği çevredeki insanların sorunlarını kullanarak oluşturuyordu. Aynı zamanda, temel karaktere nüfuz ediyordu. Deneyimli yazarlar öykü yazmadan önce çok fazla sıkıntıya girdiklerine göre, sizin de yazmaya başlamadan önce karakterlerinizi tanımaya çalışmanız gerekmektedir.
Bir karakteri nasıl tanırsınız? İnsanları izleyerek başlayabilirsiniz. Şu sorulardan bazıları size yardımcı olabilir: Kişinin yüzü gerçekte neye benziyor? Gözleri, ağzı, burnu ile ilgili neler ona özgüdür? Yüz ifadesi kolayca değişiyor mu? Onu farklı durumlarda, örneğin sevdiği bir kızla, sevdiği bir erkekle, güvenmediği biriyle konuşurken, kendini yetersiz hissederken, mutluyken, mutlu etme kaygısı içerisindeyken, pazarlık ederken, uyuyakalmışken, resmi ya da sosyal bir olaya hazırlanırken izleyin. Saçının rengi, yapısı, biçimi neye benziyor? Ellerini ve ayaklarını nasıl kullanıyor? Jestleri ve mimikleri nasıl? Nasıl yürüyor? Uzun adımlarla mı, sallana sallana mı, sinsi sinsi mi, sendeler gibi mi yoksa asker gibi mi yürüyor? Kas hareketleri nasıl? Bunlar onun dürtülerini ve amaçlarını belirliyor mu? Düşünürken gözlerini kısıyor mu? Şaşırdığı zaman parmaklarını ısırır mı? Kendisinden daha düşük ya da yüksek gördüğü insanlarla birlikteyken, savunmasız yakalandığında nasıl davranıyor? Yüzünün belirli bir ifade biçimini alması, içinden geçen duygulan ele veriyor mu? Onu fiziksel ayrıntılarından seçtiğiniz özelliklerle bir karakter olarak betimleyebilir misiniz?
Karakteriniz nasıl konuşur? Sözcükleri uzatarak mı, cümlelerin sonunu yutarak mı konuşur? Ses tonu gür mü, rahat mı, gergin mi, çınlayan biçimde mi? Yazı diliyle mi yoksa konuşma diliyle mi konuşuyor? Deyimlere yer veriyor mu, yoksa geleneksel ya da betimlemelerle mi konuşuyor? Gözlerinizi kapattığınız zaman, özgün bir konuşma duyuyor musunuz? Nasıl gülüyor?
Herhangi bir karakter üzerinde çalışırken, fiziksel ayrıntıların değişen ve değişmeyen yanları olduğunun farkına vardığınızda, daha dikkatli gözlem yapmalısınız. Örneğin, karakterinizin gözleri mavidir, diyelim. Ama mutluyken daha açık mavi, kızgınken daha koyu mavi olsun. Sesi de her zaman aynı olsun ama ruhsal durumuna göre değişebilsin. Davranışları da aktif ve pasif olduğu zamanlarda değişebilsin. O zaman, karakterinizi her durumunda iyi gözlemlemeniz gerekecektir. Fiziksel ayrıntıları gözlemlerken duygularınızı kullanmayı, aklınızla da karakterinizi anlamayı öğrenmelisiniz. Onun eğilimleri, zevkleri, ilgileri, favori sporları, okudukları, alışkanlıkları, arzulan hakkında ne biliyorsunuz?
Eğer karakterinizin arzuları güçlü ise, bunlar iradeleri tarafından denetlenebiliyor mu? Benliği güçlü mü? Önyargıları nelerdir? Kendi başına olduğu zamanlarda en çok ne düşünür? En iyi arkadaşlarıyla görüşmekte isteksiz olduğu zamanlardaki düşünceleri nelerdir? Bu düşüncelerini birisine anlatır mı? Bu sorular karakterinizi tanımaya yetmese bile, onun hakkında neler bildiğinizi ortaya çıkarması açısından yararlı olabilir.
Duygularınızı ve aklınızı kullanırken, karakterinize yönelik tavrınızın ne olduğunu tanıyın. Onu seviyor, ona hayranlık duyuyor va da ona saygı mı duyuyorsunuz? Onu kıskanıyor ya da ona acıyor musunuz? Ona karşı nefret mi duyuyorsunuz? Sizi kızdırıyor mu? Duygularınız onu analiz edemeyecek kadar karışık mı? Bazen, “her şeyi bilmek her şeyi affetmektir”; bazen değer yargılarınız, bir karakteri anladığınız gibi sizi sempatiden uzaklaştırabilir ve size pozitif bir nefret verebilir. Karakterinizi gözlemledikten sonra eğer kendinizi tarafsız ya da ılımlı bulursanız, onun hakkında yazarak boşuna zaman kaybetmeyin.
Pearl Hogrefe
Öykü Yazma Teknikleri, Hazırlayan: Salih Bolat, Varlık Yayınları, 2005
Salih BOLAT ( 155-159 )