16 Hacivat – Karagöz Oyunu’nu online dinle Ocak 3, 2010
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , 2comments
Yıllar önce Akra FM’de daha sonra bir bölümü Umut FM’in wep sitesininde yayınlanan Hacivat, Karagöz oyunlarını aşağıdan dinleyebilirsiniz.
Gölge Oyunu geleneksel olarak hayvan derilerinden kesilerek hazırlanmış insan, hayvan, eşya gibi figürlerin bir ışık kaynağı önünde oynatılarak, gölgelerinin gerdirilmiş, beyaz bir perdeye düşürüldüğü gösteri sanatıdır.
Kökenleri üzerine çeşitli görüşler olmakla birlikte; Asya’nın zengin gölge oyunu geleneği, bu sanatın Cava’dan, Hindistan’dan veya Çin kültürlerinden 10. yüzyıldan itibaren yayıldığı görüşünü desteklemektedir. İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun, benzerlikler de göz önüne alındığında, Cava’dan geldiği tahmin edilmektedir. Anadolu’ya ise, 16. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olma ihtimali büyüktür. Türklere, Cava ve Hindistan’dan, Çingene oynatıcılar yoluyla geldiği de iddia edilmektedir.
Yazan: Ekrem Bektaş
Oynayanlar: Ercüment Balakoğlu, Ersin Sanver, İskender Bağcılar, Cengi Küçükayvaz, Vural Buldu, Yaşar Özdemir
Müzik: Taner Yüncüoğlu
Ses Kayıt: Fahrettin Yeltekin
•Fare Kapanı
•Hacivat Doktor
•Hacivat’ın Evi Yandı
•Hacivat’ın Neşesi
•İsim Aranıyor
•Kiralık Ev
•Köpüklü Kahve
•Mahallenin Namusu
•Sihirli Sözler
•Tuzsuz’un Efendiliği
•Karagöz’ün Bekçiliği
•Karagöz’ün Eşkiyalığı
•Karagöz’ün Ortaklığı
•Karagöz’ün Sihirbazlığı
•Karagöz’ün Bilmecesi
Karagöz ve Hacivat taklide ve karşılıklı konuşmaya dayanan, iki boyutlu tasvirlerle bir perdede oynatılan gölge oyunudur. Karagöz oynatıcısına hayali, hayalbaz denir. Yardımcıları çırak, yardak, dayrezen, sandıkkar’dır. Oyunda konuşmaların değişmesi baş hareketleriyle yapılır.
Bu iki karakterin gerçekten yaşayıp yaşamadığı, yaşadıysa nerede nasıl yaşadığı kesin olarak bilinmemektedir. Anlatılanlar rivayete dayanır, zira gerçekten yaşamış olsalar bile büyük ihtimalle bahsedilen dönemde tarih kitaplarına girecek kadar önemli bulunmamışlardır.
Rivayete göre Hacivat ve Karagöz, Orhan Gazi devrinde Bursa’da yaşamış cami yapımında çalışan iki işçidir. Kendileri çalışmadıkları gibi diğer işçilerin de çalışmasını engellemektedirler. Orhan Gazi’nin, “cami vaktinde bitmezse kelleni alırım” dediği cami mimarı, caminin vaktinde bitmemesine Karagöz ve Hacivat’ı şikayet eder. Bunun üzerine bu ikili başları kesilerek idam edilir. Karagöz ve Hacivat’ı çok seven ve ölümlerine çok üzülen Şeyh Küşteri, ölümlerinin ardından kuklalarını yaparak perde arkasından oynatmaya başlar. Bu sayede Hacivat ve Karagöz tanınır.
Hacivat
Hacivat’ın asıl adının Hacı İvaz olduğu söylenir. Hacivat karakteri düzeni temsil eder. Nabza göre şerbet verir. Kişisel çıkarlarını her zaman ön planda tutar. Az biraz okumuş olduğundan dolayı yabancı sözcüklerle konuşmayı sever. Perdeye gelen hemen hemen herkesi tanır, onların işlerine aracılık eder. Alın teriyle çalışıp kazanmaktan çok Karagöz’ü çalıştırarak onun sırtından geçinmeye bakar. Rol icabı değişik kıyafetler içinde Keçi Hacivat, Çıplak Hacivat, Kadın Hacivat, Kahya Hacivat gibi farklı tasvirleri vardır.
Karagöz
Sahne arkasıOyunun hiç şüphesiz başrol oyuncusu Karagöz’dür. Saf ve iyi niyetlidir. Okumamış bir halk adamıdır. Hacıvat’ın kullandığı yabancı kelimeleri anlamaz ya da anlamaz görünüp, onlara yanlış anlamlar yükleyerek ortaya çeşitli nükteler çıkarırken bir taraftan da Türkçe dil kuralları ile yabancı kelimeler kullanan Hacivat ile alay eder. Her işe burnunu sokar,her işe karışır, sokakta olmadığı zaman da evinin penceresinden uzanarak, ya da içerden seslenerek işe karışır. Dobra, zaman zaman patavatsız yapısından dolayı ikide bir zor durumlarda kalırsa da bir yolunu bulup işin içinden sıyrılır. Çoğu zaman işsiz, geçim derdindedir . Başında ışkırlak adı verilen oynak bir şapka vardır. Ve Karagöz de böyle tanınır.Oyunda sadece Karagöz-Hacivat değil başka oyuncularda vardır.
Toplam okunma (5746) Bugün(5) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Alman Tv’lerinde yaşanan kazaları Ocak 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor, Medya Komed-ya - Media , add a commentAlman Tv’lerinde yaşanan kazalar ekranlara böyle yansıdı…
Toplam okunma (138) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Bugün Kurban bayramı; tüm koyunları başı sağlosun! Kasım 27, 2009
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , 4comments
Kazara “müslüman aleminin” yaşadığı topraklarda doğduğu için yaşamına son verilecek binlerce koyunun acılarını paylaşıyoruz. Geride kalan koyunlara başsağlığı dilemekten başka birşey yapamadığımız için üzgünüz.

-Abi sence bu sefer işe yarayacak mı?
-Umarın. Yoksa seneye bu pankartları bizim çocuklarımız tutacak demektir.

Kurban bayramı

Kurban bayramı
Kurban bayramı


Ayrıca yılbaşında hıristiyan aleminin keseceği hindilerin son bir ayı kaldığını hatırlatır, son günlerini iyi geçirmelerini dileriz.
www.cafrande.org
Toplam okunma (2855) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir… – Can Yücel Kasım 6, 2009
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Eğlence Mizah - Humor , 9commentsŞüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Cami’de uyanıyorsunuz.
Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun, ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatl var, çocuklar torunlar hepsi hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.
Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…
Altmışlı yaslara kadar garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz.
Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.. ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak ise başlıyorsunuz.
Herkes karsınızda el pençe divan…
Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.
Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade…..aman ne güzel günler başlıyor… derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor.
Bu arada babanız ortaya çıkmış, ‘fazla çalıştın’ diyor ‘artık eve dön, işi bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…’
Keyfe bakar mısınız?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor.
Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.
Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlı yor, araba kullanma derdi de yok artık….
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, ‘evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna’ diyorlar.
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.
Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. < Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
Veeeeee….
En güzeli deeee……
Günün birinde müthiş keyifli bir geceyle hayatiniz bitiyor…
Can YÜCEL
Toplam okunma (5991) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Aziz Nesin’den Bir Hikaye | Hazreti İsa İle İki Kişi Eylül 25, 2009
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Eğlence Mizah - Humor , add a comment
Birgün Hazret-i İsa ile bir estetik cerrahi operatörü, bir de otomobil tamircisi, bir gazinoda oturuyorlardı. Hazret-i İsa, onlara din telkinlerinde bulunuyordu. Konuşma sırasında otomobil tamircisi, Hazret-i İsa’ya,
- Ey büyük öğretmen! İnsanlara iyilik etmek için içimde bir ateşli istekvar. Ne yolda iyilik edebilirim?.. diye sordu. Hazret-i İsa,- Tanrının şeriatında nasılsa öyle yapmalısın!.. dedi. Otomobil tamircisi,
- Sana, kötülük edenlere iyilik ederek, onları kötülük ettikleri için utandırarak… dedi. Estetik cerrahi operatörü,
- İnsanların mayası kötüdür, dedi. Deneyimlerime dayanarak söylüyorum. İnsanlar kötüdür. Otomobil tamircisi,
- Hayır, dedi. İnsanlann içinde iyilik vardır. Siz de bu Eriha kentinin en iyi insanı değil misiniz?
- Gerçekten Eriha kentinin en zengini olan estetik cerrahi operatörü, hem de bu kentin en iyiliksever kişisiydi. Bu kadar iyi insanın Şimdi nasıl olupda, insanlara kötü dediğine tamirci şaşmıştı. Operatör,
- Ben başka… dedi. Ben bütün yaşamımda herkese iyilik ettim. Ama karşılığında de hep kötülük gördüm. Demek insanlar kötü… Hiç kimse bu gerçeği benim kadar bilemez. Konuşmaya pek katılmayan Hazret-i İsa, önündeki toprak çanaktan,şarabını içti. Otomobil tamircisi, operatöre,
- Öyleyse cennette siz bir başınıza kalacaksınız… dedi. Operatör,
- Öyle, dedi, benim de korkum bu ya… Koca cennette tek başıma canım sıkılacak. Bu konuşmanın sonunda tamirciyle operatör, insanlar iyidir, kötüdür diye bahse girdiler. İnsanların iyi olduğunu savunan tamirci, dediği çıkarsa,operatörün bütün malını mülkünü elinden alacaktı. Dediği çıkmazsa, nesi var nesi yoksa hepsi operatörün olacaktı. Üçü birlikte Eriha’dan Yeruşalim’e giden yol üstünde kırlık bir yeregeldiler. Estetik cerrahi operatörü bu yolda tek başına duracaktı. Bakalım, bu yoldan gelip geçenler ona iyilik mi, yoksa kötülük mü edeceklerdi. Hazret-i İsa’yla otomobil tamircisi de olup biteni uzaktan seyretmek için tepeye çıktılar, bir zeytin ağacının arkasına gizlendiler. İkisi de kendi dediğinin çıkması için Tanrıya yalvarıyorlardı. Tamirci, ellerini gökyüzüne açmış,
- Tanrım, insanlar Şu operatöre inşallah iyilik ederler… diye yakanyordu. Kendi dediği çıkarsa operatörün özel hastanesi, malikaneleri, köleleri,cariyeleri, hepsinden önemlisi de bankadaki beşyüzbin doları onun olacaktı.
- Tanrım, inşallah insanlar bana kötülük ederler de tamircinin bütün malını mülkünü elinden alırım. Operatörün dediği çıkarsa, tamircinin dükkanları; evleri, köleleri,hepsinden önemlisi de bankadaki yüzbin doları onun olacaktı. Uzaktan bir ayak sesi duyuldu. Operatör içinden,- Hah, işte haydut!. diye geçirdi. Tamirci de içinden,
- İşte erdemli bir kişi… dedi. Yolun dönemecinden bir adam çıktı. Operatörün yanına gelince kamasını çekip üstüne yürüdü,
- Çıkar paraları!.. diye bağırdı.Operatör buna o kadar sevindi ki, gülüp oynayarak ceplerindeki bütün paralan çıkardı. Soyduğu adamın sevincine şaşıran haydut,
- Bunca yıldır soygunculuk yapanm. Şimdiye kadar soyduklarımın arasında hiç senin gibi sevineni görmedim… dedi. Sonra operatörün üstünü başını aradı. Bütün paralarını alıp giderken operatör arkasından seslendi:
- Saygıdeğer haydut, şu cebimde de beş dolar kalmış, onu görmemişsiniz. Buyurun alın… Haydut,
- Sen, dini bütün biri olmalısın. Anlaşılan, beni yaptığımdan utandırmak istiyorsun, ama bana vız gelir. Ver bakalım onları da… dedi.Paraları alıp yollandı. Operatör, tepede, zeytin ağacının arkasındaki tamirciye sevinçle seslendi:
- İşte gözünle gördün ki insanlar kötü… Bahsi kaybettin, bütün malların,paraların benim oldu.Hazret-i İsa, yumuşak ama tok bir sesle ona tepeden,
- Acele etmee! Ve insanların iyi olduklarına inan ve bekle!.. dedi.Operatör beklemeye başladı. Bir ayak sesi daha duyuldu. Tamirci de, operatörde umutlandılar. Biri iyi, biri de kötü insan bekliyor, gelenin dileklerine uygun biri olması için Tanrıya yakarıyorlardı. Operatör,
- Tanrım, bu gelen adam bana kötülük ederse, tamirciden aldığım malların kırkta birini yoksullara dağıtarak insanlara iyilikler yapacağım… dedi. Tamirci de,
- Tanrım, ayak sesi duyulan adam, operatöre iyilik yaparsa, ondan alacağımmallann kırkta birini yoksullara dağıtacağım… dedi. Dönemeçten bir adam çıktı. Operatörün yanına gelince kamasını çekip, göğsüne dayadı,- Çıkar paraları!.. diye bağırdı. Operatör sevinç içinde,- Hiç param yok. İnanmazsanız arayın. Ama isterseniz üstümde değerli bulduğunuz ne varsa alabilirsiniz… dedi. Haydut, operatörün parmaklarındaki yüzükleri, gümüş tabakasını, çakmağını,altın uçlu dolmakalemini aldı. Alınacak hiç bişeyi kalmayınca operatör ağzını açarak hayduda,
- Bakın, bakın ağzımın içine bakın lütfen… Sol üst çenemdeki bazı dişler altındır. İşinize yaramaz mı?.. dedi. Haydut, operatörü yere yıkıp, altın kaplamayı almak için azı dişini söktü. Operatör can acısından kıvranırken biyandan da sevinçten gülüyordu. Haydut,
- Siz yoksa deli misiniz?.. dedi. Operatörden aldıklarını cebine koyup gitti. Operatör zeytin ağacının arkasına gizlenenlere,
- İşte bu da kötülük eden biri. Ben kazandım. Bütün malların, paraların benim oldu… diye bağırdı. Hazret-i İsa, yumuşak, içe işleyen sesiyle tepeden ona,
- Sabırlı oool… Ve umudunu kesme ve beklemesini bil!.. diye seslendi. Uzaktan bir ayak sesi daha duyuldu. Operatör, umutla,
- İşte bir kötü insan daha… diye içinden geçirdi, bu da kimbilir bana nekötülük edecek, ben de tamircinin mallarına konacağım. Tamirci de,
- İyi insandır. Kimbilir operatöre ne iyilik edecek. Ben de operatörün bütünmallarını alıp onu beş parasız, aç çıplak bırakacağım… diye içindengeçirdi. Dönemeçten biri çıktı. Operatörün yanına gelince, kamasını göğsüne dayayıp,
- Sökül mangırları! Ya paranı, ya canını!.. diye bağırdı. Operatör,
- Sizden önce iki saygıdeğer haydut beni soydular. Hiçbişeyim kalmadı, dedi. Ama siz de üstümdekileri, başımdakileri soyup alırsanız, beni sevindirirsiniz. Elbiselerim, pabuçlanm da yenidir. Haydut, operatörün üstündekileri çıkardı. Hepsini bir çıkın yapıp giderken operatör ona,
- Saygıdeğer haydut, donum kaldı, dedi. Donumu istemez misin? Çok yenidir. Daha ilk defa giyiyorum. Haydut,
- Sen dini bütün olmalısın, ama bana vızgelir. Çıkar bakalım donunu da…dedi. Donu da alıp, operatörü anadan doğma çıplak bıraktı. Operatör neredeyse sevincinden uçacaktı. Tamirciye,- Heyy, diye seslendi. Görüyorsun ya, bu da bana kötülük etti. Artık bütün malın, paran benim oldu.
- Hazret-i İsa, zeytin ağacının arkasından o yumuşak, o tatlı, ama toksesiyle,
- Ey Tanrının kulu!. Sabırlı ol ve bekle ve acele etme ve elbet bu yeryüzünde bir iyi insan da bulunur… dedi.Operatör beklemeye başladı. Bir ayak sesi duyuldu. Sonra dönemeçten bir adamçıktı. Operatör,
- Üstümde haydudun soyacağı bişey kalmadı inşallah bu canidir, canımı almak ister. Ben de tamircinin mallarını alırım… diye geçirdi içinden. Tamirci de,
- Bu iyi biri olmalı, çıplak kalan operatöre örtünmek için inşallah bir bezverir… diye geçirdi içinden. Gelen adamın sallanmasından, bir sarhoş olduğu anlaşılıyordu. Elinde bir sopa vardı. Operatörün yanına gelince, sopayı onun başına indirmeye başladı. Operatör,sopayı yedikçe,
- Sol yanıma vurmadınız, biraz da sol omzuma vurun kardeş… diye sarhoşa yalvarıyordu. Sarhoş soluna vurunca sağını dönüyordu. Sopaların acısından operatör inleyerek yere yıkıldı.
- Saygıdeğer serseri, başıma da vurun lütfen, Zahmet olmazsa sırtıma iki üç sopa daha indirin!. dedi. Sarhoş,
- Sen dini bütün biri olmalısın ama bana vız gelir. İşte dileğini yerine getiriyorum… diyerek olanca hızıyla operatörün kafasına bir sopa daha indirdi. Sonra yine sallana sallana gitti.Operatör yığıldığı yerde, kanlar içinde kalmıştı. İnleyerek,
- Bütün malın, paran benim oldu… diye tamirciye seslendi. Hazret-i İsa,zeytin ağacının arkasından çıktı. İnsanın içine işleyen, büyüleyici, ama toksesiyle.
- Ey Tannnın kulu! Sabırlı ol ve bekle ve acele etme ve bu yeryüzünde elbet biriyi yürekli kişi bulunacak!.. dedi. Bir ayak sesi duyuldu. Yerde inleyenoperatör,
- İnşallah, bu bir katildir,beni öldürmek ister… dedi. Tamirci de,
- İnşallah operatöre yardım edecektir… dedi. Dönemeçten bir adam çıktı. Yerde inleyen operatörün yanına çöktü.
- Neyin var kardeş? Yaraların çok mu ağır?.. dedi. Bu adamın kendisine yardım edeceğini anlayan operatör, Hazret-i İsa’ya duyurmamaya çalışarak,
- Defol!.. diye adama bağırdı. Adam, heybesinden şarap, zeytinyağı çıkardı. Operatörün yaralarını temizlemek istedi. Ağzından, burnundan kanlar akan operatör,
- Git başımdan, ben senden yardım istemiyorum!.. diye bağırdı. Adam,- Sen acı duyarken, ben sana nasıl yardım etmem… dedi.
- Bana yardım etmek istiyorsan, hemen defol git buradan… Hatta giderken kıçıma bir tekme de indirsen bana asıl o zaman yardım etmiş olursun… dedi.
- Birbirlerine yardım etmek, iyilik etmek insanların insanlık borcudur. Beni yardımdan alıkoymayın, kardeş. Adam ille de yardım etmek, operatörün yaralarını temizleyip sarmak, sonra dasırtına alıp şehre götürmek istiyordu. Operatör,
- İyilik miyilik istemem, git ulan başımdan!.. diye bağırdı. İyi insanı başından savamayacağını anlayan operatör, adama sövüp saymaya başladı. Ama o hiç kızmadan onun yaralarını şarapla, zeytinyağıyla temizliyor, sırtından çıkardığı gömleğini parçalayıp bu yaraları sarıyordu. Kendisine yapılan bu iyilik yüzünden bütün malının, parasının elinden gideceğini anlayan operatör, yerden bir taş kapıp zorla ayağa kalktı. Taşı iyi insanın kafasına indirip onu yere yıktı, üstüne çöktü. Hazret-i İsa’yla tamirci, tepeden inip onların yanına geldiler. Estetik cerrahi operatörü altındaki iyi adama,
- Sen başıma bela mısın? Çabuk git, yoksa seni öldürürüm!.. dedi. Başına taşla vurulan adam,
- Seni böyle bırakıp gidemem… dedi. Operatör de taşı daha hızlı kafasına indirip, onu cansız bıraktı. Sonra sendeleyerek ayağa kalktı. Kanlı ellerini Hazret-i İsa’ya uzatıp,
- Bahsi kazandım, dedi, işte görüyorsunuz ki iyi insan yok.. Tamirci,
- Nereden biliyorsunuz?.. dedi. Operatör,
- Kendimden biliyorum. Bunu kendimden biliyorum… diye bağırdı, yere yıkıldı. Otomobil tamircisi mallarının, paralarının elinden gideceği korkusuyla,öldürmek için yaralı operatörün üstüne atıldı. Hazret-i İsa,
- Onu sırtına al ve şehre kadar taşı ve şehre gidince candarmaya teslim et! dedi.
___________________________________
“Tendre l’autre joue”: (Matta 5, 39) sağ yanağına vurana sol yanağını da çevirmek anlamına gelir.
-Luka İncili, Hz. İsa’nın “bir yanağına tokat atana diğer yanağını çevir” (Luka, 6/29)
Matta İncili, 5.Bap, 39. : Fakat ben size derim: Kötüye karşı koma ve senin sağ yanağına kim vurursa, ona ötekini de çevir.
Devamı, 5/40. : Ve eğer biri seninle mahkemeye gidip senin gömleğini almak isterse, ona abanı da bırak.
5/41: Ve kim seni bir mil gitmeğe zorlarsa, onunla iki mil git.
5/42: Senden dileyene ver, senden ödünç isteyenden yüz çevirme
Toplam okunma (3945) Bugün(4) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Öykü, yazı, şiir ve oyunlar hazırlanmış tek kişilik bir oyun; Birtakım Azizlikler* Mart 12, 2009
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , add a comment
Oyuncu (kız veya erkek): İster aydın olsun, ister halktan bir yurttaş, bugün herkesin memleketin durumunu bilmesi ve birbirine “Nereye gidiyoruz?” diye sorması gerekir ki, durumumuzu açıkça bilip yurttaşlık görevimizi yapalım, gerektiğinde hükümeti de uyaralım; yurttaşlık görevi bunu gerektirir.
Ne yazık, öyle yurttaşlar biliyoruz ki, sabahleyin evlerinden çıktıklarında daha nereye gideceklerini bile bilmiyorlar. Eğer bizler, birer yurttaş olarak nereye gideceğimizi bilmezsek, hükümet nerden bilsin? Biz her şeyi hükümetten bekliyoruz. Şurası bir gerçek ki hiçbir hükümet, ne kadar geniş polis kadrosu olursa olsun, yine de ayrı ayrı her yurttaşın nereye gittiğini bilemez. Değil mi efendim? Buna polis yetmez. Demek ki, biz emniyet makamlarına yardımcı olmak için birbirimizi izleyerek, her yurttaşın, hatta kendimizin nereye gittiğini bildirmeliyiz ki, hükümet de ona göre nereye gidildiğini bilerek gereken önlemleri alsın.
Olgun kişi, nerden gelip nereye gittiğini bilendir. İşte bu nedenle, yurttaşlarımızın nereye gittiklerini öğrenmek amacıyla yaptığımız anket niteliğindeki bilimsel incelemenin sonucu çok üzücüdür. Örneğin, memleketin durumunu öğrenmek için bir yurttaşımıza, “Nereye?” diye sorduğumuzda, bize, “Hamama,” diye cevap vermiştir. Oysa biz, memleketin nereye gittiğini öğrenmek istiyoruz. Bir ya da birkaç yurttaş hamama gidiyor diye, bundan bütün memleketin hamama gittiği sonucu çıkarılamaz.
Başka bir yurttaşımız da aynı sorumuza – çok affedersiniz – “Sana ne ulan?” diye karşılık vermiştir. Bir başkası da: “Nereye?” diye sorunca, “Elinin körüne!” cevabını vermiştir. Ne acı! Yani gel de böyleleriyle demokrasiyi kur bakalım.
Bir akşam Karaköy’den Kadıköy’e giden vapura binmiştim. Kalabalık yolculara şöyle bir bakın da acaba içlerinden kaç kişi nereye gittiklerini biliyor, diye düşündüm ve bunu öğrenmek için yolculara yüksek sesle, “Nereye gidiyoruz yurttaşlar?” diye sordum. Hepsi birden “Kadıköy’e!” diye bağırdılar. Yazık, çok yazık! Bunun üzerine “Ben size vapuru sormuyorum, memleketi soruyorum, memleket nereye gidiyor?” diye bir daha sorduğumda oradan biri, “Memleket hiçbir yere gidemez, olduğu yerde duruyor!” dedi.
Bu vurdumduymazlığın sonu nereye varacak? Nereye gidiyoruz yurttaşlar?
Parça II
Aziz Nesin’in “Zamazingo” başlıklı köşe yazısından alınmış bu taşlama, Türkçenin kullanımdaki düzensizliği anlatıyor. (S. 18)
Oyuncu (Erkek):
Dilimizin zengin olmadığını söylerler. Ben o kanıda değilim. Bizim dilimiz çok zengindir. Belki dilimizdeki kelime sayısı azdır. Ama siz kelimelerin azlığına çokluğuna bakmayın. Bir kelime kaç anlama geliyor, ona bakın. Bizim kelimelerimiz, “istediğin yana çek uzat,” denildiği gibi, lastiklidir. Örneğin, şu “zamazingo” kelimesini ele alalım. Kelimenin kökü Yunanca mıdır, Latince midir, Frenk-çe midir bilmem… Kimileri buna zavazingo da der, ki çok zengin anlamlı bir kelimedir. Bir kişi “zamazingo”yu öğrendikten sonra başka hiçbir şey bilmese de, her konuda yetkiyle, bilgiyle konuşabilir. Bunu örneklerle açıklamak istiyorum.
Geçen gün dolmuşta gidiyoruz, araba birden zınk diye yol ortasında durdu. Şoför, söverek indi. Motoru kurcaladı, çalıştıramadı,
sinirlendi, yoldan geçen bir arabayı çevirdi. Şoförüne,
- Yaa şu zamazingonu versene! dedi.
Öbür şoför, bizim şoföre zamazingoyu verdi. Bizimki bir iki uğraştı, motor çalıştı. Sonra zamanzingoyu geri verdi, oldu bitti.
Aynı gün akşam üstü bir arkadaşımı yolda yabancı bir kadınla gördüm. Yavaşça,
- Kim bu kadın? dedim.
- Bizim zamazingo… dedi.
- Nereye gidiyorsunuz?
- Doktora götürüyorum, zamazingosu için…
Kadında bozulan zamazingonun, mide mi, bağırsak mı, dalak mı olduğunu artık sen bileceksin.
Gene bir gün rakı sofrasmdayız. Arkadaşlardan biri, karşısındakine,
- Versene şu zamazingoyu! dedi. Arkadaş, tirbuşonu uzattı.
Bakın ama; İngiliz anahtarı, hovardalık edilen kadın, yeri bilinmeyen hastalık, tirbuşon, hepsi zamazingo…
Bununla da kalmıyor. Dün gece bir yerde topluca oturuyorduk. Hepsi de aydın kişilerdi. Herkes, memleketin nasıl kalkınacağını kendine göre açıklıyordu. Biri,
- Önce şu zamazingo işi çözümlenmeli… dedi.
Evet dediler. Zamazingonun ne anlama geldiğini benden başka herkes anlamıştı. Yavaşça,
- Yahu zamazingo işi nedir? diye birinin kulağına eğilip sordum,
- Şeriat, dedi. Öbürüne sordum,
- Enflasyon… dedi. Üçüncüsü,
- Güneydoğu sorunu… dedi. Bir tanesi de,
- İşkence, dedi.
Evet. Yani işte bu söylenişi babafingoya benzeyen zamazingo gerçekten çok önemli bişeydir. Ne yapıp, ne edip, yetkililer şu zamazingoyu ele almalı, bir yola koymalıdırlar. Ama zamazingo nedir? Deyin ki özgürlük, deyin ki demokrasi, ya da İngiliz anahtarı, tirbuşon… Her ne ise, ama artık şu zamazingo düzeltilmeli. Mutlaka düzeltilmeli, mutlaka…
Parça III
Aziz Nesin’in “Korkacak Ne Varmış” adlı öyküsünden alınmış bu bölümde, bir insanın korku üzerine görüşleri ve davranışları, tersinlemeli ve gülmece biçiminde anlatılıyor. (S. 29)
Oyuncu (Erkek)
Kiim? Ben mi? Ben korkak mışım, öyle mi?… Kim söylemiş benim korkak olduğumu?
Kim görmüş, nerde, ne zaman görmüşler benim korktuğumu? Yalan, hiç kimseden korkmam ben. Hiçbir zaman, hiç kimseden korkmadım ve korkmam.
Allah’tan mı? O başka… Allah’tan elbet korkarım. Herkes korkar Allah’tan. Sen Allah’tan korkmayandan kork, demişler, ama ben ondan da korkmam. O da insan, ben de insanım, ne diye korkayım…
Annemden babamdan mı? Oooo… o eskidendi. O zamanlar çocuktum daha. Çocuklukta anne babadan korkulur elbet, ama çocuklukta… Her çocuk korkar… Kaç yaşma kadar mı?
İnsan annesinin babasının gözünde hep çocuk kalır, ben kırk-dokuz yaşıma kadar hep öyleydim.
Efendim? Ölülerden mi? Aaa, daha neler… Ölüden korkulur mu hiç… Yeter ki ölmüş olsun. Teyzem öldüğü zaman mı? Ama teyzem geceleyin ölmüştü. Evde de benden başkası yoktu. Gece yarısı sesini duydum. Koştum yatak odasına ki, ölmüş… Otele gittim o gece… Vallahi, korkudan değil.
Mahallemizdeki o çocuktan mı? Hiçbir zaman… Ondan bile korkmazdım. “İte dalanmaktansa, çalıyı dolanmak yeğdir,” demişler. Ben de öyle yapardım. Bizim evin balkonundan bakardım, o çocuk dışar-daysa sokağa çıkmazdım. Ama onun olmadığı zamanlarda sokaktan da geçerdim hiç korkmadan.
Öğretmenlerimden mi? Öğretmenlerimden korktuğum hiç doğru değil. Korku değil ki o, saygıydı. Dövdükleri zaman bile saygı duymuşumdur. Tarih öğretmeni döverken niçin mi dama kaçtım? Saygımdan.
Sınavlardan mı dediniz? Kesinlikle doğru değil. Sınava girerken tir tir titrediğim doğrudur, ama korkudan değildi ki, o heyecandandı. Aaaa sınav kapısında işemiş miyim? Ne yalaaan!.. Heyecandan herkes altına işer, yani tuvalete yetişemeyince birazcık altıma kaçırmıştım, o kadar… Ona korku mu denir?
Neee… Karımdan mı korkarmışım… Ne kendi karımdan, ne başkasının karısından korkarım. Kim uyduruyor bu yalanları? Erkek adam karısından korkar mı hiç… Korkmak denmez ki ona… Kadm kısmının suyuna gitmek, biraz alttan almak gerekir; evde tatsızlık çıkmasın, konu komşu duymasın diye, sonra çocukların terbiyesi bozulmasın diye filan… Ben hayatta hiç kimseden korkmamışımdır, değil ki karımdan korkacağım… Hah hah haaa… Güleyim bari.
Askerlikte mi? Daha da neler… Vatani vazife yapılırken korkulur muymuş. Dayak mı yemişim? Yerim, ne olacak… Dayak yedim diye korkacak mıyım? İyi valla, hem askerlik yapacaksın, hem de dayak yemeyeceksin, oooh ne iyi… Nerde o yağma… Hem de onbaşıdan? Değil onbaşıdan, binbaşıdan bile ben ş’aapmam… Ben vatani vazifemi yapıyorum orada, ne diye, öyle dii mi ama… Yüzbaşı dayak mı atmış bana. Attıysa attı be, size ne? Yüzbaşım değil mi, ister döver ister sever, başkaları karışamaz ki… Ama ben korkmam…
Yaşamım boyunca hiç korkmadım…
Karanlıktan mı? Daha neler… Karanlıktan da korkulur muymuş… Geceleri mezarlıktan geçerken de korkmam. Niçin mi korkmam?… Çünkü geceleyin mezarlıktan geçmem…
Ne işim varmış mezarlıkta, ne gece geçerim, ne gündüz…
Bekçiden, polisten, candarmadan filan… Ne yalan, ne yalan… Ben bikere, polisin molisin, bekçinin mekçinin, karakolun marakolun olduğu yerlere yakın yerlerden bile geçmem ki, onlardan korkayım.
Kaynak: “Sahne Çalışması için 100 Monolog – Türk Oyunları” Cilt 2,
Kitap: Adam Yayınları, Birtakım Azizlikler, 1997.
Hazırlayan: T. Yılmaz Öğüt, Mitos&Boyut Yayınları 2001
*Aziz Nesin Öykü, yazı, şiir ve oyunlarından hazırlanmıştır.
Toplam okunma (4363) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Hazinedeki Paslı Teneke – Aziz Nesin (Memleketin Birinde) Mart 5, 2009
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , 4comments
Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş… Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. “Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı” diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.
Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan,. herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış.
Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış.
Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş.
Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya… Sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş.
Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. “Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?” diye büyük bir merak içindeymiş.
Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor. Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil… Padişah kendini tutamamış, içinden, “Atalardan kalan bu kutsal emaneti ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?” diye geçirmiş.
Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, “Ya benim çaldığım anlaşılırsa…” diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, “Ben bu pınl pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar…” diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış arna, yaptığı düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş.
Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. “Eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?..” diye sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. “Yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola?” diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip, Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına dönmüş. “Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar…” diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış.
Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. “Şimdiyedek, yılda iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?..” diye içine bir kuşku girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış. “Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. Kim nerden bilecek?..” diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş.
Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş. “Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim…” demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, “Ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?..” diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş.
Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, “Ne oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip görsem…” demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. “Ben bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?..” demiş. Dediği gibi de yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş.
Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış.
- Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet nedir? Biz emanetçi değiliz ya… Şu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş.
Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş. “Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!..” diyen kişiyi,
- Vay hain!.. Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti, sen kim olasın da göresin… diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler.
Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah,
- Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş.
Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler.
Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün birinde halkın içinden biri, “Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?..” diye düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler, bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce,
-Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış.
Saray Nazırı,
- Bu değil!.. demiş.
Vezir de,
-Bu değil!.. demiş.
Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi,
-Bu değil, bu değil!.. demişler.
O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam,
-Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş.
Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş.
Hazinedeki Paslı Teneke – Aziz Nesin (Memleketin Birinde)
Toplam okunma (5356) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Alırsınız Cenneti – Aziz Nesin Ocak 18, 2009
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , add a comment
“Dinsizin hakkından imansız gelir” sözü yanlış… diyordu. Şair arkadaşıma, Neden? diye sordum. Yanlış, dedi, yanlışlığı tecrübeyle sabit… Bu atalar sözünü şöyle düzeltmeli: “Dinsizin hakkından gelse gelse imanı çok kuvvetli olan gelir.”
Böyle konuşan şair arkadaşımın adını duymamışsınızdır. iyi, güzel şiir yazar ama, şiirlerini kıskandığından mı nedir , bu güzelliklerin paylaşılmasını istemediği için hiç kitap çıkarmamıştır.
Karadeniz illerinden birinde kendi halinde yaşar. Kırk yılda bir istanbul’a, Ankara’ya uğrar. Başında şiirin kavak yelleri esmeye görsün, kapar koyuverir kendini, alır başını gurbetlere çıkar. Pek öyle belli bir iş güç tuttuğu da yoktur köküne kibrit suyu ekmemek üzere, yavaştan yavaştan babasının paracıklarını yer. Bu tutumuyla bence hayırlı evlattır. Ne var ki babasıyla hiçbir konuda anlaşamaz. Çünkü babası, on yedinci yüzyılın koyu ve doğulu orta çağında yaşarken, oğlu çağının ileri görüşlü bir aydınıdır. Babası abdestsiz yere basmaz, oğlu kafayı çekmeden yatağa girmez. Ne var ki baba oğul arasındaki bu anlaşmazlık çok sessiz geçer, hiçbir zaman aralarında çatışma olmaz. Babanın yenilecek parası oldukça da bu böylece sürüp gidecek, “Sünneti şerif üzere sakal bırakmış hoca efendiyle, içkiye düşkün kalender meşreb oğlu arasında hiçbir geçimsizlik olmayacaktır. Şair arkadaşım, Babamın sofrası kendi gibi düşünenlere açıktır, dedi, bizim evden hacılar, hocalar hiç eksik olmaz. Semtimizde Kırık Ali denilen bir belalı türedi. Çocukluğunu bilirim, bir mahallede büyüdük. Sonra bu Kırık Ali ortadan kayboldu, on beş yirmi yıl görünmedi. Bu zaman içinde orada burada dolana dolana serserilik stajını yapmış… Bir belalı, bir azılı olmuş ki başedilir cinsinden değil. Çarşıyı pazarı haraca kesti. Yalnız bizim semtin değil, bütün vilayetin huzurunu kaçırdı. Kadına kıza sarkıntılık bunda, kumarda kavga bunda, içip içip çıngar çıkarmak bunda, türlü rezillik… Allah korusun, öyle bir belalı ki, şerrine lanet, polis, candarma da başedemiyor. Yolda kendi halinde gidene “Vay, yan baktın!” diyerek bıçakla saldırır. Dediklerine göre, her çeşidinden sabıkası iki yüzü aşmış.
Babam, “îşte” diyor, “insanlarımız Hak yolundan ayrıldıkları için, Cenabı Allah bu belayı ceza diye başımıza musallat eyledi.”
Buradan cehennem olup gitsin, diye para toplayıp kendisine verdiler, gitmedi. “Dinsizin hakkından imansız gelir” deyip, daha azılı serseriler aradılar. Bizim oralarda, belki duymuşsunuzdur, kiralık katiller vardır: Adamların geçimi bu yüzden… Onlardan bikaçını kiraladılar. Bizim serserinin karşısında hiçbiri dikiş tutturamadı. Gece sabahlara kadar karanlık sokaklarda vuruştular, tabanca seslerinden uyuyamadık. Profesyonel katilleri, bizimki önüne katıp kovalamış… Yani ne ettikse bitürlü hakkından gelemedik…
Bigün babam çağırdı beni,
Bu gece Bekir Hoca misafirimizdir. Gayet derin bir hocadır. Yemekte sen de bulunacaksın dedi.
Bizim eve hacı hoca çok gelir ama, babam bana “Birlikte yemek yiyelim” demez. Sonradan işi annemden öğrendim. Babam benim gidişimi beğenmediği için, sonunda Kırık Ali gibi bir belalı olacağımdan korkmuş. Bekir Hoca’yı beni yola getirsin, içkiden, başıboşluktan vazgeçirsin diye çağırıyormuş; Bekir Hoca bana öğüt mü verecek, dua mı edecek, her neyse…
Bekir Hoca geldi: Ak sakallı, mübarek bir zat. Ulu bir din adamı. Akşam yemeğine hep birlikte oturduk. O gün ramazan değil ama, Bekir Hoca yine de oruçluymuş. iftar bozma zamanı yemeğe girişildi. Ben akşamları yemek yemem, yalnız içerim, yıllardır böyle… Çorbadan iki kaşık alıp bir bahaneyle dışarı çıktım, odamda votkayı çekip yine sofraya döndüm. Ağzım kokmasın diye rakı değil de, o akşamlık votka içiyorum. Ne yaparsınız, baba hatırı… Bikaç kez votka içmek için gide gele yemek bitti. Bekir Hoca duaya başladı. Hocanın duası yemekten uzun sürdü. Duadan sonra da yüzüme doğru bikaç kez üfürdü.
Bekir Hoca’yı herkes tanırmış oysa… Onu görmeye, duasını almaya misafirler geldi. Ertesi gün de bizim müftü, Bekir Hoca’dan camide vazetmesini rica etti. Böyle büyük, ulu, derin bir hoca buraya gelmişken vaazından yararlanılacak.
Babam bırakmadığı için bitürlü yanlarından ayrılamıyorum.
Öğle namazına, sen de bizimle camiye gel! dedi.
Baba sözüdür, dinledik. Bekir Hoca’nın vazedeceğini duyan cuma namazı kılmak için camiye dolmuş. Caminin içinde yer kalmadığından son cemaat yeri de dolu da, içeri sığmayanlar avluda hasır üstünde namaz kıldı. Namazdan sonra Bekir Hoca vaaza başladı. Vaazından anladım ki, gerçekten derin hocaymış.
Cuma namazına gelmeyen kadınlar da, vaazı dinlemek için camiye doldular. ilk ağlama, kadınlardan duyuldu. Sonra yayıldı, Bekir Hoca’nın vaazına herkes ağlamaya başladı. Hoca efendi, iri gövdesiyle, sedef kakmalı kürsüye çıkıp oturdu. Başladı anlatmaya…
Vaazın sonu çok güzeldi. Bekir Hoca diyordu ki:
“Orucu neyi tutmazsınız, rakıyı, şarabı içersiniz, sarhoş gezersiniz. Ondan sonra da cennete gitmek istersiniz. Naaa!… alırsınız cenneti!
Namaz niyaz yok. Kumar dersen çok. Sonra da cennet istersiniz. Naaa size… Alırsınız cenneti.
Namahreme bakarsınız, harama uçkur çözersiniz, zil zurna gezersiniz, sonra da cenneti istersiniz. Naaa!… Alırsınız cenneti!..”
Bekir Hoca “Naaa size cennet! Alırsınız cenneti!..” dedikçe, cemaatin gözlerinden sicim sicim yaşlar dökülüyordu. Hayatımda “Naaa size, alırsınız cenneti!” sözünün bu kadar etkin olabileceğini hiç düşünmemiştim. Kendimi tutamayıp ben de ağlamaya başladım, artık öbürlerinden ağlama duygusu bana da mı bulaştı, yoksa Bekir Hoca’nın vaazı mı çok dokundu, bilemiyorum. Bekir Hoca “Naaa, alırsınız…” dedikçe, ben de öbürleri gibi, hüngür hüngür ağlıyordum.
Vaazdan sonra, ağlamaktan kızarmış gözleri yumruk yumruk olanlar bir bir gelip Bekir Hoca’nın elini öptüler. Ben de içimden bir daha rakı, şarap içmeye tövbe ettim, ama akşama doğru baktım olacak gibi değil… içimden “Hele bu akşam da son olarak içeyim de, yarın bir daha tövbe ederim” dedim.
Babam,
Bu akşam da yemeği birlikte yiyelim! dedi. Aklıma bir kurnazlık geldi. Babama,
Müsaade edersen, Bekir Hoca efendi amcam bu akşam da benim misafirim olsun da, dışarıda onunla yiyelim… dedim.
Bekir hoca bunu duyunca “Bak, oğlan adam oluyor” gibilerden babama göz kırptı. Babam da memnundu,
Peki, dedi, Bekir Hoca razı gelirse âlâ… Bekir Hoca,
Ben öyle her lokantada yemem, dedi, bir Müslüman lokantası var mı?
Hacı Raşit’in lokantası var… dedim.
Her akşam içtiğim lokantanın sahibi Raşit, gerçekten hacı idi. Tabelasında “Lezzet Lokantası Hacı Raşit Eroğlu” yazılı.
Bekir Hoca’nın bizim evde nasıl yemek yediğini gördüğüm için, ne olur ne olmaz diye, yanıma çokça para aldım. Akşam Hacı Raşit’in lokantasına gittik. Bekir Hoca yine oruçluydu, iftar saatinde besmele çekip bir yudum suyla orucunu bozduktan sonra çorbaya girişti. Ben sözüm ona bir ızgara köfte yedim. Garsona,
Komposto getir diye elimle içine votka koymasını işaret ederek göz kırptım. Votkalı komposto geldi, kaşığı çaldım. Bekir Hoca çorba içiyor, ben komposto… Bekir Hoca bir çorba daha içti. Ben kendime bir komposto daha ısmarladım. İkinci çorbayı içtikten sonra hoca, taskebabı istedi. Ben üçüncü kompostoyu içiyorum. Yavaş yavaş kafamı bulmaya başlamıştım ki, Kırık Ali yanında üç kopukla lokantadan içeri girdi. Eyvah, şimdi bir rezalet çıkaracak. Kırık Ali’nin girdiği yerde çıngar çıkarmadığı görülmemiş.
Kırık Ali, Bekir Hoca’yi görünce, birden koşup hocanın eline varmaz mı! Bekir Hoca’nın elini öpüp,
Duan sayesinde Hoca efendi inşallah bizim gibi günahkârlar da Hak yoluna girer… dedi.
Bekir hoca, bu sözlerden çok duygulanıp,
Berhudar ol evlat, buyur, otur… dedi.
Kırık Ali ile yanındaki üç serseri, lokantaya içmeye geldiklerinden Bekir Hoca’nın yanında oturmak istemedilerse de hoca onları zorla bizim masaya oturttu. Ben o sırada votka karıştırılmış dördüncü kompostoyu kaşıklıyordum. Bekir Hoca da karnıyarık yemekteydi. Bekir Hoca onlara,
Siz ne yiyeceksiniz? dedi.
Birbirlerine baktılar. Kırık Ali istemiye istemiye, Çorba içelim, dedi.
Kırık Ali akşamlan hiç çorba içmiş değil. Bekir Hoca karnıyarıktan sonra yoğurtlu ıspanak, sonra köfte yedi. Ondan sonra da pilav istedi. Pilavı yerken,
Senin içtiğin nedir, hoşaf mı, diye bana sordu.
Evet, Bekir efendi amca, hoşaf… dedim. Garsona,
Bu hoşaftan bana da getir! diye seslendi, getirilen kompostodan üç kaşık aldıktan sonra,
Oooh, pek de güzelmiş. Bir hoş lezzeti var… deyince, garsonun ona da votkalı komposto getirdiğini anladım. Bekir Hoca ağzını şapırdatarak kompostoyu içtikten sonra, garsona,
Evlat, bir hoşaf daha getir, pek nefis olmuş. dedi.
Hemen mutfağa koşup, içine votka koymamalarını söyledim. Votkasız komposto geldi. Bekir Hoca bir kaşık alıp yüzünü buruşturdu, garsonu çağırıp,
Bu deminkinden değil, dedi, bunu götür oğlum. Deminki hoşaftan getir!
Artık olan olmuştu. Bekir Hoca’ya votkalı komposto geldi. Pilavla üç kâse votkalı komposto içtikten sonra arkadan börek istedi.
Börek kuru gitmiyor, bir hoşaf daha getirsinler… dedi. Kırık Ali,
Hocam, bugün camide vazetmişsiniz, bilip gelemedik. Velakin başkalarından duyduk. Biz günahkârlar… derken, Bekir Hoca sözü alıp,
inşallah hidayete erişirsiniz… dedi. Garsondan bir hoşaf daha istedi, içerken,
Ooooh, aşçıbaşımn ölmüşlerinin canına değsin, pek leziz, pek nefis… Hiç böyle hoşaf içmemiştim… diyordu.
Yavaş yavaş gözleri dönmeye, baygın baygın bakmaya başladı. Peltek peltek konuşuyor, dili dolanıyordu.
Bir hoşaf daha getir evlat! diye garsona seslendi.
Sekizinci kompostoyu içiyordu. Baktım Bekir Hoca iyice sarhoşlamış. Onu idare edebilmek için ben votkalı kompostodan vazgeçtim. Kırık Ali ile üç kopuk arkadaşının, rakı içemedikleri için canlan sıkılıyor, amca Hoca’ya da bişey söyleyemiyorlardı. Çorbalarından bir iki kaşık alıp durmuşlardı. Kırık Ali, cıgara paketini Bekir Hoca’ya uzattı.
Hocam, buyurmaz mısınız? dedi. Bekir Hoca dili dolanarak,
Ben cıgara içmem, velakin burada içmek vacip oldu. Anladım ki, bana hürmetinizden sizler de içmiyeceksiniz. Onun için tellendirelim bakalım da, siz de rahat rahat için… dedi.
Cıgarayı tellendirince,
Hoşaf pek güzelmiş, bir tane daha getirsinler! dedi.
Ne diyeceğimi şaşırdım. Bir kâse daha içerse büsbütün sarhoşlayacak, yollarda yıkılacaktı. “Bekir Hoca’yı içirtip baştan çıkarmış” diye adım çıkarsa, babam beni eve almaz, bir daha buralarda duramam… Garsonun kulağına,
Bir daha hoşaf isterse kalmadı dersin… dedim.
Bekir Hoca hem votkalı kompostoyu kaşıklıyor, hem vazediyordu:
Şarabı içersiniz, rakıyı içersiniz, kötü yola gider, zina edersiniz, günaha girersiniz, sonra da cennet istersiniz… Naaa! Alırsınız cenneti!… Irz ehline kem gözle bakarsınız, helale haram, doğru işe hile katarsınız, sonra da cennet ararsınız. Naaa, alırsınız cenneti!..
Kırık Ali’ye baktım, Bekir Hoca’nın karşısında büzülmüş de büzülmüş, teşbih böceğine dönmüş… Bekir Hoca,
Bu hoşaftan getir oğlum! diye bağırdı. Garson,
Kalmadı hoca efendi, dedi.
Demesiyle kızılca kıyamet koptu. Bekir Hoca yumruğunu masaya vurunca sıçrayan tabakları çanakları, kaşıklan yere savurup, allan korusun,
Haaaayt!… diye bir nağra savurdu ki, lokantayı dolduran müşterilerin ellerinden çatallar, kadehler düştü.
Bekir Hoca,
Hoşaf isterim!… Yok ne demek? Bekir Hoca hoşaf ister de yok mu denir, bre zındıklar!., diye kükreyince baktım hoca gövdesiyle ileri atılmış, masaları devirip koca lokantayı dümdüz edecek,
Aman Bekir efendi amca, hele dur, hele dur!… Sen tek hoşaf iste, şimdi yaratınz!.. diye sakalını okşaya okşaya yerine oturttum.
Önüne kâseyle kompostoyu koşuşturduk. Bekir Hoca kaşığı fırlatıp attı, kâseyi ağzına dikti. Komposto sulan sakallarından ensesine, göğsüne süzülürken,
Oooh!… Cana can katıyor. Çok şükür!., diyerek geğirdi.
Doldur bir daha! diye bağırdı.
Sakallan aslan yelesine dönmüştü. Nasıl olduysa birden Kınk Ali’ye döndü.
Sen kimsin bakayım, adın ne?
Ali…
Hı… Yoksa sen? Ali denilen… Öyle mi?… Kınk Ali boynunu büktü. Bekir Hoca kükredi:
Ulan Kınk Ali… Kınk olmasan ne lazım gelirmiş, ulan it!..
Eyvah! Şimdi Kınk Ali bir azarsa, hoca moca demez, sakalından tuttuğu gibi bunu doğram doğram doğrar.
Bekir Hoca nağra savurur gibi seslendi:
Ulan oğlum bu masaya, bakan yok mu? Heeeeeey Doldur şunu!..
Bekir Hoca pusulayı şaşırdı. Benim korkum, olanlan babamın duymasından. Bekir Hoca bir kâse daha votkalı kompostoyu içince gözleri fırfır dönmeye başladı. Hocanın sarhoşluğunun farkında olmayan Kınk Ali,
Müsaaden olursa kalkalım hoca efendi, bize izin ver! dedi. Vara demiyeydi. Bekir Hoca’dır bu, yakasına bir yapışmasıyla
Kınk Ali’yi sandalyeye çökertti:
Sen misin ulan bu millete medet Allah dedirten? Bana bak… Ben kınk mınk dinlemem… Ben adamın…
Hoca bar bar bağınyor. Karşı masada oturanlardan biri, demek Bekir Hoca’yi tanımazmış.
Sakalından utan, ayıptır yahu! demesin mi!
Vay vay vay… Hoca bir azdı, zaptolunur gibi değil. Beş on kişi birden Hocanın önünde duramıyoruz. Kırık Ali’yi görsen, Bekir Hoca’nın eline ayağına varmış, yalvarıyor:
Aman hocam, etme hocam, eyleme hocam…
Bekir Hoca göbeğine çarpanı deviriyor. Maşallah koçbaşı gibi göbeği var.
Kınk Ali ile onun üç kopuğu, iki garson, bir de ben, Bekir Hoca’yı güç bela lokantadan sokağa çıkardık. Hoca bir o yana yıkılıyor, bir bu yana sallanıyor. Koluna girmesek düşecek…
Ulan Kmk!
Buyur Hocam!
Bu memleketin en azılı kabadayısı sen misin?
Sayende haddimiz olmıyarak…
Ulan ben kabadayıların…
Yaparsın Hocam…
Buralarda meyhane yok mu?
Hocam, bizi imtihandan geçiriyorsun besbelli… Yanımızda sen varken…
Düş önüme, çabuk meyhaneyi göster!..
Demesiyle, boşluğuna bir dirsek atıp, Kmk Ali’yi ileri savurdu. Kırık Ali,
Şurada Hocam! dedi. Düş önüme!..
Meyhaneden girdik… Bekir Hoca, yer gök inleten bir nağra savurup,
Bre kafirler! diye haykırdı, yarın kıyamet günü ne hesap vereceksiniz? Bu zıkkımı içersiniz, bir de cennet istersiniz. Naaa Alırsınız cenneti!!
Yalvar yakar düşmüşüz eline eteğine:
Etme hocam… Aman hocam!..
Meyhanedekiler hocayı sakalından sürükleyecekler ama, Kırık Ali’nin korkusundan seslerini çıkaramıyorlar. Hoca’yı zorla bir masaya oturttuk. Biz bu halle babamın evine gidersek, babam beni evlatlıktan reddeder. Oldu olacak dedim, Bekir Hoca’yı iyice içirip sızdırmalı da sallasırt eve götürüp babama duyurmadan yatağa atmalı.
Bekir efendi amca, hoşaf içer misin? Gelsin!..
Meyhanede hoşaf da yokmuş, vişne suyu varmış. Bir şişe vişne suyuna votkayı, likörü boca edip verdik. Hoca bir dikişte bitirdi.
Bir daha Hoca?
Gelsin…
Dayadık önüne… Onu da içince Bekir Hoca, parmaklarını masaya vurarak bir türkü tutturdu; yanık, gevrek bir sesi var. Kmk Ali kulağıma eğilip yavaşça,
II
Arkadaş, dedi. Bundaki hal, hocalık hali değil. Hiç beğenmedim. Ne iştir bu?
Sorma Kmk, bir iştir oldu. Aman zom edip sızdırmanın yolu…
Kmk Ali, esrarı doldurup bir cıgara sardı,
Buyur Hocam! dedi. Hoca,
İçmem! dedi. Kmk Ali,
Huzurunuzda bizim içmemiz saygısızlık ve de caiz değil, dedi; hicap ederiz. Sen tüttür ki Hocam, bize de izin çıksın.
Bekir Hoca esrarlı cıgarayı aldı. Ben hemen cıgarasını ateşledim. Hoca esrarı, likörü, votkayı çekiyor, mini mml türküler mırıldanıyor. Velakin uyumak, sızmak şöyle dursun, içtikçe azıyor. O gece onun içtiği votka kadar suyu bir manda içemez.
Ulan ben adamın… diye bağırdıkça Kmk Ali,
Eyvallah hocam… diyor. Esrar, Hoca’ya iyice dokunup da,
Buranın avrat pazarı nere? diye bağırmaz mı!
Aman hoca burada öyle yer bulunmaz…
Yıkıl… DürzülerL Siz bizi hoca kisvesinde görüp de yol yordam bilmez mi sandınız? Düşün önüme… Bize bu gece hafiften sedalar gelir, içimize nur doğdu.
Kmk Ali savuşacak olduysa da, Bekir Hoca fark edip kolundan tuttu:
Bu memleketin kârhanesi neresi?.. Kurtuluş yok, çıktık yola. Hoca başladı türküye.
Siz de söyleyin! dedi.
Uyduk Hocaya… Herkes bize bakar, rezillik… Dediği yere vardık. Kadınlar Kmk Ali’yi görünce korkudan titreyerek,
Buyur ağam… dediler.
Bekir Hoca bunları yandan çok çıplak görmesiyle,
Tuuu size!., diye gürledi, bre Allah’tan korkmazlar! Türlü menhiyatı işler, fuhuş yapar, günah içinde yüzer, sonra da cenneti istersiniz. Naaa!.. Alırsınız cenneti.
Kadınlar korktular büsbütün. Hocayı bir koltuğa yıktık.
Bekir efendi amca hoşaf içer misiniz?
Gelsin!…
Bu kez bir şişe vişneli gazoza bir şişe de saf ispirtoyu katıp verdik. Bir dikişte içti,
Elhamdülillah… dedi.
Çabuk Hoca efendiye bir kahve yapın!.
Kırık Ali, kahvenin içine bir topak afyonu koydu ki, hoca içip uyuşsun… Ne uyuşması, Hoca afyonlu kahveyi içince bir azdı ki, bıçağı gören camus bile böyle olmaz. Kırık Ali pek şaştı,
Arkadaş, bu topak afyon bir bölük eşkıya askerini uyutur, bu ne iş?.. Allanın bir hikmeti… dedi.
Bekir Hoca, evsahibi kadını çağırıp,
Boyunuzca günah işlersiniz hatun! dedi. Kadın,
Allah affetsin, işleriz Hocam, dedi.
Peki nasıl işlersiniz?
Kadın utandı. Sustu. Bekir Hoca bir daha gürledi:
Söylen, nasıl işlersiniz?
Erkek gelir, muhabbet ederiz.
Edin de görelim!., işlediğiniz günahı görmemiz gerek…
Kadının biri def aldı eline, biri şarkıya oturdu, biri de biraz daha soyunup çiftetelliye başladı. Hoca’ya bir kâse hoşaf sunuldu. Bekir Hoca’dır bu.
Yar, yar… Medet hey! diye ortaya fırlamaz mı!
Bekir Hoca, o iri gövdesiyle göbek attıkça, evin tavanı, döşemesi sallanıyor. Oyuncu kadın da coştu.
Aman Hocam yavaştan, polisler basacak!.
Polislerin de…
Duyulur hocam…
Duyanların da…
Hocaya kâseyle, bardakla, maşrapayla votkalı, alkollü hoşaf sunuluyor. Bekir Hoca bunları bir dikişte bitirip, yeniden oyuna giriyor.
Hocam bir kahve?
Gelsin…
Afyonlu kahveyi dayıyoruz.
Hocam bir cıgara?
Gelsin…
Esrarlı cıgarayı dayıyoruz.
Hocam hoşaf
Gelsin…
Votkalı, ispirtolu, likörlü şurubu, şerbeti dayıyoruz. Uyuşup kalacağına büsbütün azıtıyor. Artık azgınlığının nereye vardığını anlatamam…
Gün ışırken evden çıktık, ama Bekir Hoca susmaz.
He heeeyt!.. diye nağralar vurdukça .pencereleri açanlar bize bakıyor. Bekçiler, polisler varsa da, Kırık Ali’yi görünce köşe başlarına sinip kendilerini gizleyerek bizi görmezden geliyorlar.
Bizim eve varırken, Bekir Hoca artık iyice azdı, Kırık Ali’ye ana avrat girişti. Kırık Ali yalvarır:
Kurbanın olsun Kırık, etme Hocam…
Bekir Hoca söz anlar gibi değil. Derken Kırık Ali’nin tepesi atıp da hışım gibi bıçağı çekmez mi! Vay bre aman, sen o Bekir Hoca’yi bir görsen arkadaş, herif bıçağı görünce, bir ejderha kesilip de o göbeği ile bıçağın sivrisine yürümesin mi?
Kırık Ali’yi dersen,
Ben böyle bir namussuz görmedim, imdat!., diye kaçmaya başladı.
Bekir Hoca bunu ayağından yakalayınca çaldı yere, vurdu yere, bindi hümüğüne…
Ulan ben seni öldürsem ne lazım gelir?.. Memleket bir mikroptan temizlenir! diye bağırıp biniyor tepesine,
Bıçağı da kaptı Kırık Ali’nin elinden.
Ulan ben şimdi bunu senin nerene soksam?
Etme hocam, eyleme hocam… Ocağına düştük…
Kırık Ali nasılsa bunun altından sıyrılıp, tabanları yağladı, üç kopuğu da arkasından… Kaçıp kurtuldular.
Bekir Hoca’nın göğsü kalaycı körüğü gibi inip kalkıyor.
Hoca’yi eve soktum, arkasından iteleyerek odadan içeri tıkıp, öylece yatağa attım. Döşeğe düşünce sesi kesildi şükür. İki gün öylece uyuya kaldı, iki gün, iki gece horultusu mahalleyi tuttu.
Kırık Ali’ye gelince… Memleketi titretmiş bir Kırık Ali olup da, elin günün içinde bir Bekir Hocadan dayak yemesiyle, arkadaşlarına,
Artık bize gurbet göründü, bu memleket haram… Biz Hocaya saygımızdan içmedik. Yoksa iki kadeh patlatsaydık bu iş böyle olmazdı ya… Hoca, içkinin kuvvetine bizi kötüye düşürdü. Raconumuz çok kötü bozuldu. Eyvallah… demiş, gitmiş. Gidiş o gidiş…
Olan biten rezilliği babama duyurmadık. Ertesi gün öğleye doğru,
Kalkamadığına bakılırsa Bekir Hoca ya hasta, ya istihareye vardı, aman gürültü etmeyin… diye babam evde çıt çıkartmadı.
Bekir Hoca iki gün sonra uyandı, yüzünün rengi nuru kaçmış…
Mahallemizin yaşlıları gelip Bekir Hoca’ya,
Kınk Ali kaçmış sayende hocam, bir beladan kurtulduk… dediler.
Bekir Hoca, sakalını sıvazladı,
Biz onu iman kuvvetine kaçırdık… dedi. Bekir Hoca dünyanın duasını aldı.
O gün bugün babam benim tutumumu beğenmezse,
Acep Bekir Hoca’yi bir çağırsak mı ki… der.
Ben de korkumdan, o akşam yemeğini evde, babamla sofrada yerim.
Benim bildiğim budur arkadaş, hiçbir zaman dinsizin hakkından imansız gelemez. Yedi düvel’in başedemediği Kınk Ali’nin, bir Bekir Hoca iman kuvvetine, hakkından geldi.
Toplam okunma (4513) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Sizin Memlekette Eşek Yok Mu? – Aziz Nesin Ocak 12, 2009
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , 4comments
Dişi ağrıyor gibi bir eli yüzünde, başını sağa sola sallaya sallaya içeri girdi. Biyandan elini yanağına vuruyor, biyandan da,
- Tuh rezil olduk, rezil olduk… diyip duruyordu.
Oysa çok kibar bir adamdır. Kapıdan girer girmez, daha selam bile vermeden “Tuh, rezil olduk…” diye dövünmesine pek şaştım.
- Hoş geldiniz, dedim, buyrun… Oturun rica ederim…
- Rezil olduk, rezil…
- Nasılsınız?
- Daha nasıl olalım; nasıl olacağımız kaldı mı, rezil olduk işte… Tuuu!….
Başına bir felaket geldi sandım, belki de ailesinden yana bir felaket.
- Yerin dibine geçtik, iki paralık, iki paralık olduk.
- Neden, ne oldu da?…
- Daha ne olsun, bir kart uyuz eşeği adama ikibinbeşyüz liraya sattılar.
Biraz geri çekilip, dikkatle yüzüne baktım: Yoksa çıldırmış mıydı? Korktuğumu saklayacak değilim. Karımı çağırmaya bahane olsun diye,
- Bir kahve içer misiniz? dedim.
- Bırak şimdi kahveyi, dedi, rezil olduk… Bir nalsız kart eşek i-kibinbeşyüz lira eder mi?
- Hiç eşek alıp satmadığımdan bilemeyeceğim…
- Canım, ben de eşek cambazı değilim ama, bir eşeğin ikibinbeşyüz lira etmeyeceğini bilirim…
- Sinirleriniz mi bozuk sizin?
- Bozuk ya… Benim sinirim bozulmasın da kimin bozulsun? Siz hiç ikibinbeşyüz lira eden eşek gördünüz mü?
- Aşağı yukan yirmi yıldan çok oldu, hiç eşek görmedim…
87
- Ben size bir eşeğin ikibinbeşyüz lira edip etmeyeceğini soruyorum.
- Ne diyeyim bilmem ki… Marifetli bir eşekse, belki o kadar e-
der…
- Ne marifeti canım efendim, eşek bu.. Nutuk atacak değil ya… Basbayağı eşek işte… Üstelik, hem uyuz, hem de kart.. . Adama i-kibinbeşyüz liraya sattılar. En kötüsü de ne biliyor musunuz, bu satışa ben alet oldum.
- Yaaaa… Nasıl oldu bu iş?
- Ben de onu anlatmaya geldim… istanbul Üniversitesi’nden, Amerika’nın davetlisi olarak kanmla gitmiştik ya… Biliyorsunuz, Amerika’da bir yıl kalmıştık.
- Biliyorum.
- Amerika’da bir profesörle tanıştım, dost olduk… Bana çok yardım etti. Çok iyiliği oldu. Türkiye’ye dönünce de mektuplaşmaya devam ettik… Türk dostu, Türkler’i çok seven bir adam… Bir mektubunda, bir arkadaşının Türkiye’ye geleceğini, bu arkadaşının antika halı uzmanı olduğunu, halı üzerine hazırlayacağı bir kitap için Türkiye’de inceleme ve araştırmalarda bulunacağını yazdı ve bu mektubunda bu arkadaşına yardım edip edemeyeceğimi soruyordu.
Ben de, halı uzmanı olan arkadaşı, üniversitenin tatil olduğu aylarda Türkiye’ye gelirse, kendisine memnunlukla elimden gelen yardımı yapacağımı cevabımda bildirdim. Halı uzmanı da önce Hindistan’a, iran’a gidip oralarda inceleme ve araştırmalar yaptıktan sonra Türkiye’ye geleceği için, zaman bana da uygun düşüyordu.
Halı uzmanı temmuz ayında geldi. Amerikalı profesör arkadaşımdan, benim adresimi, telefon numaramı almış gelirken. Kaldığı otelden bir gün bana telefon etti. Ben de kalkıp otele gittim. Cin gibi bir adam. Alman asıllı bir Amerikalı. Galiba yahudilik de var, belki Alman yahudisi de sonradan Amerikalı olmuş.
Daha önce dolaştığı yerlerden dört büyük bavul dolusu halı, kilim, heybe getirmiş. Bavullarını açıp antikalarını gösterdi. Bunlar, çok eski hali, kilim, heybe parçalarıydı… Topladığı parçalardan çok memnun görünüyordu. Bunların, değeri ölçülemeyecek bir hazine olduğunu söylüyordu. Hele, ancak üç kanş eninde, beş on ka-
88
nş boyunda bir eski halı parçası vardı, bunun en azından otuzbin dolar değeri olduğunu söylüyordu. Ama o bunu, bir İranlı köylüden bir dolara satın aldığını övünerek anlatıyordu. Üstelik İranlı yoksul köylü, bir dolar karşılığı olan dinarlarını eline alınca şaşırmış da, sevincinden dualar etmiş.
O eski halı parçasının neden bu kadar çok para ettiğini sordum. “Çünkü” dedi, “bu halının her santimetrekaresinden seksen ilmik var. Bu bir şaheserdir.” Adeta şehvetli bir istekle durmadan hah üstüne bilgi veriyordu. Şimdiye kadar en çok, santimetrekaresinde yüz ilmik olan bitek halı varmış yeryüzünde, o da bilmem hangi müzedeymiş, bir duvar halısıymış.
Bir keçe gösterdi, “Bunu elli sente aldım” dedi, keyfinden kurnaz kurnaz gülüyordu. “Bu keçe de en az beşbin dolar eder” dedi.
“Nasıl bu kadar ucuza alabiliyorsunuz bu kıymetli eşyaları?” dedim.
“Kırk yıldır bu işle uğraşıyorum” dedi, “bizim de kendimize göre usullerimiz vardır.”
Sonra öyle usuller anlattı ki, şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Halı albümüyle, halı üstüne üç kitap yayınlamış. Dünyadaki en zengin bikaç halı koleksiyonundan birine de o sahipmiş.
Anadolu gezisine çıktık. İl il, ilçe ilçe dolaşıyorduk. Camilerdeki, kendince değerli bulduğu halıların renkli fotoğraflarım çekiyor, durmadan notlar alıyordu. Bikaç kişiden eski heybeler, halılar, keçeler, kilimler de satın aldı. Söylediğine göre burda aldıkları, Hindistan’da, Afganistan’da, Çin Türkmenistan’ında, İran’da aldıklarının yanında hiç kalırmış. “Çok değerli Türk halıları da vardır a-ma, hiç rastlamıyoruz” dedi.
Arkeolojik kazılar yapılan bir bölgeye geldiik. Bir Amerikan, bir de Alman arkeoloji heyeti, beş on kilometre arayla kamp kurmuşlar, kazı yapıyorlar. Yerin altını üstüne getirmişler, dağlan tepeleri hallaç pamuğu gibi atmışlar. Tepeler unufak olmuş, toprak tiftiği atılmış.
Kazı yapılan yer, aşağı yukan bir kasaba genişliğinde. Biçok çadırlar kurulmuş. Buralarda, İsa’dan önce onuncu yüzyıldan günümüze kadar bikaç uygarlık, toprağın altında üstüsteymiş. Yerin altından bir değil, bikaç şehir çıkarmışlar, saraylar, mezarlar filan…
Çok ilginç bir yer olduğu için, tarihe ve arkeolojiye meraklı tu-
89
rist arabaları buralarda cirit atıyor. Her iki üç kilometrede bir, beş on turiste rastlanıyor.
Kazı yapılan yerlerin dolaylarındaki köylüler de buraya dolmuşlar, yeraltından bulup çıkardıkları tarihi, arkeolojik çanak çömlek parçalarını turistlere satıyorlar. Turistler bunları kapışıyor. Köylü çocuklar bile yol boylarına dizilmişler, turistlere, yeraltından çıkardıkları halkaları, yazılı taşlan, kırık vazo parçalarını satıyorlar. Küçük küçük yalınayak kızlar oğlanlar “Van dalır”, “Tuu dalır…” diye çığrışarak turistlerin üstlerine koşuyorlar.
Nasıl olsa buralara kadar gelmişken, ben de hatıra olsun diye bişey alayım dedim. Ancak on yaşında görünen san saçlı bir kızın elinde bir vazo kulpu, yanındaki oğlanın elinde de adam kafası biçiminde küçük bir mavi taş vardı. Bu mavi taşın bir yüzük taşı olabileceğini düşündüm.
- Kaça yavrum onlar?… dedim.
Kız vazo kulpuna kırk lira, oğlan da insan kafası biçimindeki mavi taşa onbeş lira istedi. Bildiğimden değil ya, ucuz alayım diye,
- Pahalı… dedim.
Kızla oğlan, büyük bir adam gibi anlatmaya başladılar. Hiç pahalı olur muymuş!
Babası günlerce toprağı kazmış da, yerin beş metre altında bulmuşlar onları.
Alacaktım. Ama halı uzmanı Amerikalı arkadaşım, bunların ne tarihi, ne arkeolojik değerleri olduğunu anlattıktan sonra Doğu’da gezip dolaştığı her yerde durumun aynı olduğunu söyledi: “Oralarda da tıpkı böyle işte. Turistlerin uğrağı olan kazı yerlerinde köylüler, kadını erkeği, çoluk çocuk turistlerin önlerini keserler. Ellerine ne geçmişse, antika diye yuttururlar.”
Bu kurnaz köylüler, eski eserleri öylesine ustalıkla taklit ederlermiş ki, ünlü arkeologlar bile aldanır, ora köylülerinden yüksek fiyatla bunları satın alıp kazıklanırlarmış. Hatta bir Amerikalı turiste, tüylerini tıraş ettikleri bir çoban köpeği leşini, kral mumyası diye yuttururlarmış. Bu dalavereleri anlatırken kın kıh diye sesler çıkararak kurnaz kurnaz gülüyordu. Ama sahteci köylülerin yaptıkları bu taklit eşya da yabana atılır şeyler değilmiş yani, büyük hüner, ustalık işiymiş. Mesela demin çocuğun elinde gördüğünüz,
90
insan kafası biçimindeki küçücük mavi taş… Kolay mı, böyle bir iş yapmak…
Kiraladığımız cipte gidiyorduk. Hava da çok sıcak… Yol üstünde iki üç kavak ağacı bir de kuyu gördük. Gölgede yemeklerimizi yiyecektik. Kavağın gölgesine uzanmış yaşlı bir köylü uyukluyordu. Köylünün az ötesinde de bir eşek oturuyordu.
Yaşlı köylüyle selamlaştık, konuşmaya başladık. Köylünün sözlerini İngilizceye çevirip Amerikalı’ya aktany ordum.
- Buradaki köylerde ne yetişir daha çok?
- Hiç de bişey yetişmez… dedi. Eskiden ekim biçim vardı, tahıl yetişirdi. Ama bu kazılar başlayalı beri, var bir yirmi senedir, köylü iyice tembelleşti, hiçbişey ekmez oldu gayri…
Amerikalı,
- Aynen başka yerler de böyle, dedi. Yaşlı adama,
- Peki neyle geçinir köylü? diye sordum.
- Yerin altından çanak çömlek kırığı, taş maş parçalan çıkartmak moda olduğundan beri, köylüler işi boşladılar, kazmayı kapan kazdı toprağı, ne bulduysa, ne çıkardıysa, buralara doluşan ecnebilere sattı boyuna…
Amerikalı,
- Aynen,başka yerlerde olduğu gibi… dedi. Köylü,
- Bizim bura insanlan çok bir alçaktırlar, dedi, memleketin bütün hazinelerini yok fiyatına sattılar ecnebiyeye… Topraklann altında öyle taş direkler, mezarlar çıkü ki, bunlan değerini bulup sa-taymışız, daha böyle on Türkiye yeniden kurulurmuş. Bu senin ecnebiye dediğin de kimler? Hepsi hırsız… Toprağın altından çıkan antikaları çalıp çalıp kaçırdılar… Burdan kaçırdıklarını götürüp kendi memleketlerine koca koca şehirler kurmuşlar yeniden onlarla… Kimisi kendi kazıp çıkardı, kimisi köylünün çıkardığını, kan-dmp elinden bedavaya aldı…
Amerikalı,
- Aynen, başka yerlerde de böyle olmuştur… dedi.
- Artık, dedi, toprağın altında da çıkaracak bir bok kalmadı… Varsa da kulak asma, hükümet gözünü açtı gayn, kimseye bişey kaptırmıyor. Bu ecnebiye eğer gene çalıyorsa, hükümetten çalıyor-
91
dur. Ola ki, hükümet kendisi satıyordur değer tıyatına… Amerikalı,
- Evet, dedi, aynen başka yerlerde de böyle olmuştur.
- Öyleyse köylüler şimdi nasıl geçiniyor?
- Sonra… Buralarda altı köy vardır. Evlerine git, bir çul çaput parçası bile bulamazsın, ne bardak, ne desti, ne çanak… Hepsinin evi tamtakır…
- Neden?
- Neden olacak, bu turistlere satıyorlar. Evlerde bir kıymık kalmadı. Her neleri varsa hepsini antikaya çevirip satıyorlar. Toprağın altında çürütüp, paslandırıp, bozuk antikaya çeviriyorlar. Bizim bura insanının ahlakı iyice bozuldu bey. Geçen gün, bacak kadar bir oğlan, bir de baktım, benim eşeğin boynundan boncukları çalıyor. Boncukları çalıp da toprağa gömecek, anladın mı, sonra topraktan çıkarıp antika diye yutturacak… Evlerde gelinlik kızlar hep antikacı kesildi, parmak kadar bir taş eline geçiren, kesip oyup, olmadık hüner çıkarıyor ortaya… Eşek nalından madalya, eski para yapıyorlar.
Amerikalı,
- Ben size söylemiştim ya, dedi, başka yerlerde de aynen böyledir.
Yaşlı köylüye,
- Sen nasıl geçiniyorsun, ne iş yapıyorsun? dedim.
- Ben eşek alıp satarım… dedi.
Bunu söylerken de, kuyudan su çekip, kuyu yalağında eşeğine su verdi. Eşek su içerken Amerikalı birden fırladı eşeğin yanına gitti. Biz köylüyle konuşuyorduk.
- Eşek ticaretiyle geçinebiliyor musun?
- Hamdolsun… Beş senedir bu işle geçinirim, şükürler olsun…
- Ne kazanırsın mesela?
- Hiç belli olmaz.. Eşeğine göre…
- Bir eşeği ne kadar zamanda satabilirsin?…
- Hiç belli olmaz… Bazı bakarsın, üç ay, beş ay eşek satılmaz, elinde kalır… bazı da bakarsın bir günde beş eşek birden satılmış…
Amerikalı yanıma geldi. Pek heyecanlıydı.
- Aman, dedi, aman… Eşeğin üstünde bir halı parçası var, gördün mü?
92
ingilizce konuştuğu için köylü anlamıyordu. Eşeğin sırtında eski püskü, çamurdan bir çul vardı…
- Şu pis bez mi? dedim.
- Aman, dedi, bu bir harika, bir şaheser… Demindenberi siz burda konuşurken, ben o halıyı inceliyordum. Renkler de, desen de harika, işçilik fevkalade…. Santimetrekaresinde tam yüzyirmi ilmik var. Dünyada böyle bişey görülmemiş, emsalsiz bişey…
- Satın alacak mısınız? dedim.
- Evet, ama… dedi, köylü halıyı alacağımı anlamasın… Ben bunlan çok iyi bilirim. Atacakları eski, yırtık çarığı satın almaya kalksan, demek bunun kıymeti varmış, demek antikaymış diye dünyanın parasını isterler, istedikleri bişey değil, ne kadar para versen gözleri doymaz, fiyatı yükseltirler boyuna… Onun için köylüye çaktırmayalım…
O sırada yaşlı köylü,
- Ne dangırdıyor gavur, fan fing ediyorsunuz… dedi.
- Hiç, dedim, buralarını çok sevmiş de…
- Sevilecek nesi var buralarının, kel kıraç tepeler işte… Amerikalı,
- Ben size ucuza satın alma metodlanm var demiştim ya, bakın şimdi bir metod kullanacağım., dedi.
- Nasıl?
- Halıya istekli olmayacağız, eşeği satın alacağız. Tabii bu köylü halının kıymetini bilemediğinden, biz eşeği alınca eski çulu da eşeğin sırtında bırakacak… Biz sonra halıyı alır, az ilerde eşeği salıveririz. Siz şimdi benim eşeği satın almak istediğimi söyleyin köylüye…
Köylüye,
- Sen eşek satıyordun değil mi? dedim.
- Hee, eşek satıyorum… dedi.
- Mesela bu eşeği kaça satarsın?
- Alıcısına göre…
- Biz alıcı olsak… Güldü.
- Benimle dalga mı geçiyorsunuz? Sizin gibi bey takımı eşeği n’idecek?
- Ne yapacaksın sen canım… Alalım biz bu eşeği. Kaça vereceksin?
93
- Alıcısına göre, dedik ya… Sen mi alacaksın, yoksa bu gavur mu?
- O alacak…
- Ne milletten o herif?
- Amerikalı…
- Hımmmm… Yabancı değelmiş, bizden sayılır… Yahu, bu gayetle kart bir eşektir, söyle ona, bu eşek işine yaramaz.
Amerikalıya söyledim.
- Aman çok iyi, demek ucuza verecek… dedi.
- Kart olsun, razı o…
- Amerikalı’ya ayıp olur canım, sonra herif memleketine gider de Türkler beni kazıkladı, der.
Amerikalı’ya söyledim.
- Türk köylüsü çok saf, çok doğru insan… dedi, başka yerlerde olsa hemen satarlardı. Madem ki o bu kadar iyi kalpli bir adam, ben de ona çok para vereceğim.
Köylüye,
- Amerikalı razı… dedim.
- iyi ama Bey, bu eşek Amerika’ya varmadan yolda ölür. Hemi de bu eşek uyuzdur gayetle, her bir yanı vıcık uyuz…
- Sana ne canım, istiyor adam…
- Allah Allah… Yahu, bu kancık eşek değel ki bir işine yarasın.. Ne yapacak bu uyuz kart eşeği?
- Nene gerek senin? … Sen alacağın paraya bak… Kaça veriyorsun şimdi bu eşeği?
Köylü,
- Çok merak ettim, dedi, hele bir sor o Amerikalı efendiye, o-nun memleketinde hiç eşek yok muymuş…
- Sizin memlekette eşek yok mu, diye soruyor. Amerikalı biraz düşündükten sonra,
- Var ama, dedi, böylesi yokmuş, deyiniz… Köylüye söyledim.
- Hımmmm…. Demek Amerikan eşeğini beğenmiyor da Türk eşeğine meraklı. Eh ne yapalım, benden günah gitti… Ben eşeğin herbi kusurunu saydım. Şimdi ecnebiyeden bir herifin hatırını kıracak değiliz ya, bir uyuz eşek için… Satalım öyleyse…
-Kaça?
94
- Sizin için onbine olur…
- Nee? Deli misin sen yahu, çıldırdın mı? Eri halis Arap cinsi koşu atı iki üç bin lira…
- Öyleyse eşeği nidecek, koşu atı alsın en halisinden… Amerikalı’ya adamın onbin lira istediğini söyleyince,
- Ben demedim mi, dedi, alıcı oldun mu, bunlar böyledir işte… Demek kıymeti yüksekmiş diye çok para isterler. Ya halıyı almaya kalksaydık, yüzbin lira isterdi. Şimdi ben bu eşeğe onbin lira veririm. Ama, vermeye kalksam, ellibin ister… Onun için sıkı pazarlık etmeli..
Köylüye,
- Doğru söyle dedim, sen bu eşeği kaça aldın?
- Bende yalan yok, dedi, bak şimdi abdestliyim, yalan söyleyecek değilim ya… Ben bu eşeği, derisinden çarıklık çıkarmak için beş liraya aldım. Nasıl olsa bugün yarın geberir, ben de derisini yüzerim… Başka da bir işe yaramaz…
- insaf yahu… Beş liraya aldığın eşeği, nasıl onbin liraya satmaya kalkıyorsun?
- Canım biz satıcı olmadık, siz alıcı oldunuz.. Kart dedim, olsun diyor adam. Uyuz dedim, razı.. Kancık değil dedim, gene istiyor. Yarına çıkmaz ölür dedim, iyi diyor gene… Hele az daha unutacaktım, topal da-bu eşek, ard ayağı aksar bunun…
- Olsun..
- Gördün mü? Demek bir kıymeti, bir kerameti var bu eşeğin benim anlayamadığım. Yoksa bu Amerikalı gavuru, ne diye uyuz ve de kart ve de erkek ve de topal bir eşeği almaya kalksın… Değil mi? Onbin… Aşağı kurtarmaz… Veremem…
Amerikalı’ya,
- Aşağı inmiyor, verelim mi onbini?… dedim.
iki saat pazarlık ettik. Arada bir vazgeçmiş gibi görünüp yürüdük. O hiç aldırmadı. Dönüp geldik yanına…
- Döneceğinizi biliyordum ben sizin… dedi.
- Nerden biliyorsun? dedim.
- Bilinmez mi canım? Böyle bir kelepir eşek düşürmüşsünüz, kaçıracak değilsiniz ya…
Cipin şoförüne, cipi götürüp, ilerde yol üstünde bizi beklemesini söyledim. Eşeği orda başıboş bırakıp cipe binecektik.
95
Neyse efendim, çekişe çekişe pazarlıktan sonra ikibinbeşyüz liraya uyuştuk. Paralan saydık eline. Köylü de, sırtındaki çulu alıp eşeğin yulannı elimize verdi.
- Haydi haynnı görün! dedi. Sonra da ekledi:
- Herhal ucuz gitti bizim kart uyuz eşek ya, neyse… Malın hayı-nm görün.
Amerikalı’nm gözleri açılmış, köylünün elindeki halı parçasına bakıyordu. Şimdi ne olacak?
- Aman belli etmeyelim, dedi, eşeği alıp biraz gidelim, sonra hiç umursamazdan gelip dönelim, “Aman eşeğin beli üşür, şu çulu ver de üstüne örtelim” diyelim… Adam, asıl halı parçasını istediğimizi sakın anlamasın…
Eşeği ipinden tutup yürüdük. Yürüdük dedimse lafın gelişi, biraz zor yürüdük… Amerikalı arkadan iter, en önden çekerim, eşek yine de yürümez bitürlü… Kart eşekte yürüyecek derman kalmamış… Halıyı köylünün elinden kurtarsak bir, eşeği bırakıp savuşacağız…
Eşeği ite kaka, yirmi otuz adım açıldık, köylü arkamızdan seslenerek seğirtti:
- Durun, durun, eşeğin şeyi kalmış…
Aman! Adam çulu kendiliğinden getiriyor diye bir sevindi ki… Adam koşup geldi, tepeyi aştı:
- Yahu, dedi, eşeğin kazık demirini unuttunuz. Amerika’ya götürünce bu eşeğin bağını nereye çakacaksınız? Düşünmezsiniz: Hiç kazıksız eşek alınır mı? Acemi olduğunuz nasıl da belli…
Ucu halkalı demir kazığı da aldık elinden… Amerikalı bana:
- Hadi sırası, şimdi de halıyı iste… Aman belli etme… “Şu pis çulu da veriver” de…
Köylüye,
- Bu eşek çok zayıf, hastalıklı da… Üşüyecek yazık, dedim. Sen hayvanın üstüne eski bir çul örtmüştün, o pis çulu ver de üstüne a-talım…
- Yooo, dedi, çulu veremem… Siz.benden eşeği aldınız, çulu değil…
- Evet, eşeği aldık… Çulu da üstüne örtelim. Zaten eski, pis… Para da etmez.
96
- Evet, eski ve de pis… Ve de para etmez… Ama veremem.
- Neye?
- Veremem beyim… Baba yadigarı bir çuldur, verilmez… Atadan dededen kalma bir hatıra… Veremem…
Amerikalı’ya “Vermiyor, babadan kalma yadigarmış” dedim. “Ne işine yararmış sanki, sor bakalım” dedi.
- Bu pis çul parçası ne işe yarar sanki… dedim… Köylü birden ciddileşti:
- Ne demek ne işime yarar, şimdi bir başka uyuz eşek alıp sırtına koyacağım. Kısmetim varsa, sizin gibi bir meraklısını bulur, Al-lahın izniyle onu da satanm. Bu çul bana uğur getirir, uğur… Ben size kazığı da üste bedavadan verdim. Ona bişey dedim mi?
- Canım çula da bikaç kuruş verip alalım, örtelim hayvana…
- Amma yaptın. Sonra ben eşekleri nasıl satacağım?… Beş yıldır kart uyuz eşekleri hep bu çul sayesinde satıyorum… Hadi güle güle… Vann malın haynnı görün…
Amerikalı’nın yüreğine inecek diye korktum. Koluna girdim. Köylü bikaç adım açıldıktan sonra uzaktan seslendi:
- Eşeği bırakacaksamz, zahmet edip uzağa götürüp bırakmayın da hiç mi değil, yorulmayayım…
Eşeği orada bırakıp, cipin olduğu yere kadar yürüdük. Amerikalı halı uzmanı,
- Başka yerlerde işte bu yoktu, hiç başıma gelmemişti, dedi, hepsi aynen, ama bu başka numara…
Cipe bindik. Kazık hâlâ elindeydi. Onu elinden atmıyordu.
- Ne yapacaksınız bu demir kazığı? dedim.
- Hatıra olarak bu kazığı, halı koleksiyonuma koyacağım, dedi, kıymetli bir kazık, ikibinbeşyüze çok ucuz aldık…
- Yaaaa, rezil olduk âleme, rezil…. Tuuuh…
“Rezil olduk” diye diye elini başına vurup duruyordu.
97
Toplam okunma (5406) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
En Büyük Asker Bizim Asker – Yılmaz Erdoğan Aralık 7, 2008
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , add a comment
Kalabalık bir asker yolcu edişi. Kadınlı erkekli bir grup asker kız Vildan’ı havaya atıp tutmakta…
HERKES : En büyük asker bizim asker! En büyük asker bizim asker
VİLDAN : Arkadaşlar, beni havaya atmanıza karşı değilim. Tutmanıza karşıyım. Havaya atın fakat tutmayın beni. Düşüp bir yerimi kırarsam çürük raporu alırım.
HERKES : En büyük asker bizim asker! En büyük asker bizim asker
VİLDAN : Yahu kadınları askere almakta nereden çıktı? Eşitlik dediysek o kadar da demedik. O zaman erkeklerde doğursun.
HERKES : En büyük asker bizim asker!
VİLDAN : Yahu ben ne anlarım askerlikten? Ordunun benden ne çıkarı olabilir? Ben askere alınınca Ordu’nun dereleri yukarı mı akacak?
1. ADAM : Bu sözler sana yakışıyor mu bacım? İç ve dış düşmanların durumu meydanda. Vatanın bütün dersanelerine girilmiş. Havada bulut var ve dumanın sebebi meydanda. Bir millet uyanıyor. Düşman yolları sardı ve…. İngiliz Kemal
HERKES : Yaşaa! Bravooo! En büyük asker bizim asker.
VİLDAN : Bayram Yaparsınız tabii. Askere giden siz değilsiniz. Ah ömrümün en kraker yılları çar çur olacak.
2. ADAM : Düşmanlarımız korksun artık. Kızımız asker oluyor. Ne demiş atalarımız bir Türk dünyaya bedeldir.
VİLDAN : Tamam da atalarımız bu lafı ettikleri zaman, dünya nüfusu o kadar kalabalık değildi. Böyle mantıksız atasözlerinin zamanı çoktan geçti. Hadi! havaya atın fakat tutmayın beni. Atın, tutmayın siz beni. Şekere katmayın siz beni. Doktora götürün siz beni.
HERKES : En büyük asker bizim asker.
3. ADAM : Sen yüce bir milletin şerefli bir ferdisin. Böyle bir zamanda cinsiyet mühim değildir. Şanlı tarihimiz senin gibi genç kahramanlarla doludur. Mesela Ulubatlı Hasan. Ulubatlı Hasan İstanbul’un fethi sırasında tam yüz on yedi ok yemiştir, fakat ölmemiştir.
VİLDAN : Evet ama ben kendimi Ulubatlı Hasan’dan çok Baltacı Mehmet Paşa’ya benzetiyorum. Biliyorsunuz kendisi Çariçe Katarina ile cengi sırasında tam yüz on yedi kere orgazm olmuştur fakat ölmemiştir.
KADIN : Aaaa, ne kadar ayıp.
VİLDAN : Niye? Baltacı da bu milletin çocuğu değil mi? Baltacı, baltalı ilah mı? Zagor mu?
HERKES : En büyük asker bizim asker.
VİLDAN : Yahu ben nereden en büyük oluyorum. Ben askerliği orgeneral olarak mı yapacağım.
1. ADAM : Haydi arkadaşlar vakit tamamdır. Bu vatan senden hizmet bekliyor. Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda.
VİLDAN : Mesela ben.
Asker Mektubu
ANLATICI : Dedik ya, mantığın bittiği yerde başlamakta askerlik. Askerlikte bir de mektuplar vardır. Mektuplar en güzel sevda sözlerini taşır asker ocağına. Mektuplar en sıcak sığınaktır askerde. Fakat gelin görün ki, er mektubu görünür, sırlara sansür konulur.
Anlatıcı çıkar. Vildan’ın yavuklusu girer. Elinde yanmakta olan bir mektup vardır.
YAVUKLU : Hay allah. Görüyor musun? Yine yakmış yar mektubun ucunu. (Bir köşeye oturur.) Bakalım ne yazmış.
Vildan hemen yanında belirir. Yavuklu okurken o mektubu seslendirir.
VİLDAN : Sevgili yarim, yavuklum, kavuklum. Evvela üzerime farz olan tanrı selamını sunarım. Hemen söyleyeyim burada mektuplar denetleniyor. Okuyorlar yani. Yanlış anlaşılmasın bizim iyiliğimiz için okuyorlar. Sevgilim, dört aydır anamdan emdiğim süt burnumdan gelmedi. Anamı ağlatmadılar, anama espri yaptılar, anamı güldürdüler. Yani burada rahatım yerindedir.
YAVUKLU : Ne güzel.
VİLDAN : Bok güzel. Günde on iki saat eğitim yapıyoruz ama bence az. Daha fazla olmalı. Komutanlarımızdan çok memnunuz. Hele bir çavuşumuz var, tam bir şey. İyi aile çocuğu. Geçen gün komutan beni döve döve komaya sokmadı. Eğer biri, çavuşun kafamı kırdığını söylerse sakın inanma. Burada dayak yoktur. Burada dayak vardır diyenin ağzına sıçarlar. Geçen gün iki arkadaşımız firar etti. Eğer birisi sana benimde, önümüzdeki çarşamba günü saat yirmi otuzda firar edeceğimi söylerse sakın inanma. Bu yüzden beni kışlanın arkasındaki çeşme başında, taksi tutup boşu boşuna bekleme. Ben firar etmeyi düşünmüyorum. Katiyen firar etmeyeceğim. Firar çok ayıp bir şeydir. Keskin firar küpüne zarar. Firar edip de ne yapacağım. Firar kim ulan firar kim? Ben neresi? Burası kim?
Işık söner. Askerkızlar şarkıyla birlikte sahneye girerler.
ASKERKIZLAR :
Kadın erkek eşit olsun diyorlar
Doğru söze şapka çıkar, kel mel görünmez
Peki o zaman pek değerli bayanlar
Sizde buyurun sekiz ay
Sizde buyurun on iki ay, on beş ay askerliğe
Çavuş girer, şarkı kesilir.
ÇAVUŞ : Hazrol! Rahat! Sen çömez.
VİLDAN : Er Vildan Cıngıl, Sinop emret komutanım.
ÇAVUŞ : Tuvalete git, kaç musluk, kaç lavabo, kaç karo taşı, kaç sifon var say gel.
VİLDAN : Emredersiniz komutanım.
ÇAVUŞ : Sifonların kaçı çekilmiş, kaçı çekilmemiş ve hangi hıyar çekmemiş, tespit et gel.
VİLDAN : Başüstüne komutanım.
ÇAVUŞ : Bitmedi. Tuvalette işin bitince dışarı çık derince bir çukur kaz.
VİLDAN : Başüstüne.
ÇAVUŞ : Dur, bitmedi. Sonra kazdığın çukuru tekrar doldur.
VİLDAN : Başüstüne komutanım.
ÇAVUŞ : Dur, bitmedi. (Aklına eziyet edecek başka bir şey gelmez.) Git bak bakalım, bızırıtların hepsi mırtmış mı?
VİLDAN : Baş üstüne komutanım!….. Efendim komutanım.
ÇAVUŞ : Git bak bakalım bızırıtların hepsi mırtmış mı?
VİLDAN : (Bir an düşünür… Artık sabrı taşmıştır.) Haaaaaa… Bızırıtlar…. Mırtmış mırtmış. Demin gördüm hepsi mırtmış. Yalnız ananıza yetmemiş, daha büyük bızırıt yok mu? diyor.
ÇAVUŞ : Ne?
VİLDAN : Zzzzzzzzt Erenköy komutanım.
1. PERDE SONU
Toplam okunma (3962) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri
Sinema Yazarlarına Göre 2009′un En İyi filmi IRA Açlık Grevini konu alan “Hunger” (online izle)
Kendini Anlatan Bir Masalcı: Oğuz Atay
Aydoğan Topal “Heyyamo” albümüyle cafrande.org’ta
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Nevajin – Enstrümantal Kürt Müziği/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgileri
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar’ın eşi CIA ajanı mı??
“Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim” Tekel işçilerinin haklı mücadelesine selam olsun
Ömer Faruk Tekbilek sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta