KPSSzedeler… Oy badem bıyığını yidiim gel bakim sen yamacıma! – Serdar Türkmen Ağustos 27, 2010
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor, Medya Komed-ya - Media , add a comment
Müziğe yoğunlaşayım, yazma işi kalsın askıda diyorum ama sömürenlerin oynadıkları güldürü bir türlü bırakmıyor yakamı.İnsan, bu ülkede mizahla uğraşanları kıskanmadan edemiyor. Bu ne bol malzeme arkadaş! Evet, doğru yerdesiniz!
Anafikir derdi olmayan girizgâh bir hikâye:
“Lisede en arka sıra öğrencilerinden biriydim. Dolayısıyla, tahmin edilen ayrıntılar bir tarafa, kopya çekmek ile ilgili önemli bir yöntem-tutum birikimi ve deneyiminin olduğu bir grubun içindeydim. Bu birikimi üniversite yıllarında değerlendirmek isteyen bir arkadaş, ‘Hababam Sınıfı’ndan fırlama bir yöntemle, teknik ekipmana da biraz masraf ederek, 6. senesinde, o zamana kadar geçtiği ders sayısının birkaç katı kadar ders geçip mezun olmuştu. Bütün bölüm hocaları “Bak işte çalışınca oluyor demek ki” kıvamındaki sevimli serzenişleriyle bir kutsama operasyonuna giriştiler. Hemen bir önceki yılın ‘beş para etmezi’ şimdi badem gözlü olmuştu.
Sonraları, bu ‘tehlikeli’ işin lafı bile geçmezken, ‘sevgiliye kıyak’ muhabbetine, ekipmanı son model hale getirip, üniversite sınavında barajı aşamayan hatuna güzel bir puan aldırmıştı. Bu da jübilesi oldu. Bütün sorular doğru yapılabilecekken epeyce bir yanlış işaretleme yapılıp dikkat çekilmemişti.”
Onlar ‘CümbürCemaat’ çalışanlar!
Peki bu cemaatçiler neden salak böyle? Ya bu KPSS’deki muhabbet işte! Yahu arkadaş, hepsini doğru yapıp niye dikkatleri üzerine çekiyorsun! Tamam cevap anahtarını aldın. E, hakkın da! Cemaatin kadim bir üyesisin sonuçta! Şimdilerde devlet sensin! Peki hatasız kul olur mu be gözüm? Hadi sen yaptın diyelim yapacağını, pardon soruları; eşin, kardeşin yapmasın bari hepsini! Ama yoook, anca kanca beraber!
Mola: Muhtemel Savunma Örneği
Çok çalıştık… Valla… 24 saat hiç durmadan çalıştık.
Hem de beraber çalıştık…
CümbürCemaat çalıştık. Aaa bak inanmıyor!
Bizim zekalar da aynı zaten, sınavdan birgün önce de aynı şeyleri yedik, aynı saatte yattık ki psikolojimiz de aynı olsun!
E tabi böyle olunca aynı puanları almamız doğal!
Aile boyu kerizler birinci oldu!
Zehir gibi beyinler tüm sosyalliklerini bırakıp, önemli bir psikolojik tahribata uğramayı da göze alarak, çaresizliğin sinir bozucu edilgenliğinde KPSS’ye hazırlandılar. 800 bin kişi…
500* kişi Eğitim Bilimlerini ‘tam’ yapmış. Hepsinin fotoğrafları, puanları, birinciliği paylaştıkları eşleri, kardeşleri, filan dönüyor internette. Tabi bunlar kerizleri! Bir de yukarıda anlattığımız basit hassasiyeti gösterip, şüphe çekmeyecek miktarda yanlış işaretleyenler ya da boş bırakanlar vardır. Gerçi boşlar da yanlış sayılıyormuş bu sene galiba! Neyse canım çıkar ortaya, PKK yapmıştır!
Bu sülalecek 1.cilik hikayesine, olabilme ihtimali üzerinden ihtiyatlı yaklaşmak da moda olabilir dikkat! Cemaatçiler sever kuantumu!
Oy badem bıyıgını yidiim gel bakim sen yamacıma!
Ellere yüzlere bulaştırılan bu ‘servis organizasyonu’nun mağdurları internette epeyce hareketliler! Tabi haberlerin altına “Allah belalarını versin” kıvamındaki yorumlar yazmakla bu belanın biteceği yok! Bu bela döner dolaşır, atamada gelir bulur ya da ‘diyelim ki atanılan’ yerde! Adayın ‘The İmam’lık düzeyi önem kazanır giderek. Atandıktan sonra da bıyıkların bademliliği, yani cemaat devletine ya da devlet cemaatine yapacağın hizmetler -siz düzenbazlıklar, kandırmacalar diye okuyun- kaderini belirler. Sustukça yalnızlaşılır, sonra da daha da fazla susulur, erimek kaçınılmaz olabilir.
Bu haber, Zaman ve Yeni Şafak için haber değeri taşımıyor
Burjuva medya çok sevdi bu ‘KPSS sansasyonu’nu. Zaman ile Yeni Şafak’a sevdiremedik bir türlü bu tip haberleri. Onlar da olayın Ergenekon’la bağını çıkarırlar yakında, Taraf da belgecilik işine bakar, olur biter!
Jet Atamatör: Nimet Çubukçu
MEB, muhtemelen ‘jet’ bir atama süreci işletip her zamanki gibi unutturmaya çalışacak olanı-biteni. Atamalar başlayınca geri dönüşsüz bir durum ortaya çıkıyor gibi düşünüyor herkes, anlam veremiyorum. Yine de mağdurlarda tepki var, en önemlisi öfke var. Bir miktar hareket de var. Muhtemelen onbinlerce dilekçe birikmiştir ÖSYM’nin “Lan çalışmıyorsunuz, sonra böyle işlerle uğraşıyorsunuz” gevşekliğindeki memurlarının odalarında. Şaşkınlıktan sıyrılıp, “Benim kağıdı bir daha okusanız” ricasından ziyade -ya da ‘ricasının yanı sıra’- birlikte hareket edilebilirse, oldukça yeni bir mücadele alanı açılabilir, önemli kazanımlar elde edilebilir.
Yalandan bir adli soruşturma falan da başlatıldı bilindiği üzere. Biraz daha sıkışırlarsa, kendi içlerinden birilerini de kurban edebilirler ama yetmez, bu çürümüşlük baştan aşağı günyüzüyle buluşmalı!
KPSS’ye de, usulüne de!
Günlerdir ‘emek düşmanlığı’, ‘kayırmacılık’, ‘skandal’ ekseninde tartışılanların değerliliği ve gerekliliği bir tarafa, sınavın kendisinin zaten çok komik birşey olduğu bilgisi elimizden gidiyor gibi. Yani sorun, ‘KPSS’nin ‘usulüne uygun yapılmaması’ymış gibi bir kılığa bürün(dürül)üyor.
Evet, bu zamana kadar usulüne uydurup yapıyorlardı bu işi, şimdi biraz ayarı kaçtı. Önümüzdeki sene ya da sınav tekrar edilirse yeniden verirler ayarı. ‘Milletvekili abisinin damadı’ (!) kontenjanından, atama taban puanının yarısına atananları biliyoruz. Bu ar damarı çatlamışlığın ardındaki tiksinilesi cesaretin sözcüklerini, Gençlik Muhalefeti üyeleri FEM dershanesinin önünde eylem yaparken işitiyorlar: “Devlet de arkamızda, polis de size ne!”
Açıkça ifade etmekte ziyan yok, zaten herkes de biliyor; Devletin eğitim ve sınav kurumları, “Özel sektörde iliğime kadar sömürülmektense, kamu personeli olurum en azından maaşımı alabilirim” rüyasındaki gençlerle taşak geçiyor!
KPSSzedeler…
“Bu kadar da olmaz” denilen bu olayın şaşkın mağdurlarının, sınavın tekrarı, iptali, yeniden okunması gibi taleplerinin yetersizliği, susmalarının da kabul edilemezliği apaçık duruyor.
Güvenceli iş isteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü para!
KPSS, çalışabilecek durumda olan insanların istihdam edilememesini meşrulaştıran bir sınav sistemi. Yani 140 bin öğretmen açığı varken yalnızca 30 bin öğretmen atayabilmenin en bilindik yöntemi.
Bir tarafında da diken üzerinde çalışmak var. Yani ücretli ve sözleşmeli kılıflı ‘güvencesizleştirme’ ve ‘üç kuruşa çalıştırma’ kategorileri… Üstüne üstlük dershanesi, test kitabı, sınav parası derken yeni bir sektör de yükselmeye başladı çarkların arasından; KPSS
Yani her tarafı pisliğe bulanmış bir sınav ve sistemiyle karşı karşıyayız. Tam da komikliği iyice ayyuka çıkmışken yakayı bırakmamalı!
“Bir pislik te bizden” inceliğinde eğri oturup, “Sıçayım KPSS’ne de usulüne de” deyip doğru konuşmak, güvenceli iş talebini kovalamak, şu bunaltıcı akşamlarda rahat uyuma fırsatı yaratabilir.
Serdar Türkmen
26 Ağustos 2010
Mersin
*ÖSYM altyapısına giren “Kopya skandalı” rumuzlu hacker “Tüm adayların sonuçları önümdeydi. 1200 kişi 98 üstü almış. Bunlar önceki sınavda 40 puanı bile aşamamıştı” diye konuştu.
Vatan gazetesine konuşan KPSS’de kopya skandalı iddialarını ortaya çıkaran hacker, “Tüm adayların sonuçları önüm-deydi. 1200 kişi 98 ve üstü puan almış. Bu kişiler önceki sınavda 40 puanı bile aşamamıştı” dedi.
Habere göre, ÖSYM’nin veri tabanına ulaşıp, adaylarla ilgili sonuçlardaki çarpıklıkları internette paylaşan ismini vermek istemeyen ‘Kopya Skandalı’ ve ‘Leonardo’ kod isimli iki kişi, önceki gün ulaştıkları tüm belgeleri savcılığa ulaştırdı. Bu kişilerden Kopya Skandalı, şunları söyledi:
“Sonuçların açıklandığı gece ÖSYM’nin sitesine girdim. Sitede aday işlemleri sistemi olan ais.osym. gov.tr bölümünde aspx.net açığı olduğunu gördüm ve hackledim. Bu bir tür form açığıdır. Sisteme girdim ve tüm adayların sonucu önümdeydi. İlk 2600 TC kimlik numarasına baktım. 350 kişi eğitim bilimlerinden tam net yapmıştı onu fark ettim. Artı 2600 kişi 95 ve üstü puan almış. 1200 kişi de 98 ve üzeri puan almış. Bu 1200 kişi önceki sınavda 40 puanı aşamamış bunu görünce şok oldum. Hemen araştırmaya başladım. Eğitim bilimlerini eksiksiz yapan 350 kişinin isimlerini araştırdım. 228′i özel dershanelerde ve okullarda çalışan öğretmenler çıktı.
“Eğitim Bilimleri testi, optik form tarayıcıya girmeden hesaplandı”
Ayrıca toplam 10 çift çıktı. Günlerce uğraştım. Diğer kişilerin facebook profillerine de baktım. 120 tam net yapan 22 nişanlı çift buldum. 95 ve üzeri alan 2600 kişi incelensin. Bence tam net yapanların optik formlarıyla bile oynanmadı. Eğitim Bilimleri testi, o optik form tarayıcıya girmeden hesaplandı. Bu işi Ankara’da yaşayan Leonardo dediğimiz bir arkadaşımla yaptım. Savcılığa gittik. Belgeleri verdik. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunup, elimdeki 2600 TC kimlik numarasını ve tam puan alan 350 kişiden 228 kişinin dershane ve özel okullarda öğretmen olduğunu kanıtlayan araştırma sonuçlarımı ilettim. Başsavcı ilgileneceğini söyledi. Bizler için ise herhangi bir soruşturma açılmadı.
Toplam okunma (11813) Bugün(2) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Fatih Sultan Memet ile Valide Sultan – Yılmaz Erdoğan Temmuz 10, 2010
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , add a comment
ANLATICI : Yıl 1453. Aylardan Mayıs. Osmanlı ordusu Bizans kapılarına dayanmış. Fonda top ve Allah Allah sesleri duyulur.
ANLATICI : Fakat fetih işi zora saplanmış. İstanbul’un fethinde sorunlar yaşanıyor. Fatih Sultan Mehmet havlu mu atıyor ne? Allahtan Valide Sultan dişli bir dişi. Her güçlü erkeğin arkasında dişli bir dişi vardır. İnanmayan tarihe baksın. Tarihte devam mecburiyeti ve seçmeli dersler vardır. Temize çekerken olayları ak sakallı tarihçiler, unutmuşlar kadınları yazmayı. Oysa her vaka-i hayriyede Hayriye gibi bir kadın vardır
Anlatıcı çıkar… Sahnede bir taht vardır. Fatih bağıra çağıra girer, Valide Sultan da peşindedir.
FATİH : Fethetmiyorum ulan fethetmiyorum. İstanbul’u artık hiç fethetmiyorum. Israr etme Valide, fethetmiyorum.
VALİDE : Aman devletli evladım, streslere gark olmayasuz. İstanbul’u fethetmeye mecbursun. Bu hususta muvaffak olamazsan koca Osmanlı’da herkes karalar bağlayacak. O kadar siyah elbiseyi nereden bulacağız. Sevgili yavrum, bizi Neslihan Yargıcı’ya mahkum etmeyiniz. Çok kazıkçı diyorlar.
FATİH : Mahfoldum Valide, ne gecem kaldı, ne gündüzüm. Pazar günleri bile açığım. Yirmi bir yaşındayım ben Valide, millet boğazda rakı içecek diye kendimi çar çur edemem. Bu ne yaman çelişki Valide.
VALİDE : Aman Padişahım. Mehmedim, ikinci Mehmedim. Kapris yapmayasuz. Siz şol İstanbul’a artist olmak için gelmediniz. Siz bu fethi eylemezseniz. ikinci köprüye kimin adı verilecek.
FATİH : Yok ya? Koskoca İstanbul’u şeyimizden ter atarak fethedeceğiz, ondan sonra içine edecekler. Yok öyle yağma.
VALİDE : Nereden bilirsin evladım içine edileceğini.
FATİH : Ben mallarımı tanırım Valide. Aha, şuraya yazıyorum. Şu Haliç var ya Haliç, önce orayı maffedecekler. Biri diyecek Haliç “benim gözüm gibi olacak” diğeri diyecek, “yok, asıl benim gözüm gibi olacak.” Göreceksin sonunda Haliç, benim … … GÖZÜM gibi olacak.
VALİDE : Sükut evladım sükut.
Böyle laflar yakışıyor mu size? Zinhar böyle şer beyanlarda bulunmayasuz. Fethedesiniz Konstantiniye’yi, orta çağ kapana, yeni çağ açıla. Tebamız çağ atlaya.
FATİH : Fethetmiyorum Valide, fethetmiyorum.
VALİDE : Tarihi değiştirmeye muktedir değiliz haşmetli evladım. İstanbul’u almak senin alnına yazılmış. Bak (Fatih’in alnından okur.) Al Mehmet al, Mehmet İstanbul’u al.
FATİH : (Çok şaşırır.)
Yapma ya? Öyle mi yazıyor hakkatten? Dikkatli bak Valide, daktilo hatası falan olmasın.
VALİDE : Hayır evladım. İlahi yazılarda hata olmaz inanmazsan al kendin oku. (Bir ayna tutar Fatih aynadan okur.)
FATİH : La temhem la, ulubnatsi temhem la. Ne demek oluyor bu Valide.
VALİDE : Evladım ayna olduğu için tersten okuyorsun. Doğrusu, “al Mehmet al, Mehmet İstanbul’u al…”
FATİH : Öyle ya… O halde alacağız Konstantiniye’yi başka yolu yok. Fakat Valide, bir terslik olur da, İstanbul’u başka bir Padişah alacak olursa, çok mühim bir vasiyetim olacak.
VALİDE : Nedir evladım söyle?
FATİH : Topkapı Sarayı’nı Topkapı’ya kurmasınlar, sapa kalıyor. Oraya otogar yapılsın, Tatlıses Turizme yer ayrılsın.
VALİDE : Başüstüne evladım. Vasiyetine ekleyecek başka birşey var mı?
FATİH : Var Valide var. Vasiyetim daha bitmedi. Derhal İstanbul’a felç halinde bir trafik eylensin, tebam yollarda fıtkı olsun. Denizlerin içine edilmek suretiyle balıklar telef eylensin, balıklardan boşalan yere koyunlar konuşlansın.
Boğaz sırtları Arap kardeşlerimize verilsin. Rus, Bulgar, Romen ve bilcumle Şark blokuna mensup orospular Laleli’ye yerleştirilsin. Sokak ve caddeler devamlı kazılsın ve kat’a doldurulmasın. İSKİ’nin çukuru PTT’ninkinden alçak olsun. Suların akmasına mahal verilmesin. Buna rağmen sular inatla akmaya devam ederse derhal bütün oylar Refah’a verilsin.
Gecekondulara önce tapu verilsin, seçimden sonra hepsi yıkılsın. Bütün mafyalar illere göre adilce dağıtılsın. Pazar mafyası Malatyalılara, hamal mafyası Maraşlılara, arazi mafyası Çorumlulara, otopark mafyası Tokatlılara verilsin. Bütün tiyatrolar yıkılsın. Yerlerine birahaneler yapılsın. Tebam temsil seyredeceğine, devamlı bira içip, devamlı çişe gitsin. İstanbul’a tramvay yapılsın. Sonra tramvay kaldırılsın. Sonra tekrar tramvay yapılsın.
Sonra tramvay kaldırılıp yerine yine tramvay yapılsın.
Sonra tramvay yine kaldırılıp yerine bir türlü metro yapılamasın. İstanbul’un bilimum pazarcı esnafı, tedris ve terbiye edilsin. Sabahın erken saatlerinde, bilhassa tebam en derin uyukudayken “Patates soğaaaaaan!” diye bağırtılsın.
“Patates soğaaaaan! Kurabiye bunlaaaaar!
Patates soğaaaaan…. Aygaaaaaz… ” Çok istiyorsan fethedeyim konstantiniye’yi Valide
ama olacağı bu haldir. BEN MALLARIMI TANIRIM…
Yılmaz Erdoğan
Toplam okunma (5170) Bugün(1) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Aziz Nesin’den güzel bir öykü “Palyaco” Temmuz 4, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Eğlence Mizah - Humor , add a comment
Palyaco
Doktora gelen adam hastayım der, hayattan zevk alamıyorum. Acılar aklıma geliyor, yemek yiyemiyorum. çıplaklar hatırıma geliyor, Onlarla birlikte üşüyorum. Her cinayette kendimi suçlu buluyorum. Her katil bıçağının kabzasını sanki benim ellerim tutmuştur. Her atılan kurşun benim kalbime saplaniyor. Butun bu toplumun suçlari benim omuzlarima yuklenmiş. Artık gülmesini unuttum.
Doktor, hastasini omuzundan tutar, pencerenin onune getirir, perdeyi aralar, parmağıyla karşı duvardaki afişi gösterir. Bu afiste, bir sirk palyacosunun reklami vardir.
Azizim, der, su palyacoyu goruyormusun? Tavsiye ederim, her gece bu palyaconun gosterilerine git. Bütün kederini, elemini, derdini unutursun. Gulmeyi, kahkahayi ögrenirsin. Hayattan yeni bastan zevk almaya baslarsin. Hasta basini eger, Doktor, der, iste o palyaco benim!
Aziz Nesin
Toplam okunma (10351) Bugün(3) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Kasetine Bıyığına Kaşına Kurban Olduğum Gündem – Aykut Emre Al Haziran 8, 2010
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , 2comments
Sıvı yağ alırken fiyatları ve gramları nasıl hassasiyetle karşılaştırıyorsak bu bıyık tiplerini de o titizlikle muhasebe etmeliyiz. Mesela benim gereksiz kıl yumağım biraz kavisli olmalı. Şöyle burundan çıkıp dudağa doğru usulca eğilmeli. Hatta kavis arttıkça entellektüelite de artıyormuş gibi bi kanım bile var. Öyle olmasaydı Tayyipgillerin bıyıkları eskimiş boya badana fırçası gibi olur muydu.
Kaset çıkarmaya heves ediyorum boş kaldığım zamanlarda. Benim de kasetim olsun istiyorum. Hevesleniyorum elimde değil. Öyle dijital falan da değil gerçek kaset istiyorum. Dijital olunca kıçımdaki benler gözükür falan. Tanıyanlar çıkar sonra. İşin kötüsü kıçımı kimlerin gördüğü belli olur. Çözünürlüğü iyi olmasın. Sonra başıma iş almayayım. Öyle VHS bi kaset paklar beni. Kime vursam acaba başımı bu iş için? Ayrıca insanoğlu giydiği donun rengine ve tipine de dikkat etmeli saygıdeğer vatandaşlar. Birisi gizli gizli çeker yayınlar falan, elaleme çift yönlü rezil olmamak lazım. Gizli çekimlerin hiç yapılmayacakmış gibi rahat, internette videon hemen yayınlanacakmış gibi kasıntılı olmalısın bu don ve yatak odası konusunda. Sonra ikinci el yat mat almak zorunda kalırsın. Ardından daha “profesyonel” videolar gelir vallaha para yetiştirebilmek için. Demedi demeyin. Kulağınıza piirsing, kolunuza tatoo olsun.
Bir de bu aralar bıyığa merak saldım. Ben de istiyorum bu kıl yumağından bi tane. Bıyıksız olup da kaset sahibi olanlar evlerine çekiliyorlar çünkü bu günlerde. Bir daha dışarı da çıkamıyorlar gördüğüm kadarıyla. Tırsım tırsım tırsıyorum böylesine durumlardan. O yüzden hem kaset hem bıyık istiyorum. Ama bıyığımın tipine daha tam karar veremedim. Aslında aklımda bi tip var da iyi düşünmek lazım bu bıyık olayını. Her an yanlış bi zümre ya da sınıfa ait olabilirim korkusuyla geceleri uykum kaçıyor. Gerçi uykunun kaçması da iyi oluyor bazen. Sidik torbamı sabaha kadar gerdirmeyip tuvaletimi yapmış oluyorum ama gene de uykuyu tercih ederim. Neyse şu üst dudak kılı mevzusuna geri dönersek; kendileri çok hassas bi konudur. Sıvı yağ alırken fiyatları ve gramları nasıl hassasiyetle karşılaştırıyorsak bu bıyık tiplerini de o titizlikle muhasebe etmeliyiz. Mesela benim gereksiz kıl yumağım biraz kavisli olmalı. Şöyle burundan çıkıp dudağa doğru usulca eğilmeli. Hatta kavis arttıkça entellektüelite de artıyormuş gibi bi kanım bile var. Öyle olmasaydı Tayyipgillerin bıyıkları eskimiş boya badana fırçası gibi olur muydu? Etrafımda çok okuyan tipler var mesela. Okul değil kitap okumuş tipler. Okul da okumuş kitap da yani. Bu elemanların bıyıkları varsa eğer müthiş bi kavisi var. Fransa’daki hızlı trenlerin ön tarafına benziyorlar aynı. Yollarında daha da ilerlemeleri için aerodinamik katıyor bu kişilere. Hastayım bu bıyıklara. Bi de süzgeç görevi görüyor. İçtiğin ayranda ya toz, böcek falan varsa n’olacak? İşte bu bıyıklar hepsini süzüyor ve tertemiz bi ayran içmeni sağlıyor. Gerçi hemen sonrasında “hüüffffp” diye hepsini toplu şekilde vücudun üst deliğinden alıyorlar bünyeye ama neyse. Bıyıkla ilgili tek belirleyebildiğim özellik bu. Bi de nasıl olmaması gerektiğini biliyorum. Hitler’inki gibi yanlardan soykırıma uğramış olmamalı, İsmet İnönü’nünki gibi yanardağa benzememeli, Mehdi Eker’inki gibi dudağı görünce paçayı sıvamış gibi altı boş olmamalı. Bunun dışındaki her tipe kavis şartıyla fitim.
Kaşlarımı uzatıp yukarı doğru kıvırmaya da hevesliyim. Bu şekilde birilerine önder olup savlarımı bu tiple vermek istiyorum. Ama işin kötüsü kaş da isteyince uzamıyorki be kardeşim. Sarımsak sürsem uzar mı acaba? Bu iş zor. Çünkü kaşı uzatıp yukarı doğru kıvırmak için cehape’nin onlarca yıl genel sekreterliğini yapmak lazım. Kalsın baba almayayım ben. Kaştan vazgeçtim. Başka kıllarımla idare edebilirim, o gücü görüyorum kendimde.
Mesele bu kadar kıl eksenli devam etmişken, kıl olduğum mevzular kurcalıyor uzun süreli hafızamı. Aklıma geliyor duble duble. Söylemeden edemicem. Tayyip’in işsizlik konusundaki ileri görüşlülüğüne kıl oldum mesela geçtiğimiz 24 saatlik zaman dilimlerinde. Vücudumdaki hangi kıl gibi oldum bilmiyorum ama kıl olduğum konusunda netim. Kendimi bu konuda defalarca “check” ettim. Üç ayda %15 olan işsizliği %10’a indireceğini söylediğinde İzlanda’daki Eyyafyallayyöküll gibi püskürmek ve bıyıklarını tamamen yakıp sayın bakanların başını 30 yıl gençleştirmek ve sonra da adını Tayyip Can diye değiştirmek istedim. Hem %10 iddiasını gerçekleştirmesi için zaman da kazandırmış olurdum biraz. Püskürüp püskürüp görüş alanını daraltmak isteği bütün vücudumu esir aldı. İştahım kaçtı şurupla geri getirdim iştahı. İtalya’da Berlusconi’ye heykelcik fırlatan Tartakliyan’a özenip bereket tanrısıyla tartaklamak istedim bu ileri görüşü.
Kıl-ıçdaroğlu’na da kıllık yapmak istiyorum bazı konularda. Kürt arkadaşlarımla etrafını sarıp Kürtçe “kötü sözler” söylemek istiyorum. Ama tonlamasını yumuşak ve nazikçe yapıp çaktırmamak istiyorum. En yakın Newroz’da ateş üstünden atlatıp ateşin altına koyduğum oksijen tüpünü açıp bıyıklarına isabet ettirmek ve onu da gençleştirip cana bir can daha katmak, adını Kemal Can koymak istiyorum. Akepe’yle ilgili çok önemli belgeler bulup cehape binasının kapısından itibaren yere serpiştirmek ve Kemal Can’ı belgeci duyguları orgazm olmuş şekilde “Belgelerle Kürt Sorunu” konulu bir konferansa çekmeyi düşünüyorum. Belgelerdeki bütün “kürt” sözcüklerini faber castelden aldığım fosforlu yeşil kalemle belirginleştirip kendisine teslim etmeyi hayal ediyorum.
En sonunda Tayyip Can ve Kemal Can’ı karşıma alıp kavisli bıyıklarımın nasıl olduğunu sorucam. Umarım kıskançlıkla kendilerinden geçip aerodinamiğime hakaret etmezler. Bi de fotoğraf çektiricem “Can”larımla. Hacı Bektaş gibi bi koluma Tayyip’imi diğerine Kemal’imi alıp hoşgörü mesajı çekicem 118 bilmem kaçtan aldığım bütün cep telefonlarına. Mesaj gelince “ulan acaba eski sevgilim mi?” falan diye hiç heyecanlanmayın. Şimdiden söyleyeyim.
Toplam okunma (9401) Bugün(2) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Rektörcüm, ben senin annene mektup yazıyor muyum ‘teyze senin oğlun faşist” diye? Haziran 6, 2010
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor, Güncel Hayat - Current Life , 2comments
Hitler faşizminde bile olmayan bir uygulama ilk kez Türkiye’de; “Oğlunuz ülkeyi bölüyor. İmza: Bir rektör!’
Kendini koluk kuvvetlerinin bir elamanı gibi gören üniversite rektörlerinin sayısının artması ile özgür düşünce ve bilimin yuvası olması gereken Yüksek Öğrenim Kurumları’mızın kalitesi daha büyük bir hızla düşüyor. Bununla birlikte her türlü gericileşme kök salıyor. Baskı ve sindirme politikaları gündelik yaşam içinde olağanlaştırılıyor. Sözde “Bilim adamları”nın “idare” ettiği bu kurumları lise düzeyine indirgeyen ziyniyet, herhangi bir eyleme katılan öğrenciyi artık sadece soruşturulmakla kalmıyor. Kuran kursuna devam etmeyen talebesini velisine şikayet eden cami hocası edasıyla ailelere mektup yazarak adeta veli toplantısına davet ediyor.
Sonuçta bu laik(!) cemaat cumhuriyetinde etrafında olup bitenlerden habersiz ve tepkisiz müritler artık medreselerde değil üniversitelerde yetişiyor…
Rektörcüm, ben senin annene mektup yazıyor muyum ‘teyze senin oğlun faşist” diye? - Serdar Türkmen
Şerzan, Muğla’daki ülkücülerin ‘Gültekin Abi’si olan katil polis tarafından öldürüldü.
Tokat’ta ülkücüler 2 Kürt öğrenciyi bıçakladı.
Trabzon’da ülkücü bir grup “PKK’lı bölücü bunlar” laflarıyla provokasyon yaratmayı başaramadıktan sonra, şehir merkezinde devrimci öğrencilere saldırdı. Saldırıya uğrayan ve püskürten öğrenciler gözaltına alındı.
Çevik kuvvet neredeyse İstanbul Üniversitesi’nin önünde yatıyor.
Nizip’te Deniz Gezmiş tişörtü giyen bir öğrenci, ülkücüler tarafından dövüldü, ardından jandarma saldırıp 6 öğrenciyi gözaltına aldı.
Manisa’da Kürt öğrencilerin evini basan ülkücü grup, 2 kişiyi darp etti. Bunun üzerine polis 80 tane Kürt öğrenciyi evlerinden alarak spor salonuna götürdü.
Urfa’daki ülkücüler, muhalifleri ‘silah göstererek’ tehdit etmeye çalıştı.
Ülkücüler, Ankara’da gece 03.00′te Kızılay’dan evine giden DTCF’li bir öğrenciyi satır ve döner bıçaklarıyla yaraladılar.
Geleneksel Bilmem Kaçıncı Soruşturma Günleri başladı!
Bu aylar üniversitelerde kutsal ittifak ayları. Ülkücü, cebine 3-5 kuruş para koyan ya da küçük sığalı beynine biraz galeyan karıştıran abisinin direktiflerine uygun bir provokasyon yapıyor, polis geliyor topluyor, rektör geliyor süpürüyor. Formül bu!
Üniversitelerin padişahları, soruşturmaları arka ceplerinde biriktirip, final döneminde çıkarıyorlar. ‘Gizli’ ibareli zarflarda imza karşılığı teslim alınan soruşturmaları ya da ‘Atatürk’ün ışığında bilimsel ve çağdaş bir eğitim için çocuğunuza ceza vermiş bulunuyoruz’ mealindeki mektupları ebeveynlere gönderip aile içi kriz yaratma çabasındalar. Yahu kardeşim, ben senin annene mektup gönderiyor muyum, “Demokrasi, çağdaşlık filan ayak, senin oğlun apaçık faşist teyze” diye!
Ota boka soruşturma var bu ara, “Sezon bitiyor nasıl olsa yanımıza kâr kalır” mantığıyla! Ama öyle olmuyor işte, bak Serdar yedi çatalı! Hem de kaç sene döndü dolaştı o çatal, yine de geldi buldu çıktığı kafayı!
Adam gibi Yürekli Ol, Çık sahneye, Ye çatalı!
1999′da Ahmet Kaya’ya, MGD’nin gecesindeki linç halayının Reha Muhtar, Ercan Saatçi gibileriyle başını çeken Serdar Ortaç, piyasa şarkıcısı olmasını da aşan bir müziksel seviyesizlikle, “müzmin çapkın” pozlarındaki niteliksiz, yoz kimliği ve kim iktidarsa onun yamacının sıcaklığında mayışan “Çevir Kazı Yanmasın”cılığı bir arada bulunduran bir mahlukat olduğu noktasında bir toplumsal uzlaşının olduğunu henüz öğrendim.
Askerlikten kaçmanın dolambaçlı ve hileli-hurdalı yollarında dolanıyorken enselenen Serdar, göbekten çatalsız zeytin yiyeyim derken, çatalı yemek zorunda kaldı. Ahmet Kaya’yı hedef göstererek 10.yıl marşını okuma bokunu yedikten sonra, ‘İbo Şov’larda ‘Şemmamme’ de oynadı ama olmadı! Neticede olan-biten afallattı!
Hepimiz Kardeşsek bunu kim doğurdu arkadaş?
Tabi bunlar çakal! Hemen yeni albümün tanıtımına dönüştürürler böyle işleri. Mesela bir dahaki konserine kalkanla çıkıp ertesi gün manşet olabilir, hatta Kürtçe şarkı filan yapıp, Mahsun’dan bozma bir “Hepimiz Kardeşiz” kıvamı tutturabilir. Masum pozları, “Valla ben yapmadım” ayakçılığı ve üstüne üstlük yüzsüzlük sosuna bulanmış “Ben olmasam daha kötü olurdu”lu kahramanlık cümleleri… Karabiber ağzına sürülünce yoğurdu üfleye üfleye nefessiz kaldı yavrucak!
“Topu topu 7 nota var kaç ayrı beste yapılabilir ki?” diyerek, diyez ve bemolun yanı sıra, lise matematiği konularından kombinasyon ve permütasyondan da bihaber olduğunu çoktan ayyuka çıkarmış olan Serdar, umarım diğer notaları keşfetmeden müziği bırakır da hepsi birbirinin laciverdi olan şarkılarının, kulaklarımıza tecavüzü de sonlanır! Keza kaçınılmaz ama bir türlü keyif de alamıyoruz!
Hacettepe’li çatalcıların ellerine, emeklerine ama daha da önemlisi belleklerine sağlık! Bu arada pek duyulmadı ama Ahmet Kaya’ya çatal halayının içinde olan kurtçuk ‘Ayna’ da Adıyaman Üniversitesi’nde yedi çatalını!
Var mı çatalını yemeyen?
Olmaz olur mu, çatalını yemeyenlerle dolu meclis, televizyonlar, devlet erkânı…
Koç Taşağı + Postal + Ayakkabı + Yumurta + Çatal…
Öte yandan, çatalını yemeyenlere atılacak nesne çeşidinde niceliksel bir artış söz konusu. İlik sömürücülerinin, uşaklarının ve köpeklerinin girerken şemsiye, kalkan, zırh ya da daha moda olan çelik yelek kullanmayı bir kez daha düşünecekleri üniversite sayılarında da artış var.
Böyle meşru ve aşkın eylemlerin hemen peşine şapkadan baskılar, soruşturmalar, cezalar çıkabildiği gibi ‘ılımlı amcalar’ da çıkar mutlaka, “Ya işte tepki doğru ama şekli yanlış, şiddet hiç hoş değil” (!) Elbette bunlar toplu katliamlarda, darbelerde, sokakta bir kadın saldırıya uğrarken, üniversite öğrencileri polis tarafından yerlerde süründürülürken kafasını kuma gömenlerdir.
“Aha şimdi tavşan çıkacak” dersin ama ‘gıkıçıkmaz’ akademisyen ve ‘suylasabunlaişiolmaz’ öğrenci tiplemesi karşıda beliriverir. Ah bir de yormasalar, anlasalar!
Neyse ‘gıkıçıkmaz’ ve ‘suylasabunlaişiolmaz’ı bir kenara bırakalım ki zaten kenardalar. Oyuna girmemekten kasları örümcek bağlamış!
Muhalifler yarına kalacaktır; Ahmet Kayalar. Gerisiyse tozlu raflarda yer kaplayan sıkıcı ayrıntılar, harf yığınlarından oluşmuş isimler, etrafına dolanmış sıfatlar falan…
2010, Mersin
“Oğlunuz ülkeyi bölüyor. İmza: Bir rektör!’*
(…)
Bunun son örneği Gaziantep Üniversitesi’nde (GAÜN) yaşandı. Rektörlük ailelere yolladığı mektupta “Ailenizin çocuğunuzla yasadışı eylemlere katılmaması bakımından görüşmesinin yararlı olduğu düşünülmektedir” dedi. Uygulamayı savunan yönetimin gerekçesi ilginç: “Amacımız öğrencileri rehabilite etmek.” GAÜN Rektörü Prof. Dr. Yavuz Coşkun, üniversitede bildiri dağıtan ve basın açıklamalara katılan 25 öğrencinin ailelerine mektup yollayarak, çocuklarının yasadışı eylemlere katıldığını öne sürdü. Çoşkun, ailelere şöyle seslendi: “Huzur ve güvenli eğitimin sürekli kılınması için hoşgörülü ve anlayışlı yaklaşımımıza rağmen, üniversitemiz … Fakültesi … Bölümü öğrencisi …’nın kampüs içerisinde yasadışı bildiri dağıtma, yürüyüş, toplantı gibi eylemlere katıldığı tespit edilmiştir. Adı geçen öğrencinin olumsuz sonuçlarla karşılaşmaması bakımından üniversitemizce gereken tedbirler alınmış ise de bu konuda ailenizin de çocuğunuzla yasadışı eylemlere katılmaması bakımından görüşmesinin yararlı olduğu düşünülmektedir. Rektörlüğümüz ile işbirliği içerisinde güvenli eğitime yapacağınız katkılardan dolayı teşekkür eder, saygılar sunarım.” Ailesine mektup yollanan Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi öğrencilerden İbrahim Şahinler birkaç hafta içinde evine iki mektup gittiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Üniversitede Amerikan Bilgi Bürosu açıldı. ABD Büyükelçiliği Başmüsteşarı da katıldı. Biz de protesto edip slogan attık. Yasadışı faaliyetlerde bulunmakla suçlanıyoruz” diye konuşuyor. Ahmet Nalbantoğlu ise “Annem çok korktu. Yasadışı bir şey yapmadığımızı anlattım” diyor. Üniversite yönetimi, bu yöntemi üç aydır uyguladığını söylüyor ve işe yarayacağı görüşünde. “Peki, özgürlükler?” sorusuna Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Abdurrahman Kadayıfçı ilginç bir cevap veriyor: “Birinci hedefimiz bu öğrencileri eğitime kazandırmak ve rehabilite etmek. Emniyetle işbirliği içindeyiz elimizde bazı ipuçları var. Her ay emniyetten terör uzmanlarıyla, sosyal dairelerden arkadaşlarla ortaklaşa toplantı yapıp karar veriyoruz.”
Solcu öğrencinin ailesine mektup yağdı!
Gaziantep Üniversitesi’nin öğrencilerin ailelerine yazdığı mektup uygulamasının benzerleri başka üniversitelerde de yapıldı. Kimi mektuplar bizzat rektör imzasıyla, kimi de iddiaya göre emniyet tarafından gönderiliyor. Örneğin Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde öğrencilerin fotoğrafları imzasız mektupla ailelerine gönderildi. Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü de ailelere mektupla çocuklarının eylemlere katıldığını yazmıştı. Ankara Üniversitesi daha ileri giderek, mektubuna Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı Anabilim Dalı’na bağlı Kriz Merkezi’nin iletişim numarasını koydu. Dumlupınar Üniversitesi, Eğitim-Sen önlüğüyle 1 Mayıs’a katılan öğrencisinin fotoğrafını ailesine yollayıp hakkında işlem yapmakla tehdit etti. Sinop Üniversitesi’ndeki bazı öğrencilerin ailelerine yollanan imzasız “Ben oğlunuz / kızınızın hocasıyım” diye başlayan mektupta “Solcu düşünceler içeren söylemlerde bulunuyor” denilerek, ‘vatan sevgisi ve hayırlı insan’ kavramlarından bahsedildi.”
*Kaynak: -http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=975467&Date=19.01.2010&CategoryID=77#-
Toplam okunma (8389) Bugün(2) Son okunma tarihi (02 September 2010)
16 Seslendirilmiş Hacivat – Karagöz Oyunu’nu online dinle Mayıs 19, 2010
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , add a comment
Yıllar önce Akra FM’de daha sonra bir bölümü Umut FM’in wep sitesininde yayınlanan Hacivat, Karagöz oyunlarını aşağıdan dinleyebilirsiniz.
Gölge Oyunu geleneksel olarak hayvan derilerinden kesilerek hazırlanmış insan, hayvan, eşya gibi figürlerin bir ışık kaynağı önünde oynatılarak, gölgelerinin gerdirilmiş, beyaz bir perdeye düşürüldüğü gösteri sanatıdır.
Kökenleri üzerine çeşitli görüşler olmakla birlikte; Asya’nın zengin gölge oyunu geleneği, bu sanatın Cava’dan, Hindistan’dan veya Çin kültürlerinden 10. yüzyıldan itibaren yayıldığı görüşünü desteklemektedir. İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun, benzerlikler de göz önüne alındığında, Cava’dan geldiği tahmin edilmektedir. Anadolu’ya ise, 16. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olma ihtimali büyüktür. Türklere, Cava ve Hindistan’dan, Çingene oynatıcılar yoluyla geldiği de iddia edilmektedir.
Yazan: Ekrem Bektaş
Oynayanlar: Ercüment Balakoğlu, Ersin Sanver, İskender Bağcılar, Cengi Küçükayvaz, Vural Buldu, Yaşar Özdemir
Müzik: Taner Yüncüoğlu
Ses Kayıt: Fahrettin Yeltekin
•Fare Kapanı
•Hacivat Doktor
•Hacivat’ın Evi Yandı
•Hacivat’ın Neşesi
•İsim Aranıyor
•Kiralık Ev
•Köpüklü Kahve
•Mahallenin Namusu
•Sihirli Sözler
•Tuzsuz’un Efendiliği
•Karagöz’ün Bekçiliği
•Karagöz’ün Eşkiyalığı
•Karagöz’ün Ortaklığı
•Karagöz’ün Sihirbazlığı
•Karagöz’ün Bilmecesi
Karagöz ve Hacivat taklide ve karşılıklı konuşmaya dayanan, iki boyutlu tasvirlerle bir perdede oynatılan gölge oyunudur. Karagöz oynatıcısına hayali, hayalbaz denir. Yardımcıları çırak, yardak, dayrezen, sandıkkar’dır. Oyunda konuşmaların değişmesi baş hareketleriyle yapılır.
Bu iki karakterin gerçekten yaşayıp yaşamadığı, yaşadıysa nerede nasıl yaşadığı kesin olarak bilinmemektedir. Anlatılanlar rivayete dayanır, zira gerçekten yaşamış olsalar bile büyük ihtimalle bahsedilen dönemde tarih kitaplarına girecek kadar önemli bulunmamışlardır.
Rivayete göre Hacivat ve Karagöz, Orhan Gazi devrinde Bursa’da yaşamış cami yapımında çalışan iki işçidir. Kendileri çalışmadıkları gibi diğer işçilerin de çalışmasını engellemektedirler. Orhan Gazi’nin, “cami vaktinde bitmezse kelleni alırım” dediği cami mimarı, caminin vaktinde bitmemesine Karagöz ve Hacivat’ı şikayet eder. Bunun üzerine bu ikili başları kesilerek idam edilir. Karagöz ve Hacivat’ı çok seven ve ölümlerine çok üzülen Şeyh Küşteri, ölümlerinin ardından kuklalarını yaparak perde arkasından oynatmaya başlar. Bu sayede Hacivat ve Karagöz tanınır.
Hacivat
Hacivat’ın asıl adının Hacı İvaz olduğu söylenir. Hacivat karakteri düzeni temsil eder. Nabza göre şerbet verir. Kişisel çıkarlarını her zaman ön planda tutar. Az biraz okumuş olduğundan dolayı yabancı sözcüklerle konuşmayı sever. Perdeye gelen hemen hemen herkesi tanır, onların işlerine aracılık eder. Alın teriyle çalışıp kazanmaktan çok Karagöz’ü çalıştırarak onun sırtından geçinmeye bakar. Rol icabı değişik kıyafetler içinde Keçi Hacivat, Çıplak Hacivat, Kadın Hacivat, Kahya Hacivat gibi farklı tasvirleri vardır.
Karagöz
Sahne arkasıOyunun hiç şüphesiz başrol oyuncusu Karagöz’dür. Saf ve iyi niyetlidir. Okumamış bir halk adamıdır. Hacıvat’ın kullandığı yabancı kelimeleri anlamaz ya da anlamaz görünüp, onlara yanlış anlamlar yükleyerek ortaya çeşitli nükteler çıkarırken bir taraftan da Türkçe dil kuralları ile yabancı kelimeler kullanan Hacivat ile alay eder. Her işe burnunu sokar,her işe karışır, sokakta olmadığı zaman da evinin penceresinden uzanarak, ya da içerden seslenerek işe karışır. Dobra, zaman zaman patavatsız yapısından dolayı ikide bir zor durumlarda kalırsa da bir yolunu bulup işin içinden sıyrılır. Çoğu zaman işsiz, geçim derdindedir . Başında ışkırlak adı verilen oynak bir şapka vardır. Ve Karagöz de böyle tanınır.Oyunda sadece Karagöz-Hacivat değil başka oyuncularda vardır.
Toplam okunma (18820) Bugün(1) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Hikaye – Aziz Nesin |Yurttaşlar!.. İnsanlığınızı koruyun, örümcekleşmeyin, akrepleşmeyin!.. Mayıs 13, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Eğlence Mizah - Humor , add a comment
Çook eskiden, bu kavanoz dipli koca dünyanın bir yerinde, dört bir yanı dağ, ortası bağ, suları şınl şml, gökleri pırıl pırol bir ülke varmış. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, burada da, insanlardan başka yaratıklar da varmış. Bunların arasında sürüngenler, zehirli böcekler, örümcekler de elbet bulunurmuş. Ama bunlar, başka yerlerdekinden ne çok, ne az olduklarından hiç kimsenin gözüne batmazmış.
Bu ülkenin başında bir kişi bulunurmuş. Buna “Başbay” denirmiş. O ülkede başbaylık seçimle olurmuş. Başbay olmak isteyenler, adaylıklarını koyarlar, seçmenler de bunların içinden beğendiklerini Başbay seçerlermiş. Hangi adayın aldığı oy çoksa o, Başbay olurmuş.
Aklı ergin, derin bilgin, erdemli kişiler, bu işin nedeni üstünde kafa patlatmışlar, düşünmüşler, ama bitürlü bu zararlı yaratıkların neden gündengüne büyüyüp çoğaldıklarını anlayamamışlar.
İş bu kadarla da kalmamış. Bu zararlı yaratıklar, insanları sokmaya, ısırmaya, zehirlemeye de başlamışlar. Daha bir şaşılacak yanı, bunların ısırıp zehirlediği kişiler ölmüyorlarmış. Ölmedikten başka, bu zehirler insanın beynini uyuşturuyor, tatlı bir yarı uyku veriyormuş. Bu öyle bir keyifmiş ki, kanına bir kere bu zehirden karışan, hemen bu zehire alışırmış. Artık bu kişi kendisini yılanlara, akreplere ısırtmadan, kırkayaklara örümceklere sokturmadan, kertenkelelere, yarasalara kanını emdirtmeden duramazmış. Hem de bu zehirin verdiği keyfin sonu yokmuş. Bikere bu zehire alışanlar, onun verdiği keyfi hiçbir zaman yeter bulmazlar, hergün daha çok, daha çok isterlermiş. Haftada bir kendilerini zehirletenler, giderek iki günde bir, hergün, daha sonra da günde bikaç öğün kendilerini zehirletmeye başlamışlar.
Beyinlerinin düşünmeye yaradığını bilen, kafası önce, yüreği yüce kişiler, nasıl etsek de insanoğlunu şu yılan çıyan zehirinden kurtarsak diye bir yol aramışlar. Ama öbür yandan, kendilerini ille zehirleterek keyiflenmek isteyenler böyle düşünenlere karşı dururlarmış. Bu yüzden o ülkedeki insanlar ikiye ayrılmışlar. Aralarında başka ayrılıklar da varmış elbet ama, çoğunlukla iki belli ayrım varmış. Yılan çıyan zehirine alışanlar, bu zehirin çok iyi yararlı bir şey olduğunu savunanlarla, bunun tersini söyleyenler.
Yarasalar, örümcekler, akrepler, kırkayaklar durmadan insanları sokmaya hız verdiklerinden, zehire alışanlar gündengüne çoğalıyor, öbürleri hergün biraz daha azınlıkta kalıyorlarmış.
Gel zaman git zaman, bu zehire ahşanlar o kadar çok zehirlenmeye başlamışlar ki, gitgide yüzleri gözleri, elleri ayaklan değişmeye başlamış. Kendilerini yılanlara sokturanların, her gün birer parça, birer parça derilerinin rengi yeşile kaçıyor, vücutları uzuyor, kafaları küçülüyor, bir zaman sonra büsbütün yılan olup çıkıyorlarmış. O zaman yılandan hiç ayrımsız, yerde sürünmeye başlıyorlar, başkalarını sokmaya, zehirlemeye çalışıyorlarmış. Bitakımlarının da parmaklan, tırnaklan, elleri, ayaklan gitgide inceliyor, uzuyor, yeniden eller ayaklar çıkıyor, yavaş yavaş derken günün birinde iri bir örümcek oluyorlarmış. Ondan sonra başka insanların üzerine atılıyorlarmış. Böyle böyle derken, zehirlenen insanlar da, kanlarına karışan zehirin etkisiyle gündengüne yılanlaşmaya, çıyanlaşmaya, yarasalaşmaya, solucanlaşmaya, sürüngenleşmeye başlamışlar.
Ötekiler, insan kalmak için direnirlerken, her elveren yerde dillerinin döndüğü kadar,
- Yurttaşlar!.. İnsanlığınızı koruyun, örümcekleşmeyin, akrepleşmeyin!.. diye bağırırlar, söylerler, ama dinletemezlermiş.
Zehirlenip değişenler gitgide çoğaldıklarından, böyle söyleyenlere,
- Hainler, alçaklar!.. diye bağırır, üzerine yürürlermiş.
İnsanlığını koruyanlar gitgide o denli azınlıkta kalmışlar ki, günün birinde o ülkede büsbütün insan kalmamasından korkmaya başlamışlar. Başbay seçimi zamanı gelince, kamuoyu da onlardan yana olduğu için, yılan, çıyan, yarasa, örümcek biçimine girmiş olanlar kimi seçerlerse, o ülkeye Başbay olurmuş.
O ülkede aydın kişiler de varmış. “Başımıza gelenler nedir? Bundan yurttaşlarımızı nasıl kurtarırız, koruruz?” diye düşünmeye başlamışlar. Her aydın kendi kafasına göre buna bir yol bulmuş. Kimi,
- Zehire alışa alışa sürüngenleşenler, örümcekleşenler, artık insan sayılmazlar. Onlarda insanlığın ne biçimi kalmış, ne özü… Bunun için de Başbay seçimine katılmasınlar!.. demiş.
Her ne kadar biçimleri insan değilse de, ilk gelişleri, doğuşları insan. Çünkü, bunların çocukları yine insan doğarmış. Kanlarına zehir katılmazsa, hep insan kalırlarmış.
O ülkedeki aydınların kimisi de,
- İnsan kalmak için, çatalla yemek yensin!.. demiş.
“Ütülü pantolon giymeli” diyen, “Hergün tıraş olmalı” diyen doluymuş. Ama bunların hiçbiri, insanların insanlığını korumaya yetmezmiş.
O zaman, o ülkenin aydınları, “Bir de başka ülkelere bakalım. Oralarda da biçimini, kalıbını, içini, özünü değiştirenler var mı? Varsa, neler yapıyorlar? Bunu nasıl önlüyorlar, gidip görelim!” demeye başlamışlar. Dedikleri gibi de, başka ülkelere gidip, oralardaki insanları incelemişler. Sonra, oralarda görüp öğrendiklerini, kendi ülkelerine uygulayıp, yurttaşlarına yararlı olmak için, evlerine, çocuklarına dönmüşler. Yine eskisi gibi herkes kendince bir düşünce sürmüş ileri. Kimisi,
- Evlere daha geniş pencereler açalım!.. demiş. Kimisi,
- Başka ülkelerden örnek insanlar getirelim!.. demiş. Kimisi de,
- Bizimkileri başka ülkelere gönderelim, oralardaki insanları görsünler!.. demiş. “Günde üç kere zıplamak gerek.” “Yatakta sol yana yatmalı.” diyenler bile
varmış. Yalnız bunların aralarında kafası işleyen biri çıkmış.
- Beni dinleyin, demiş, ben sürüngenlerin, böceklerin neden çoğalıp geliştiklerini anladım. Yeryüzünün başka ülkelerine bakıp, bunu öğrendim. Bir hava esiyor, bu hava sürüngenlere, böceklere o kadar yarıyor ki büyüyorlar, çoğalıyorlar.
Şimdi iş, bu havanın esmesine engel olmakta. Bu hava da, doğu yönünden esiyor. Gezip dolaştığım yerlerde gördüm. Doğudan esen bu havayı kesen dağ dibinde kurulmuş ülkelerde, bizde olanlar olmuyor. Aklımızı başımıza toplayıp, büsbütün iş işten
geçmeden, doğudan esen hava yolunu kapamalıyız. Yoksa hepimiz, günün birinde değişip insanlıktan çıkacağız, yılan çıyan olacağız.
Bu sözlere inananlar da olmuş, inanmayanlar da, gülüp geçenler de.. Ama inananlar işi sıkı tutup, zehirli sürüngen, örümcek, kertenkele, yarasa biçimindekilerle savaşa girmişler. Bu ölüm kalım savaşı çok kanlı olmuş. Çünkü o zamanın Başbayı da, çoğunluktan yanaymış.
O, ülke düşmanlardan korunmak için çepçevre kale duvarlarıyla çevriliymiş, Bu kalın duvarların her biyana kapıları varmış. Ülkenin insanları, doğu kapısını kapamaya çalışırlarken, öbürleri de kapatmamaya çalışırlarmış. İnsanlar kapıyı içerden itmeye, öbürleri dışardan dayanıp kapatmamaya uğraşırlarken seller gibi kanlar akmış. Ama sonunda içerdekiler başarı kazanımışlar, doğu kapısını sıkıca kapamışlar. Öbürleri de kapının dışında kalmışlar. Bu düşünceyi ileri sürüp başarı kazanan kişi, o ülkeye Başbay olmuş. Yurttaşlarına,
- Sakın, demiş, bu kapıyı aralamayın! Bir kere aralarsanız, sonunu alamazsınız. Bu böyle bir kapıdır ki, bir parmak aralansa, günün birinde ardına kadar açılır.
Bir zaman sonra bu akıllı kişi ölmüş. Onun yerine başkaları seçile seçile Başbay olmuşlar.
Yine eskiden, her yerde, her zaman olduğu gibi o ülkede de sürüngenlerle öteki böcekler varmış ama, doğu kapısı kapalı olduğundan, doğudan hava girmediği için,
bunlar olduklarından daha çok büyüyemez, üreyemezlermiş.
Gel zaman git zaman, Başbay adayları arasında, sen seçileceksin, ben seçileceğim, diye çatışmalar başlamış. Doğrusu bu Başbay adaylarının hiçbiri, yeniden insanların örümcekleşmesini, akrepleşmesini istemiyorlarmış. İstemiyorlarmış ama, ne yapsınlar, oy kazanmak gerek. O zamanın Başbayı, düşünmüş taşınmış, öbür adaydan
üç oy daha çok alsa seçimi kazanacak.
- Ben şu kapıyı üç oyluk aralarım!.. demiş.
Dediği gibi de yapıp, Başbaylığı başkasına bırakmamış.
Bunu gören öbür adaylar, kapıyı daha da açıp, kendilerine oy verecekleri içeri sokmaya başlamışlar. Onlar da, kapının büsbütün açılıp hepsinin dolmasını istemiyorlarmış. Bunun için de kendilerine gerekli on oyluk kadar kapıyı aralamışlar. Biyandan da kapı temelli açılmasın diye, kendi adamlarına, kapıyı ardından ittirirlermiş. Kapı on oyluk, yüz oyluk, bin oyluk aralana aralana, gün gelmiş, ardına kadar açılmış.
Gelgelelim Başbaylar, kapının hepten açık kalmasını istemediklerinden,
- Dayanın, içerden itin! diye de kendi adamlarına emirler verirlermiş.
İçerden ite, dışardan ite, kapı kendi ekseni üstünde fır fır dönmeye başlamış.
İşte o zamandan beri o ülkede doğu kapısı fır fır döner, ama Başbaylar da, hiç durmadan,
-Dayanın yurttaşlarım, dayanın!.. diye bağırırlarmış.
Dayanın Yurttaşlarım – Aziz Nesin
Toplam okunma (9388) Bugün(0) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Cepçilerle mücadele ve cep merkezli muhabbetler – Aykut Emre Al Mayıs 11, 2010
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , add a comment
Barınağıma geldikten sonra keşke diyorum yeşil otobüslerdeki o gerilimli telefon kavgaları “konuşurum ulan”cıların lehine bitmeseydi. Keşke bu didişmeler yaşanırken gıcık çocuk olma korkusuyla koltuğuma sinip kalmasaydım. “Bizi öldürmek mi istiyorsun?!”culara destek verseydim. ABS fren sistemleri hakkında google’a “ABS ve cep telefonu” yazıp araya bassaydım. Öğrendiklerimle otobüslerde kavgalara karışsaydım.
Çok fena kastırıyorum kendimi bu aralar. Bahar da geldi aslında. Kendimi yeşile, keçiye, kuzuya, böceklere vermek ve dinlenmek istiyorum umarsızca. Tarlaya bayıra çıkıp çoraplarımı pantolonumun üstüne çekmek istiyorum. Çünkü Kırım Kongosunun ateşli kanamalarından tırsıyorum. Aslında bazen de hükümet tarafından dinlenmek istiyorum. Keşke telefonlarımı dinleseler de cehape’den daha iyi nasıl muhalefet yapılırmış görsünler isterim. Şiddetle dinlenmek istiyorum.
Kastırıyorum kendimi çünkü rahat olunca anlayamıyorum bi dolu olayı. Ikınınca çıkıyor düşünceler. Beynim kabız oldu bu aralar. Çok sert düşüncelere sahibim içinden geçtiğimiz günlerde. Çıkışı sırasında zorlanıyorum. Hatta bu süreçte türkü mürkü söylesem Hakan Taşıyan gibi çıkar sesim. Böyle ince ince, acı acı…
Bazı insanları sokakta, metroda, otobüste kısacası ortalıkta ellerinde devamlı bir cep telefonu ve ona bakarlarken görüyorum mesela. İşte kastırışım tam burada devreye giriyor. Yüzüm kızarıyor, damarlarım şişiyor ve sesim inim inim inceliyor. Telefonlarıyla define falan aradıklarını düşünüyorum mesela bazen. Kimi görsem elindeki telefona baka baka bi yerlere gidiyor. Acaba benim telefonda mı o özellik yok? Nereye gidiyor bu insanlar? Ekranda harita falan mı görüyorlar? Beleş bi’şey dağıtıyorlarsa ben de öğrenmek isterim. Şöyle nükleer eyleminden sonra bir yerlerde toplaşmış tarz elemanların buluşma mekanlarını mı gösteriyor acaba? Hadi şimdilik bilmiyorum bunları bu bilgi çağının orta yerinde ama öğrenmemek gibi bir ayıba da ıslak imza atmak istemiyorum. Bunlara hiç araba, kamyon falan benzeri otomotiv ürünleri de çarpmıyor. Metroda sarı çizgiyi de hiç geçmiyorlar. Ulan ben yolda pür dikkat yürüdüğüm halde her gün aynı hayatı aynı film şeridinden üç beş kere izliyorum. Tat da vermiyor artık. Azraille kanka olduk. Sulu şaka yapıcam vallaha bi daha görürsem.
Bir de geçenlerde vapurda gidiyorum. Yani vapur gidiyor ben de onunla beraber gitmek zorunda kalıyorum. Boğazı seyrediyorum. Büyük gemi arıyorum öküz gibi bakmak için ama pek denk gelmiyor. Reisin takası geliyor arada sırada ona bakıp idare ediyorum. Boğazı seyrederken bile çeşitli kastırımlara maruz kalıyorum onun bunun sorumsuzca hareketleri yüzünden. Aniden yanımda dümbeleğin teki “abi na’bıyosun?” diye sesleniyor. Tam dönüp ben de vapurdaki yalnızlığımı sona erdirmek adına 2 numaralı “muhabbete açığım” sırıtışını takıyorum yüzüme ama herif daha ben dönemeden cevap veriyor kendi kendine. Ulan diyorum, herif mi ferrarisini satıp bilgeleşmiş bir kişi yoksa ben mi çok yavaşım? Yoksa elemanın kafa tirilyon mu, tımarhaneye mi ihtiyacı var?. Bütün bu sorular bir anda beyin damarlarımdaki asil kanda hızla dolaşıyor. Sonra herife zum yapıyorum ve kulağında kulaklık var. Gerçi başka “ne”lik olabilir ki kulağında diye tali yoldan bir düşünce daha katılıyor bu hengameye. Meğer telefonla konuşuyormuş. İnsan ikinci kalite bir dümbelek de olsa bi telefon pozisyonu alır. Ne bağırıyorsun kulağımın östaki borusuna! Neymiş efendim; kafayı radyasyondan koruyacakmış. O yüzden kulaklıkla konuşuyormuş. Telefon kafandan uzak da hiç nereye yakın duruyor diye bir gece kafanı yastığına koyduğunda yaptın mı muhasebesini. İlerde olacak çocuğunun kafası, omurilik yerine leğen kemiğinin üstünde çıkarsa görürsün o zaman östaki borusunun zenci versiyonunu. İş bu kişi ya da kişiler sokakta yürürlerken de kendi kendilerine konuşuyor gibiler. Bulvarlarda caddelerde kendimle beraber yürürken çoğu insan hiç duruşunu bozmadan kendi kendine bi’şeyler mırıldanıyormuş gibi geliyor. Bunlardan fazla olunca bi muhitte delirmiş tavuk gibi aniden bir sağıma bakıyorum bir soluma. Kabustaymışım gibi oluyorum.
Zamanın içindeki herhangi bir yerde otobüste gidiyorken de çıkıyor karşıma bunlar. Camdan dışarıyı seyrediyorum kendi gündemimle. Aniden acı bir nokya melodisi yırtıyor kendi sessiz gündemimi orta yerinden ikiye. Birisinin telefonu çalıyor. Kız kavga mı etmiş nedir? Bi tartışmaya başlıyor, otobüsten inene kadar mevzunun bütününe vakıf oluyorum istemsizce. Kıza tavsiye veresim bile geliyor. Çünkü anlıyorum olayı. Arada sırada da otobüste telefonla konuşurken herkesin içinde karşısındakine alenen yalan söyleyenler çıkıyor. Hepimiz Kadıköy otobüsündeyiz, adam “he he. Yav ben şimdi Ümraniye’ye gidiyorum akşama gelirim” diye bağlıyor olayı. İstanbul’un yabancıları da var tabii ki çok oturgaçlı götürgecimizde. Gerçi bu ismi de değiştirmeyi teklif edicem TDK’ya çok ayaktaçlı götürgeç yapsınlar diye ama neyse. Konuyu dallandırmayalım. Hemen atlıyor ordan bu kişi “ağbi bu otobüz kadıköyüne gitmiyor mu?” diye. Eh be güzel kardeşim. Hangi birinizle uğraşayım.
Barınağıma geldikten sonra keşke diyorum yeşil otobüslerdeki o gerilimli telefon kavgaları “konuşurum ulan”cıların lehine bitmeseydi. Keşke bu didişmeler yaşanırken gıcık çocuk olma korkusuyla koltuğuma sinip kalmasaydım. “Bizi öldürmek mi istiyorsun?!”culara destek verseydim. ABS fren sistemleri hakkında google’a “ABS ve cep telefonu” yazıp araya bassaydım. Öğrendiklerimle otobüslerde kavgalara karışsaydım.
Söz konusu tipleri bir daha görürsem yanıma aldığım havalı TIR kornasıyla yakın mesafeden arkalarına geçip basıcam düğmeye ve eşşoğlu eşek şakası yapıcam. 118 80’den alıcam hepsinin numarasını ve kısık sesle “merhaba bir dost” diycem. Vapurda gördüğümde gidip bu tiplerin yanında kendi kendime konuşup tansiyonlarını yükselticem. Otobüste giderken birisine telefon açıp çirkin yalanlar söylicem ve rahatsız edicem hepsini. Ailevi meselelerimi toplu ulaşım araçlarında zamlı seyahat ederken açıcam ve ölesiye tartışıcam. Bundan sonraki hedef kitlem bunlar. Herkese deklere ediyorum. Sonra demedi demeyin.
Toplam okunma (6807) Bugün(0) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Bazı pastoral olmayan manzaraları münazaraya açmak istiyorum – Aykut Emre Al Mayıs 4, 2010
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor , 2comments
Ortalıkta jokey gibi dolaşan hatuncuklar var mesela. Nerden gelip nereye giderler çok bilmem ama devamlı gelip gidiyorlar biyerlere. Çoğu zaman aynı hatuncuğu üç beş yerde gördüğümü zannediyorum. O kadar aynılar ki! Bi gün bir iki tanesini takip edip üretildikleri fabrikayı basıcam. Jokey gibiler ortak! Altlarında öyle çizmeler var ki etrafımda en az onların sayısı kadar arap ve İngiliz atı arıyorum ama yok. Nerdeyse külotlu çizme giyecekler. Ah ah! Eskiden hatunlar kısa botlar bi de etek giyerlerdi. Bizim Recepler de ivedilikle botla etek arasındaki baldır bölgesine 10X optik zoom yaparlardı. Dişi insanların bu türünü jokeye benzetemesem pancar sulamaktan falan geldiklerini düşünmek için beynimi yardırmama bile gerek kalmazdı kankalar. Ortalık kupkuru, su yok çamur yok. O çizme niye kalçana kadar uzuyor? Beyni duygularımla soruyorum size!
Telekulak kesildim bu aralar. Arada sırada da mobese kesiliyorum. Ama bu hafta telekulakta karar kılmışım demek ki. İsteyerek kulak misafiri oluyorum bazı muhabbetlere. Daha doğrusu kulağım misafir oluyor. Ben de ne yapayım işte madem duydum o zaman anlayayım diyorum. İsteyerek yaptığım bu. Misafirim işte. Ne yapalım umduğumu değil duyduğumu anlıyorum.
Eleman soruyor diğerine “abi n’aber?” diye, diğeri “n’aabalım baba fena yardırıyoruz!” diye cevap veriyor. Ben tam mülahaza edemedim sayın babalar bu mevzuyu. Birisini bir başka birisine ihale ettin de onu mu yardırıyorsun, yoksa yarılan kendin misin? Herhalde “yarıyorlar beni” anlamına çıkan bi’şeyler anlatmaya çalışıyor da ben anlayamıyorum. Anlarken adeta yardırıyorum. Ee anladığım kadarıyla bayağı kötü gidiyor işler, bunu anlatmaya çalışıyor da bu “fena” zarfını niye ekliyorsun bu fiilin başına kanka? Zaten en uç noktada zorluk çektiğini “yardırdığını” milletin içinde (belediye otobüsünün sosyalliği zoraki teşvik eden karşılıklı koltuklarında) itiraf ederek izahatini yapmışsın, “fena”ya ne gerek vardı? Aslında hiç de fena bi kelime değil bu “yardırmak” kelimesi. Bence Wikipedia’da hakkında bilgi bile yazılabilir. Önemli çünkü Recep İvedik gibi hayatımıza “ayna tutuyor”. Etrafımda o kadar yardıran insan var ki ben de bazen onlar gibi yardırdığımı düşünüyorum. Evet. Bu kelimeyi sineye çektim ben bilader. Bundan sonra da kullanıcam.
Mesela ortadan ikiye yardırmak istediğim tipler var orda burda. Ben de orda burda gezdiğim için defaatle karşılaşıyoruz. Kalbi duygularımla küfürlü konuşmak geliyor içimden yüzlerinin ortasına karşı. Ortalıkta jokey gibi dolaşan hatuncuklar var mesela. Nerden gelip nereye giderler çok bilmem ama devamlı gelip gidiyorlar biyerlere. Çoğu zaman aynı hatuncuğu üç beş yerde gördüğümü zannediyorum. O kadar aynılar ki! Bi gün bir iki tanesini takip edip üretildikleri fabrikayı basıcam. Jokey gibiler ortak! Altlarında öyle çizmeler var ki etrafımda en az onların sayısı kadar arap ve İngiliz atı arıyorum ama yok. Nerdeyse külotlu çizme giyecekler. Ah ah! Eskiden hatunlar kısa botlar bi de etek giyerlerdi. Bizim Recepler de ivedilikle botla etek arasındaki baldır bölgesine 10X optik zoom yaparlardı. Dişi insanların bu türünü jokeye benzetemesem pancar sulamaktan falan geldiklerini düşünmek için beynimi yardırmama bile gerek kalmazdı kankalar. Ortalık kupkuru, su yok çamur yok. O çizme niye kalçana kadar uzuyor? Beyni duygularımla soruyorum size!
Daha yardırmak istediğim o kadar yürüyen gübre var ki.
Bir de gözlük almaya çalışırken yanlışlıkla yüzlük almış olanlar var. Karasineğe benziyorlar aynen. Bunları görünce kendimi bok gibi hissediyorum. Birazdan birkaçı gelip üstüme konacaklarmış gibi geliyor. Gözünün başladığı yer belli, bittiği yer belli be kardeşim. Japon çizgi filmlerindeki tusubasa gibi yüzünün yarısını gözlerin kaplıyorsa onu bilemem ama bence bu tipitipler yüzlük almaya çalışırken biraz küçüğünü alabilmişler. Gözlük gibi duruyor o sebeple suratlarında. Bazen gözlerinin içine “insan mısın lan sen” bakışı atıyorum ama elemanların ne tarafa baktığı da belli olmuyor ki! Bakışı tam olarak nereye atacağımı kestiremiyorum bu yüzden. Öyle ortalara bi yerlere denk getirmeye çalışıyorum ama hiç “niye öyle baktın kardeş?” diyen de olmadı. Demek ki bi dahaki sefere başka bi’şeyler denemem lazım. Bi daha görürsem bu koloniden bi üyeyi, bakışımı kelimelere döküp “insan mısın lan sen” diycem tam yanımdan geçerken. Onu da duymazlar bunlar. Niye mi? Malum, havalar hala serin. Kışa doymamış dallaylamalar şimdi de yeni bi sükse icat ettiler ya. Ah bu icatlar bunları bi sükse diyeceğim geldi ama neyse. Adabı muaşeret kurallarını bozmayayım. Kulaklıkları var bi de bunların. Kulakları kıkırdak doku ya üşürse yere düşer müşer. Onu da duymazlar bunlar. Ne yapacağımı bilmiyorum bu konuda, sıkıntılarım var.
Sıkıntılar biter mi şu geoit dünyada. Üst taraflarımdan basık yan taraflarımdan şişkinim bu aralar. Birilerinin üstüne kusmak istiyorum ama midemi zar zor dolduruyorum zaten o yüzden engelliyorum kendimi. Mukayet oluyorum kendime. Aslında bu mukayet de etkileyici felsefik bi kelime ha. Kızım mızım olursa kazara, adını “mukayet” koyucam.
Sokaklarda gördüğüm bazı pastoral olmayan manzaraları münazaraya açmak istiyorum sizinle.
İnsanoğlunun bazı istenmeyen oğulları, ellerinde halatla köpek benzeri GDO’lu yarratıklar gezdirirler mesela. Gördünüz mü hiç? Ben gördüm. Güya köpeği gezintiye çıkardıklarını düşünüyorlar ama ben naçizane bir iki defa boşluktan bunları izledim ve aslında köpeklerin onları gezdirdiğini keşfettim. Yav köpek resmen elemanı o tarafa bu tarafa çekip götürüyor. Platon boşuna “her şey göründüğü gibi değildir” dememiş. Kral, herkesin ortasında dal ve John Benjamin Toshak dolaşıyor. Bunu söylemek lazım. Bizim Tayyip, köpeklerle ilgili bi toplantı moplantı olsaydı kesin bunu dile getirip “bu toplantıya daha da gelmem” derdi. Adamın köpeği değil kardeşim, köpeğin adamı vaziyeti var karşımızda. Bu tür tuzaklara karşı uyanık ve cin gibi olmalıyız. Köpek takmış adamın eline halatı, gezdiriyor işte çarşı bucak. Lütfen bu gibi can acıtıcı yanıltmaları toplumca fark edelim. Uyanık olalım.
Bu tiplerin hepsini bi kamyonet tutup arkasına doldurmak ve taşlı yollardan 50 km hızla ıssız bi eve götürüp Nuri Bilge Ceylan’ın “Kasaba”, “Mayıs Sıkıntısı” ve “Uzak” filmlerini izletip ortadan ikiye hatta üçe yardırmak istiyorum. Ancak o zaman geoitlikten kurtulup tam sevgi baloncuğu olucam.
Toplam okunma (6919) Bugün(1) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Ne Güzel Memleket [Memleketin Birinde] – Aziz Nesin Nisan 17, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Eğlence Mizah - Humor , add a comment
İki komşu memleket arasında bir ticaret anlaşması yapılacaktı. Bu maksatla komşu memleketlerin birinden bir ticaret heyeti öbür memlekete gelmişti. Misafir ticaret heyetinin başkanı kendi memleketini günü gününe rapor gönderiyordu. Aşağıda bu günlük raporların çevirisini bulacaksınız.
3 MART 19…
Hava alanında uçaktan indiğimiz zaman bizi gümrük memurlarından başka karşılayan olmadı. Memurlar bavullarımızı, valizlerimizi didik didik arayıp taramaya başladılar. Biz, bu hareketin protokola aykırı olduğunu, ticaret heyeti olduğumuzu, eşyalarımızı arıyamıyacaklarını söyledikse de, gümrük memurlarına anlatamadık. Belgelerimizi gösterdik, para etmedi, muayeneden soma iki saat kadar bekletildik.
Gelen giden olmadığı için ne yapacağımızı bilemiyorduk. Gece için kendimize bir otel aramaya karar verdiğimiz sırada bizi beşyüz kişiye yakın bir kalabalık karşılamaya geldi. Karşılayıcıların başında bulunan zat,
— Biz sizi deniz yolu ile geleceksiniz diye sabahtan beri iskelede bekliyorduk, dedi.
— Pek şakacısınız, diye cevap verdim.
Bu zatın bizim memlekete denizden yol olmadığını bilmemesine elbette imkân yoktu. Gümrük memurlarından şikâyet ettik. Pek nâzik şekilde özür diledi:
— Sizi, bizden sanmışlar. Bir kaçakçı çetesi geliyor diye ihbar olmuş da…
Sonra gülerek ekledi:
— Sizi yabancı yerine koymamışlar, bizden sayılırsınız.
— Teşekkür ederiz-Karşılayıcıların başında gelen zat,
— Sizi ancak beş, altı yüz kişiyle karşılayabildik, dedi.
«Neden bu kadar kalabalık?» diye sormama vakit bırakmadan,
— Çünkü, dedi, gazeteciler Amerika’dan gelen bir artisti karşılamaya gitmişler. Vekil bey de propaganda gezisinde, müsteşar bey açılış töreninde, Umum müdür de barajda. Vali, pazar’ı teftişe çıktı. Protokol müdürü garda Başbakanı uğurluyor. Mektupçu ile Hukuk işleri müdürünü bu sabah emekliye ayırdılar. Özel kalem müdürü, görülen lüzum üzerine izinli gönderildi. U. Müdür muavini sıhhî sebepten istifa etti. Kala kala bir ben kaldım. Onun için bu kadar az kişi geldik. Yoksa onbeş yirmi bin kişi ile sizi karşılardık.
— Zatıâliniz kimsiniz? diye sordum.
— Ben, Vekâletin müsteşar muavininin birinci şube müdür vekilinin sekreter yardımcısına vekâlet ediyorum. Eğer Vekâlet emrine alınmazsam, sıhhî sebepten istifa ettirihnezsem, mecburî izine gönderilmezsem, görülen lüzum üzerine işten çıkarılmazsam, vazifeden affedilmez-sem, şu dakikada bu işle meşgulüm.
Otomobillere binerken,
— Karşılama törenini denizde hazırlamıştık, dedi. Şimdi hep beraber sahile gidelim. Orada tören yapıldıktan sonra istirahat edersiniz.
Sahilde arabalardan indik. Kayıklara binerek açıkta duran yata çıktık. Yat> iskeleye yanaşamadığı için, biz kayıklarla yata yanaştık. Yat hareket edince, bizi bayraklarla donatılmış gemiler karşıladı. Sahilden kırk bir pare top atıldı.
Tekrar sahile geldik. Rıhtım üzerinde yirmi ile yirmi beş yaş arasındaki küçük kız çocukları (!) bize buketler verdiler. Üzerlerinde «Hoş geldiniz!» yazılı, meşe dalları ve çalı süpürgesi otlariyle süslü takların altından geçerken kurbanlar kesildi. Bandonun önünden geçerken fotoğraflar çekildi. Alkışlar arasında misafir kalacağımız otele geldik.
4 MART 19…
Otelde, gazetecilerin baskınına uğradık. Fotoğraflarımızı çektiler.
— Memleketimizi nasıl buldunuz? diye sordular. Biz de her gittiğimiz geri kalmış ülkede, her zaman,
her yerde olduğu gibi,
— Fevkalâde… Harikulade… Cennet gibi… Kalkınmalarınıza hayran olduk. Bizim için sizden alınacak pek çok dersler var… dedik.
Gazetecilerden biri bana,
— En çok hoşunuza giden ne oldu? diye sordu. Ben, nasıl cevap verilirse hoşlarına gideceğini önceden öğrendiğim için,
— Şiş kebaplarınızla, dolmalarınıza, bir de baklavanıza bayıldık, dedim.
Gazeteciler tam ayrılacağı sırada içlerinden biri,
— Siz ne oynuyorsunuz? diye sordu.
— Oyun sevmem, dedim. Yüzüme tuhaf tuhaf baktı.
— Ciddî söylüyorum, hayatımda hiç oyun oynamadım, dedim.
Bizim heyetteki arkadaşlardan birine döndü,
— Siz nerede oynuyorsunuz? dedi.
O da oynamadığını söyleyince, başka birine sordu,
— Maçta kimler oynayacak?
— Ne maçı? dedik.
—- Siz Magsonar futbol takımı değil misiniz? Hayatımda bu denli şakacı insanlar görmedim, içlerinden biri,
— Yok canım, bunlar futbolcu falan değil, dedi, bunlar Monako’dan gelen güreş takımı…
Başka bir gazeteci de,
— Yok yahu, dedi, görmüyor musunuz, heriflerin suratlarım, bunlar besbelli Honolulu’dan gelen operet artistleri…
Biz, gazetecilere ticaret heyeti olduğumuzu anlatınca,
— Öyleyse sabahtanberi ne diye bizi meşgul ediyorsunuz?… dediler.
Kendilerinden özür diledik.
5 MART 19…
Geceki ziyafet pek neşeli geçti. Ziyafet sofrasında bir zat ayağa kalkarak, iki memleket arasındaki kültür, ticaret, tarih, coğrafya, kozmografya, kimya ve hesap münasebetlerinden ve kader birliğinden bahsetti. Ve kadehini şerefimize kaldırdı. Bütün kadehler havaya kalktığı sırada, birdenbire elektrikler söndü. Kısa bir şaşkınlıktan sonra, herkes dışarı fırladı. Biz neye uğradığımızı şaşırmıştık.
— Kontak!… Kontak!… diye bağırıyorlardı. önce bize bu yapılanı, bu memleketin bir geleneği, şakası, sürprizi sandım.
Bir süre sonra elektrikler yandı. Nâzik bir zat,
— Çok affedersiniz, dedi. Biz elektrik kontak yaptı sanmıştık. Çünkü arasıra böyle kontak olur. Halbuki kontak değilmiş.
— Neymiş? diye sordum.
— Bu sefer sigorta atmış, dedi…
Tekrar yemeğe içmeğe başladık. Yine lâmbalar söndü. Bir kaçışma, koşuşmaca daha oldu. Karanlıkta yakaladığım birine,
— Kontak mı, yoksa sigorta mı attı? diye sordum.
— Değil, dedi, bu sefer, cereyan kesildi.
— Ne kadar sürer?
— Belli olmaz. Bazan uzun sürer ama, bazan da bir iki saat içinde onarnlar.
Bereket versin çok ihtiyatlı insanlar olduklarından hemen gaz lâmbaları geldi. Fakat lâmbaların gazı yoktu. Bu sefer, şamdaıüardaki mumları yakarlarken cereyan geldi.
6 MART 19…
Bu gece sabaha kadar sanat gösterisi yaptık. Şarkılar söylendi, sazlar çalındı, doğrusu pek güzel eğlendik.
11 MART 19…
Dün, müzeleri, anıtları gösterdiler. Bugün de yeni açılan fabrikaları dolaştırdılar. Yarın da şehri gezdirecekler. Henüz ticaret konuşmalarından lâf yok. Ayıp olur diye biz de bişey söylemiyoruz. Herhalde bir programlan vardır.
16 MART 19…
Buraya ticaret andlaşması için geldiğimizi hatırlatmamızın doğru olup olmadığına bir türlü karar veremiyorum. Bu hususta emirlerinizi beklerim. Dün gece sabaha kadar şerefimize muazzam bir ziyafet verildi. Bugün okulları gezdirecekler, akşama başka bir ziyafetteyiz.
19 MART 19…
Dün gece yarısından sonra yirmi altı otomobille Su-lukule denilen yere gittik. Sabaha kadar eğlendik. Size bu raporu uyku sersemi yazıyorum.
20 MART 19…
İlk günler bizi eğlencelerle, balolarla, ziyafetlerle, içkilerle iyice serseme çevirip öylece müzakere masasına oturtmak, kazıklamak istiyorlar, diye kuşkulanmıştım. Yanılmışım. Üç haftadır buradayız. Müzakerenin lâfını bile eden yok.
25 MART 19…
Bugün U. Müdüre andlaşmayı ne zaman yapacağımızı sordum. Şaşırarak,
— Ne andlaşması? dedi.
— Ticaret andlaşması, dedim.
Büsbütün şaşırınca, kendilerine açıkladım. O zaman,
— Yaaa, siz ticaret heyeti miydiniz? dedi, biz sizi başka bir memleketin yardım heyetiyle karıştırmışız.
Akşama yine şerefimize bir ziyafet var.
1 NİSAN 19…
Dün gece bizim heyetten üç kişi çok sarhoş oldu. Biz de zeybek, çiftetelli oynamasını öğrendik. Ziyafetlerde, hopluyor, zıplıyor, göbek atıyoruz. Ticaret meselesini bir kere daha hatırlattım.
— Kolay canım. Biz size palamut, tütün, pamuk, fındık satarız, siz de bize kahve satarsınız, dediler.
— Bizde kahve yok, yetişmez, dedik.
— Öyleyse buğday satın! dediler.
— Biz buğdayı altı ay önce sizden satın almıştık, dedik.
— Zararı yok, artanı bize satarsınız, dediler. Çok şakacı insanlar.
Ertesi gün gazetelerde resimlerimiz çıktı. Altında şöyle yazıyordu:
«Dost komşu memleketle ticaret andlaşması yapıldı. Yeniden 500 milyon dolarlık kredi açtılar. Zarurî ihtiyaçlarımızdan dudak boyası, zıpzıp, nalmıhı, sapan lâstiği gönderecekler.»
20 NİSAN 19…
Geri dönmemiz için yüksek emirlerinizi aldık. Fakat ticaret heyetimiz bu memleketin havasma o kadar alıştı ki, artık dönmemize imkân yoktur. Yiyoruz, içiyoruz, eğleniyoruz, oynuyoruz. Bu sebeple toptan uyrukluk değiştirerek bu güzel memlekette kalmak kararını verdiğimizi saygılarımızla arzederiz!
Ne Güzel Memleket [Memleketin Birinde] – Aziz Nesin
Toplam okunma (5356) Bugün(0) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Bir saz şairi olarak Aşık Veysel – Enver Gökçe
Makedonya akustik etnik müzik grubu Baklava, “Kalemar” adlı albümüyle cafrande.org’ta
İki alıntı bir öykü | “Ortasında cehennem olmayan kim var” Italo Calvino ve Vicdan
Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta
Aynur Doğan ve yeni albümü “Rewend/ Göçebe” (2010) cafrande.org’ta
12 bölümden oluşan BBC Siyasi Düşünce Tarihi’ni Cafrande.org’ta sesli dinleyin
Ve İnsan Otomobili Yarattı | Yürüyen Bant – İlya Ehrenburg
Başarılı bir besteci ve multi – enstrümantalist; Yann Tiersen ve eserleri