Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor, Medya Komed-ya - Media ,
Müziğe yoğunlaşayım, yazma işi kalsın askıda diyorum ama sömürenlerin oynadıkları güldürü bir türlü bırakmıyor yakamı.İnsan, bu ülkede mizahla uğraşanları kıskanmadan edemiyor. Bu ne bol malzeme arkadaş! Evet, doğru yerdesiniz!
Anafikir derdi olmayan girizgâh bir hikâye:
“Lisede en arka sıra öğrencilerinden biriydim. Dolayısıyla, tahmin edilen ayrıntılar bir tarafa, kopya çekmek ile ilgili önemli bir yöntem-tutum birikimi ve deneyiminin olduğu bir grubun içindeydim. Bu birikimi üniversite yıllarında değerlendirmek isteyen bir arkadaş, ‘Hababam Sınıfı’ndan fırlama bir yöntemle, teknik ekipmana da biraz masraf ederek, 6. senesinde, o zamana kadar geçtiği ders sayısının birkaç katı kadar ders geçip mezun olmuştu. Bütün bölüm hocaları “Bak işte çalışınca oluyor demek ki” kıvamındaki sevimli serzenişleriyle bir kutsama operasyonuna giriştiler. Hemen bir önceki yılın ‘beş para etmezi’ şimdi badem gözlü olmuştu.
Sonraları, bu ‘tehlikeli’ işin lafı bile geçmezken, ‘sevgiliye kıyak’ muhabbetine, ekipmanı son model hale getirip, üniversite sınavında barajı aşamayan hatuna güzel bir puan aldırmıştı. Bu da jübilesi oldu. Bütün sorular doğru yapılabilecekken epeyce bir yanlış işaretleme yapılıp dikkat çekilmemişti.”
Onlar ‘CümbürCemaat’ çalışanlar!
Peki bu cemaatçiler neden salak böyle? Ya bu KPSS’deki muhabbet işte! Yahu arkadaş, hepsini doğru yapıp niye dikkatleri üzerine çekiyorsun! Tamam cevap anahtarını aldın. E, hakkın da! Cemaatin kadim bir üyesisin sonuçta! Şimdilerde devlet sensin! Peki hatasız kul olur mu be gözüm? Hadi sen yaptın diyelim yapacağını, pardon soruları; eşin, kardeşin yapmasın bari hepsini! Ama yoook, anca kanca beraber!
Mola: Muhtemel Savunma Örneği
Çok çalıştık… Valla… 24 saat hiç durmadan çalıştık.
Hem de beraber çalıştık…
CümbürCemaat çalıştık. Aaa bak inanmıyor!
Bizim zekalar da aynı zaten, sınavdan birgün önce de aynı şeyleri yedik, aynı saatte yattık ki psikolojimiz de aynı olsun!
E tabi böyle olunca aynı puanları almamız doğal!
Aile boyu kerizler birinci oldu!
Zehir gibi beyinler tüm sosyalliklerini bırakıp, önemli bir psikolojik tahribata uğramayı da göze alarak, çaresizliğin sinir bozucu edilgenliğinde KPSS’ye hazırlandılar. 800 bin kişi…
500* kişi Eğitim Bilimlerini ‘tam’ yapmış. Hepsinin fotoğrafları, puanları, birinciliği paylaştıkları eşleri, kardeşleri, filan dönüyor internette. Tabi bunlar kerizleri! Bir de yukarıda anlattığımız basit hassasiyeti gösterip, şüphe çekmeyecek miktarda yanlış işaretleyenler ya da boş bırakanlar vardır. Gerçi boşlar da yanlış sayılıyormuş bu sene galiba! Neyse canım çıkar ortaya, PKK yapmıştır!
Bu sülalecek 1.cilik hikayesine, olabilme ihtimali üzerinden ihtiyatlı yaklaşmak da moda olabilir dikkat! Cemaatçiler sever kuantumu!
Oy badem bıyıgını yidiim gel bakim sen yamacıma!
Ellere yüzlere bulaştırılan bu ‘servis organizasyonu’nun mağdurları internette epeyce hareketliler! Tabi haberlerin altına “Allah belalarını versin” kıvamındaki yorumlar yazmakla bu belanın biteceği yok! Bu bela döner dolaşır, atamada gelir bulur ya da ‘diyelim ki atanılan’ yerde! Adayın ‘The İmam’lık düzeyi önem kazanır giderek. Atandıktan sonra da bıyıkların bademliliği, yani cemaat devletine ya da devlet cemaatine yapacağın hizmetler -siz düzenbazlıklar, kandırmacalar diye okuyun- kaderini belirler. Sustukça yalnızlaşılır, sonra da daha da fazla susulur, erimek kaçınılmaz olabilir.
Bu haber, Zaman ve Yeni Şafak için haber değeri taşımıyor
Burjuva medya çok sevdi bu ‘KPSS sansasyonu’nu. Zaman ile Yeni Şafak’a sevdiremedik bir türlü bu tip haberleri. Onlar da olayın Ergenekon’la bağını çıkarırlar yakında, Taraf da belgecilik işine bakar, olur biter!
Jet Atamatör: Nimet Çubukçu
MEB, muhtemelen ‘jet’ bir atama süreci işletip her zamanki gibi unutturmaya çalışacak olanı-biteni. Atamalar başlayınca geri dönüşsüz bir durum ortaya çıkıyor gibi düşünüyor herkes, anlam veremiyorum. Yine de mağdurlarda tepki var, en önemlisi öfke var. Bir miktar hareket de var. Muhtemelen onbinlerce dilekçe birikmiştir ÖSYM’nin “Lan çalışmıyorsunuz, sonra böyle işlerle uğraşıyorsunuz” gevşekliğindeki memurlarının odalarında. Şaşkınlıktan sıyrılıp, “Benim kağıdı bir daha okusanız” ricasından ziyade -ya da ‘ricasının yanı sıra’- birlikte hareket edilebilirse, oldukça yeni bir mücadele alanı açılabilir, önemli kazanımlar elde edilebilir.
Yalandan bir adli soruşturma falan da başlatıldı bilindiği üzere. Biraz daha sıkışırlarsa, kendi içlerinden birilerini de kurban edebilirler ama yetmez, bu çürümüşlük baştan aşağı günyüzüyle buluşmalı!
KPSS’ye de, usulüne de!
Günlerdir ‘emek düşmanlığı’, ‘kayırmacılık’, ‘skandal’ ekseninde tartışılanların değerliliği ve gerekliliği bir tarafa, sınavın kendisinin zaten çok komik birşey olduğu bilgisi elimizden gidiyor gibi. Yani sorun, ‘KPSS’nin ‘usulüne uygun yapılmaması’ymış gibi bir kılığa bürün(dürül)üyor.
Evet, bu zamana kadar usulüne uydurup yapıyorlardı bu işi, şimdi biraz ayarı kaçtı. Önümüzdeki sene ya da sınav tekrar edilirse yeniden verirler ayarı. ‘Milletvekili abisinin damadı’ (!) kontenjanından, atama taban puanının yarısına atananları biliyoruz. Bu ar damarı çatlamışlığın ardındaki tiksinilesi cesaretin sözcüklerini, Gençlik Muhalefeti üyeleri FEM dershanesinin önünde eylem yaparken işitiyorlar: “Devlet de arkamızda, polis de size ne!”
Açıkça ifade etmekte ziyan yok, zaten herkes de biliyor; Devletin eğitim ve sınav kurumları, “Özel sektörde iliğime kadar sömürülmektense, kamu personeli olurum en azından maaşımı alabilirim” rüyasındaki gençlerle taşak geçiyor!
KPSSzedeler…
“Bu kadar da olmaz” denilen bu olayın şaşkın mağdurlarının, sınavın tekrarı, iptali, yeniden okunması gibi taleplerinin yetersizliği, susmalarının da kabul edilemezliği apaçık duruyor.
Güvenceli iş isteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü para!
KPSS, çalışabilecek durumda olan insanların istihdam edilememesini meşrulaştıran bir sınav sistemi. Yani 140 bin öğretmen açığı varken yalnızca 30 bin öğretmen atayabilmenin en bilindik yöntemi.
Bir tarafında da diken üzerinde çalışmak var. Yani ücretli ve sözleşmeli kılıflı ‘güvencesizleştirme’ ve ‘üç kuruşa çalıştırma’ kategorileri… Üstüne üstlük dershanesi, test kitabı, sınav parası derken yeni bir sektör de yükselmeye başladı çarkların arasından; KPSS
Yani her tarafı pisliğe bulanmış bir sınav ve sistemiyle karşı karşıyayız. Tam da komikliği iyice ayyuka çıkmışken yakayı bırakmamalı!
“Bir pislik te bizden” inceliğinde eğri oturup, “Sıçayım KPSS’ne de usulüne de” deyip doğru konuşmak, güvenceli iş talebini kovalamak, şu bunaltıcı akşamlarda rahat uyuma fırsatı yaratabilir.
Serdar Türkmen
26 Ağustos 2010
Mersin
*ÖSYM altyapısına giren “Kopya skandalı” rumuzlu hacker “Tüm adayların sonuçları önümdeydi. 1200 kişi 98 üstü almış. Bunlar önceki sınavda 40 puanı bile aşamamıştı” diye konuştu.
Vatan gazetesine konuşan KPSS’de kopya skandalı iddialarını ortaya çıkaran hacker, “Tüm adayların sonuçları önüm-deydi. 1200 kişi 98 ve üstü puan almış. Bu kişiler önceki sınavda 40 puanı bile aşamamıştı” dedi.
Habere göre, ÖSYM’nin veri tabanına ulaşıp, adaylarla ilgili sonuçlardaki çarpıklıkları internette paylaşan ismini vermek istemeyen ‘Kopya Skandalı’ ve ‘Leonardo’ kod isimli iki kişi, önceki gün ulaştıkları tüm belgeleri savcılığa ulaştırdı. Bu kişilerden Kopya Skandalı, şunları söyledi:
“Sonuçların açıklandığı gece ÖSYM’nin sitesine girdim. Sitede aday işlemleri sistemi olan ais.osym. gov.tr bölümünde aspx.net açığı olduğunu gördüm ve hackledim. Bu bir tür form açığıdır. Sisteme girdim ve tüm adayların sonucu önümdeydi. İlk 2600 TC kimlik numarasına baktım. 350 kişi eğitim bilimlerinden tam net yapmıştı onu fark ettim. Artı 2600 kişi 95 ve üstü puan almış. 1200 kişi de 98 ve üzeri puan almış. Bu 1200 kişi önceki sınavda 40 puanı aşamamış bunu görünce şok oldum. Hemen araştırmaya başladım. Eğitim bilimlerini eksiksiz yapan 350 kişinin isimlerini araştırdım. 228′i özel dershanelerde ve okullarda çalışan öğretmenler çıktı.
“Eğitim Bilimleri testi, optik form tarayıcıya girmeden hesaplandı”
Ayrıca toplam 10 çift çıktı. Günlerce uğraştım. Diğer kişilerin facebook profillerine de baktım. 120 tam net yapan 22 nişanlı çift buldum. 95 ve üzeri alan 2600 kişi incelensin. Bence tam net yapanların optik formlarıyla bile oynanmadı. Eğitim Bilimleri testi, o optik form tarayıcıya girmeden hesaplandı. Bu işi Ankara’da yaşayan Leonardo dediğimiz bir arkadaşımla yaptım. Savcılığa gittik. Belgeleri verdik. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunup, elimdeki 2600 TC kimlik numarasını ve tam puan alan 350 kişiden 228 kişinin dershane ve özel okullarda öğretmen olduğunu kanıtlayan araştırma sonuçlarımı ilettim. Başsavcı ilgileneceğini söyledi. Bizler için ise herhangi bir soruşturma açılmadı.
<
Toplam okunma (11813) Bugün(2) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media ,
18 Ağustos 2010 tarihlinde Taraf Gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı köşesinde yönetmen Sırrı Süreyya Önder’in, referandumda “evet” oyu kullanacağını yazarak ” Süreyya Önder’in de EVET demesi kesin” dedi. Sonrasında bir açıklama yapan Süreyya Önder, referanduma “evet” demeyeceğini, “boykot” edeceğini açıkladı; “Taraf gazetesi yazarlarından Rasim Ozan Kütahyalı, benim referandum oylamasında “kesin evet” diyeceğim şeklinde, haddini de cüretini de aşan bir paragraf yazmış. Mültefit bir tonla karışık irade hırsızlığı yapmıştır” dedi.
23 Ağustos 2010 tarihli Taraf gazetesi, manşetinde Melih Altınok’un BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’la yaptığı röportaja yer vererek, manşet başlığı olarak “Başbakan’dan bir söz bekliyoruz” ifadesini kullandı. Gün içinde haberi yalanlayan BDP Genel Merkezi Taraf’ın, bu sözlerin çarpıtılarak verilmesinin maksatlı ve maniple amaçlı olduğunu belirtti.
Sırrı Süreyya Önder’in söz konusu köşe yazısıyla ilgili açıklaması: “BDP ile dayanışma halindeyim yaygın, kolektif sosyalist iradeden ayrı davranmayacağım”
Şunu açıkça söylemek istiyorum: Bir kere, ben bu referandumun tasarlanış ve sunuluşuna esastan itiraz ediyorum. Yedi yıllık AKP iktidarında halkın karşısına bir “anayasa değişikliği” imkanıyla ilk defa (ve tek defa) çıkılıp da, ülkenin temel meselelerinin hepsine teğet geçilmesini ve “halktan bir kez daha icazet alma” görüntüsü yaratılan bu evet/hayır ikilemi mantığını reddediyorum.
Siyasi partiler ve seçim kanununu değiştirmeyen, dokunulmazlık konusunda verdiği sözleri unutan, gerek kendi parti işleyişinde gerekse ülke içi sorunların halledilişinde hiçbir şekilde “demokratik mekanizmaları” işletmeyen iktidar partisi, bir yanıyla açılımdan bahsederken, diğer yandan en son Hrant Dink’in katline yaptığı açıklamada olduğu gibi, milliyetçi ve kabul edilemez argümanları elden bırakmamaktadır.
AKP’nin en yetkili temsilcileri, verilecek “evet” oylarının yüzde 99′unu kendilerine verilmiş oylar olarak mütalaa etmektedir.
Yöntemsel olarak bu platforma çekilen, egemenler arasındaki bir dalaşmaya “evet” oyu vererek taraf olmam mümkün değildir.
Türkiye’nin emekçileri ve yoksullarının temel sorunları bu anayasa paketi içinde yoktur. Ayrıca, hükümetin bu referandum sonrasında temel insan haklarını genişletmeye yönelik bir çaba içinde olacağına dair en ufak bir emare de yoktur. Yoksullukla beraber Türkiye’nin ikinci temel meselesi olan Kürt sorununda AKP’nin ne kadar zalimane, bütün bir halkı tanımayan, onları ancak “AKP’lileşirse” dikkate alacağını ima eden bir politika takip ettiği de herkesin malumudur.
Halkın göstermelik iradesini bile yok sayarak, Anayasa Mahkemesi tarafından dizayn edilen bu referandum paketine katılarak meşruluk kazandırmam söz konusu olamaz. Şimdilik, BDP’nin bu süreçte ortaya koyduğu iradeyle dayanışma halinde olduğumun ve yaygın, kolektif sosyalist iradeden ayrı davranmayacağımın bütün kamuoyu tarafından bilinmesini isterim.”
Taraf’ın haberiyle ilgili BDP’nin açıklaması: “Taraf Gazetesi’nde bu sözlerin çarpıtılmış olması maksatlıdır, maniple amaçlıdır”
‘Başbakandan bir söz bekliyoruz’ manşetiyle yer alan haberde Eş Genel Başkanımız Sayın Selahattin Demirtaş’ın ‘Başbakan’ın söz vermesi halinde boykottan vazgeçeriz’ dediği ileri sürülmüştür. Haberin içeriği ne yazık ki çarpıtılmıştır. Sayın Eş Genel Başkanımız, gerek habere konu Diyarbakır’daki basın toplantısında, gerekse de toplantının hemen ardından Taraf’a verdiği demeçte böyle bir ifade kullanmamıştır. Eş Genel Başkanımız, BDP’nin şartlarını açıklamış, “Başbakan’ın ne söylediği değil, ne yaptığı önemlidir. Söz değil icraat bekliyoruz” ifadesini kullanmıştır. Bu bağlamda Başbakan’ın sözlerinin kıymeti harbiyesinin olmayacağını belirten Demirtaş, Hükümetten somut adım beklediklerinin altını çizmiştir. Taraf Gazetesi’nde bu sözlerin çarpıtılmış olması maksatlıdır, maniple amaçlıdır. BDP’nin şartları ortadadır, boykot tavrında bir değişiklik yoktur” denildi.
Geçtiğimiz haftalarda da Taraf’ın Demokratik Toplum Kongresi’ne (DTK) ilişkin haberinde, BDP içindeki ılımlı kanadın referandumda “evet” denmesinden yana olduğu şeklindeki haberini yalanlamıştı.
Akp’nin gayri resmi gazetesi gibi çalışan ve Türkiye medyasının iyi polisini oynayan Taraf’ın Kürt gazetelerinin kapatılma sürecine denk gelen(!) çıkışı, yayın yaptığı ilk iki bucuk yıllık dönemde Kürt gazete ve dergilerinin tam 73 kez kapatılması, uzun süre Batıda 1 tl’ye satılırken Doğu’da 25 kuruşa satılması, sık sık bölge haberlerine yer vererek ulaştığı okuyucu larüzerinden Kürtlere yönelik çeşitli liberal manüpülasyonlarda bulunmasıyla dikkat çekiyor.
<
Toplam okunma (423) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media ,
“ALO?”
“Buyrun”
“Ec’anım TRT’den arıyoruz biz.”
“Buyrun?”
“Ramazan akşamları iftar
saatinde yayınlanmak üzere beşer
dakikalık spot programlar çekiyoruz.
Acaba sizinle de bir ramazan
programı çekebilir miyiz?”
“…”
“Ec’anım?!”
“Dalga mı geçiyorsunuz?”
“Yoo… Son derece ciddiyiz.”
“Şaka filan mı bu?”
“Yo, gerçekten değil.”
“…”
“…”
Karşılıklı kahkahalar arasında randevulaşma…
MUHTEŞEM RAMAZAN YORUMLARIM
TRT’ci arkadaşlar hakikaten geldi. Ben hakikaten ramazan programı “çekindim”. Bu olay hakikaten oldu yani. Bakalım, yayınlayacaklar mı? Ramazan programlarının aranan yüzü olacak mıyım? Meraktayım, çünkü:
Başlangıç olarak “Ramazan’ın güzellikleri” başlığında “gece hayatı” olayına dikkat çektim. Dindar Sünnilerin, malum, pek gece hayatı yok. Bence ramazan sayesinde “meşru bir gece hayatı” söz konusu oluyor. Örneğin teravih namazına gidilecek bahanesiyle geceleri halı saha maçı yapmak, sevgiliyle buluşmak söz konusu olabildiği gibi geceleri ailecek bir şeyler yapma coşkusu alıyor yürüyor. Sahurda yutulan köftelerin yarattığı hazımsızlık sonucu sabaha karşı mecburen romantizm yaşayan çiftler de olabilir, bilemem.
RAMAZAN VE ZENGİN SEVGİSİ
Ramazan çadırları meselesini de gündeme getirdim. Malum, belediyelerin büyük bir âlicenaplık göstererek düzenlediği iftarların her akşam kimin tarafında verildiği kör gözüm parmağına şekilde çadır kapısında ilan ediliyor. Kimin ekmeğini yediğinizi iyice bellemeden kimseye lokma yok! Böylece iftarı veren firmayla ya da zengin şahısla yoksul insanlar arasında bir sevgi, şefkat, merhamet bağı oluşuyor. Yani örneğin iftarını açmaya gelen yoksul kişi kapıda kendisini sigortasız çalıştıran patronunun adını görünce ister istemez içinde bir sevgi filizleniyor, pamuk gibi oluveriyor. Bilmiyorum bunu ramazanın mı, kapitalizmin mi güzellikleri arasında saymak lazım.
PEYGAMBER REKLAMA GİRER Mİ?
TRT’ci arkadaşlar gittikten sonra aklıma gelenler de oldu. İzleyiciden yoğun istek gelip de devam filmi çekilirse şunları da söyleyeyim diyorum:
“Her şey dahil” ramazan paketlerinin orta sınıfın marketlerine girmesi yeni değil. Duygu mıncıklaması reklamlarındaki “Şeker Bayramı” ihtiyarlarının icadı üzerinden de epey süre geçti. Reklam cıngılında yoğun ramazan davulu kullanımı da pek yeni değil. Ama sanırım görece daha yeni olan şey, mahya ile reklam sloganı yazımı. Öyle ya da böyle buyıl reklamcılar pazarlama stratejilerini mahyaya bağladılar. “Kapitalizmin mahyazasyonu” bu yıl revaçta. Vaktiyle Che Guevara reklamcılar tarafından nasıl ele geçirildiyse günün birinde belki Hz. Muhammed de… Olur yani. Reklamcılarda bu azim, lafa hep “Peygamberimiz de tüccardı” diye başlayan egemen İslam yorumunda bu kapitalizm sevgisi oldukça…
İSLAM ÂLEMİ İÇİN SINIF ÇATIŞMASI VAKTİ!
Büyük ve lüks bir otelin terası. Yıl boyunca valsler ve bossanova’lar görmüş teras, aniden mütedeyyin bir müzik kanalı tarafından ele geçirilmiş gibi ilahilerle çınlıyor. Masalar hazırlanmış. Muhtemelen kendileri de niyetli olan, beti benzi atmış garsonlar masalara bin bir çeşit yemek taşıyor. Başörtülü başörtüsüz hanımlar karışık bir biçimde oturmuşlar. Nefis bir toplumsal barış kompozisyonu! Masalardakiler bu sıcakta bütün gün susuz kalmış insanlara göre fazla kanlı canlı görünüyor fakat garsonlar ha düştü ha düşecek. Nihayet terasta ezan(!) başlıyor. Hanımlar ve beyler onca yemeğin arasında alçak gönüllü bir zeytine davranarak, alçakgönüllü hayatları olan birer Müslümanmışçasına, alçakgönüllü bir şekilde oruçlarını açıyorlar. Garsonlar beş dakikalığına ortadan kayboluyor, doğal olarak onlar da oruç açacak. Hanımefendiler ve beyefendilerde aniden kesbeden bir asabiyet:
“Şu nerede kaldı?”
“Ama canım baştan getirip koymanız lazımdı bilmem neyi!”
Oruç da günah olur mu?
Ne diyecektim? Ha! TRT’cilere dedim ki “Oruç tutmak nefsine hâkim olmaksa, tokun açın halinden anlamasıysa mesele, ben de epey oruçlu sayılırım.”
Yani bana sorarsanız “sınıf çatışmasını” bilen herkes kafadan birkaç gün, sınıf çatışmasında açların tarafında olan herkes tüm ramazan boyunca oruç tutmuş sayılır. Bence öyle!
Şu anda televizyonda İhlas Grubu’na ait “Aqua falanca” otelinde “Her şey dahil”, “ısıtılmış deniz suyu” havuzlarında geçirilecek dört günlük ramazan programı anlatılıyor. İnşaatlarda susuz oruç tutanlar bir damla suyun hayalini kurarken… Bilmiyorum herkes aynı sevaba mı giriyor oruç tutunca? Yoksa beş yıldızlı orucun da günah sayılabildiği bir kat var mı yukarıda?
Not: Birkaç kişiye sordum, bu “şehr-i” meselesini pek bilen yok. Arapça’da “şehr”ay demektir. Yani niye “Hoş geldin ramazan ayı” denmiyor anlamadım, ama durum bu.
Habertürk
16 Ağustos 2010 Pazartesi
<
Toplam okunma (1187) Bugün(8) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Medya Komed-ya - Media ,
Sabah Gazetesi yazarı Sevilay Yükselir geçtiğimiz aylarda yazdığı ve sitemizden yayınladığımız “Sen koca bir yalancısın İlyas Salman!” başlıklı ses getiren yazısından sonra 23.07.2010 tarihli köşe yazısında ise bu kez Kürt meselesi üzerinden rant kapıları kıran Mahsun Kırmızıgül’ün ipliğini pazara çıkardı. 1999 yılında Ahmet Kaya’nın ödül almak için gidip canını zor kurtardığı Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninden sonra bu meseleden kendine malzeme çıkaran ve kendini Kürt olarak pazarlayan Kırmızıgül’ün o gecenin montajsız video kayıtlarından ne yaptığını anlattığı o yazı:
Ellerin kırılsın Mahsun Kırmızıgül!
Ahmet Kaya, Serdar Ortaç olayındaki şok bir ismi açıkladı
Nereden geldik, nasıl geldik bilmiyorum ama bir ara konu Ahmet Kaya‘ya ve lince maruz kaldığı Magazin Gazetecileri Derneği’nin düzenlediği o meşhur geceye geldi. Başladık tabii sorgulamaya… “Kim ne yaptı? Nasıl tepki gösterdi?” falan diye. Aramızda geceye tek tanıklık eden tek gazeteci Reha Muhtar‘dı. Hatırlarsanız o dönem Show TV Haber’in başındaydı. Reytingleri olay yaratıyordu. Ayrıca o gecede, ödüle layık görülen “En iyilerden” biri de Reha’ydı. Ve maalesef linç girişimini başlatanlar arasında onun da adı geçiyordu. Epeyce dolmuş demek ki bu söylenenlere… Onun için uzun uzun anlatma ihtiyacı hissetti bizlere o gecede yaşananları. Sonra da, “Büyük haksızlık yapıldı bana!” dedi ve “Keşke o kaseti bulsak da izlesek ve siz de benim gerçekten ne yaptığımı görseydiniz!” diye ekledi.
Biz tam, “Tamam… Olur” falan derken Rasim salona gitti ve elinde bir DVD ile geri döndü! Ve “Hadi izleyelim” dedi. Yok yok adamda! Tam teşekküllü mübarek! Meğer o gecenin ham görüntüleri varmış elinde. Hiçbirimiz itiraz etmedik tabii… Geçtik televizyonun başına. Ve an be an, kare kare başladık hep beraber Ahmet Kaya’ya yapılan o alçakça saldırıların montajsız görüntülerini izlemeye.
Bir yandan izliyoruz bir yandan da şok üzerine şok yaşıyoruz. Tamam bugün gibi aklımda o gecenin görüntüleri ama hiç bu kadar detaylı olanı izlememiştim. Bir anda haysiyet celladı kesilen Serdar Ortaç’ın “Bu devirde kimse hükümdar değil, padişah değil” şarkısını söylerken Ahmet Kaya’nın oturduğu masaya dönüp, “Bu ülkeyi kimseye böldürtmeyiz! Teröre yem etmeyiz!” sözleri ile ne haltlar karıştırdığını biliyorduk ama onun buram buram provokasyon kokan şarkısını kimlerin ayakta alkışladığını bilmiyorduk mesela!
Kimler kimler… Saymakla bitmez ama biri vardı ki ben onu görünce beynimden vurulmuşa döndüm! Nutkum tutuldu sayın okurlar adeta! Sadece ben değildim tabii bu korkunç şaşkınlığı yaşayan. Nagehan Alçı dayanamayıp, “Olamaz ya! Bu Mahsun değil mi? Güneşi Gördüm diyen Mahsun! Ne yapıyor böyle?” diyerek ansızın fırladı ayağa…
İnanamadık. Defalarca Mahsun’un ayakta Serdar Ortaç’ı alkışlayan o sahnesini izledik.
Sonra işadamı Erdal Acar‘ı gördük. Konuşmasını bitirdikten sonra protestolar arasında masasına doğru giderken Ahmet Kaya’yı durduruyor birden… Bir yandan bir şeyler söylüyor rahmetliye, diğer yandan da işaret parmağını sallıyor tehdit eder gibi! Küfür mü ediyor, “Bunun hesabını vereceksin mi?” diyor anlayamadık. Ama buna rağmen Ahmet Kaya gülüyor Erdal Acar’a. Hatta sarılıp omzunu okşuyor babacan bir tavırla! Sonra kısa ve küt saçlı bir kadın var görüntülerde. Tanıyamadık. Bas bas bağırıyor! Durmadan küfrediyor ve hakaret ediyor; “Atın bu vatan hainini dışarı!” diye. Bir başka kadın ise, Ahmet Kaya’ya dönüp; “Sünnetsiz pezevenkkkk!!!” diyor!
Ben tanıyamadım o kadını ama Rasim, magazin gazetecisi Şenay Düdek olduğunu söylüyor. Tunca Yönder denen bir şahıs var ortamda. Dizi yönetmenimiymiş neymiş… Provokasyonun elebaşlarından. Savaş meydanındaymış gibi sloganlar atıyor. Hakaretler yağdırıyor. Sonra bir başka adam. Esmer, bıyıklı filan. Ahmet Kaya masada otururken eşi Gülten Kaya‘yla oraya yönelip saldırmak istiyor ama bizim aslan parçası Savaş Ay araya girip püskürtüyor olası saldırıyı. Zaten Ahmet Kaya’ya ve eşi Güten Kaya’ya zarar gelmesin diye diplerinden ayrılmayanlardan tek gazeteci Savaş Ay! Diğeri de Mehmet Aslantuğ. Helal olsun! Durmadan insanları yatıştırmaya gayret ediyorlar salonda. Neyse. O gecede insafsızlık yaptığı için yazılıp çizilmesi gereken onlarca adam var ama ben haklı olarak en çok Mahsun Kırmızıgül’e takıldım. Ne diyecek çok merak ediyorum. “Ellerim kırılsaydı keşke!” falan mı diyecek acaba?
Yoksa, “Dün dündür, bugün bugündür” mü? İyi ama o zaman dönüp sormazları mı bu adama? “Son dönemde özellikle Kürt Meselesinden esinlenerek daha doğrusu beslenerek çektiğin gişe hasılatları kıran o muhteşem filmlerinin hesabını nasıl vereceksin?” diye… Demezler mi; “Eyyy Mahsun… O gece o linç yaşanırken senin Serdar Ortaç’ı alkışlamak yerine Ahmet Kaya’nın yanında durman lazımdı. Durabilseydin. Korkaklık yapmayıp, bugünkü gibi, ‘Kürdüm ulan bende!’ diyebilseydin, Ahmet Baba’ya kalkan olabilseydin, belki de o hâlâ aramızda yaşıyor olacaktı. İki kere özür borçlusun sen şimdi. Biri, korkaklık yaptığın için! Diğeri de Ahmet Kaya’nın canıyla ödediği bedelin üzerinden bugün gişe rekorları kırarak cukkanı doldurduğun için!”
Sevilay Yükselir
Sabah Gazetesi
23 Temmuz 2010
<
Toplam okunma (9117) Bugün(1) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media ,
Kürt sorunu meselesi üzerine TV’de ‘Öcalan’ı asalım bu iş hemen biter’ diyen Taraf gazetesi yazarı Önder Aytaç, çark etti… Günlük gazetesi ve özelikle Veysi Sarısözen’in ısrarla olayı köşe yazılarıyla gündemde tutması, Aytaç’ın bu tavrının gazetecilik etiğine uymadığını belirtmesi ve Taraf’ın “demokrat” geçinen yazarlarına yüklenmesi sonrasında Polis Akademisi ve Güvenlik Bilimleri Enstitüsü’nde öğretim üyesi olan Önder Aytaç, kovulmak zorunda kaldı.
Dün Hürriyet’e verdiği demeçte ‘Öcalan’ı asalım’ sözlerinden fena halde çark eden Aytaç, Öcalan’ı asmak bir yana O’nu korumak için o sözleri söylediğini, bir kaos planını önlediğini söylüyor. Aldığı tehditler nedeniyle ailesini yurtdışına gönderdiğini, şoförüne bile silah verdiğini ve 3-4 polis korumasıyla gezmek zorunda kaldığını belirtiyor. Hem röportaj anlatıkları hem de röportajın polisler eşliğinde üç farklı yerde yapılması, sorunu ölümle çözemeye(!) davet eden yazarın söz konusu olan kendi yaşamı olunca fikirlerinin nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor.
Pes! Son yazı! – Veysi Sarısözen
Bütün samimiyetimle itiraf edeyim ki, Taraf Gazetesi’nin Doç.Önder Aytaç’ın Öcalan’a karşı sarfettiği sözlerle ilgili eleştirilerimiz karşısında, bir yolunu bulup, Kürt kamuoyunu tatmin edecek bir tutum alacaklarına inanıyordum.
Polis teşkilatı içinde, kimileriyle kıyaslandığında ‘demokrat’ olduklarını tartışmaya bile gerek duymadığım bilinen yazarlar, ‘amacımızı aşan bir şekilde bu utanç verici ‘idam’ söylemine katıldık’ diyerek Kürt kamuoyu karşısında bir çift özür sözü ederler diye de düşündüm.
Bunlar olmayınca, hiç değilse kimisini yakından tanıdığım ve demokratlıklarından kuşku duymadığım yazarlar, Halil Berktay ve Suzan Samancı’nın yaptığı gibi, bu duruma itiraz ederler sandım.
Bunların hiç biri olmadı.
Gazete ve onun yazarları büyük bir sessizliğe gömüldü.
Ben bu konuda ilk yazıyı 27 Haziran’da yazdım. Bugün 4 Temmuz.
Çok değer verdiğim yazarlar, Dünya futbol kupası hakkında yazdılar. Bu konuda yazmadılar.
Nasıl olur?
Futbol Kupası maçlarının oynandığı Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ırkçı rejim yıkılmadan önce, Mandela hapisteyken, Güney Afrika’nın ‘liberal, demokrat ve sol’ yazarlarının yazdığı bir gazetede, Güney Afrika’da silahlı eylemler sürüyor diye, bu gazetenin yazarlarından biri ‘Madem Mandela elinizde, alacaksınız karşınıza, dersiniz ki, ‘eğer Güney Afrika’da bir ay içerisinde bir yaprak kımıldarsa, bu terörü bitirmezsen, seni idam ederim, seni asarım’. Bakın bakalım bu olayların hepsi bitmiyor mu! Bitmiyor mu! O zaman alır asarsınız, öldürürsünüz. O zaman geleceği kurtarabilirsiniz’ diye konuşsaydı, ne olurdu?
Lütfen söyleyin ne olurdu?
Bir an ırkçı rejim koşullarında ‘alkışlandıklarını’ düşünelim.
Ama ırkçı rejim yıkılıp gittikten sonra, bu gazetenin yazarları utançlarından toplum içine çıkamazlardı. Dünya Kupası maçlarına seyirci olarak gidemezlerdi.
Yapmayın!
Sessizliğinizin nedenlerini bilmiyorum. Kafa yoruyorum. Yanıt bulamıyorum.
Bu her hangi bir tartışma değil. Uzun zamandır bu gazetede Taraf Gazetesinin çizgisi, ister haklı bulun, ister haksız bulun eleştiriliyor. Bu eleştirilerin özü, Taraf Gazetesinin Kürt hareketini Türkiyeli aydın çevrelerden izole etmeye dönük çizgisinin Kürt sorununda çözümü engelleyici bir rol oynadığı düşüncesidir.
Bu temeldeki eleştirilere yanıt vermek size kalmış bir şeydir.
Ama bu iş başka…
Burada bir ‘çizgi’ eleştirilmiyor. Bir suçtan söz ediliyor.
Burada ‘suç’ olan ‘idam etme, öldürme çağrısı’ karşısında sizden Kürt kamuoyunu tatmin edecek bir açıklama bekleniyor. Hem yazarınızdan, hem sizlerden böyle bir açıklama beklenmesi ciddiye almak zorunda olduğunuz bir durumdur.
(…) ‘Savaş bitsin’ diye yazı yazan sizler, Öcalan’ın ‘idam edilmesi, öldürülmesi’ tehdidiyle bu savaşın duracağına inanıyor musunuz?
5.Temmuz 2010 Günlük gazetesi
Bu sırada kendi yazarına bir söz bile etmeyen Ahmet Altan, MHP Lideri Devlet Bahçeli’ye köşesinden söyle sesleniyordu:
İş çığırından çıkmaya başladı.
Meclis kürsüsünde cellât pazarlıkları yapıyorlar.
MHP Başkanı, siyaseti iyice seviyesizleştirerek “hadi Apo’yu asalım, ben varım” diye bağırıyor.
Koskoca Kürt sorununa çözüm diye bulduğu şeye bak.
İdam sehpasını kuracak.
Buna da siyaset deniyor bu ülkede.
Yıl 2010, biz hâlâ “öldürmek çözüm değildir” diye yazı yazmak zorunda kalıyoruz.
Şeyh Sait’i astılar, ne oldu, Kürt meselesi mi çözüldü?
Ta Osmanlı’dan bu yana Türkiye çok idam sehpası kurdu, bugüne dek öldürerek, asarak bir tek sorunu çözemedi, çözemez.
MHP Başkanı ve onun gibi düşünenler, “Kürt meselesi” dendiğinde ne anlıyorlar çok merak ediyorum.
Sanırım, sadece sonucu görüyorlar.
Onlara göre Kürt sorunu diye bir şey yok, PKK sorunu diye bir şey var.
Peki, PKK sahneye çıkmadan önce Kürt meselesi yok muydu?
30 Haziran 2010 Taraf
Gülden Aydın, Önder Aytaç ropörtajı: Öcalan’ı asma fikri derin devletin, ben onun hayatını kurtardım
Öcalan’ı asma fikri derin devletin, ben onun hayatını kurtardım
Doç. Önder Aytaç, Taraf Gazetesi yazarı. Bilgi Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Polis Akademisi ve Güvenlik Bilimleri Enstitüsü’nde öğretim üyesi. Taraf’taki köşesinde Kürt sorunu, Emniyet, MİT, Ergenekon ve TSK’ya ilişkin yazdıklarıyla dikkat çekti. Ama geçtiğimiz günlerde bir TV kanalında söyledikleriyle BDP ve PKK’nın hedefi oldu.
Eşimden ayrıyım. Çocuklarımı yurtdışına gönderdim
Onlarca tehdit mail’i geldi. Sokağımda bekleyen insanlar görüyorum. Eşimden ayrıyım. Çocuklarımı yurtdışına gönderdim. Polisevinde kalmaya başladım. Üç-dört polis sürekli yanımda. Aracımı kullanan arkadaşımın beline tabanca verildi. Bana, “Tabancanı boş gezdirme, karşına çıkan olursa gözünü kırpmadan vur” dediler. Kapımın önünde metalik gri bir otomobil gördüm. Bana olacak muhtemel bir şey, Emniyet, MİT ve askeriyenin ayıbıdır. Bu ayıbı Türkiye kaldıramaz. İngiltere’ye gidip bir yıl öğretim üyeliği yapabilirim. Ama “Türkiye’de can güvenliğim yok” demem.
İsrail ya da ABD’deki Yahudi lobisi İslam âleminden birileriyle görüştüğünde, bu masada kesinlikle Gülen de olacak
Babam, Yurtdışı Eğitim Öğretim Genel Müdürlüğü yaptı. Fethullah Gülen, İzmir’de vaizdi. Babamın, “Bu iş bitti, ayrılacağım” dediği günlerde Gülen’in babama, “Vatan için çalışıyorsunuz. durmayın, yola devam edin. Ölürseniz şehitsiniz” dediğini babam evde ağlayarak anlatırdı. Ben Gülenci miyim? Eğer olsaydım, gönül rahatlığıyla “Evet” derdim. Fethullah Gülen, İsrail’in izni olmadan Gazze’ye yardım götürülmesini eleştirdi. Türkiye için Kıbrıs neyse, ABD için İsrail odur. ABD, Mavi Marmara açıklamalarıyla Fethullah Gülen’in sigortasını sağladı. Çünkü Gülen’in İslami söyleminden bir tehlike gelmeyeceği anlaşıldı. Artık İsrail ya da ABD’deki Yahudi lobisi İslam âleminden birileriyle görüştüğünde, bu masada kesinlikle Gülen de olacak.
Öcalan’sız bir Kürt hareketinin düşünüldüğünü birkaç kanalda dile getirdim
Öcalan’ın avukatları iki ay önce beni arayıp görüşmek istediklerini ifade ettiler. Derin yapının içinde, artık Öcalan’dan kurtulma konusunda çalışmaların yapıldığı bir süreçte, akıllı düşman ve aptal dostların şimşeklerini de üstüme çekmek pahasına, Öcalan’sız bir Kürt hareketinin düşünüldüğünü birkaç kanalda dile getirdim. Getirdim ki, Öcalan’ın güvenliğinin daha da sağlanılması ve ona yapılacak bir yok etme planı sonucunda oluşacak kaosa engel olmak için. Öcalan’ın kan dökülmesini engelleyecek bir irade kullanmasını ve kendisine Tanrı’nın ona vereceği kadar bir ömür diliyorum. Türkiye’de ne PKK sorunu ne Alperenler açmazı ne de Ergenekon problemi vardır. Olan yalnızca derin devletin vesayet sorunudur.
11 Temmuz 2010 Hürriyet gazetesi
<
Toplam okunma (8200) Bugün(3) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media ,
Türkiye’de 2 gazetecinin geçen hafta görülen bir davada, Terörle Mücadele Kanunu kapsamında hapis ve para cezaları almaları, basın ve ifade özgürlüğü sorununu bir kez daha gündeme taşıdı. Benzer nedenlerle yargılanan daha pek çok gazetecinin bulunması, Kürt sorununa yönelik yayın yapan gazete ve gazetecilere uygulanan baskının sanıldığının çok üstünde olduğunu gözler önüne serdi.
İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hakan Karaali tarafından 16 Aralık 2009′da hazırlanan iddianamede, Expres Dergisinin 15 Ekim-16 Kasım 2009 tarihli sayısında yayınlanan ve şüpheli İrfan Aktan’a ait ”Mücadele olmazsa çözüm olmaz” başlıklı yazıda, “silahlı terör örgütün propagandasının yapıldığı”nın belirlendiği kaydedilerek Terörle Mücadele Kanununun (TMK) 7/2. maddesi gereğince 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yazı işleri müdürü Merve Erol ise aynı madde kapsamında 16 bin 660 TL adli para cezasına mahkum edildi.
Son sözü, yüksek mahkeme söyleyecek
Sanık gazeteciler terörle mücadele kanunu kapsamında yargılandıkları için, cezaları kesinleşirse, ertelenemeyecek.
Bu gazetecilerin cezalandırılmalarının nedeni ise, hükümetin Kürt açılımı konusunda PKK liderlerinin düşüncelerini içeren röportajları yayınlamak.
IFJ: “Bu cüretkâr karar Türkiyeli gazetecileri korkutmayı amaçlamaktadır”
İrfan Aktan’a verilen hapis cezasına Uluslararası Gazeteciler Federasyonu, Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi sert tepki gösterdi.
Express dergisi yazarı İrfan Aktan’ın Kürt açılımını konu edinen bir yazısında yaptığı bir alıntıdan dolayı 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmasına uluslararası gazetecilik örgütleri Türkiye’yi kınayan açıklamalarla tepki gösteriyor. Hapis kararını “hayal ürünü ve keyfi” olarak eleştiren Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün önceki gün yaptığı açıklamasından sonra bir açıklama da merkezi Brüksel’de bulunan Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’ndan (IFJ) geldi.
125 ülkede 600 bin gazeteciyle çalışan federasyon bugün yaptığı açıklamada Aktan’a verilen hapis cezasını “öc alıcı ve toleranstan yoksun” olarak nitelendirerek kınadı.
IFJ Genel Sekreteri Aidan White yaptığı açıklamada “Öç alıcı ve toleranstan yoksun olan bu cüretkâr karar Türkiyeli gazetecileri korkutmayı amaçlamaktadır” dedi.
TGS: “Hukukun genel ilkelerine aykırı”
Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Ercan İpekçi de İrfan Aktan’a verilen hapis cezasını hatırlatarak “Mahkemeler tarafından alınan kararları ve yasal düzenlemeleri eleştiriyoruz çünkü bunların tamamı hukukun genel ilkelerine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına aykırı’” dedi.
İpekçi, yaptığı açıklamada “Ceza yasasındaki belirli hükümler ve anti-terör yasası gazetecilerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır” ifadelerini kullandı.
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, eski öğrencisi gazeteci İrfan Aktan’a sahip çıkarak hakkında verilen hapis kararını kınadı.
Aktan’ın mezunu olduğu Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, eski öğrencisine yönelik hapis kararını sert bir dille “protesto” etti.
Fakülte’den yapılan açıklamada İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Express dergisinde yayımlanan “Bölgede ve Kandil’de Hava Durumu/ Mücadele Olmazsa Çözüm Olmaz” başlıklı yazısı nedeniyle gazeteci İrfan Aktan’a verdiği hapis cezası hatırlatılarak “bu kararı protesto ediyoruz” denildi.
Hapis kararı ve karara zemin oluşturan Terörle Mücadele Kanunu’nun, “çok açıktır ki Kürt meselesiyle ilgili haberciliğin bedelini gazetecilere ödettiğinin” vurgulandığı açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Bu karar, Türkiye’de sadece etik ilkelere dayalı, adil ve çok sesli bir haberciliğin değil, haber alma özgürlüğünün de tehlikede olduğunu bir kez daha göstermiştir. Her demokratik toplumda olduğu gibi Türkiye’de de yasaların gazetecilik mesleğini hakkıyla yerine getirenleri, gazetecileri değil, medyada savaş çığırtkanlığı yapanları ve ayrımcılığın türlü biçimini sıradanlaştıranları engellemesi gerektiğine inanıyoruz” denildi.
BİA MEDYA Gözlem Raporu: 69′u gazeteci 216 kişi düşünce sanığı
Bağımsız İletişim AGI (BIA) Medya Gözlem Masası’nın Ocak-Şubat-Mart 2010 Medya Gözlem Raporu, 69′u gazeteci toplam 216 gazeteci, Yazar, Yayinci, karikatürist, siyasetçi ve yurttaşın düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek davalardan yargılandığını ortaya koyuyor. Geçen Yilin Ocak-Şubat-Mart döneminde 60′ı gazeteci 110 kişi yargılanmaktaydı.
AİHM cezalarında yüzde 100 Artis!
AİHM, 24 kişinin başvurduğu bes dosyada Türkiye’yi ifade özgürlüğü çiğnediği gerekçeyle 133 bin TL (63 bin 423 Avro) Maddi ve manevi tazminat ve mahkeme gideri ödemeye mahkum etti. Geçen Yilin aynı döneminde met Tutar 58 bin 122 TL (28 bin 411 Avro) İdi.
Kaynak: BBC, Bianet ve Radikal
<
Toplam okunma (7990) Bugün(1) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media ,
Türkiye’de son dönemlerde üniversitelerde Kürt öğrencilere yönelik başlatan linç ve saldırı kampanyaları sürüyor. İstanbul ve Manisa’dan sonra geçtiğimiz günlerde Muğla’da da ülkücüler polis gözetiminde Kürt öğrencilere saldırdı. Silahların kullanıldığı saldırıda iki kurşun isabet eden Şerzan Kurt ağır yaralandı. Öğrenciler polisin ülkücü grubu yönlendirdiğini belirtirken, yoğun bakıma alınan Kurt’un hayati tehlikesi sürüyor.
Yaşanan olayları devlet yetkilileri özelikle önemsiz gösterilirken “Müslüman din kardeşi” teraneleriyle Kürtlere yaklaşan Zaman ve Yeni Şafak gibi gazeteler, Muğla’da yaşanan olaylar sonrasında yaptığı haberlerle sadece MHP’lilerin açıklamalarına yer verip çok açık olarak kiminle kardeş olduğunu bir kez daha gösterdi. Kürt kızlarına sözlü tacizde bulunan ahlaksızları “karşıt görüşlü” öğrenciler olarak niteledi. Olayın mağdurlarını “türkü bardan çıkan solcu kızlar” olarak tarif ederek saldırıyı meşru göstermeye çalıştı. Kamu bankaları tarafindan kredi verilip Çalık Holding’e peşkeş çekilen Sabah gazetesi ve AKP yetkilileri ise aynı ağızdan yorumlarıyla eylem yapan öğrencileri -neredeyse- terörist ilan etti.
74 kişi de gözaltına alındı
11 Mayıs Salı gecesi evlerine gitmekte olan Muğla Üniversitesi öğrencisi 5 Kürt öğrenciye ülkücü bir grubun saldırması sonucu yaşanan olaylarda Batmanlı öğrenci Şerzan Kurt adlı öğrenci aldığı kurşunlarla ağır yaralandı. Ülkücü grubun saldırısı sırasında polis, çevik kuvvet desteğiyle Kürt öğrencilere biber gazlarıyla müdahale ederek 12 öğrenciyi gözaltına aldı. Kürt öğrencilere saldıran ülkücülerden gözaltına alınan olmazken 12 öğrencinin ise polis tarafından darp ve tehdit edildiği bildirildi. Saldırı sonrasında bir parkta toplanan bir başka grup öğrenci de polis ablukasına alındı. Bu sırada emniyet yetkililerinin öğrencilere evlerine dağılmalarını söylediği belirtildi. Öğrencilerin evlerine dağılması sırasında Gültekin Şahin adlı bir polisin öğrencilere, emniyetin bulunduğu cadde güzergahının daha güvenli olduğunu belirtip burayı kullanmalarını istediği iddia edilirken, emniyet önünden geçen bir grup öğrencinin burada saldırıya uğradığı öğrenildi. Polis destekli ev baskınlarında 74 kişi göz altına alındı.
İşte Medyanın Muğla Maymunluğu
Zaman, her zaman “provokasyon” peşinde ya da gerçekten paronayak
Zaman gazetesinin dünkü baskısında çıkan “Faili meçhul kurşun, Muğla’yı karıştırdı” başlıklı haberin spotunda, “Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, ‘provokatörlerin yeni hedefi üniversiteler’ istihbaratı doğru çıktı. Bir süredir şehit cenazelerinde kurulan kirli tezgâh, şimdi de üniversitelerde sahneye konuldu” ifadelerine yer verildi.
Spotta işaret edilen “provokatörler”le kimlerin kastedildiği, “provokasyon”un neyi hedeflediği ise haber metninde yer almadı. MHP’yi ve ülkücüleri koruyan bir dil tutturulan haberde, Kürt öğrencilere yönelen şiddettin boyutları hafife alınırken, MHP İl Binası’nın taşlanması, bir-iki otomobil ile bir-iki iş yerinin maddi hasar görmesi öne çıkarıldı.
Zaman, suçu provokatörlere attı Polisi de akladı
Haberde, Muğla İl Emniyet Müdürü Kadir Ay’ın, olay yerinde 7,65 milimetre çapında bir adet boş kovan bulunduğu, olayda yaralanan genci polisin vurduğu iddialarının doğru olmadığı yönündeki açıklamalarına ve “bulunan kovan polisin üzerindeki şüpheleri büyük oranda ortadan kaldırıyor. Yapılan incelemede suçlunun polis olduğu da ortaya çıkarsa onun da gereği yapılır” ifadesine yer veren Zaman, polisi de akladı.
İşin içinde polis parmağı çıkınca ergenekona sığındı
Zaman, bugünkü baskısında yer alan “Vali Altıparmak, provokasyona işaret etti: Olayların içinde Muğlalı yok” başlıklı haberinde ise dün işaret ettiği “provokasyon”un ne olduğuna “açıklık getirdi”. Haberde, “şehirdeki genel kanaatin, öğrencilerin kışkırtıldığı yönünde olduğu” dile getirilirken, “bu çerçevede bir sivil polisin adı gündeme geldi. İddialara göre arkadaşları arasında ‘Derin’ lakabıyla tanınan ve 12 yıldır Muğla Emniyet Müdürlüğü’nde görev yapan G. adlı polis, olaylarda aktif rol aldı” denilerek tüm gelişmeler sadece tek bir kişiye mal edilmeye çalışıldı.
Zaman, yandaş basının diğer üyeleri gibi, neredeyse her türden olayı “açıklamak”ta kullandığı “Ergenekon” şablonunu Muğla’daki olaylara da uyguladı. Haberde, G. adlı sivil polisin, “sağ ve sol gruplarla sürekli temas halinde olduğu, onlarla görüşmek için özel bir telefon kullandığının Emniyet içinde de dile getirildiği” ifadeleri yer aldı.
Zaman sol’a düşman: “Türkü bardan çıkan sol görüşlü kız öğrenciler…”
Zaman gazetesinin Muğla’daki olayların nedenlerine ilişkin bilgi verirmiş gibi davranıp fırsatını bulmuşken sola saldırmayı da ihmal etmediği bugünkü haberinde yer alan, “Muğla’da salı gecesi başlayan kavgayı, Akyol Mahallesi’nde ‘kızlara laf atılması’ başlattı. Edinilen bilgiye göre sol görüşlü iki kız öğrenci, saat 01.30 civarında bir türkü bardan çıkarak yurtlarına doğru yürüdü. Bu sırada 1,75 metre boylarında bir genç, kızların peşine takıldı. Bir süre sonra iki kişi daha geldi. Kızları rahatsız eden üç gence sol görüşlü erkek öğrenciler müdahale edince kavga çıktı” ifadeleri dikkat çekti.
Haber boyunca bilinçli bir özensizlikle, ülkücülerin ve polisler tarafından saldırıya uğrayıp göz altına alınanların kimi zaman “Kürt” kimi zaman da “solcu” olduklarının yazıldığı görüldü.
Zaman, ülkücüyle kardeş: Konuş MHP konuş…
Zaman gazetesinin Muğla’daki olaylara ilişkin haberciliğinde öne çıkan noktalardan biri, ülkücüleri koruyan, MHP’yi olayların gelişimine ilişkin herhangi bir suçlamadan uzak tutmayı gözeten tarzı oldu.
Muğla’daki olaylara ilişkin pek çok kesimden, Muğla Üniversitesi öğrencilerinden, sendikalardan yapılan açıklamaları görmezden gelen, BDP’den yapılan açıklamaları da sansürleyen Zaman, dün yayımlanan “Faili meçhul kurşun, Muğla’yı karıştırdı” ve bugün çıkan “Vali Altıparmak, provokasyona işaret etti: Olayların içinde Muğlalı yok” başlıklı haberlerinde MHP İl Başkanı’nın konuşmasına yer verdi.
Olaylar sırasında MHP İl Binası’nın taşlandığını vurgulayan Zaman, yaralı öğrencinin İzmir’e sevk edilmesinin ardından, aralarında üniversite öğrencilerinin de bulunduğu grubun MHP İl Binası’na yürümek istediğini fakat polis izin vermeyince oturma eylemi yaptığını yazarken, MHP’yi neden protesto etmek istedikleri konusunda gruptan birine söz vermek yerine sadece MHP Muğla İl Başkanı Mehmet Korkmaz’ın “her olayda bizi sokağa çekmek istiyorlar ama sağduyulu yanaşıyoruz” ifadelerine yer verdi.
Yeni Şafak , haber deği “suç aleti” aradı
Yeni Şafak gazetesi ise yaşanan olaylarda Kürt öğrencilerin haksızlığını kanıtlama çabası içine girdi. Dün gün içinde gazetenin internet sitesinde yayımlanan “Polise atmak için beş çuval taş bulundu” başlıklı haberde, “Muğla’da dün yaşanan olayların ardından güvenlik tedbirlerini artıran polis ekipleri, polise atmak amacıyla tarlalardan toplandığı önü sürülen 5 çuval taş buldu” denildi.
İhlas haber ve Yeni Şafak’ın haberde kullandığı o taşlar.
Hayatında bir kez bile tarlaya gitmiş ve tarla taşları görmüş bir kişinin bile eşit büyüklüklerde kesilmiş bu taşların tarlaya ait olamayacağını bileceği ve eğer zeka gerisi değilse cuvallanmayacak büyüklükte olduğunu anlayabilir. Dolayısıyla bu her iki yayınında belirtiği gibi öğrencilerin değil, kendilerinin bu haberde “çuvalladıklarını” ortayan koyan görsel bir kanıt.
(Fotoğraf:http://www.ihlassondakika.com/detail.asp?id=270711)
155 Polis İmdat Hattı’na vatandaşlardan gelen “bir grup genç tarlalardan taş topluyor” ihbarı yapıldığı iddia edilen Yeni şafak haberinde, çevik kuvvet ekiplerinin “taş toplayan” gençleri yakalamak için harekete geçtiği, “olay yeri” olarak belirtilen tarlaya gelen polisleri görerek kaçan gençlerin geride bıraktığı ileri sürülen beş çuval taşın, çevik kuvvet tarafından Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğü ifade edildi.
Ülkücülere Yeni Şafak’tan da koruma
Yeni Şafak, bugünkü baskısında sadece, olaylarda payı bulunan Emniyet’in İl Müdürü’nün ve YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın beyanlarına yer verirken, “Gündem” sayfalarında yer alan bir başka haberde, Eskişehir’de dün yaşanan bir olayı duyurarak Muğla’daki Kürt öğrencilerin “haksızlığı”nın genel bir olgu olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Cihan Haber Ajansı (CHA) kaynaklı söz konusu habere atılan “BDP’li öğrenciler polise saldırdı” başlığındaki provokatif ve hedef gösterir tarz, haber metninde de tekrarlandı.
“Eskişehir’de Osmangazi Üniversitesi Kampüsü yanındaki Kredi Yurtlar Kurumu’na ait Dumlupınar Üniversite Yurdu önünde öğrencilerin kavga edeceği ihbarını alan polis, söz konusu yere gitti. Yurdunun önünde toplanan ve BDP’li oldukları belirlenen 30-40 kişilik grup bölgeye gelen sivil ve resmi polis ekiplerine taşlarla saldırmaya başladı. İçlerinde öğrenci olmayanların da bulunduğu belirlenen grubun taşlı saldırısı sonucu biri sivil iki polis memuru yaralandı” ifadelerinin yer aldığı Yeni Şafak haberinde, CHA dışındaki kimi haber kaynaklarında karşıt grubun ülkücüler olduğu belirtildiği halde bu bilgiye yer verilmezken, BDP’li öğrenciler öne çıkarılarak hedef gösterildi.
Zaman’da çıkan aynı konulu haberde ise Eskişehir’de “polise taş atan” öğrencilerin BDP’li oldukları bilgisine “aralarında PKK sempatizanlarının da olduğu” iddiası eklenirken, üniversite yurdu içindeki “karşıt grup”un ülkücüler olduğundan yine bahsedilmedi. “Eskişehir’deki MHP’li yetkililerin muhtemel provokasyonlara karşı ülkücü gençlere uyarıda bulunduğu, zorunlu kalmadıkça dışarı çıkmamaları ve kimseyle tartışmamaları konusunda talimat verdikleri” yazılarak, ülkücüler “uslu çocuk” gibi gösterildi.
Sabah’tan akıl almaz yorum “Bar kavgası…”
Sabah’ta bugün yayımlanan bir haberde ise şu ifadeler göze çarptı:
“Olayların yoğunlaştığı Kötekli Mahallesi’nin giriş ve çıkışı kontrol altına alındı. Mahalleli de üniversite öğrencilerine sağduyu çağrısında bulundu. Polis geç saatlerde durumu kontrol altına aldı. Göstericilerin arasında kente otobüsle gelen Milas BDP ilçe örgütü üyelerinin de bulunduğu iddiası dikkat çekerken, polisin otobüsleri durdurarak kimlik kontrolü yaptığı, yolcu listelerini incelediği gözlendi. Çevre ilçelerden gelmek isteyenler de Muğla’ya alınmadı. Çoğunluğu kız birçok öğrenci de, otobüslerle memleketlerine döndü. Olayların durulmasının ardından Vali Ahmet Altıparmak, Emniyet Müdürü Kadir Ay ve Garnizon Komutanı Jandarma Kurmay Albay Salih Karataş incelemede bulundu. Şerzan Kurt’un ağır yaralanmasına neden olan 7.65 çapındaki kurşunla ilgili balistik incelemenin sürdüğünü söyleyen Altıparmak, ‘Küçük bir bar önü kavgası alkolün de etkisiyle büyüdü. İnsanlar kendi bireysel çıkarlarını, kaygılarını toplum üzerinden almaya çalışıyor. Bu nasıl vatanperverliktir anlamıyorum. Gözaltındakiler arasında provokasyonu çıkaranlardan da bazı kişiler var’ dedi.”
Sabah-AKP yorum özeti: “Okumaya gelip eylem yapan teröristtir”
Sabah da Zaman ve Yeni Şafak gibi, Muğla’da yaşanan olayların tarafları arasında sadece MHP’nin açıklamalarına yer verdi. MHP Muğla Milletvekili Metin Ergun’un ifadesinin başlığa çıkardığı haberde, Ergun’un, “Türk bayraklı dükkânlar tahrip edildi. İnsanlarımız tahrik edilmeye çalışıldı ama sağduyulu Muğlalılar tahriklere kapılmadı” sözlerine yer verildi.
AKP Muğla Milletvekili Mehmet Nil Hıdır’a da ulaşan Sabah’ın, Hıdır’ın açıklamasından alıntıladığı, “her doğulu PKK’lı değildir. Ama buraya okumaya gelip de eylem yapanın da teröristten hiçbir farkı yoktur. Bunun ayrımını iyi yapmak zorundayız” cümleleri, gazetenin olaylara bakışının da ifadesi oldu.
Televizyonlarda “Güneydoğulu” vurgusu
AKP yanlısı gazetelerden geri durmayarak olayı çarpıtan televizyonlardan biri olan NTV “Güneydoğu kökenli öğrencilerin müdahalesi, çatışmalara ‘etnik ve ideolojik’ bir boyut kazandırmış durumda” yorumunda bulunarak ülkücüleri ve polisi akladı.
İlde gerginlik devam ediyor
Polisin müdahalesi sırasında Şerzan Kurt omzundan aldığı iki kurşunla ağır yaralandı. Emniyet önünde ülkücülerin saldırısında yaralanan Kurt, Muğla Devlet Hastanesi yoğun bakım servisinde tedavi altına alındı. İki omzundan vurulan Kurt’un İzmir Yeşilyurt Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi. Olaylarda ülkücülerin polislerle iç içe olduğu belirtiliyor.
Milas Emek ve Demokrasi güçlerinden ortak basın açıklaması: “Ege, Marmara ve Karadeniz’de planlı bir şekilde çatışma ortamı yaratılmak isteniyor”
Basın açıklamsında: “Muğla üniversitesi’nde devrimci, demokrat, yurtsever öğrencilere dönük polis yönlendirmesiyle yapılan saldırıda 21 yaşındaki Şerzan Kurt silahla ağır yaralandı. Kurt, Dokuz Eylül üniversitesi Hastanesi’nde bitkisel hayatta yaşamını sürdürmektedir. Milliyetçi öğrenci grupları ile diğer öğrenci grupları arasındaki tartışmaya ya da kavgaya silahı kim soktu? Son zamanlarda özellikle Ege, Marmara ve Karadeniz’de planlı bir şekilde çatışma ortamı yaratılmak isteniyor. Bu bir devlet politikasıdır. Milliyetçilik ve şovenizm üzerinden halkları birbirine düşürmek isteyen güçler, bizim kardeşliğimiz, bizim barış isteğimiz karşısında başarısız kalacaklardır. Bu her zaman, her yerde böyle olmuştur. Kazanan hep barış olmuş, halkların, ezilenlerin kardeşliği olmuştur. Gerçek budur. Bu topraklara Mayıs güneşi gibi barış gelecektir”
“Devlet terörüyle, sokak terörüyle iktidarımızı sürdürürüz diye düşünenler, belli bir desteği arkalarına alsalar dahi bunu uzun süre sürdüremeyeceklerdir. Artık analar asker çocuklarının tabutlarına değil onların canlı bedenlerine sarılmak istiyor. Kürt gençlerinin anaları da çocuklarının geleceğine umutla bakmak istiyor.” denildi.
Kaynak: DİHA, Sol, Zaman, Yenişafak ve Sabah
<
Toplam okunma (10508) Bugün(1) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media ,
Anlayamadığımız Kürt açılımının adı Demokrasi açılımı diye değişince ne yalan söyleyeyim daha çok korktum. Kürt açılımından korkma nedenim açılımın olacağından değil, söylenip de olmayacağını bilmemden kaynaklanıyordu. Bir partinin siyasi bir konuda açılım istemesi ve onu gerçekleştirmesi için kendi parti programında o açılım konusuyla ilgili bitakım veriler ve açıklamalar olması gerekiyor. Bunlar yokken ister iktidarda olun, ister muhalefette atacağınız hiçbir adım inandırıcı olmaz. “Diğer partili arkadaşlar, sivil toplumcular, sanatçılar, sinemacı ve şarkıcılar ve de hatta yazarlar, bana bişeyler fısıldayın, ben açılım yapacağım…” diyerek açılım yapmak isteyenler ve onu destekleyenler bugünkü duruma gelir ve bana göre komik duruma düşerler.
AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan Kürt açılımını başlatacaklarını söylediğinde ilk demeci “Parti içindeki Doğu ve Güney Doğu’lu milletvekilleri arkadaşlarımız demeç vermesinler…” olmuştu. Bu açıklama sadece parti diktatörlüğüyle bağdaştırılamaz, burada söylenmek istenen partinin hedefinin ne olduğunun bilinmemesi ve konuşması gereken milletvekillerinin konuyu Erdoğan’dan daha fazla bilmeleridir.
Neyse ki Kürt açılımı isim değiştirdi de neyi, ne için savunacağımızı bilmediğimiz şeyi, illa da demokrat olma adına savunmaktan kurtulduk. Çünkü son dönem demokrasi anlayışında böyle bir mantık var, darbeye karşıysan ciddi bir asker sendromuna tutulman gerekir, darbeleri sadece askerlerin yaptığına inanır ve nerdeyse son aşamasına gelmekte olan sivil darbeyi görmezsin. İşte tam burada demokrasi açılımı dendi ve ben gerçekten korktum. Kendi diktatoryasını kurmak isteyen AKP’nin bilmediği bir konuda açılım yapması beni ürkütmüştü. Çünkü önünde sonunda Kürt açılımını sağına soluna sorarak öğrenir ve kimi kandırıkçı şeyleri yapardı. Ama demokrasi aynı şey değil, kendi istemediği bişeyi başkalarına sorarak da öğrenemezdi, neyse ki bilmediği açılımın da adını değiştirdi de rahatladık.
Açılım güya bitti ama hükümet inatla toplantılarını devam ettiriyor. Şarkıcılar, sinemacılar, oyuncular, sanatçılar çağrıldı, son olarak da yazarlar çağrıldı. Ben bütün toplantılara karşı çıkanlardanım, nedenim de çok basit, sanatçı muhalefettir, iktidara karşı yeni ve doğruları üretip sunandır, iktidarla beraber olup “Bunu beraber nasıl çözeriz.” diyen bir sanatçı grubu ben görmedim. Sanatçı eleştirilerini müziğiyle, filmiyle, resmiyle, karikatürüyle, yazısıyla ortaya koyar ama asla bunları hükümetle tartışarak çözüm aramaz. Getirdiği önerilerin çoğunu zaten iktidar beğenmez, beğeniyorsa o sanatçıda yada yazarda bence bir eksik vardır.
Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan bugünkü yazısında anayasa değişikliğine karşı çıkanlara çok kızmış ve “Bu ülkede kan “açılım” olduğu için değil, yeterince “açılım olmadığı” için dökülüyor, bu ülkenin çocukları “demokrasi” olduğu için değil “yeterince demokrasi olmadığı” için ölüyor, onları koruyabilmemiz için özgürlükleri genişletmemiz gerekiyor ama “açılıma karşıyız” diyenlerin Ankara’daki yöneticileri “kanı ve ölümü” durduracak her girişimin önüne dikiliyorlar.” diye yazmış.
Bu yazılana inanmamak elde değil, altına imzamı atarım da bir şartla, bu hükümetin açılım getirip getirmeyeceğine, demokrasiye benim kadar inanıp inanmadığına bakarım önce, bunları kendi demokrasi anlayışım olarak ortaya koyarım, iktidara beğendirmeye çalışmam. Eksik olduğunu bile bile iktidar bunlara benzer bişeyler yapıyorsa bunu desteklemem. Ben demokrat olarak geçici demokrasi yada Kürt açılımını destekleyemem, o zaman kendime olan inandırıcılığımı yitiririm. Demokrasiyi yarım destekleyerek halka bişeyler verdiğim konusunda kimseyi kandıramam. Türban tartışmasında Baskın Oran’ın dediği gibi, “Türban ve kız öğrencilerin özgür okumaları için AKP’yle koalisyon kurarım, şeriat getirmek isterse savaşırım…” diye hiç de inandırıcılığı olmayan şeyler yazamam.
AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan son olarak yazarlarla görüştü ve davete gitmeyenler arasında Ahmet Altan da var. Ahmet Altan’ın açıklaması ilginç: “Bu tür toplantılara mizacım itibariyle katılmıyorum ama bu süreci destekliyorum. Bu konudaki görüşlerimiz zaten malumunuzdur.” Bu açılımlara, anayasa değişikliğine bu kadar katılıyorsan orada mizacından bir kerelik taviz verirsin ve orada olursun, karşı çıkanlara nerdeyse küfür edecek kadar bağırıp yazıyorsan eğer ve bunu demokrasi adına yaptığına inanıyorsan bence böyle mazeret olmaz. Bu bir kandırıkçılıktır, açılımlara ve anayasa değişikliklerine benim kadar inanmamaktır, esas istediği demokrasinin bu olmadığından emin olmaktır ve oraya katılmalarına karşın inanmayanlardan kaçmaktır. Demokrasi bu kadar kolay dalga geçilebilen bişey değildir, tabii gerçekten inanıyorsan, hele de AKP’yle birlikte…
ahmetnesin.wordpress.com
<
Toplam okunma (8080) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media ,
Muş Bulanık’ta 15 Aralık 2009′da DTP’nin kapatılmasını protesto eden kitleye ateş açarak Necmi Oral ile Kemal Ağca’ adlı iki kişiyi öldüren JİTEM elemanları Turan ve Metin Bilen kardeşlerin yargılandığı davanın duruşması için Samsun’a giden DTP’nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk saldırıya uğramıştı. Olay sonrasında Tayyip Erdoğan’dan Devlet Bahçeli’ye kadar birçok kişinin kınadığı bu saldırıyı Hürriyet Gazetesi’nin ulusalcı yazarı Yılmaz Özdil, sahiplenerek Atılan yumruğu ‘adaletin tokmağı’ olarak tarif etti. İlericilik kisvesi altında solcu olarak kendini pazarlayan ve platonik ırkçılar aleminin idoli haline gelen bu muhterem, faşizmin hastalıklı duygu durumunu ve gerçek yüzünü gösteriyor. Çeşitli gazetelerde iki kıytırık “kamucu” yazıyla solculuğuna soyunan bu gibi yazarımsılar söz konusu Kürtler, ve Ermeniler olunca oynadığı solculuk rolünü unutarak, katıksız kafatascı kesilmekten kendini alamıyor, histerik krizlere kapılıp 70 yaşındaki birine yumruk atmayı demokratik bir hakmış gibi gösterebiliyorlar. Bütün bunlara rağmen aklını yitirmiş solcular sokağında bu sapkın soytarıların her hali normal karşılanıyor ve solcu olarak sindiriliyor olması ülkede bazı sol grupların vahim durumunu yansıtan küçük bir enstantane .
15 Nisan 2010 tarihinde ’Yumruk’ adlı yazısındaki Ahmet Türk’e atılan yumruk için ‘adaletin tokmağı’ diyen Hürriyet Gazetesi Yazarı Yılmaz Özdil ”Bu ülkenin çocuklarına ateş edilip öldürmek ‘demokratik hak’ kabul ediliyorsa, parti liderine girişmek niye ‘ırkçılık’ oluyor? Mayın demokrasiyse, yumruk niye faşizm? Yumruğu ‘adaletin tokmağı’ yerine koyup, Ahmet Türk’ün burnuna inen kişi, bu ülkede pek çok kişinin duygularına tercüman oldu…” ifadelerine yer verdi. Yılmaz bu yazısında kendi aciz ve acınası durumunu göstermek dışında ‘suçu ve suçluyu övmek’ ve ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek’ suçlarını da işliyor.
Aklı başında her insanın halkları birbirine düşman etmekten başka bir işe yaramayacağını bildiği bu ve benzeri olaylar, kimi kesimlerin ekmeğine yağ sürdüğü su götürmez bir gerçek. Reha Muhtar’ın rehbersiz gördüğü bu köy Yılmaz Özdil zihniyetinin nemalandığı ve onun için sevdiği sisli bir havadır belki sadece. Anlaşılan Yılmaz bey, 30 bin kişinin neden öldüğünü unutuyor Ahmet Türk’ü Demirel ve Ecevit’le karıştırıyor;
“Mesut Yılmaz’ın burnunu kırmadılar mı?
Demirel’e yumruk atılmadı mı?
Özal’a ateş edilmedi mi?
Ecevit’e İzmir’de kurşun sıkılmadı mı?
Normaldir demiyorum…” diyerek durumu normalleştiriyor.
Peki bunlar normal mi?
Saldırı sonrasındaKürtler Diyarbakır, Şırnak, Hakkâri, Van gibi şehirler başta olmak üzere pek çok il ve ilçede sokağa çıkarak tepki göstermeye başladı.
Büyük şehirlerde ise mobilize olan genç gruplar molotofkokteyllerle sokakları ateşe verdi. Bazı yerlerde polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı.
Bir çok yerde onlarca kişi gözaltına alındı.
Yüksekova’daki olaylardan habersiz okulundan çıkan H.K. adlı 14 yaşındaki çocuğa işkence edildiği görüntülendi.
Şırnak, Siirt ve Batman kırsalında son iki günde meydana gelen çatışmalarda, iki PKK’lı ile bir asker yaşamını yitirdi, çok sayıda da asker yaralandı.
Hangisi Daha Solcu Sağdaki mi, Soldaki mi?
Vatan Gazetesi yazarı Reha Muhtar’ın, 15/04/2010 tarihli ”Sivil vatandaşa ‘devletin boşluklarını doldurma görevi verenler faşisttirler…’” başlıklı yazısından bir bölüm
“PKK’ya ses çıkarmıyorsunuz” deyip, toplumsal infial ve hassasiyetleri arkana alıp, Ahmet Türk’e yapılan saldırıyı “anlaşılabilir” kılmak faşist bir anlayıştır…
Bunu sokaktaki bir vatandaşın seslendirmesi rahatsız edicidir ama belki mazur görülebilir…
Lakin kamuoyu oluşturan gazetecilerin bunu yazıp söylemesi tehlikeli ve utanç vericidir…
Herkes bir silkinmeli ve kendine gelmeli…
(…) Geçmiş geçmişteydi, yaşandı ve bitti…
Aynı provokasyonları bugün denemeye sokmak, utanç vericidir ve günahtır…
Sivil vatandaşa, “devletin ya da hükümetin boşluklarını giderme görevi” vermeye kalkanlar, yarın oluk gibi akacak olası kanın hesabını verebilecekler mi?..
Milleti galeyana getirmekten vazgeçsinler…
Hayatımızı bu provokasyonlarla geçirip bitirdiler…
Çocuklarımızı da bu provokasyonların tarihsel yüküyle kambur etmesinler!..
Radikal gazetesi yazarı Cengiz Çandar’ın 16/04/2010 - tarihli “Ahmet Türk ve ‘medyanın Ogün Samast’ları’…” başlıklı yazısından bir bölüm
Çok benziyor Ahmet Türk’ün burnuna atılan yumruk ile Hrant Dink’in ensesine sıkılan kurşun. O kadar benziyor ki, Hrant’ın cenazesinde yürüyen yüzbinlerle Ahmet Türk’e ‘geçmiş olsun’ dilekleri gönderen onbinlerce insan muhtemelen aynı kişilerdir.
Sadece onlar değil.
Hrant Dink’e tetik çeken Ogün Samast gibilerine bizi ‘empati yapmaya’ davet eden kişilerle, Ahmet Türk’e karşı girişilen saldırıda ‘meşruiyet arayan’ kişiler de aynı kişiler. İki-üç gündür medyadaki köşelerinde dil döküyorlar.
Bu kişiler, medyanın ‘yüzkarası’ bir çevre. Birbirlerinin sırtlarını sıvazlıyorlar. İçlerinden birinin ‘işlediği suç’u işaret eden kim olursa, ona karşı ‘orkestra halinde’ taarruza geçiyorlar.
Bunlardan birinin, önceki gün, Ahmet Türk’e yönelik saldırı hakkında ‘Yumruk’ başlığı altında yazdığı ve saldırıyı kutsayan yazısı, herhangi bir AB ülkesinde ‘nefret söylemi’nden ötürü cezalandırılır. O gazete teşhir edilir. Herhangi bir demokratik ülkede ‘nefret söylemi’ sahipleri gazeteci diye istihdam edilmezler.
Biz Türkiye’de daha o kıvama gelemedik. Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra ortada sırf Hrant Dink’i öldürmüş olduğu için Ogün Samast’ı yücelten ‘beyaz bereliler’ peydah olmuştu. Maçlarda stadyumlarda, sokaklarda. Türkü sözlerinde bile ‘nefret söylemi’ni yayıyorlardı.Ne garip ki, şu günlerde anayasa değişiklerine karşı nasıl çıkacağını şaşıran Yargıtay’ın kararları söz konusu ‘nefret söylemi’ni aklıyor.
Aslına bakılırsa, merkez medyasında Ogün Samast’lara köşe ve hatta gazete yönetimi verilen bir ülkede çok şaşırtıcı bir hal sayılmamalı.
2007 Ocak’ında bana Ogün Samast’ı, Yasin Hayal’i anlamak gerektiğinden dem vuranlar, şu günlerde Ahmet Türk’e yönelik saldırıyı savunan ‘köşe yazarı Ogün Samast’ı’ savunmak için ortaya atıldılar.
Bunu nasıl yapıyorlar?
Van’da Deniz Baykal’a yumurta atılmasını örnek göstererek. Ona ses çıkarmayanlar, Ahmet Türk’e yumruk atılması konusunda da ağızlarını açmamalıymışlar.
Hiç kimsenin Deniz Baykal’a yumurta atılmasına meşruiyet sağlamaya kalkıştığını görmedim, duymadım. Kaldı ki, bu iki olay arasında paralellik kurmaya kalkmanın en hafifinden ‘kötü niyet’ten başka hiçbir açıklaması olamaz. En hafifinden. Zira bu tür bir paralellik, normalde sadece ‘provokatörlük’ ile açıklanabilir.
Deniz Baykal’a Van’da yumurta atılmasını Ahmet Türk’e Samsun’da yapılan saldırının karşısına dikmenin, Ahmet Türk’ün şahsında ülkemizin Kürt halkını hedef alan ‘bölücü’ saldırıyı karartmaktan başka bir amacı olamaz.
***
Evet. Ahmet Türk’e saldırı Kürtlere yönelik, çeşitli biçimler ve yöntemlerle 80 yıldır süregelen saldırganlığın bir 2010 türüdür. Türkiye Kürtlerinin en barışçıl, en sağduyulu, en bilge, en dengeli, en deneyimli ve hatta en yaşlı siyasi şahsiyetine ‘şiddet içeren’ böyle bir saldırı, Türkiye’nin Kürtlerine yönelik bir ‘bölücü’ saldırıdır.
Samsun’daki saldırı kendini bilmez bir meczupun ‘münferit’ bir hareketi olsaydı, Ahmet Türk’ün onca yatıştırıcı açıklamasına rağmen, anında Hakkari, Yüksekova, Şemdinli, Cizre, Silopi, Şırnak ayağa kalkmazdı.
Samsun saldırısının ne olduğu doğru teşhis edildi. Devletin içinde çöreklenmiş bazı güçlerin desteğiyle bir ‘kimliğe’ karşı yürütülen bir saldırıydı. Teşhis doğru konulduğu için, Güneydoğu şehirleri harekete geçti. Tepki o ‘kimlik’ten geldi. Söz konusu tepki kontrol edilemeyecek boyutlara tırmanmadıysa, herkesin Ahmet Türk’e bir teşekkür borcu var. Ahmet Türk, sağduyuyu izlemeye devam ettiği ve herkesi de davet ettiği için, tepkiler daha da büyümeden, belirli sınırlar içinde tutulabildi.
Hrant Dink cinayetinin ne olduğu, arkasında neyin bulunduğu, niçin işlendiği bugün aşağı yukarı belli oldu. Çok kişi Ogün Samast, Yasin Hayal isimlerinin arkasını görebiliyor.
Ahmet Türk’e saldırı, Ogün Samast ile Türk bayrağı önünde
hatıra fotoğrafları çekilen Samsun güvenliğinin gözleri önünde cereyan etti. Adı Ogün Samast olmayan bir Ogün Samast o saldırıda rol aldı. Hemen ardından medyada ‘nefret söylemi’, ‘medyadaki Ogün Samast’lar’, Samsun’un ‘Ogün Samast’ı’nı sardı, sarmaladı, kucakladı.
Olanı biteni gördük. Anladık. O yüzden, biz de, Ahmet Türk’ü sevgiyle kucakladık, kucaklıyoruz.
Onun şahsında halkımızın en mazlum, en çileli kesimine sevgimizi ilan ediyoruz!
Diyarbakır Barosu, Yılmaz Özdil’i dava etti!
Diyarbakır Barosu avukatları, kapatılan DTP’nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk’e atılan yumruk için ‘adaletin tokmağı’ diyen Hürriyet Gazetesi Yazarı Yılmaz Özdil hakkında suç duyurusunda bulundu.
Dilekçede Özdil’e 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılması talep edildi.
Avukatların imzasını taşıyan dilekçe, Diyarbakır Barosu eski Başkanı Sezgin Tanrıkulu tarafından Cumhuriyet Başsavcılığı’na verildi.
Dilekçede Özdil’in dün Hürriyet gazetesindeki köşesinde yer alan ‘Yumruk’ adlı yazısındaki “Bu ülkenin çocuklarına ateş edilip öldürmek ‘demokratik hak’ kabul ediliyorsa, parti liderine girişmek niye ‘ırkçılık’ oluyor? Mayın demokrasiyse, yumruk niye faşizm? Yumruğu ‘adaletin tokmağı’ yerine koyup, Ahmet Türk’ün burnuna inen kişi, bu ülkede pek çok kişinin duygularına tercüman oldu…” ifadelerine yer verildi.
Özdil’in yazısıyla saldırıyı överek halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğini belirtilen dilekçede şöyle denildi: “Türkiye toplumunun vicdanında mahkum edilen saldırının meşru görüldüğü ve bunun üzerinden halkın bir kesimini diğer bir kesimine karşı kin, nefret ve düşmanlığa açıkça tahrik edilmeye çalışılmıştır.”
Hürriyet Yazarı Yılmaz Özdil hakkında ‘suçu ve suçluyu övmek’ ve ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek’ suçlarından TCK 215 ve 216 maddeleri uyarınca 3 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanması amacıyla kamu davası açılması talep edildi.
<
Toplam okunma (6753) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Medya Komed-ya - Media ,
“Bunlar sana bişey anlatıyor mu Hasan Cemal, sanıyorum, anlatsaydı o tümceyi kullanmazdın, çünkü o dönemde matbaayı yasaklayan zihniyet bugün Türkiye’yi yöneten Recep Tayip Erdoğan zihniyeti. Bugün Türkiye’nin geri kalmışlığının nedeni budur, Aziz Nesin’in “Türkiye’nin yüzde 60’ı aptaldır…” deme gerekçesi de budur, yeni kurulan partiyi yüzde 34 oyla iktidara getirme nedeni de budur, kimi aydınımsıların da bu partiyi destekleme gerekçesi de budur Hasan Cemal.”
Ahmet Nesin’in “Ben Sana Anlatayım Matbaayı Hasan Cemal…” başlıklı ve 02/04/2010 tarihli yazısı
Geçtiğimiz günlerde Hasan Cemal Milliyet Gazetesi’nde bir yazı yazdı, son günlerde yapılan anayasa tartışmalarına dikkat çeken Hasan Cemal bu değişikliği beğenmeyenler için “Matbaaya direnir gibi direniyorlar!” dedi. Gerçi anladığım kadarıyla kendisi de başkasından alıntı yapmış, yazısının sonunda Hasan Cemal şöyle diyor: “Ama bizim yüksek yargı ayaklanıyor, devletin temelleri diye… Anlaşılan, ille de darbenin yargı düzeni devam etsin istiyorlar. Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı ve Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can’ın deyişiyle: “Matbaaya direnir gibi direniyorlar!”
Bir olay ancak bu kadar tersinden iddia edilir ya da yazılır. Matbaanın bulunuşu 1438 yılında, Osmanlı’da matbaanın ilk kullanılışıysa 1726 yılına denk geliyor. Avrupa’da 50 yılda 40 bin kitap basılır. Ne acıdır ki ilk Arapça kitaplar bile Avrupa’da basılmıştır. Bizimkilerde henüz “TIK” yok. Çünkü Sultan 2. Beyazıt matbaayı yasaklamıştır. Belki de etrafındaki solcular doldurmuştur. Sonra dönemin Marksistlerini çok etkisinde kalan 1. Selim de yasağa devam etmiştir. Çok detaya girmeye gerek yok, Hıristiyan bir ailenin çocuğu olan İbrahim Müteferrika’yla başlayan Osmanlı Matbaası 100 yıl içinde 180 kitap basmıştır. 50 yılda 40 bin kitap ve 100 yılda 180 kitap, hem de yaklaşık 300 yıl sonra.
Bunlar sana bişey anlatıyor mu Hasan Cemal, sanıyorum, anlatsaydı o tümceyi kullanmazdın, çünkü o dönemde matbaayı yasaklayan zihniyet bugün Türkiye’yi yöneten Recep Tayip Erdoğan zihniyeti. Bugün Türkiye’nin geri kalmışlığının nedeni budur, Aziz Nesin’in “Türkiye’nin yüzde 60’ı aptaldır…” deme gerekçesi de budur, yeni kurulan partiyi yüzde 34 oyla iktidara getirme nedeni de budur, kimi aydınımsıların da bu partiyi destekleme gerekçesi de budur Hasan Cemal.
Bak istersen daha açık anlatmaya çalışayım. Bu halkın kitap, gazete okumama alışkanlığı da buradan kaynaklanır. Yani anlayacağın bu parti ve gibilerine oy verenlerin çoğu kitap okumadıklarından senin eski bir 9 Mart darbecisi olduğunu bilmez, seni doğuştan darbe karşıtı sanır. Darbe karşıtı sanmasının nedeni senin ve arkadaşlarının darbe karşıtı olmanızdan kaynaklanmıyor, okuma alışkanlıkları olmadığından olan biteni yeteri kadar anlamazlar ve sen ve arkadaşlarının bugün birer Sivil darbesever olduğunuzu anlayamaz.
Çok karmaşıktır bu matbaa sevmezlik yada istemezlik. CHP’yi sol zanneder, İlhan Selçuk’u sosyalist, Necdet Üruğ’un telefonunu açacak kadar yakın olan Kemal Ilıcak’ın yazarımsı karısı Nazlı Ilıcak’ı da anti-darbeci sanır. Çünkü bu yorumlarını yaparken sosyal demokrasi, sosyalizm yada sivil darbeler üzerine kitap okumamıştır. Senin eski askeri darbeci olduğunu bilmediği gibi, senin 9 Mart darbeciliğinden özür kitabını da bilmez. Doğal olarak sivil darbeseverliğini de yargılama şansı yoktur.
Bütün bunları birleştirdiğimizde Hasan Cemal, sen ve kimi arkadaşlarının Turgut Özal’ı darbe başbakan yardımcısı yerine demokrat başbakan sanmanız doğaldır, bütün Komünist parti üyelerini asan Humeyni’nin yaptığını devrim sanmanız ne kadar doğalsa, Kur’an’daki ayeti Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na taşımak isteyen Recep Tayip Erdoğan’ı da Ortadoğu ve balkanların gelmiş geçmiş en demokrat başbakanı sanmanız da doğaldır. Bu kadar az okuyan toplumun aydını da böyle oluyor, dincilerle beraber demokrasinin de beraber geleceğini sanacak kadar okuma ve demokrasi özürlüsü olarak yazılar ve kitaplar yazıyor.
Şimdi biraz anlatabildim mi bu anayasasının bir kısmını değiştirmek isteyenlerin mi, yoksa karşı çıkanların mı matbaaya karşı olduklarını. “Bu gazeteleri ve yazarları okumayın.” diyen bir başbakanı desteklediğini unutma Hasan Cemal, zor değil, bunu anlarsan eğer, o zaman hangimizin matbaaya karşı olduğumuzu anlarsın.
Aylardır “Toplum değişiyor…” diye yaygara yapıyorsunuz, okumayan toplum nasıl değişir, umarım bana bir gün anlatırsın Hasan Cemal, seni okumayan toplum değişiyor, hatta daha dindar nasıl yaşarım yada yaşatırım diyenler değişiyor. Bu değişim de sizi gerçekten mutlu ediyor. Sana ve arkadaşlarına önerim Hasan Cemal, gerçekten dediğin gibi biraz matbaayı sevin ve kitap okuyun. Hayır, sadece birbirinizin gazete, dergi ve kitaplarını değil, demokrasi kitaplarını okuyun. Sizlere iyi okumalar, biz daha o sayfaya gelmedik…
02/04/2010
Kaynak: ahmetnesin.wordpress.com
<
Toplam okunma (5621) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Sayfalar:
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
sonraki >