Esra Dalfidan, Fidan grubu ve ilk Albümü; “Colors- Renkler” Mart 31, 2009
Posted by cafrande.org in : Diğer Müzikler - Dünyadan Sesler, Türkçe Müzik & Klip - Turkish music , add a comment
Esra Dalfidan 1975 yılında Almanya-Solingen’de doğdu ve büyüdü. Aldığı Müzik ve klasik gitar eğitiminden sonra Amsterdam Konservatuvarı’na caz sanatçısı olarak kabul edildi ve 2007 yılında burada yüksek lisansını tamamladı. Hollanda’da yaşayan caz müziği sanatçı, bir Hollandalı ve üç Alman ile oluşturduğu “Fidan” adlı grubuyla, önce “Ah Bir Ataş Ver” adlı geleneksel parçasını da yorumluyor.
“Colors- Renkler” adlı bu ilk albümünde iki Azeri şarkı dışında beste ve müziği çoğunluğu kendisine ait parçaları İngilizce olarak okuyor.
Bir şarkıcı olarak o kategorize etmek zor, temeli caz üzerine atılsa da geniş bir sahip olduğunu söyleyebiliriz. Azerice ve geleneksel müzik Türkçe tüm onu şarkı ve kompozisyonlar bir doğu aksanı, bazen tutkulu, sonra verir onu sevgi melankolik ve özlem, ve her zaman sürprizlerle dolu, her ikisi de kendi melodik hatları, tempi, ve phrasing.
Toplam okunma (6806) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Kadıköy Geleneksel günlerinin dördüncüsü 3-13 Nisanda NHKM’de Mart 31, 2009
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts , add a comment
10 Günlük etkinlik programını aşağıdan inceleyebilirsiniz
Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde 3-13 Nisan tarihleri arasında KadıköyGeleneksel günlerinin dördüncüsü düzenleniyor. KadıköyGeleneksel günlerini sürekli kılmanın Geleneksel Kültür’e yakın durabilmeyi ve onu içselleştirmeyi, dayatılmakta olan “hafızasızlığı” reddetmenin yollarından biri olarak gören NHKM’nin duyurusunda “Çünkü ‘Geleneksel Kültür’ resmi tarihin anlatmadığı insanları ve hayatları anlatmaktadır. Bizim de bu hayatlardan alacak ve öğrenecek çok şeyimiz olduğu açıktır. Ayrıca bu hayatlara çok ciddi borcumuz da olduğu ortadadır” deniliyor.
Geleneksek kültürün temsilcisi birçok değerli üstadının konuk edileceği KadıköyGeleneksel’de açılış konserini 3 Nisan’da Erdal Erzincan verecek. 4 Nisan’da Özer Özel ile geleneksel sazımız tanbur üzerine bir söyleşi gerçekleştirilecek, “Meşk, Birlikte Çalıp Söylüyoruz” etkinliği yapılacak. 6 Nisan’da Haçatur Avetisyan’ın eserlerini Esra Berkman ve Ayça Daştan kanun ve piyano ile seslendirecek. 7 Nisan’da Adige-Abhaz Halk Şarkıları Orkestra ve Korosu, 8 Nisan’da Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu bir konser verecek. 9 Nisan’da kaval, oğur sazı, gitar ve perküsyondan oluşan “An Projesi” bir dinleti sunacak. 10 Nisan’da arp sanatçısı Şirin Pancaroğlu ile besteci ve perküsyoncu Yinon Muallem’in ortak projeleri Telveten’de, etnik ve klasik müzik sıradışı bir buluşmayla bir araya gelecek. 11 Nisan’da Mustafa Hisarlı “Bağlama” ve “tavır” üzerine bir söyleşi gerçekleştirecek, Melihat Gülses konser verecek. 12 Nisan’da Nazım Kumpanya, 13 Nisan’da Hayri Dev ve Grubu dinleyiciyle buluşacak. KadıköyGeleneksel günlerinde konser ve söyleşilerin yanı sıra belgesel film gösterimleri de yapılacak.
KONSER
03 NİSAN Saat 20:30 NHKM / Ruhi Su Salonu
ERDAL ERZİNCAN
Anadolu’nun sunduğu değerleri bağlamasıyla ustalıkla icra eden Erdal Erzincan, KadıköyGeleneksel günlerimizin açılış konserini gerçekleştirecek. Bağlamayla tanışmasını usta-çırak geleneğine dayandıran Erzincan, ayrıca gençlerden oluşan 25 kişilik bir bağlama orkestrasıyla bu geleneğin sürmesi için çalışmalarına devam ediyor.
“Bağlamayı sadece bir enstrüman olarak görmüyorum. Bir kere Alevi toplumunda çok önemli bir yere sahip; kutsal bir tarafı var: Telli Kur’an deniliyor. Bütün inancını, kültürünü kısaca her şeylerini bağlamayla ifade ediyorlar. Zamanın ozanlarına dikkat edin, elinde sazıyla başkaldırıyor; bakıyorsunuz ki o bağlama gazete görevi görüyor; bir köyden başka bir köye haber ulaştırırken ozan elinde sazıyla okuyor, destanlar söylüyor. Yani bağlamanın yalnızca enstrüman niteliği yok, toplumsal yanı da var. O anlamda bağlamanın Anadolu halkı için çok önemli bir yeri olduğuna inanıyorum”. Erdal Erzincan
KONSER
08 NİSAN Saat 20:30 NHKM / Ruhi Su Salonu
ERKAN OĞUR ve İSMAİL HAKKI DEMİRCİOĞLU
04 NİSAN Cumartesi
Müzikli Sohbetler / Saat 15:00 NHKM / Mahmut Dikerdem Salonu
ÖZER ÖZEL
Geleneksel sazımız “tanbur” üzerine…
Halen Yıldız Teknik Üniv. Sanat ve Tasarım Fak. Öğretim Görevliliği’ne devam eden Özer Özel, zengin bir gelenekten ve birikimden beslenen icracılığı ve “tanbur” üzerine sohbetiyle konuğumuz olacak.
Konser / Saat 18:30 NHKM / Sofa
MEŞK
Birlikte çalıp, söylüyoruz…
KONSER
06 NİSAN Pazartesi 20:30 NHKM / Ruhi Su Salonu
“KANUN VE PİYANO”
Haçatur Avetisyan’ın eserleri
Esra Berkman (Kanun), Ayca Daştan (Piyano)
Avetisyan’ın kanun için yazdığı eserlerin incelemesinde, eserlerini üç değişik tarzda oluşturduğu görülmektedir; orijinal kanun eserleri, halk müziği ve geleneksel malzemelerin kanuna transkripsiyonu şeklinde ve Ermeni ve Batılı bestecilerin eserlerinin kanun için transkripsiyonu şeklindedir.
Bu konserde, Avetisyan’ın kanun ve piyano için yazdığı ve sözü edilen üç besteleme tekniğine de örnek olabilecek eserler seslendirilecektir.
H. Avetisyan, S. Barhudarhan, Kr. Hahinyan, Komitas, A. Haçaturyan, E. Grieg, Tenigü gibi bestecilerin yanı sıra anonim bir Ukrayna halk ezgisinin de yer aldığı konserde kanunu Esra Berkman, piyanoyu Ayca Daştan icra ediyorlar.
KONSER
07 NİSAN Salı Saat 20:30 NHKM / Ruhi Su Salonu
WARADA
Adige -Abhaz Halk Şarkıları Orkestra ve Korosu
Şef: Ruhet Gürbüz, Yöneten: Mahinur Tuna
2005 yılında kurulan ve adını Adige- Abhaz mitolojik müzik ailesinden (musalar) alan WARADA topluluğu “Warada Genç”, Warada Mızıka” ve “Warada Çocuk” olarak çalışmalarına devam etmektedir.
Müzikologların: “Bu folklorik şarkılar relikt (fosil) şarkılar olup stilistik özellikleri, işlevsel görevleri bakımından MÖ ki tarihlerden beri gelişmiş formlara sahiptir” dedikleri Adige ve Abhaz halk şarkılarını tüm özelliklerini elden geldiğince yansıtmaya çalışan “WARADA GENÇ” bu gece sizlere yer yüzünün bütün seslerini kontrol eden müzik tanrısı Aşamez’in flütünün beyaz tarafını üfleyecek ve size son derece bereketli bir repertuvar sunacak.
Mitolojik şarkılar (Hitit ritüellerinin Kafkas varyantı), üretim şarkıları, tedavi amaçlı şarkılar, kahramanlık ve aşk şarkılarının yanı sıra biraz da dans müziği ile coşacaksınız.
KONSER
09 NİSAN Perşembe 20:30 / Ruhi Su Salonu
”AN Projesi”
Sinan Cem EROĞLU: Kaval, Oğur Sazı
Cenk ERDOĞAN: Perdeli – Perdesiz Gitar
Yinon MUALLEM: Perküsyon
Cemil TATLIPINAR: Bas Gitar
10 NİSAN CUMA Saat 20:30 NHKM / Ruhi Su Salonu
TELVETEN
Şirin Pancaroğlu ve Yinon Muallem, Sinan Cem Eroğlu (kaval)
Arp sanatçısı Şirin Pancaroğlu ile besteci ve perküsyoncu Yinon Muallem’in ortak projeleri Telveten’de, etnik ve klasik müzik sıradışı bir buluşmayla bir araya geliyor. Şirin Pancaroğlu’nun klasik Batılı tarzı ile Yinon Muallem’in Doğulu perküsyonu, yenilikçi ve büyülü bir tını oluşturuyor. İkili, barok müzikten Arjantin tangosu ve İspanyol klasik müziğine; Yinon Muallem’in orijinal bestelerinden Türk halk müziği ve Azeri müziğine kadar uzanan geniş bir yelpazedeki farklı müzik türlerinden seçilmiş zengin bir repertuar seslendiriyor.
İkiliye bu konserde konuk müzisyen olarak kaval ile Sinan Cem Eroğlu eşlik ediyor.
11 NİSAN Cumartesi
Müzikli Sohbetler / Saat 15:00 NHKM / Mahmut Dikerdem Salonu
MUSTAFA HİSARLI
“Bağlama” ve “tavır” üzerine…
Geleneksel halk müziğimizin kaynak kişisi Kütahyalı Hisarlı Ahmet’in oğlu olan Mustafa Hisarlı, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nden mezun oldu. TRT İstanbul Radyosu’nda saz sanatçısı olarak uzun yıllar hizmet veren sanatçı, zengin bir gelenekten ve birikimden beslenen icracılığı ile konuğumuz olacak.
Konser / Saat 18:30 NHKM / Ruhi Su Salonu
MELİHAT GÜLSES
***
KONSER
12 NİSAN Pazar saat 16:00 NHKM / Ruhi Su Salonu
NÂZIM KUMPANYA / Compania
Koro kadrosu
Mutlu Ödemiş; şef
R. Yiğit Özatalay; piyanist
Şebnem Ünal soprano Nimet Çakıcı alto
İmge Mıngıroğlu soprano İrem Derlen alto
Nevra Yapıcı soprano Seyhan Şahin alto
Emin İgüs tenor Vedat Sakman bas
Gökhan Şeşen tenor Ufuk Karakoç bas
Burhan Şeşen tenor
Özgür Ay tenor
Nâzım Kumpanya, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nin çağrısıyla, birlikte müzik yapmak üzere 2007 yılının Ekim ayından beri çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.
Müzik alanındaki ”usta ve çırakların” bir araya gelerek oluşturduğu, kendini “eşliksiz koro, eşlikli solistler topluluğu” olarak ifade eden Kumpanya, dünya üzerindeki tüm coğrafyaların müzikal birikimine açık olmakla birlikte kendi beste ve düzenlemelerini seslendirmeyi ana hedefi olarak görüyor.
Topluluğun üyeleri kumpanya adını almalarını; “Kumpanya aynı zamanda bir yol ve hayat arkadaşlığını içeriyor. Çünkü kumpanya, yollara düşmüş, ortak beklentiler etrafında toplanmış insanların hayatıdır, yol arkadaşlığıdır, yoldaşlıktır, paylaşmaktır” diye açıklıyorlar.
13 NİSAN Pazartesi saat 20:00 / NHKM / RUHİ SU SALONU
KONSER
HAYRİ DEV VE GRUBU
“Ormanın Ardında” belgesel filminin gösterimiyle….
Yön: Jerome Cler
Jérome Cler, etnolog ve etnomüzikolog olarak Denizli Çameli’nde on yılı aşkın süren araştırmalarının sonunda “ormanın ardında” adlı belgeseli çekmiş. Araştırmaları süresince ve filmin çekimi sırasında bölge aileleri ile yakın ilişkiler kurmuş, onlarla birlikte yaşamış. Belgeselin konusu olan Denizli yöresi yaşam biçimi, gelenekleri ve müziği çarpıcı ve ayrıntılı bir biçimde verilmiş. Belgeselin merkezindeki Hayri Dev yörenin ve yöre kültürünün en önemli temsilcilerinden biri; oğlu Zafer ve torunu Kısmet ile geleneğin nesiller arası sürekliliğini sağlaması da ayrıca çok büyük önem taşımaktadır.
Belgeselin ardından “üçlü” den yörenin özgün müziğini ve oyunlarını dinleyip, izleyeceğiz.
Ayrıntılı bilgi için:
NÂZIM HİKMET KÜLTÜR MERKEZİ
Adres: Bahariye Cd. Ali Suavi Sk. (Sanatkârlar Sk.) No: 07 Kadıköy
Telefon: 0216 414 22 39 www.nazimhikmetkulturmerkezi.org
Toplam okunma (5981) Bugün(2) Son okunma tarihi (08 September 2010)
Sokağa ses, yaşama müzikli bir direniş; Grup Siya Siyabend ve kayıtları Mart 31, 2009
Posted by cafrande.org in : Türkçe Müzik & Klip - Turkish music , 4comments
Bugünden sonraki yaşamınızda yer edecek ilk’ler cafrande.org’ta
Siyabend istanbul sokak müziğini gerçek anlamda yaşatan bir topluluk.Repertuarlarının geniş bir bölümünü doğaçlama müzik, semahlar, deyişler, farklı tekniklerle Pir Sultan Abdal, Hayyam, Aşık Veysel, Neşet Ertaş, J. Coltrain, R&Blues, R.Shankar, Tanburi Cemil Bey, Ali Ufku Bey gibi ünlü isimlerin dizeleri oluşturmaktadır. Bu parçaları kendilerine özgün tarzlarıyla yorumlayıp dinleyicilerinin beğenisine sunmaktadırlar.
Yönetmen Fatih Akın’ın İstanbul Hatırası adlı istanbul seslerini kaydettiği belgesel-filmden bir bölüm yukarıdan izleyebilirsiniz
Siya siyabend grubu bugün Hakan Özboz, Memduh Özdemir, Murat Toktaş, Erdem,li kadrosuyla yoluna devam etmektedir,albüm çıkarmamıştır, pek çok demosu vardır. Doğaçlama öykü anlatan muratın vokali doğaçlama çalınan müzikle SSB sezgisel düşgörücü bir öykübilimcilik eylemidir. Siyabend belli bir türe ve tarza bağlı kalmayarak ekin vermeye devam etmektedir.
Toplam okunma (9807) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Kitle iletişim araçlarının siyasal iktisadi üzerine Edward S. Herman’la yapılmış bir görüşme Mart 31, 2009
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture , add a comment
ABD toplumunda özerk ve muhalif bir rol oynamaktan uzak olan ABD kitle iletişim araçlarının, konuların çerçevesini belirleyerek elit kesimin gereksinim ve ilgilerine hizmet eden haber öykülerinin öne çıkartılmasını sağlamaya çalıştığı, sol’daki insanların gözünde kuşaklar geçtikçe giderek netleşmiştir. Dahası, önde gelen şirketleşmiş kitle iletişim araçlarının günümüz politikasındaki önemi, eski zamanlardaki rolünü fersah fersah geride bırakır. Bundan dolayıdır ki Sol, iletişim araçlarının (medya) nasıl yapılanıp denetlendiğine, nasıl işlediklerine büyük dikkat ayırmaya başlamıştır. Bununla birlikte, ”özgür basın” ideolojisinin sol eleştirmenler açısından zor bir düşman olduğu da görülmüştür. Faaliyeti modern devlet yapısının merkezinde yer aldığından, medyanın meşruluğu kat kat ideolojik şaşırtmaca kalkanıyla korunur.
Yakın zamanda Edward S.Herman ve Noam Chomsky’ nin Manifacturing Consent: the Political Economy of the Mass Media (Rızanın Yaratılması: Kitle İletişim Araçlarının Siyasal İktisadı), Pantehon 1988, adlı çalışmalarının yayımlanışı, sol’un medya çözümlemesini zenginleştirmiştir. Bu kitap, eleştirel medya çözümlemesinde yeni ufuklar açan bir çalışma olma, onu izleyecek geleceğin medya çözümlemelerine kapı açma iddiasındadır. Herman ve Chomsky Rızanın yaratılması’nda, ABD’deki şirketleşmiş haber medyasının davranış nedenlerini açıklayacak sistemli bir ”propaganda modeli” sağlarlar. Propaganda modeli tartışmalarına bir önsözle başlarken, temel inançlarını şöyle belirtirler: kitlesel medya ”devlete egemen olan özel çıkarlara destek, devletin ve özel faaliyetlere egemen olan özel çıkarlara ise özel destek seferber etmek üzere hizmet verirler”. Propaganda medyanın biricik işlevi olmamasına karşın, ”toplam hizmetleri içinde çok önemli bir yere sahiptir.”(s.xi), özellikle ” yoğunlaşmış servet ve sınıf çıkarlarına dayalı büyük çatışmalar dünyasında” (s.1).
Edward Herman ve Noam Chomsky’nin, medyanın işlevinin elit kesimin geniş propaganda gereksinimlerine nasıl hizmet edeceğini açıklayan, basit ama yine de güçlü bir model ortaya koyacak kadar iyi niteliklere sahip oldukları kesindir. Ortaklaşa ve ayrı ayrı kaleme aldıkları çeşitli makale ve kitaplarda, ABD medyasının, elit kesimin -özelikle Üçüncü Dünya’daki ABD faliyetlerine ilişkin -gündemin geçerliliğini hangi yolarla sürdürmeye çalıştıklarının tarihini yazmışlardır. Rızanın Yaratılması, araştırmacı ve aktivisitler için aynı ölçüde müthiş öneme sahip bir yapıttır.
Herman ve Chomsky, radikial medya çözümlemesini medya davranışları adına bir tür “komplo” teorisi sunmakla suçlayan genelgeçer eleştiriyi çabucak safdışı eder; onun yerine, medyanın yanlılığının, “doğru düşünen insanların önseçiminden, içselleşmiş önyargılardan ve personelin” kendi propaganda modelleri içinde sundukları bir dizi nesnel süzgeç “kısıtlamasına uyum sağlaması” ndan doğduğunu ileri sürerler. Bundan ötürü yanlılık büyük oranda otosansür arcılığıyla oluşur, bu da ABD kitlesel medyasının bir propaganda sistemi olarak üstünlüğünü açıklar: resmi devlet sansürüne dayanan bir sistemden çok daha güvenilirdir. Hem de, pratiğe dökülürken, egemen medya her birimiyle, devlet organlarının Doğu Avrupa’da yönetici bürokrasiler adına yaptığı kadar çok, elit kesimin gündemine hizmet etmesine karşın.
Medya sisteminin güvenilirlik ve meşruluğu, medyanın her sorunda tam bir uzlaşmasının olmayışıyla da korunmuştur. Gerçekten de Herman ve Chomsky’nin kabul etmeye hazır oldukları gibi, bir sürü sorun üzerinde canlı tartışma ve çekişme vardır. Yazarlar bunun yanısıra, egemen medya içindeki tartışmaların, elit kesimin bir diliminin kabul edebileceği “sorumlu” kanılarla sınırlı kaldığını iddia ederler. Elit kesimin genel görüş birliğinin olduğu konularda, medya görevini yapmaya her zaman hazır olcaktır. O durumda, tanınmak şöyle dursun, alay etme ya da aşağılama uğruna gereken zamanlar dışında hiçbir muhalif görüşe yüz verilmez.
Herman ve Chomsky propaganda modellerinde, egemen ABD medyasının niçin değişmez biçimde elit kesimin çıkarlarının propagandistleri işlevi gördüğünü açıklamak üzere, beş “süzgeç”ten oluşan bir düzenek getirirler. Yalnızca elit kesimin çıkarları doğrultusunda güçlü bir yönelişe sahip hikayeler bu beş süzgece takılmadan geçebilir ve medyada bol dikkat toplarlar. Eldeki kanıtlar, yüzeysel bir çözümlenişi durumunda bile, basında ve haber yayınları ağında genişçe tanıtılan hikayelerin bir sürüsünün akla mantığa sığmaz yapısını göstereceği zaman, medyanın ince bir işlev gösterebileceğini de açıklar bu model.
Medyanın içeriğini etkileyen ilk süzgeç, medya sahipliğinin dünyadaki en büyük bir kaç düzine kâr amaçlı şirket arasında yüksek derecede yoğunlaşmış olmasıdır. Bu şirketlerin pek çoğunun öteki sanayi dallarında ve ülkelerde geniş mal varlıkları bulunur. Nesnel olarak, kâra duydukları gereksinim haber işleyişini ve medyanın genel içeriğini ciddi boyutlarda etkiler.Öznel olara da, özyönetimin dayandığı medya sistemi bir avuç şirketle denetlendiği ve onların çıkarına işlendiği zaman, açık bir çıkar çatışması görülür. İkinci süzgeç, ABD medyasını kolonileştirmiş reklam vermedir. Medya gelirlerinin çoğu buradan gelir. Herman ve Chomsky, ticari tutumun medyanın içeriğine yaptığı uyuştucu etkisiyle ilgili kanıtların çoğunu gözden geçirirler.
Üçüncü süzgeç, kaynak bulmadır. “Kitlesel medya, ekonomik zorunluluk ve karşılıklı çıkarlar nedeniyle, güçlü bilgi kaynaklarıyla çıkar ilişkisine sokulurlar” (s.14). Medya, ağırlıkla, ona bu malzemeyi sağlamak için kocaman bürokrasiler yaratan hükümet ve şirket kaynaklarınca elde edilen haberlere güvenir. Medyayı “yönetme”de büyük ustalık kazanmış bu bürokrasiler, aslında medyayı parasal açıdan desteklerler ve medya, böylesi bir para kaynağıyla anlaşmazlığa düşmek için dikkatli olmalıdır. budan başka, bu şirket ve hükümet kaynakları, kabul edilen gazetecilik uygulamalarına göre anında güvenilir haberler geçerler.Öte yandan, elit kesime karşı olan kaynaklara ise azami kuşkuyla bakılır ve onlar bu süzgece takılmadan geçmekte korkunç zorluk çekerler.
Herman ve Chomsky’nin dördüncü süzgeci, kitlesel medyayı rahat bırakmamak ve şirketlerin gündemini izlesinler diye onlara baskı yapmak üzere, Accuracy in Media gibi sağ eğilimli şirketleşmiş “husumet” üreticilerinin gelişmesidir. Bu süzgeç 1970′de, belli başlı şirketlerle valıklı sağcılar Batı’daki politik gelişmelerden ve medyada çıkanlardan giderek daha çok hoşnutsuzluğa kapıldıklarında yaygınlaşmıştı. Bu gerginlik üreticileri, medyanın liberalizmin kaleleri olduğu, kapitalizme ve “özgürlük”ün dünyanın dört bir yanında “savunusu”na temelden düşmanlık beslediği şeklindeki saçma kanının hayli tutunmasını sağlamışlardır. Bu husumet makinalari, görünüşte zıtlık içindeyse de aslında medyaya meşruluk sağlayıp, medya tarafından iyi davranış görürler.
Son süzgeç, anti komünizm ideolojisidir. Bu ideoloji, Batı politik kütüründen ayrılmaz ve propaganda modelinin işlemesini enerjik kılan ideolojik oksijeni sağlar. Anti -komünizm, ABD’de kabul edilebilir gazetecilik uygulamalarında kök salmıştır, öyle kökleşmiştir ki, “detant” dönemlerinde bile gazetecilerin konuların çatısını, komünist “kötü adamlar”a karşı ” bizim taraf” temelinde kurmaları tamamen yerindedir ve bu beklenir.
Ayrıca, anti-komünist ideoloji propaganda modelinin çifte standardının etkili biçimde işlenmesinde temel önemdedir. Yazarların not düştüğü gibi, “anti-komünist duygular kabardığı zaman, ‘komünist’ istismarları iddialarını destekleyen ciddi kanıtlar talep edilmesi askıya alınır (medya tarafından) ve şarlatanlar kanıt kaynakları olarak iyi iş görebilirler” ( s.25). Buna karşılık, gazeteci ya da editörler, öteki dört süzgeçten geçmek kadar anti komünist öğretiye meydan okumak için de “çok daha yüksek düzeylere çıkmalıdırlar; aslında o düzeylerin, genelde, neredeyse ancak doğa bilimlerinde tutturulabileceği empoze edilir” (s.29).
Rızanın Yaratılması’nın büyük kısmı örnekolay incelemelerinden oluşur. Herman ve Chomsky o bölümlerde, medyanın son haber öykülerine belli başlı beş düzenleme halinde yer verişini açıklamak için propaganda modelinin geçerliliğini çözümlerler. Her ayrı örnekte önce olguları sunup, sonra da elit medyasının (The New York Times, Time, Newsweek ve özellikle CBS Haberler) öyküye yaklaşımlarını adamakıllı gözden geçirirler. Her bölüm kılı kırk yararcasına araştırılır ve en çok dikkat, yazarların o alanlardaki daha eski çalışmalarına ayrılır.
İkinci bölüm, medyanın Polonyalı papaz Jerzy-Popieluszko’nun 1984′te öldürülmesini işleyişle, Orta Amerika’da 1980′lerde ölüm mangalarının yüzlerce seçkin kurbanına yaklaşımını kıyaslar. Herman ve Chomsky’nin güçlü biçimde kurdukları gibi, propaganda modeli, elit kesimin çıkarlarıyla ilişkisine bağlı olarak “değerli kurbanlar” ve “değersiz olanlar” ayrımını doğurur. Medya “değerli kurbanlar”a geniş yer ayırır ve sövüp sayarken, öbürleri için genellikle sempatik olmaktan, o da varsa, uzaktır. Üçüncü bölümde benzer biçimde, bu onyılda daha önce yapılan Guatemela, El Salvador ve Nikaragua’daki seçimleri medyada nasıl yer kapladığını, tam propaganda modelinden bekleneceği gibi göz önüne serer. Dördüncü bölüm, medyanın, 1980′lerin başında Papa’yı öldürmeyi amaçlayan Bulgar-KGB “komplo” sunu ele alışını takip eder. Bir sağcı tertip olan bu gülünç öyküye propaganda modelinin süzgeçlerinden üstün başarılarla geçtikçe geniş olarak ve cömert yer verildi.
Rızanın Yaratılması’nın neredeyse yarısını oluşturan beş ve altıncı bölümler, propaganda modelini, Vietnam savaşı ile 1960′ların sonundan itibaren Laos ve Kamboçya’daki gelişmelerle ilgili haber yazılarına uyarlamaya ayrılmıştır. Bu bölümler özellikle önemlidir, çünkü akıntıdaki ölü bir hedefe, “medya savaşa karşıydı ve kamuoyunu savaşın aleyhine o çevirmişti” yolundaki hemen hemen evrensel kabul gören teze nişan alırlar. Oysa tam tersine, propaganda modelinin kestireceği gibi, bitene kadar savaşı elit kesimin çıkarlarıyla uyumlu bir tarzda göstermeyi sürdürdü medya. Kamboçya’ya gelince, Kamboçya propaganda modelinin nasıl işlediğinin çarpıcı bir örneğini verir. Kızıl Kemerler dönemindeki gaddarlıklar küçücük bir doğruluk payı gözetmeden olağanüstü öfkenin temeli olurken, ABD’nin 1975 öncesi kırlık bölgeleri ve sivil toplumu mahvetmesi medya tarafından zorlukla kabulleniliyordu.
Sonuç bölümündeyse, Watergate olayının (anayasayı savunan ve kokuşmuş bir rejimi deviren güçlü ve alıngan özgür basının sık sık değinilen en parlak başarısı), elit kesim arasındaki bir krize tepki gösteren medya örneği olarak, gerçekte propaganda modeline uyduğunu gösterirler Herman ve Chomsky. Bu bölümde, şirketleşmiş medya sisteminin açık sınırlamalarından bir kısmı, gerçekten demokratik bir toplumun medya gereksinimleri açısından tartışılır ve ilericilerin medyanın yeniden yapılanmasını politik gündemlerine almak zorunda kalacakları belirtilir.
Aşağıdaki görüşmede Edward Herman, Rızanın Yaratılması’ndan çıkan sonuç ve sorunların bir kısmıyla ilgili bir dizi soruyu yanıtladı.Görüşme Edward Herman’la yapıldığı için, Noam Chomsky her noktada ve her nüansta aynı görüşleri paylaşmayabilir, bu olanaklıdır.
ROBERT McCHESNEY: Yönetici sınıf yerine”elt kesim” terimini kullanmayı neden seçtiniz?
EDWARD S. HERMAN : “Yönetici sınıf”, bir yazarı belkide haksız yere ideolojik yelpazeye mıhlayan bir klişe olmuştur. Biz, yararlı bir politik amaca hizmet etmeden insanın tepesini attıran dilden kaçınmaya çalıştık. Kitabımızda elit kesim, yönetici sınıf işlevini görür.
RM : Bu elit kesimin özünde sınıfsal temelde mi algılıyıorsunuz, yani en iyi, kapitalistlerin ve gelişmiş kapitalizmin en üst düzeyi yöneticilerinin bileşkesi gibi birşey mi anlaşılır?
ESH : Evet.
RM : İdeolojik süzgece “anti-komünist” adını vermeyi seçiyorsunuz. Onu daha genel biçimde, süzgecin anti-komünist yoruma uygun düşmeyen ama, buna karşın, elit kesimin çıkarları açısından kritik olan alanlara kadar uzanmasına fırsat verebilecek “egemen ideoloji” demekten neden daha uygun bu?
ESH : Söylediğiniz akla uygun bir varsayım, belkide bunu yapmalıyız. Kendi hükümetinin iyiliği ve özel girişimin faziletleri gibi egemen ideolojinin öteki unsurlarına kitabın çeşitli noktalarında değinilir. ama süzgeçleri tartışırken, ABD siyasal iktisadında bir kontrol ve disiplin mekanizması olarak en önemli şey olmuş ideolojik unsur üstünde odaklanmak istedik.
RM : Medyanın, elit kesimin içinde temsil edilmeyen fikir yada konumları asla meşrulaştırmayacağı hipotezi, sanki demirden bir zırhla kaplıdır. Geleneksel araştırmacılar ve egemen medya, bu noktaya nasıl bir yanıt verirler? sizin modelinize ve genelde medya üzerine önceki çalışmalarınıza nasıl tepki gösterdiler?
ESH : Geleneksel eğilim bizim modelimizi henüz fark etmemiştir. Bu kitap, bizim bir modelle ilgili ilk geniş açıklamamızı sunar. Nasıl karşıladığını, özellikle de önsözde modelimizin “serbest piyasa” çözümlemesine yakın olduğunu ve komploya hiç bel bağlamadığını çok dikkatli biçimde belirtmemize karşın “komplo teorisi” olarak bir kenara bırakılıp bırakılmayacağını görmek çok ilginç olacak.
RM : Bu hipotezin de, politik gündemleri elit kesimin çıkarlarına ve ABD toplumunu elit kesimin denetlemesine karşı çıkma noktasında merkezlenen ABD’deki aktivistler açısından çok ciddi sonuçları vardır. Elit kesime karşı olan ilerici politik hareketlerin medyada nasıl tanımlanacağı konusunda ne söyler propaganda modeli?
ESH : Sistemli olarak karalanacakları ve akla uygun biçimde yer almalarının kabul edilmeyeceği düşünülür. Bu seçimde Jesse Jackson ve Gökkuşağı Koalisyonu’na yaklaşım bunu güzel biçimde gösterdi.
RM : Medyanın Jackson’un adaylığına yaklaşımını nasıl tanımlarsınız?
ESH : Jackson elit kesimin kimi önemli önceliklerine meydan okumakta olduğundan, kitlesel medyanın ona kötü davranması beklenirdi. Onun da pek çok yolu vardı: Küçük kusurlar arama, seçilme yeteneğinde olmadığının vurgulanması, ABD politik ortamında zarar verici bir etken olarak görülecek yakınlıkları (Castro, FKÖ, Hymie vb) ve hataları üzerinde aşırı ölçüde durulması ve, elbette, programını sunup tartışmayı reddetme.
RM : Örnekolay incelemelerin hepsi, ABD dış politikasıyla ilgili yada uluslararası konuları ele alır. Propaganda modeli iç politikaya da aynı ölçüde uygulanabilir mi? Medyanın iç sorunlara yer verişine uygulamandan önce, modele katacağınız nitelikler var mı?
ESH : İç sorunlara da fazlasıyla uygulanabileceğini sanıyoruz, yanlız iki şey var bunu bir parça sınırlayan: Büyük bir elit kesim çatışması olasılığı ile, görece zayıf kalmakta birlikte katledilen Vietnamlı ya da Guetamalı köylülerden daha çok söz hakkına sahip, elit kesim dışında kalan iç çıkar grupları bulunması -yoksullar, sosyal görevliler, Love Canals kurbanları vb. biz Reagan’ın EPA’ya saldırısı, evsizlik, gelirin yeniden bölüştirilmesi ve kitlesel medyanın bu konuları haber olarak geçmesi gibi iç sorunlara bir bölüm ayırmaya niyetlendiysek de, yer ve zaman yokluğu buna elvermedi. İç sorunlarla ilgili ve başka atlanmış örnekolay inelemelerine ayrı makalelerde ya da ek bir ciltte eğilebiliriz. Yeri gelmişken, benim gözde kitaplarımdan birisi (Peter Golding ve Sue Middleton’un İmages of Welfare’i), bir propaganda modelinin, medyanın İngiltere’deki “refah”a başarıyla el atışına bakerken iyi işlediğini gösterir.
RM : Chomsky’nin ve sizin Orta Doğu’da yaptığınız kapsamlı çalışmayı gözden geçirdikten sonra, buna bir örnek olay incelemesi olarak yer verilmemesi şaşırtıcı geldi. Nedendi bu?
ESH : Yine, zaman ve kitabın hacmindeki sınırlamalar bir etmendi, ek olarak, Chomsky’nin Fateful Triangle adlı yapıtında Orta Doğu üstünde ABD basınını çözümlemekle güzel bir iş yapması vardı.
RM : Medyanın Filistin ayaklanmasına yer verişini nasıl değerlendirirsiniz?
ESH : Yayın ve radyo medyasındaki dikkate değer istisnalarla, hepsi de çok kötü. Silahsız kadın ve çocuklara yapılan saldırıların vahşeti ve kapsamı, büyük çaplı mahkûmiyetler ve mahkûmlara dayatılan korkunç koşullar gözönüne alındığında, medyada çıkanlar fiili bir gizleme durumudur. Polonya’da işçilere, Sovyetler Birliği’nde her hangi bir azınlık grubuna (özellikle Yahudilere) yapılan bu gibi saldırılar, çok büyük yer kaplar ve öfkeden kudurturdu. Koppel’in Filstinlilerin kendi başlarına gelenleri betimlemelerine izin verdiği Nightline programı, neredeyse eşsizdi, burada Filistinli kurbanlar genellikle sessizdi ve ender olarak insanileştirilmekteydi. Onların kurban edilmeleri haberi, İsrail ve resmî ABD (ve atanmış “uzman” ) kaynakları süzgecinden geçirilir.
RM : Barış anlaşması ışığında, medyanın Nikaragua ve El Salvador’a yer verişinde kayda değer gelişmeler oldu mu?
ESH : Guatemala barış antlaşmaları imzalanalı beri, ABD kitlesel medyası şaşırtmacalara girişmiştir. Birincisi, belgede belirtilen, barışın en önemli koşulunun yabancı tarafların asilere her türlü yardıma son vermeleri olduğunu kabul etmeyi düzenli biçimde yadsımışlardır. Bu, ABD müdahalesi tehtidini getirdiği için, sadık ABD medyası dilsizliğe soyunmuş ve Demokratların Kontralara “insani” yardım lehinde oy verirken anlaşmaların sınırları içinde hareket ettiklerini taslamalarına katkıda bulunmuştur. İkincisi, gereksinimlerini karşılamakta en kapsamlı cabaları yerine getirmesine karşın, ara vermeksizin Nikaragua’nın anlaşmalarına ilişkin eylemlerinde odaklanmışlardır. Üçüncüsü, ağırlıkla Nikagua’daki CIA destekli “huzursuzluğa” önem vererek, kendi himayesindeki devlette emeğe yönelen ciddi şiddeti görmezlikten gelerek, El Salvador’da artan terör konusundaki bilgileri büyük oranda hasıraltı etmişlerdir. Jim Wright çekinmeden konuşana değin, çok açık ve bilinçli CIA -destekli istikrarsızlaştırma (“Şilileştirme”) siyaseti basının gündemi dışındaydı. Orta Amerika’da basında çıkanların ana dürtüsünü anlamada, bir propaganda modeli güzel işler.
RM : Propaganda modeli bağlamında, medyanın, ABD’nin 1988′de İran Jet uçağını düşürmesini ele alışı ile Sovyetlerin 1983′de KAL 007′yi düşürüşüne yaklaşımını nasıl karşılaştırırsınız?
ESH : Propaganda modeli buna kusursuzca uyar. KAL 007′ye ateş edilmesi tartışmasında az dikkat çekilen bir olgu vardır: Yönetim, Sovyetlerin uçağın sivil uçak olduğunu bildiği şekilinde asılsız iddialarda bulunabildi ve çok uzun süre bu bilinçli yalan haberle idare edebildi. Basının bir yalanın kurumsallaşmasına izin vermede ve önünde sonunda açığa çıkmasının yönetime hiç bir maliyet getirmeyeceğine güvence vermede işbirliği yapması, yüksek düzeyde bir propaganda hizmetidir.
RM : En son araştırmanız, medyanın ABD’nin UNESCO’dan ayrılışına yer vermesine eğiliyor. Medyanın bu konuya yer vermesi propaganda modelinin beklentilerine uyuyor muydu?
ESH : O beklentileri aştı bile. Açıkça hükümete ait bir propaganda ajansı bile daha iyisini yapamazdı. Ben, Herbert Schiller ve William Preston, Jr. birlikte yazdığımız, Medya Analizi Enstitüsü ile Minnesota Basın Üniversitesi’nin bastığı, yakında çıkacak bir kitapta ayrıltılı olarak çözümlenir bu.
RM : Propaganda modelini PBS’nin işleyişlerine nasıl uygularsanız?
ESH : Onu bir dipnotta kısaca tartışıyoruz. PBS, örgütlenmiş ve finansmanında hükümetin sahip olduğu role karşın, muhalif görüşleri sunmakta ticari medyadan yıllardır daha iyisini yapmıştır. Bu, ticari medyanın ne denli ürkütücü olduğunu gösterir. Ticâri ve kâr çıkarlarından kaynaklanan kısıtlamalar, hükümetin sözde -denetimden ileri gelen sınırlamalara ağır basar. Bunun içindir ki sağ kanat PBS’den nefret eder v ısrarla tavsiye edilmesini, ya da en azından yıl yıl bütçe tutulmasını, reklam alma bağımlılığının artmasını isterler. PBS’nin sistemli bir ciddi muhalefet sözcülüğü yapabileceğini sanmıyorum, ama yayın şebekesinden daha çoğunu sağlayabilir ve daha dürüst bir reformizm sergileyebilir.
RM : Varolan medya sistemi içindeki düzelmenin boyutu nedir?
ESH : Kısa dönemde çok az. Ticari denetimi daraltıp zayıflatmak, radyo ve televizyona ulaşmayı çoğaltmak, kamu, eğitim ve topluluk radyo ve televizyonlarını kuvvetlendirmek için politik bir yön değişikliği gereklidir. Yeniden kuvvet kazanmış bir işçi hareketi ve taban örgütlenmesi ile medyanın öneminin tanınması, statükoda en ılımlı bir değişikliğin bile önkoşullarındandır herhalde.
RM : Bir gazeteci, süzgeçleri içselleştirmeksizin egemen medya içinde yaşayabilir mi?
ESH : Teorik olarak, evet. Ama çoğu yaşamıyor. Örgütlenmede fazla ilerleme kaydetmeden, ilkelerinizi sürekli tehlikeye atmaya katlanarak çifte yaşam gibi bir şey sürmek istiyorsanız, belki. Sıkıntı büyük olabilir.
RM : Sonuç olarak medya aktivistlerinin çabalarını radyo kanalları elde etmeye yoğunlaştırmaları gerektiğini gösterir gibiydiniz. Radyo medyasına yapılan bu vurgu neden?
ESH : Sınıfsal çıkarları nedeniyle eleştiriel mesajlar almaya daha istekli olması gereken geniş sayıda insana ulaşma yeteneklerinden dolayı.
RM : Rızanın Yaratılması’nı bitirirken, ilericilerin uzun dönemde medya sorunlarını politik gündemlerine alma gereği duydukları sonucuna varıyorsunuz. Genel bir ilerici gündem açısından medyanın yeniden yapılanması ne kadar önemlidir?
ESH : Çok. Gerçeklik tanımları üzerinde denetim kurulması, insanların ne hakkında düşüneceğini belirleyen gündemler, mesajları tekrarlama ve simgeleri manipüle etme yeteneği, iktidarın temel bileşenleridir. Kurumlaşmış haliyle medya Jesse Jackson’un gündeminin görüşülüp tartışılmasına izin veremeyeceği, ama refahın külfetini Sovyet tehtidini ve benzeri ideolojik mesajları “ense kökümüzdeki hükümet”e yükleyeceği için, Sol, fikirler ve simgelerin savaş alanında son derece dezavantajlı durumdadır. Hep savunmada kalır. Bu durum, onun temelde yatan kuramsal zayıflık konumunun yansımasıdır, ama ikisi birbirini etkiler. Medya denetimi kurumsal denetimi kuvvetlendirir, ve tersi. İktidar iki cephede kazanılmak zorundadır.
RM : Radyo kanallarına daha fazla ulaşmaya çalışma düşüncenizden ayrı olarak, kendi kendini yöneten bir toplumun gereksinimlerine daha iyi uyan bir medya sistemi kurmaya yardım edecek başka elle tutulur öneriler düşünebilir misiniz?
ESH : Radyoya ulaşma, mülkiyeti kapsamalıdır, sadece arada sırada bir program yapma ya da görünme değil. Sıfırdan başlamak zorundayız. Taban örgütlenmeleri daha medya yönelimli, benzer gruplara ve başkalarına uzanmakla daha ilgili olmalıdırlar. İlerici yayın medyasını da görmezlikten gelemeyiz.
Edward S. Herman’la Bir Görüşme
Robert W. McChesney – Monthly Review, No: 41/3, January1989
Çeviri: Osman Akınhay – “Dünya Solu” adlı derginin 1989 tarihli 3. sayısında yayınlanmıştır.
Toplam okunma (4685) Bugün(1) Son okunma tarihi (08 September 2010)
Murat Bektaş, Fate ve Şehribana Kurdi, Üç sanatçı Üç albüm Mart 29, 2009
Posted by cafrande.org in : Kürtçe Müzik Klip - Kurdish Music video , 3comments
Geleneksel Kürt müziği alanında çalışmalar yapan Murat Bektaş’ın iki sanatçı, Fate ve Şehribana Kurdi çıkardığı iki farklı albümü aşağıdan online olarak dinleyebilirsiniz.
Şehribana Kurdi, Babasının memuriyeti nedeniyle Mardin /Kızıltepete’den İzmire göç etmiş bir 9 çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya gelir. Aile içi eğlencelerde şarkı söyleyerek müzikle ilgilenmeye başlayan sanatçı 1983 yılında İzmir’de yapılan bir ses yarışmasında Halk Müziği dalında birinci olur. Temel müzik eğitiminin yanında şan dersleri alır. Şehribana Kurdi, 1991 yılında çıkardığı ilk albümü “Ez Keçim Keça Kurdame” ile tanındı. Şu ana kadar toplam 8 adet albüm yayınlayan sanatçı 1993 yılından beri Almanya’da yaşıyor.
Toplam okunma (15741) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 September 2010)
“Başım Sıkıştıkça Seni İt Gibi Seviyorum” – Derya Önder Mart 29, 2009
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , 1 comment so far|
|
“hiç kimse polis otosunun üstündeki
mavi ışık kadar üzgün değildi”
dizelerini okuduğum ilk günden beri, ne zaman görsem o “mavi ışık”ı, o “üzgünlük”ü düşünüyorum yeniden…
Onun, “anacım, altını çize çize okuyorum kitabını, bir ara konuşuruz” deyişini hatırlıyorum hep. Ki hiç oturup konuşamadık bunu… Yine de merak ederdim ben Öztürk’ün okuduğu kitapları… Neleri işaret eder, yanına nasıl notlar düşer…
Bazı şairler öyledir, kocaman kalpleri, kocaman gövdeleri vardır ama gölgeleri daha büyük dursun diye uğraşmazlar… Yaşamda “uğraş”mak için seçtikleri şey, insan’dan öteye gitmez… Seslerinin duyulmasını isterler ama “hey buradayım” diye bağırmak istemezler. Bunca gürültü usulca bir şiire nasıl girer, girdiği andan itibaren şiirleşirken neye dönüşür, şiir bittiğinde artık yeniden başlayan ya da yeniden biten nedir? Yaşamda, bir şiir fazla bir şiir eksik, bir şey değişmiyorsa neye yarar ki yazmak?
Kendisi için “hay benim boynum kopsun” diyebilen, bunu kitabının kapağına yazdıran, “biriyle çürüyenlere…” ithaf edilmiş bir şiirin şairinden söz ediyoruz. Bir dosttan… Dost bir sesten…
İstanbul’a gelişinin ardından hepimiz gibi “kentli” olan ama bir türlü “buralı” olamayan, dahası olmak istemeyen, “kaçak yapılar gibi tedirginim” ve “ancak zenci kadar gülüyorum” diyen bir şairden…
1957 yılında Kars’ın Susuz ilçesine bağlı Çamçavuş Köyü’nde doğar Öztürk Uğraş… 6 Ağustos 2004 tarihinde terk eder şiiri, İstanbul’u ve bizi. İlk kitabı 1992 yılında yayımlanır. “Sesli Konuşun”. Daha ilk kitabının gelişinden bellidir, yaşama meydan okunacağı. İnsanları yaklaştıran ve uzaklaştıran, dost ve düşman yapan, barış’ın ve savaş’ın en önemli gücü olan dil, kendi içine döndüğünde ve kıvrılmaya başlandığında, bir başkası için zehir üretme evresindedir ve seçilerek seslendirilen sözcükler çoğu zaman yapaydır. O aslında “Sesli Konuşun” derken “kendiniz olun” demek ister gibidir.
İkinci kitabı, “Ekmeğin ve Suyun Tanrısı” 1994 yılında Berfin Yayınları’ndan çıkar. O yine dünyayı olmasını istediği gibi çizmeye devam eder şiirlerinde. 1997 yılında üçüncü şiir kitabı, “Fırat’ın Su Yüzlü Çocukları” ve 2001 yılında ise bize bıraktığı dördüncü ve şimdilik son kitabı “Hay Benim Boynum Kopsun” basılır Piya Kitaplığı’ndan. Bir süre “Kunduz Düşleri” ve “Ütopiya” pratiklerinin içerisinde yer alır. Dünyaya karşı seyirinin bir parçasıdır bu da.
Bir yandan da belediyelere bağlı bir “kamu kuruluşu” olan “mezarlıklarda” memurluk görevini sürdürür. Hatta yakın dostları kendi aralarında ona “mezarcı şair” diye seslenirler. O gülümser buna sadece… Aslında belki de “Sesli Konuşun”daki ironi biraz da bu memuriyetin başlangıç yıllarında taşların ve toprağın sessizliğine bir çağrıdır. Bana geceler, günler boyu dediklerinizi hele bir de dile gelip söyleyin.
“Ölüm” duygusu, ölüm’ün varlığı, sadece yazıyla çiziyle uğraşan insanları değil, aklını ve kalbini yaşamsal fonksiyonlarının ve ihtiyaçlarının dışındaki şeyler için kullanabilen herkesi de, ölüm-yaşam köprüsünün ince çizgisinde getirip götürür. Bu sorgular, kimi zaman sessiz sedasız içte mayalanmaya devam eder ve artık ölüm/ölüm duygusu yaşamın bir parçası halini alır. Kimi zaman ölüm duygusu, yaşama duygusunu mağlup eder ve kendi zafer çığlıklarıyla alıp götürür bizden sevdiklerimizi. Öztürk, son nefesine kadar yaşamın iplerini elinden bırakmayan insanlardandı. Ama, uğursuz bir hastalık alıp götürdü onu. Her gidenle giden yanlarımızı da alıp götürdü giderken…
Şu yıldönümleri, anmalar… Sanki o güne saklanmış bir kederi ya da bir hazırlığı hatırlatıyor gibi olsalar da aslında başka bir duygusu var. Hele de tanık olunmuş süreçlerin sonunda gerçekleşmişse bu ölüm, mevsimi yaklaştıkça, bir yıldönümü daha geldikçe, bir şey kendiliğinden huzursuzlanmaya başlıyor. Yani tam o gün, o saatte mesafeler kapanıyor ve sanki bir “dejavu” kaplıyor insanın içini…
Bir şey demek istemiyorum. Sadece anımsamak, anımsarken anımsatmak, yazının kendi diliyle ona bir kez daha seslenmek… Kitaplarını üst üste pencere kenarında, çalışma masasının üzerinde, kanepede otururken yeniden karıştırmak birkaç dizeyi yüksek sesle mırıldanmak… Şair iyi ki varsın, şiir iyi ki varsın demek… Çünkü şiir yaşamın içinde de insanın içinde de taşları yerinden oynatabilir diyebilmek…
Mesela üçüncü kitabı olan “Fırat’ın Su Yüzlü Çocukları”nı “intihar notu” adlı şiiriyle bitirir Öztürk…
“biliyorum
intihar
bedendeki sabrı utandırmaktadır
ama seni öylesine çok sevdim ki
bedenimin en ufak zerresine
aklımın sözü geçmiyor
hoşça kal…”
Sonra Lamia çıkagelir… “Hay Benim Boynum Kopsun”da bir bölüm ayırır Öztürk, “Lamia için. Başlığını da “Lamia’ya Mektuplar” koyar. İki düzyazı şiir ve üç şiirden oluşur Lamia’ya giden yol. “Siz öyle mi yaşlanırsınız gitmek gibi uzun” dizesiyle başlar ilk mektup. İkincisinde, “başım sıkıştıkça seni it gibi seviyorum” der. Bir başka şiirde “bu Lamia beni sırtımdan vurabilir” dizesini fısıldar dostlarına… Yine de soruların çoğu hep Lamia’yadır: “SEN IŞIKLARIN KİMİN YÜZÜNDEN GÜZEL OLDUĞUNU SANIYORSUN” dizesi işte böyle büyük harflerle büyük büyük sorulur Lamia’ya…
Lamia şiirlerde de hiç konuşmaz, sorulara cevap vermez… O biraz da bütün şairlerde var olan “gizli özne”dir. Her birinde başka bir isimle anılır. Mektupların altına atılan imza “yıkım günleri’95”tir. Lamia’ya gidip gelmekten yorulduğunda da arkadaşlarına bir kez daha seslenir:
“arkadaşlar… arkadaşlar
kaçak yapılar gibi tedirginim
belki yaza çıkamam, üstümde kalmasın
yaralarımın size selamı var
acılarım da gözlerinizden öper”
Yıl 2001’dir… Ölüm’ün, onun elinden kalemini çekip almasına üç yıl vardır daha…
O zamana dek, o “yazmak”la çıkmaya devam eder yaşamın karşısına. Bütün “hoşcakal”ların ardındaki yeni “merhaba”yla. Bütün “intihar notları”ndaki gizli yaşama isteğiyle.
Ve dostlarına bir kez daha hatırlattığı, altını çizdiği şey, “Lütfen kavga!”dır.
Derya Önder
Kaynak: www.deryaonder.com
Bu yazı, şair Öztürk Uğraş’ın 4. ölüm yıldönümü nedeniyle bir bölümü 6 Ağustos 2008 tarihinde BirGün gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Toplam okunma (7147) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Barış Uğruna Mücadelede Şairin Rolü – Nazım Hikmet Ran Mart 29, 2009
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , 1 comment so far
Barışseverler safında faal bir mücahit olarak, barış için savaşmamız gerektiğine kesinlikle inanıyorum. Barış bir hediye gibi kabul edilemez, kazanılmalıdır.
Barış uğrunda mücadele çeşitli şekiller alır. Örneğin kapitalist ülkelerde, bu mücadele ağır hapis yılları, baskı ve ezgi görmek tehlikesi ile karşılaşmaktadır. Bütün bu tehlikelere rağmen, harpten nefret eden halk kitleleri barış bayrağı altında toplanmadıkça barış kazanılamaz…
Bu mücadelede her ilerici aydın, dahası namuslu her aydın, görevini anlayarak hazır bulunmalıdır. Barış uğruna mücadelenin, insanlığın geleceği ile ne kadar bağlı olduğunu, şairlerin ve yazarların şiirlerinde, romanlarında, hikayelerinde yazmaları bir görevdir. Tüm dünyada bilim adamları, teknisyenler, her günkü yaratıcı faaliyetleri ile harbe karşı, barış cephesinde yer almalıdırlar.
Ben bir şairim, ve bu mücadelede şairin ne yapması gerektiğini daha iyi anlatabilirim. Şuna inanıyorum ki, onların sorumluluğu, mühendislerin, teknisyenlerin sorumluluğundan bir damla olsun az değildir. Bilakis daha da büyüktür. Bir mühendis bir köprü inşa ederse, onun sorumluluğu o köprünün yıkılmamasıdır. Fakat köprü yıkılırsa, felaket bir derece mahduttur, eninde sonunda köprü yeniden inşa edilecektir. Fakat şair, ruhun mühendisidir. Onun sesi, milyonlarca insana, onların ruhuna, kalplerine hitap etmektedir. Kelimenin bu muazzam gücü, her şairi gururlandırmalı, onu sorumluluk bilincine kavuşturmalıdır. Barış ve ülkelerin saadeti için mücadele eden namuslu şairler bu görevi gayet iyi bilmelidirler. Şairin hayatı ile edebi faaliyeti arasında hiçbir ayrılık olamaz. Biri pratikte, biri şiirde, iki hayat yaşamıyoruz. Tek bir vücuduz. Günümüzün gerçek şiiri, barış mücadelesinden esinleniyor. Pablo Neruda, Aragon gibi başka büyük şairler, aynı zamanda bütün moral güçleriyle, barış mücadelesine faal surette katılıyorlar. Bir şair bu niteliği kazanmasını biliyorsa, eserleri bu mücadelenin kesin izlerini taşıyacaklardır. Şiirleri, ümit dolu, yaşam aşkını dile getiren, kuvvetli şiirler olacaktır. Mücadeleci şair, insanlığın geleceğine inanır ve bundan dolayı da korkunç denemelerden geçse de yazılarında ümitsizlik asla sezilmez.
… Bir şair gerçekten bu görevi yerine getirmek istiyorsa, şiirlerinin şekli kesin ve basit, muhtevası kuvvetli olacaktır. Şair açık,direkt, her insanın kalbine giden bir dil kullanacaktır. Başarılı olması için de bu dili büyük bir dikkatle işleyecektir. Halkının canlı dilini temel alacaktır. Benim için fikri en başta önemli olan halkımdır. Pekaz yaşadığım hürriyet yıllarımda, bir şiir yazdığımda, işçi semtlerini gezer, fakir kahvehanelerine girer okurdum. Bu adetime, hapishanede de devam ettim. Yazdığım her satırı, birlikte kapalı kaldığım köylü ve işçilere imkanım oldukça okudum. Onların gözlem ve eleştirilerini dikkatle not ettim. Çünkü benim için pek kıymetli idi. Şair halk kitleleri ile daimi temasta bulunmalıdır, kelimelerinin gücü onlardan gelmektedir.
Bu konuda bizim edebiyat tarihimizden önemli bir olayı anlatmak istiyorum. Abdülhamid`in karanlık hükümdarlık devresinde, burjuva demokratik haklar için savaşmış olan Namık Kemal adında bir şairimiz vardı. Faaliyetlerinden dolayı bir adaya sürgün edilmişti. Namık Kemal`in şiirleri tutumunu aşamamasına rağmen, halk onun kişiliği etrafında altın bir efsane dokumuştu. Namık Kemal`in sürgünü, uzun yıllar hapse çevrilmişti. O zaman halk kendi yarattığı şiirleri, ona cömertce atfetti. Bu olay şiirin ne güce sahip olduğunu (Abdülhamid Namık Kemal`den ciddi surette korkuyordu.) ve halkın kendi acı ve emellerini yansıtan şiirlere ne kadar susamış olduğunu gösterir. … İlerici şiiri seven ve sayan halk, bizim tarafımızdadır. Şiirin gerçek ve değerli kuvveti, bizim tarafımızdadır. İlerici şiirin zaferi yalnız benim ülkemde değil tüm dünyadadır. Ve dünyanın en iyi şairleri, en değerli yazarları, büyük barış cephesinin faal mücahitleridir. Bu durum bilim adamları içinde bir gerçektir. İşte barışa hizmet eden gerçek şiirden, savaş kışkırtıcıları bundan dolayı korkmakta ve nefret etmektedirler.
Şiir; barış, halkların egemenliği, insanların mesut geleceği uğrundaki mücadelede yer alırsa, hepimizin inandığı üzere daima zafere götürecek bir silahtır.
Nâzım Hikmet
CONTEMPORANUL Dergisi
9 Haziran 1951 – Romanya
Toplam okunma (4866) Bugün(1) Son okunma tarihi (08 September 2010)
Marissa Nadler ve “Little Hells” Albümü Mart 27, 2009
Posted by cafrande.org in : Diğer Müzikler - Dünyadan Sesler , add a comment
Marissa Nadler 5 Nisan, 1981 yılında Amerika-Boston doğumlu ve küçük bir kasabada (Massachusetts) yetişmiş. Müzik ve resim eğitimi almış. Sanatçı balmumu üzerine deneysel çalışmalar yaparak resimde eski sanatsal teknikleri keşfetmekle sanat sevüvenine başlıyor. Fakat bu sanatsal sürecin sonucunda müziğe yöneliyor.
Marissa Nadler, her ne kadar köklü halk müziği ile uğraşsa da işlerinin temelini çeşitli araçlarla beraber genelikle elektronik gitar ve akustik gitar kullanıyor.
Toplam okunma (5571) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Kapitalizmin Krizi veya Otuz Yıllık Yalanın Sonu – Fikret Başkaya Mart 27, 2009
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture , add a comment
Önce bir yalan ürettiler. Ürettikleri yalanın adı neoliberalizmdi. Bu amaçla bazı büyük Üniversiteler ‘pilot bölge’ seçildi. Yalanı üreten iktisat profesörlerine peş peşe Nobel Ödülü verildi. Yalanın inandırıcı olması için yalancının itibarlı olması gerekirdi. Malûm, ‘sıradan birinin’ yalanına insanları inandırmak kolay değildir. Fakat yalan üretme işi sadece bir kaç üniversiteye ve piyasacı bir-kaç iktisat profesörüne bırakılamazdı. Bu amaçla ‘uluslararası’ denilen emperyalist örgütler [Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, OECD, vb.] seferber edildi.
Bunlarla da yetinilmedi, büyük çokuluslu şirketler ve devletler tarafından finanse edilen bir sürü dernek, vakıf, araştırma enstitüsü ve tam bir ideolojik savaş makinesi olan think-tank’ler devreye sokuldu… Fakat yalanın üretilmesiyle iş bitmiyordu, yalanın büyütülmesi ve yayılması da gerekiyordu. Bu amaçla medya seferber edildi. Geriye üretilen ideolojik tezlerin politikayla/politikacılarla bağının kurulması gerekiyordu ki, 1979-80 den itibaren bu eşik de aşıldı. Artık yalancıların tek düşünce mertebesine yükselttikleri neoliberalizm denilen ideolojik söylem hikmetinden sual olmaz bilimsel hakikatler olarak sunulabilirdi… Ve sunuldu…
Yalan kutusunun içindekiler
Peki yalan kutusunda neler vardı? İleri sürülen argümanlar özetle şöyleydi: Ekonomik sorunların kaynağında ekonomiye aşırıya vardırılmış devlet müdahaleleri var. Eğer devlet ekonomiye burnunu sokmazsa, yerli-yersiz müdahale etmezse, kaynak israf etmezse, kaynakların kullanımı kendi kendini düzenleyen piyasaya bırakılırsa, işler yoluna girecektir. Ekonomik büyüme istikrara kavuşacak, işsizlik diye bir şey kalmayacak, enflasyon belası ilelebet gündemden çıkacaktır…
O halde devlet asli fonksiyonları [güvenlik, adalet, alt-yapı yatırımları, vb.] dışına çıkmamalıdır. Oysa bu dünyada kendi kendini düzenleyen piyasa diye bir şey mümkün değildir. Böyle bir anlayış kapitalizm ve onun temel eğilimlerinden ve işleyiş mekanizmalarından bihaber olanlara mahsus bir kuruntudur.
Mümkün değil
Birincisi, kapitalizm koşullarında kendi kendini düzenleyen piyasa mümkün değildir, dolayısıyla devlet müdahalesi olmadan ne piyasa diye bir şey varolabilir ne de işleyebilir; ikincisi devlet ve kapitalizm bir ve aynı şeydir…Kapitalizm varsa devlet de var ya da visa versa… O halde sorun ne idi? Bunca yalan ve bunca çaba ne içindi? Elbette sorun devletin ekonomiden elini çekmesi değildi, zaten ‘eli oradan çıkarmak’ mümkün değildir. Testiyi kırmadan içindekini çıkarmanın mümkün olmadığı durumdaki gibi…
Amaç sermayenin önünü açmak, kâr oranlarını restore etmenin, daha çok kâr etmenin koşullarını yaratmaktı. İşte devlet bu amaç için, sadece bu amaç için müdahale eder hâle getirilmeliydi. Bunun anlamı, bundan böyle devlet sadece sermayenin tek yanlı çıkarını gözetecek ve o amaçla müdahale edecek demekti. Durum tam da böyleydi ama retorik farklıydı.
Başka türlü ifade etmek istersek, devlet sermayenin hareketini zorlaştıran düzenleme ve uygulamaları tasfiye edecek, işte işçileri, küçük köylüleri, mütevazı toplum kesimlerini, vb. gözeten sosyal ve ekonomik amaçlı müdahale ve düzenlemelerden uzak duracak. [unutmamak gerekir ki, söz konusu düzenleme, politika ve uygulamalar birileri tarafından bahşedilmiş de değildi, uzun ve zorlu mücadeleler sonucu kazanılmış mevzilerdi...]
Üç slogan
Bu amaçla yapılması gerekenler de üç sloganla ifade ediliyordu: Liberalizasyon, deregülasyon/dereglemansyon ve privatizasyon.
Bunlardan birincisi olan liberalizasyon, spekülatif olanı da dahil sermayenin hareketine konan engellerin ve düzenlemelerin tasfiye edilmesi, sermayenin istediği yere istediği gibi girip çıkabilmesi, hiçbir kısıtlamaya muhatap olmaması, kimseye hesap vermemesi; deregülasyon/dereglemantasyon sermayenin tek yanlı çıkarı dışında kalan alanlardaki ekonomik ve sosyal amaçlı düzenleme ve politikaların tasfiyesi demeye geliyor.
Bunu sosyal nitelik taşıyan düzenlemelerin ve kamu hizmetlerinin tasfiyesi olarak da okuyabilirsiniz. Sermaye bu alanda harcanan kaynağa el koymak için böyle bir ideolojik manipülasyona ihtiyaç duyuyordu. Üçüncüsü olan privatizasyon da ekonomik amaçlı devlet işletmeleriyle, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi demek.
Devlet mülkiyetindeki işletmelerin özelleştirilmesi sermayeye bir değerlenme imkânı yaratırken, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi de sermaye için bir taşla iki kuş vurmak anlamına geliyor. Bir kere böylece sermaye daha az vergi verme olanağına kavuşuyor [kamu hizmetlerinin finansmanı vergilerle yapıldığına göre], ikincisi de önemli bir değerlenme alanına kavuşuyor. Daha önce sermayenin değerlenme alanı dışında kalan eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, belediye hizmetleri, vb. büyük kârlar vadeden bir değerlenme alanı haline geliyor.
Kapitalizmin yapısal kriz dönemi sonrasında [1974-1975] asıl amaç sermayeye bir değerlenme alanı açmak olduğu halde, kamu hizmetlerinin verimsizliği ve devlet iktisadi kurumlarının müsrifliğine dair sayısız yalan üretildi. Enflasyonunun başlıca müsebbibi olarak gösterildi, vb…
Peki o zaman neden kriz?
O halde şu soru akla gelecektir: Sermayenin önü onca yıl bunca açılmışken, koskoca dünyanın tüm beşeri ve doğal kaynakları sermayenin sömürüsüne, yağma ve talanına sonuna kadar açılmışken, kapitalist sınıf ve çevresi insan havsalasını zorlarcasına ve ancak skandal kelimesiyle ifade edilebilecek akıl almaz derecede zenginleşmişken ve bütün bu çılgınlığın faturası işçilere, küçük köylülere, mütevazı insanlara, mülksüzlere, yeryüzünün lanetlilerine çıkarılmışken ve bu da devasa ekolojik ve toplumsal kötülükler pahasına gerçekleşmişken, kapitalizm neden krize giriyor ve daha fazlasını istiyor?
Bu sorunun cevabını verebilmek için kapitalizmin mantığını, işleyiş, ‘yasalarını’ ve temel eğilimlerini hatırlamak gerekir. Zira, söz konusu mantık ve işleyişe dayalı kapitalist sistem, ancak krizlerle yol alabilir, başka türlüsü mümkün değildir. Marx’ın da zarif bir şekilde ifade ettiği gibi, “kapitalist üretimin önündeki en büyük engel bizzat kapitalizmin kendisidir.” Onca sömürü, yağma ve talandan sonra sermaye sınıfı şimdi daha fazlasını istiyor ve istemeye devam edecektir.
Yaklaşık son otuz yıldır devlet müdahalelerini tüm kötülüklerin kaynağı sayıp lanetleyen iktisatçılar, politikacılar, yangına körükle giden egemenlerin medyası, şimdilerde de devlet müdahaleleri için aynı şeyi mi düşünüyor, aynı şeyi mi söylüyor?..
Neoliberal yalanların pupa-yelken yol aldığı ve alternatifsiz tek düşünce mertebesine yükseltildiği dönemde durum hiç de söylendiği gibi değildi. Devlet müdahaleleri sadece sermaye sınıfının tek yanlı çıkarını gözettiğinde bu devletin ekonomiden elini çekmesi olarak sunuluyordu… Şimdi sermayenin yeni dönem ihtiyaçları için yeni bir devlet müdahalesi, müdahaleciliğin yeni bir versiyonu gündeme gelecek… daha fazlası değil.
Devlet müdahaleleri
Öyleyse bir hususa açıklık getirmek gerekiyor: Kapitalist üretim koşullarında devlet müdahaleleri ne anlama geliyor? Bir kere daha baştan bir yanlış anlamanın bertaraf edilmesi gerekir. Devletin niteliği kapitalist olarak kaldıkça, başlıca üretim araçları da özel mülkiyet konusu olmaya devam ettikçe, ücretli kölelik rejimi köklü bir değişikliğe uğramadıkça, devlet müdahaleleri her zaman egemen sınıfın hizmetindedir… Başka türlü olabilir mi? Aksi halde egemenlik kategorisinin bir değeri ve anlamı kalır mıydı?…
Mesela özelleştirmeleri ele alalım: Genel olarak özelleştirmelerin sermaye lehine, devletleştirmelerin [kamulaştırma ve sosyalleştirme farklı kavramlardır] de sermaye aleyhine olduğuna dair yaygın bir kanaat geçerlidir. Bir kısım sol da bu görüşü paylaşıyor ne yazık ki… Oysa kapitalist üretim tarzının geçerli olduğu koşullarda, özelleştirmeler ve devletleştirmeler tamamıyla sermaye sınıfının konjonktürel ihtiyaçlarının ve çıkarlarının ve sınıfsal güç dengelerinin bir gereği olarak gündeme gelir. Dolayısıyla ibre duruma göre bazen özelleştirmelerden, bazen de devletleştirmelerden yanadır ve sermayenin bu tercihi sanıldığı gibi ideolojik olmaktan önce ekonomik niteliktedir.
Zarar emekçi halka ödetiliyor
Elbette sermaye sınıfı ve bir bütün olarak burjuva sınıfı devletleştirmeler konusunda o kadar da rahat değildir… Zira onlar bazı şeyleri devletleştirirken başkalarının her şeyi sosyalleştirmesinin önünün açılmasından korkarlar. Devletleştirmeler egemen sınıfların ‘kerhen’ yapmaya mecbur oldukları bir şeydir. Bir şeyin özelleştirilmesi kârın özelleştirilmesi, devletleştirilmesi de zararın sosyalleştirilmesidir. Şimdilerde zarar eden şirketlere devletin el koyup, kurtarması zararın sosyalleştirilmesi, zararın emekçi halk çoğunluğuna ödetilmesidir.
Devlet zarar eden bir şirketi almak için üç şey yapabilir: 1. Devlet bütçesine dayanır bu iç borçların artması demektir; 2, para basar bu enflasyon demektir; 3. Dışardan borçlanır her üçünde de fatura değerin, zenginliğin yaratıcısı işçi sınıfına, bir bütün olarak emeğiyle geçinenlere çıkar…
Politik mücadele alanı olarak devlet
Bu vesileyle bir hatırlatma yamamız gerekiyor. Bilindiği gibi devlet egemen sınıfın, kapitalist sınıfın, daha geniş anlamada burjuvazinin bir egemenlik aracıdır ama aynı zamanda bir politik mücadele alanıdır da.
Dolayısıyla burjuva toplumunda da sömürülen sınıflar, mücadeleyle kimi sınırlı mevziler kazanabilirler nitekim kazandıkları da ama bu mevziler birincisi asla taşı yerinden oynatamazlar, bu, devletin niteliği olduğu gibi kalmaya devam ettikçe sanıldığından daha az önemlidirler; ikincisi, kalıcı değillerdir. Nitekim son yüzelli yılda, özellikle de ikinci emperyalistler arası savaş sonrası dönemde kazanılan mevzilerin birer birer düşürülmesi söylediğimizi doğrular niteliktedir.
Neoliberalizmin teklifleri
Şimdilerde iflası ilan edilmiş olan neoliberal çılgınlığın geçerli olduğu dönemde, insanlığa iki şey teklif edilmişti: Ekonomik alanda piyasa ekonomisi, politik alanda da liberal demokrasi ve bunun dışında da bir seçeneğin mümkün olmadığı, bunun tarihin sonu olduğu bile söylenmişti. Velhasıl sermayenin tek yanlı çıkarına işleyen bir ekonomi ve tam bir seçim ve temsil mistifikasyonu, bir tür sirk oyunu olan demokrasi oyunu…
Şimdilerde her ikisinin de foyası tüm açıklığıyla ortaya çıkmış bulunuyor. Aslında söz konusu olan sadece bir finansal kriz değil, sadece reel ekonomiyi de kapsayan bir ekonomik kriz de değil, bu aynı zamanda sistemin tüm veçhelerini, tüm kertelerini ve bileşenlerini angaje eden bir kriz. İşte gıda maddeleri krizi, enerji krizi, ekolojik kriz, iklim krizi, su krizi, sosyal kriz, etik [ahlâk] krizi… vb. Geriye bir şey kalıyor mu?
Esasen söz konusu olan kapitalizmin kendi suretinde yarattığı dünyanın krizi. Akıl hocaları ve onların aklıyla hareket eden politikacılar yeni bir ‘modeli’ dayatmak üzere kolları sıvamış görünüyorlar. İşte ekonomik büyümenin sağlanması, ihracatın artırılması, vb. için önerilerde bulunuyorlar, bulunacaklardır. Kapitalizm koşullarında her ekonomik büyüme ileri sürüldüğü ve yaygın inanç kategorisi haline getirildiği gibi daha fazla refah anlamına gelmiyor.
Büyüme refah demek değil
Dolayısıyla ekonomik büyüme eşittir kalkınma o da eşittir refah denklemi tam bir safsatadan ibarettir. Bu temel yanılgıdan kurtulmak gerekir. Başka yerde ve defaten yazdığım gibi, orada söz konusu olan sermeyenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesidir ve asla kalkınma değildir. Üstelik o kadarı da sayısız sosyal ve ekolojik kötülükler pahasına gerçekleşebiliyor…
Zaten kapitalizm koşullarında kalkınma diye bir şey mümkün değildir. Bunlar sisteme kısa vadede zaman kazandırabilir ama krizi aşmaya asla yeterli olmaz, olmayacak. Zira, kanser tüm bünyeyi çoktan sarmış, metastas ilerlemiş durumda. Durum böylesine vahim ve aciliyet kesbetmişken, başlıca iki türlü yaklaşım söz konusu olabilir: ısrarla ve ahmakça aldatılmaya, oyuna gelmeye devam etmek veya yalancıların oyununu bozmak.
Elbette bunların her ikisi de mümkün ve her ikisinin de bir bedeli olacak. Muhtemel iki senaryonun ne olduğu, ne anlama geldiğine burada girmeyeceğim. Sadece şu kadarını söylemekle yetineceğim. Eğer bu gidiş vakitlice durdurulamaz ise, insanlığı bekleyen gelecek umut verici değil. Öyleyse daha geç olmadan üç şeyi, treni, kondüktörü ve personeli ve trenin istikametini değiştirmek gerekiyor…
Ve bu gayet mümkün. Şundan dolayı mümkün ki, eğer tüm bu olup bitenler, tüm bu kötülükler ve saçmalıklar birilerinin ‘bilinçli’ eyleminin sonucuysa, kendiliğinden, doğal, insan üstü güçlerin marifeti değilse ki, değildir, demek ki, başkalarının bilinçli eylemiyle de pekâlâ başka şeyler de mümkündür, başka türlü de olabilir… O zaman işe ‘sayın seyirci’ olmayı reddederek başlamak gerekecek…
Toplam okunma (3805) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 September 2010)
Yazın, yabancılaşma ve yabancılaştırma – Ahmet Oktay Mart 27, 2009
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , 1 comment so far
Terry Eagleton, Eleştirinin Görevi adlı yapıtında*, çağdaş eleştirinin, 1980 yarı-faşist darbesinin depolitizasyon süreci sırasında edebiyat ortamının büyük ölçüde görmezden gelmeyi tercih ettiği aslî görevinin, “simgesel olanı siyasal olana yeniden bağlamak” olduğunu anımsatmış ve ofansif metnini, kendisini “burjuva devletine karşı verilen bir savaşım olarak tanımlamadığı” takdirde eleştirinin geleceğinin olmayacağını belirterek bağlamıştı (s. 115-116). Eagleton’ın bu vurgusunun, artık iyice unutulmuşa benzeyen Plehanov’un yorumuna eklemlendiğini söylemek gerekir. Şöyle yazar Plehanov Sanat ve Sosyalizm’de: “Tenkitçinin ilk vazifesi belli bir eserdeki fikri sanat dilinden sosyoloji diline çevirmek, belli bir edebî hadisenin sosyolojik muadili diyebileceğimiz şeyi tayin etmektir” (Çev.: S. Mimoğlu, Sosyal Yayınlar, 1962).
Yıldız Ecevit’in Virgül’ün Aralık 1998 tarihli 14. sayısında yayımlanan “Edebiyatta Yabancılaşma ve Yabancılaştırma” adlı yazısı, eleştirinin bu hayli unutulmuş görevini anımsamamıza ve “metinlerarasılık”, “benzekleme” (pastiche), “yansılama” (parody), “anti-kahraman” gibi sık vurgulanan kavramların yanı sıra, kimi yazarların varlığından sıkıldığı, bu yüzden ıskalamaktan yana olduğu Marksist yabancılaşma kavramını yeniden ele alma ve tartışmaya açma olanağı sağlaması açısından iyi bir vesile oluşturuyor.
İlkin şunu söyleyeceğim: Yazının biçemi ve sorunu koyuş biçimi, Ecevit’in art-alanı yeterince açıklan(a)mamış olmasına rağmen, kuramsal ön-varsayımlarının genel onay görmeye uygun olduğu sanısına fazla yaslandığı izlenimini veriyor, düşüncesi de bu yüzden çok hızlı biçimde gelişiyor ve tüm düşünümsel paranteze alma ve dolayımlama süreçlerini saf dışı edişiyle dikkati çekiyor.
Ecevit’in bu yazıda konumladığı ve betimlediği biçimiyle, yabancılaşma (Alm.: Entfremdung, İng.: Alienation), sanki tarihsel biçimlenmeleri, çeşitlenmeleri ve dolayımları bulunmayan bloklaştırılmış ve antropolojikleştirilmiş bir kavram olarak sunuluyor: Yabancılaşma yazgımızdır. Yeniden döneceğim ama, yazıdaki bu örtük (latent) vurgu, anti-politik içerimi dolayısıyla sergilenmesi gerekecek biçimde politik bir vurgudur. Yazarın “Tanrı”, “kutsal”, “öz” ve “özne” gibi yapıbozumculuk tarafından dışlanmasına özen gösterilen “modası geçmiş”(!) kavramlarla iş görmeye çalışmasının, tam da bu politik bağlam dolayısıyla kendi düşünsel dizgesi içinde tümüyle anakronik olduğunu belirtmeliyim. Yazıda bu kavramların ironikleştirilerek kullanıldığı söylenemez, çünkü hepsi de açıklayıcı ve bildirimsel (declarative) bağlamda kullanılmaktadırlar.
Yıldız Ecevit’in yazısının başında “tüm bozulmamışlığıyla insanal erdemlere” inanan insanın “kutsal” saydığı emek kavramından söz etmesini bir lapsus olarak değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum; çünkü çağdaş kapitalist toplumda doğrudan ücretli emek biçimini kazanmış olan bu sözcük, yazının sonraki bölümünde hiç kullanılmıyor, dahası, yabancılaşmanın “meta üretimi” ve “özel mülkiyet” ile ilişkileri üzerinde de durulmuyor, elbet sınıf sorununa da değinilmiyor. Oysa, kendi özgülleşmişlik düzeylerinde birbirlerine geçişimlilikleri ve birbirinden özerklikleri göz önünde bulundurularak çözümlenmeleri gereken tüm öteki yabancılaşma biçimlerinin (dinsel, siyasal, felsefî, kültürel, cinsel) oluşturucu gücü Marksist kuram açısından ekonomiktir. Marx üretim biçimleri ve üretim ilişkileri arasındaki farklılaşmaları ve gerilimi olduğu kadar onlara bağımlı olarak dönüşen toplumsal ilişki, iletişim, algılama, ideolojik ve davranışsal uyumlanma biçimlerini de göz önünde bulundurduğu içindir ki, düşüncesinin gelişme ve biçimlenme süreci içinde son kertede aynı ekonomik/politik vurgunun farklı tonlamalarını yansıtan yabancılaşma (alienation), tapıncaklaşma (fetishism) ve şeyleşme (reification) gibi kavramlaştırmaları kullanır ve süreci dolayımlandırır. Tam da bu yüzden, yabancılaşma, tümüyle aşılabilme yollarını henüz bilemiyor olsak bile (işbölümünün, dolayısıyla özel mülkiyetin, ailenin ve devletin sönümlenmesi ile ilişkilidir çünkü), antropolojik bir kavram değildir.
Kuşkusuz yabancılaşma kavramı çerçevesinde değerlendirilebilecek felsefî kuramlaştırma çabalarına hayli eskilerde de rastlamak mümkündür ama terimin çağdaş eleştirel ve siyasal devrimci anlamındaki bağlamına Hegel’in yabancılaşmış emek kavramlaştırması ve Marx’ın bu kavramı kapitalist üretim biçimi ve ilişkileri içinde yeniden-inşa etmesi ile kavuştuğu söylenmelidir. Kısaca, yabancılaşma Ecevit’in konumladığı gibi tinsel/metafizik bir kavram değildir. Yıldız Ecevit yabancılaşmayı ekonomik temelinden soyutladığı gibi “teknolojik uygarlaşma” dediği olguyu da ekonomik temelinden soyutluyor. Teknoloji, yabancılaşmanın en etkin üreticilerinden biri ise bu yabancılaştırıcı teknolojinin üreticisi nedir? Ve eğer teknoloji yabancılaştırmayı üretiyor ise, bu sürecin uygarlaştırıcı olduğu nasıl kanıtlanabilir ki? Yazarın kapitalist toplumdan ve sınıflardan hiç söz etmeyişi bana kuramsal düzlemde hayli belirtisel (symptomatic) görünüyor.
Kafka’nın Değişim’inde Gregor Samsa’nın beden/cisim değişimi aracılığıyla uğradığı, Ecevit’in deyimiyle “tinsel mutasyon” sadece alegorik ve/ya da sembolik bir biçimlendirme değildir, aynı zamanda ve aynı ölçüde toplumsal, nesnel ve ekonomik temsil ve simgeleştirme dizgelerinde somutlanabilir bir biçimlendirmedir. Kafka’nın yazınsal evrenini indirgemek, düzleştirmek niyetinde değilim ama Max Brod’un Hıristiyanca okumasının bile, onun yapıtındaki yabancılaşmanın dinsel ve bürokratik düzeyleri de kapsayacak biçimde sorunsallaştırdığı iktidar ilişkilerinin ekonomik/politik tabanının araştırılmasına izin vereceğini düşünüyorum. Çünkü Ecevit’in “insana yabancı dış dünya” dediği, Ernest Mandel’in sözleriyle “meta üretimine dayanan” ve “pazar ekonomisinin özel sosyo-ekonomik şartlarına göre” biçimlenen (Mandel/Novack: Marksist Yabancılaşma Kuramı, Çev.: O. Göçmen, Yücel Yayınları, 1975, s. 25) bir dünyadır. Sınıflara bölünmüş, sömürenlerin ve sömürülenlerin, yönetenlerin ve yönetilenlerin bulunduğu, her türlü maddi ve manevi tahakküm biçimlerinin işler halde olduğu, cinsel ve etnik ayrımların, uluslararası ve bölgesel çatışmaların sürdüğü bir dünyadır. Dolayısıyla, Yıldız Ecevit’in vurguladığı “erdemli tinselliğin yozlaşmış maddeselliğe yabancılaşmasından” çok daha fazlasını içeren, “boş” değil sanıldığından çok daha fazla dolu bir dünyadır. Doluluğu, Ecevit’in “aşılmaz” diye nitelediği somut ve tinsel yabancılaşma biçimlerinden kurtulmak için insanın her gün verdiği mücadeleden gelir. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar adlı romanlarının doluluğu da bireyin aralıksız sürdürdüğü bu mücadeleden gelmektedir. Atay’ın kırılgan, bu kırılganlığı içinde kendini anlamlandırmaya çalışan, daha iyi bir dünya isteyen aydınının gecekonduya taşınması olgusunda tinsel/kültürel olanın ötesine uzanan maddesel, daha net biçimde söylersem sınıfsal nedenler de bulmamız gerekmez mi?
Yıldız Ecevit, Oğuz Atay’ın roman ve romancılık anlayışının postmodern olmadığını herkesten önce bilebilecek bir eleştirmendir. Atay’ın kullandığı teknikler doğrudan doğruya modernist Joyce, Faulkner, Beckett gibi romancıları anımsatır. Dahası, merkezî Özne-Benler iyice belirgin kılınmış bir tarihsel/toplumsal arka plan önünde yer alır, davranırlar. Atay’ın romanlarının her şeyi uçuculaştırmadığını, bizzat Ecevit, kitabında zaman zaman çarpıcı gözlemlerle sergiler (Y. Ecevit, Oğuz Atay’da Aydın Olgusu, Ara Yayıncılık, 1989). Ama Ecevit, Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar ve Oyunlarla Yaşayanlar’ın anlamsal ve ideolojik öngörülerine uygun biçimde betimlemeye çalıştığı Oğuz Atay imgesini, postmodernizme yakınlaştığı ölçüde revize etmiş görünüyor. Bu noktada, okumasındaki bu dönüşümün siyasal ve kültürel nedenlerini açıklayabileceğini düşündüğüm için Nurdan Gürbilek’in yorumuna başvurulabilir: “Atay’ın alaycılığını adalet kavramıyla birlikte düşünmek istememde, kitaplarının yeniden yayınlanmasıyla birlikte 1980′lerde oluşan Oğuz Atay imajıyla çelişen bir yan var. Sözünü ettiğim imaj şu: Bütün düşünce sistemlerinin kıyısında duran, hepsini ‘gayri ciddiye’ alan marjinal Oğuz Atay. Bu imajın kuşkusuz Atay’ın yazdıklarıyla bir ilgisi var. Ama ondan çok, okunduğu dönemle, marjinalliğin keşfedilmesiyle, yani bir okuma pratiğiyle; okunanı okuyanın kimliğine yaklaştıran, okuru yazarın kendinden biri gibi hissetmesini sağlayan bir okuma tarzıyla ilgisi var. Buna bir de, Atay’ın yazdıklarında merkezi önem taşıyan oyun kavramının 1980′lerde hakikat kavramıyla bütün bağlarını koparttığı eklendiğinde portre tamamlanıyor” (N. Gürbilek, “Kemalizmin Delisi Oğuz Atay”, Yer Değiştiren Gölge içinde, Metis Yayınları, 1995, s. 27, vurgulamalar benim). Atay’ın özellikle Tutunamayanlar’da kendini yeterince denetleyemediğini ve anlattığı olaylarla hem kendisinin hem de okurunun arasına bir mesafe koymak amacıyla başvurduğu sözcük oyunlarına, alaya yenildiğini ve “kitap okumakla manav tarafından aldatılmaya engel olunamadığı” türünden amiyane söyleyişlere fazlaca yenildiğini söylemek gerekir. Ama ondaki bu gülünçleştirme arzusunun yoksayıcı (nihilist) bir tavır olmadığını, bütünsel bir merkezsizleştirmeyi amaçlamadığını belirtmek gerekir. Gürbilek’in vurguladığı gibi, Atay merkezileştirmek istediği kavramları (özgürlük, adalet, eşitlik vb.) iyice itibarsızlaştırarak gündeme getirmeye, olumlu ve insanal olduğunu yeniden anımsatmaya ve bu kavramların özlenmelerini, istenilmelerini sağlamaya çalışır.
Ecevit’in kitabında konumladığı Atay imgesini postmodernizme yakınlaştığı ölçüde revize etttiğini söyledim. Metin ve oyun kavramlarının hakikatle hiçbir ilişkisi olmadığına inandığı, yazarın değil okurun (eleştirmeciler de dahil olmak üzere) öngörülerine ve tahayyüllerine öncelik tanıdığı ve “edebî normların ilgasına yol açan ve bunun yerine izleyicinin (‘okurun’ -A. O.-) hazzına dayalı üstü kapalı bir değerlendirme sistemini” (J. Curran, “Kitle İletişimi Araştırmasında Yeni Revizyonizm: Bir Yeniden Değerlendirme Çabası”, Medya, İktidar, İdeoloji içinde, Der. ve Çev.: M. Küçük, Ark Yayınları, 1994) tercih ettiği oranda tinselliği, siyasal, toplumsal ve sınıfsal aidiyetsizliği öne çıkardığı söylenebilir. Gelecek kavramının Ecevit’in sözlüğünde yer almamasının da önemli bir gösterge sayılması gerektiğini düşünüyorum. Ecevit, kitabında Tutunamayanlar’ın kişisi Turgut Özben’in “geleceğe umutla baktığını” belirtir haklı olarak (s. 31). Ama o kitapla arasına on yıllık bir mesafe girdikten sonra, insanı antropolojik yabancılaşmaya, “kitle canavarına”, “içi boş dünyaya”, “hırsızlarla katillerin kahramanlaştığı bir dünyaya” yargılı kılar.
İlginçtir: Yıldız Ecevit genel insanlık durumunun özgül eğretilemesi olarak konumlandırılan “mutasyona” uğramış ve bu mutasyon dolayısıyla artık kendisini insan kılan (anthrogene) özelliklerini yitirmiş Bedene özel bir ilgiyle değiniyor, dahası; “tinselliği” ve gerçekle ilişkisini koparmış “biçimciliği” özenle vurguluyor ama çalışan beden’e hiç değinme gereği duymuyor. Sanki Atay’ın ve andığı öteki yazarlarımızın kişilerinin birer bedenleri yoktur. Tümü de salt tinsellik kesilmişlerdir. Oysa, Selim Işık “kendi içindeki inde” yaşıyor olsa bile bedenli olarak yaşamaktadır (Tutunamayanlar, s. 114). Atay, özellikle Tehlikeli Oyunlar’da, çalışan bedeni açıkça vurgular. Bedensel varoluş, Hegel’den bu yana öz bilincin oluşmasının en gerekli aracıdır. Feuerbach da Benin “hiç de kendisi nedeniyle değil, bedensel varlık olması nedeniyle dünyaya açık” olduğunu yazmıştı (Geleceğin Felsefesinin İlkeleri, s. 49, Çev.: O. Özügül, Ara Yayıncılık, 1991, vurgulamalar benim). Buradan bakıldığında Selim Işık’ın üç yaşında “ağır bir zatürree” geçirmesi ve “anasının kuzusu” bir çocuk olarak yetiştirilmesi kişiliğinin oluşumunda önemli bir rol oynar (Tutunamayanlar, s. 98 ve 645). Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet Benol’u “Son Yemek” epizodunda “kendi cumhuriyetini”, yerleştiği gecekondunun çalışan bedenleriyle birlikte kurmayı düşler, eski küçük burjuva çevresinin bedenleriyle değil (s. 436). Bedenin ekonomik ve politik yönüne ilginç bir vurgu yapar Eagleton: “Libidinal bedenin pek gözde olmasına karşılık, çalışan beden gözden düşmüştür. Kötürümleştirilmiş bedenlerin bol bulunmasına karşılık, yetersiz beslenmiş bedenler etrafta görülmez. Merleau-Ponty’den Foucault’ya doğru yaşanan kayma, özne olarak bedenden nesne olarak bedene doğru bir kaymadır. Merleau-Ponty’ye göre beden, ‘yapılması gereken bir şeylerin olduğu yer’dir, yeni gövde bilgisine göreyse, beden size bir şeylerin yapıldığı -bakılan, damgalanan, düzenlenen bir yerdir. Eskiden buna yabancılaşma denirdi, ama bu terim yabancılaştırılacak bir manevi alanı ima ederdi ki, bu da bazı postmodernizm çeşitlerinin derin bir kuşku beslediği bir önermedir” (Postmodernizmin Yanılsamaları, Çev.: M. Küçük, Ayrıntı Yayınları, 1999, s. 90-91).
Ecevit, Ferit Edgü ve Bilge Karasu’yu da postmodern yazarlar olarak sunuyor yazısında. Hayli tartışılabilir bir iddia olarak görünüyor bana. Bu iki yazar, Orhan Pamuk’un yerleştirildiği/değerlendirildiği söylem çerçevesi içine oturtulamazlar. Pamuk’un Beyaz Kale’den itibaren benimsediği yazınsal ve kültürel amaçlar ve bu amaçların siyasal/ideolojik içerimleri ile Edgü’nün ve Karasu’nun ilişkilendirilmesi olanaksızdır. Karasu’nun geçmişe ya da tarihe, masal ya da mesele yönelmesi ile Pamuk’un tarih ilgisi arasında hiçbir benzerlik olmadığı gibi anlamlandırılan kavramlar ve olaylar arasında herhangi bir bağlantı da kurulamaz. Karasu’nun siyaseti belirgin kıldığı noktada, Pamuk siyaseti alabildiğine flulaştırır ve geleceğe yönelik içerimler kazanabilecek vurgulamalardan kaçınır. Edgü’nün Kimse, O ve Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı adlı anlatıları postmodern özellikler yansıtıyor olsalar bile metinlerarası göndermeler içermeyen, tarihsizleştirmeyi ve merkezsizleştirmeyi öngörmeyen, dolayısıyla siyasal/ideolojik düzlemde anti-hümanist olmayan metinlerdir, dahası bu kitaplar nesnel toplumsal ortamla açıkça tartışan, dizgeyi sorgulayan ve ona kafa tutan metinlerdir. Yazınsal ve anlatımsal göstergeleri bildirimsel olmayan ve iç çelişkili (oxymoron) bir söyleyişle aidiyetsiz bir aidiyeti dışa vuran metinlerdir: Yoksulun kısılmış, daha doğrusu bastırılmış sesini yankılamayı öngörürler. Doğu Öyküleri’nde yer alan “minimal” öykülerin, dili ve kurmacayı hedonistik bir ustalığa dönüştürme arzusundan değil siyasal ve etik anlatım kaygılarından beslendiğini söylemek, daha uygun düşen bir değerlendirme olur. Edgü’de de (Kaçkınlar -1959- ve Bozgun’u -1962- ayrı tutarak) Karasu’da da bir gelecek umudu olmasa bile bir gelecek endişesi vardır en azından. Buysa az şey değildir: Gelecekten endişe etmek, ister istemez, yaşanan günle, şimdiki zamanla zihinsel ve kılgısal bir ilişkiye girmiş olmayı öngerektirir. Burada kılgı sözcüğünü praxis anlamında, insanın toplumsal formasyon içindeki tüm maddi/manevi yapıp etmeleri bağlamında kullanıyorum. Kaldı ki, Edgü’de de Karasu’da da endişenin ötesinde bir şeyler olduğu da açıktır.
Yıldız Ecevit’in Atay imgesini revize ettiği gibi, Brecht’e borçlu olduğumuz yabancılaştırma (Verfremdung) terimini de revize ettiğini, bütün siyasal ve kılgısal öngörü ve içerimlerini boşaltarak kullandığını söyleyeceğim. Brecht’in yabancılaştırma kavramını benimsemesinin ve bir yöntem olarak kullanmasının temel nedeni, Marx’ın 11. tezdeki sözlerini aynen kullanarak belirttiği üzere, “dünyayı yalnız yorumlamak değil değiştirmek” istemesidir. Ecevit, yüzyılın ilk yarısında yabancılaştırma yöntemiyle amaçlananın “dünyanın/sistemin/gerçeğin üstüne serilmiş alışkanlık perdesini kaldırmak, insanın, içinde yaşadığı gerçeğin ‘öz’ünü farklı bir açıdan tüm çıplaklığıyla görmesini sağlamak” olduğunu vurguladıktan sonra, postmodern sanatçının “artık kendisine tümüyle yabancılaşan gerçekle uğraşmak yerine, daha fazla ‘biçim’le haşır neşir olaca(ğını), ‘yabancılaştırma etmeni’ni o uçup gitmekte olan anlatımı yakalamak ya da anlamsızlığı yansıtmak için kullanmaya(cağını)” söyleyerek siyasal/ideolojik kaymayı bizzat vurgulamaktadır.
Ecevit’in vurguladığı “dış gerçekle örtüşmeyen, somut yaşamı yansıtmayan” bir yazın anlayışının nesnelleştire(bile)ceği gerçeklik ne mene bir şey olabilir acaba? Kaldı ki, yabancılaştırmayı bir anlatım tekniği olarak sunmak, son kertede yeni bile olsa pencereden atılmaya çalışılan gerçekçilik, dolayısıyla gerçeklik kategorisini bacadan kabul etmekten başka anlama gelmez. O zaman da “birebir algılanabilecek bir gerçeğin” bulunmadığını retorik düzleminde öne sürmenin anlamsız olduğunu kabullenmek gerekir. “Yabancılaşmış anlamı” ya da “anlamsızlığı” açığa vurmayı öngörmeyen bir yabancılaştırma etmeninin yanılsamayı nasıl yok edeceği, bu noktada başlı başına kuramsal/anlamsal ve siyasal/ideolojik bir sorun oluşturmaktadır.
Yabancılaşmayı, burada tartıştığım sorunu daha açık biçimde betimleyeceğini düşündüğüm terimleri kullanırsam sömürüyü, ekonomik ve siyasal tahakkümü ve Ecevit’in “cyborg’laşma” terimiyle dillendirmeyi tercih ettiği şeyleşmeyi “sinikleştirici, absürd kılıcı, parodileştirici, eğlenici” biçimde sunmayı öngören bir yazın ve gerçeklik anlayışının, yaşadığımız ve kapitalizmin seçeneksizliğini ima eden kapitalist küreselleşmecilik söylemine teslimiyetten başka bir anlama gelmeyeceğini söyleyeceğim.
Yıldız Ecevit’in hali hazırda benimsediği yazın ve eleştiri anlayışının tartışılmaya açık gördüğüm bu değerlendirme/çözümleme ölçütlerinin Orhan Pamuk’ta doğrulanabilir öğeler bulabileceğini ama Oğuz Atay’ın bu bağlamda yanıltıcı olabileceğini anımsatmak gerekir. Atay’ın benzekleme ve yansılamaya başvurmuş olması, romanlarındaki çatışmaların rasgele, amaçsız ve siyasal/ideolojik düzlemde üst-gönderimsel olmadığı anlamına gelmez. Atay’ın romanlarında bu yargıyı çürütecek gönderme ve gösterge düzeneği yeterli değildir. Tam tersine Atay’ın oluşturduğu benzekleme ve yansılama düzeneğinin dilsel/anlatımsal gösteren ve gösterilenleri, bize bir siyasal/ideolojik ve toplumsal anlam araştırılmasının ön alındığı yolunda yığınla güvence vermektedir. Selim Işık da Turgut Özben de Hikmet Benol da anti-kahraman sayılsalar bile devinen, acı çeken, intihar edebilen ya da toplumsal statülerinden vazgeçerek kaybolabilen gerçek Özne’lerdir. Kuşkusuz, Tutunamayanlar’ın ve Tehlikeli Oyunlar’ın yazınsal gerçeklik evrenindeki özneler. Ama söylemek fazla olsa da anımsatmak gerekir: Bu yazınsal evrenin ya da dünyanın, nesnel dünya ile bağlantıları ve boğumlanmaları da vardır.
Atay’ın, Edgü’nün, Karasu’nun kişileri de anlattıkları öyküler de tarihsel moment’e sahiptir. Toplumsal/siyasal düzlemde de kişisel/bireysel düzlemde de. Onların kişileri, darbelerine muhatap oldukları toplumsal gerçekliği değiştirmeye muktedir olmadıklarını anladıklarında bile sırtlarını dönüp tümüyle tarihsizleştirilmiş bir zamana, geçmişin estetikleştirilmiş, siyasal çatışmalardan arındırılmış metinlerine ve sanatlarına ve bu öğeler aracılığıyla o zamanın hedonist öykülemesine sığınmazlar. Muhatap oldukları darbeleri ve uğradıkları yenilgileri en acımasız biçimde anlatma, kendileriyle ve aile, okul, ordu, parti gibi toplumsal kurumlarla hesaplaşmaya girişme cesaretini gösterirler. Hesaplaşmadan, direnmeden kaçınma Aijaz Ahmad’ın Teoride Sınıf, Ulus, Edebiyat adlı kitabındaki sözleriyle şu anlama gelir olsa olsa: “Direniş, diğer alanlara aittir; siyasal faaliyetler ve doğrudan siyasal yazılar alanına. Başka bir ifadeyle, sanat ancak bir çaresizlik sanatı olabilir” (Çev.: A. Fethi, Alan Yayıncılık, 1995, s. 175). Geçerken, Orhan Pamuk’un siyasal ve yazınsal pratiğinin bu sözleri tümüyle doğruladığı söylenebilir.
Başlangıç noktasına dönersem: Edebiyat, postkolonyalizm sonrasının kimi düşünürleri aksini iddia etse bile, günümüzde de sınıf mücadelesinin en önemli ve en özgün politik/ideolojik alanlarından birini oluşturmaya devam ediyor. Bu yüzden, teslimiyetçi ve uzlaşmacı olmayan Marksist eleştiri de kendisini yadsımakta tereddüt etmeyen postmodern eleştiri kadar cesaretli ve rakip argümanların zayıflığını, sistemle uzlaşmacılığını sergilemeye ve mücadele ruhunu canlandırmaya o kadar istekli olmak zorundadır. Önerdiğim Stalinist iki kamp kuramı değil elbet. Bir yazınsal metnin özgünlüğünü vurgularken o metnin politik/ideolojik içeriğinin de çözümlenmesinin ve gerektiğinde bu içeriğe karşı çıkılmasının siyasal bir gereksinim olduğunu anımsatıyorum. Hepsi bu.
Ahmet Oktay
Yazın, yabancılaşma ve yabancılaştırma
_________________________
* Terry Eagleton, Eleştirinin Görevi Çev.: İ. Serin, Ark Yayınları, 1998
Toplam okunma (4885) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 September 2010)

Üç Deniz Topluluğu ve “Yağmurlar Dinmeden Gel” albümü cafrande.org’ta
Ünlü bilimadamı Stephen Hawking, “Evreni Tanrı yaratmadı” dedi ve tartışma başladı
Devrim ve sanat için büyük hayaller kuran dik kafalı bir şair; Mayakovski ve Sevgilisi Lili
Esrare Deyir sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta
Kış Bilgisi – Murat Özyaşar | “Biri gelsin ve kurtarsın beni bu yezidi çemberinden”
Kişilik, kişilik kuramlarının özellikleri, Eric Fromm ve Jung’un kişilik kuramları
Azeri Folklor Grubu Lök Batan’dan Azeri Müzikleri | The Music Of Azerbaijan
Komünist Manifesto’nun “Manifestoon” adıyla hazırlanan çizgi filmi
İslamda Tragedya (Trajedi) Kahramanı ve Tragedya Örnekleri – Metin And
Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta