Yasemin Çongar’ı eşini ve Ahmet Altan’ı yalanlayan belge! Şubat 6, 2010
Posted by cafrande.org in : Medya Komed-ya - Media , add a comment
Yasemin Çongar’ın eşi M. Chris Mason’ın CIA ajanı olduğu iddialarının yeniden gündeme gelmesi üzerine, Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni Ahmet Altan bu iddiaların gündeme getirilmesini “fütursuzluk” olarak nitelemiş ve bu konuda hiçbir belgenin bulunmadığını ileri sürmüş, CIA’yla ilişkisi tartışılan Mason ise Akşam gazetesine bir tekzip metni göndererek hiçbir zaman CIA için (ve CIA’yla yakın ilişkili RAND kurumu için) çalışmadığını savunmuştu.
Oray Eğin, bu tartışmaların ardından, Chris Mason’ın Naval Postgraduate School’daki biyografisinin “apar topar” kaldırılmış olduğunu yazdı. (Ayrıntılar için:http://www.cafrande.org/?p=15154)
Oray Eğin’in sözünü ettiği biyografi, Naval Postgraduate School’un sitesinden gerçekten de kaldırılmış. Ancak, Google’ın önbelleği kullanılarak erişilebiliyor. Ve o biyografide, açıkça, Chris Mason’un, CIA’nın Paştun Kızıl Hücresi’nde (Pashtun Red Cell) çalıştığı yazılı:
Diğer taraftan, Chris Mason, tekzip metninde, CIA’yla yakın ilişkili RAND kurumunda eğitim verdiğini de yalanlamıştı. Oysa yine aynı biyografide, Mason’ın RAND’da ders verdiği de yazılı!
Mason biyografisine Google’ın önbelleği aracılığıyla ulaşmak için: burayı tıklayınız
Biyografinin özgün bağlantısına tıklayınca, “sayfa bulunamadı” (The Page or Document You Requested Was Not Found!) mesajı geliyor: http://www.nps.edu/programs/ccs/Mason_bio.html
Taraf gazetesi, Chris Mason’ın tekzip metnini 3 Şubat 2010′da yayımlamış ve birinci sayfasına koyduğu duyuruda, CIA ajanlığıyla ilgili iddiaların “yalan” olduğunu iddia etmişti:

Kaynak: http://www.haberveriyorum.net/haber/congarin-esinin-ve-altanin-yalanciliklarinin-belgesi
Toplam okunma (5172) Bugün(31) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar’ın eşi CIA ajanı mı?? Şubat 3, 2010
Posted by cafrande.org in : Medya Komed-ya - Media , 5comments
Bavul ile belge yayınlayan Taraf gazetesinin MİT’ten burs alan polis yazarı Emrullah Uslu‘nun Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’na bağlı bir komiser olduğu ortaya çıktıktan sonra şimdi Y. Çongar’ın eşi’nin CIA ile bağlantıları tartışılıyor.
Yasemin Çongar’ın eşinin CIA üyesi olduğu ilk olarak Cumhuriyet gazetesi yazarı Hikmet Çetinkaya tarafından 2008 yılında “İstihbaratçı mı, gazeteci mi?” başlıklı yazısında iddia ediliyordu. Taraf ‘ın Balyoz Darbe Planı dahilinde yayınladığı ”işbirliği yapacağı gazeteciler” listesinde adı geçen Vatan gazetesi yazarı Necati Doğru, 27 Ocak 2010 tarihli ve “Öbürünü beğenmedin bunu yayınla!“ başlıklı yazısında şunları belirtiyor:
“Kaleminin namusunu koruyamayan gazeteci, hiçbir şeyi savunamaz. Ben kalemimin namusu peşindeyim. Ahmet Altan Bey, “Darbe yapmak isteyenlerin Balyoz Planları”nı yayınlarken “Benim hiçbir zaman darbeciden yana olmamış ve olmayacak olan temiz kalemime” çamur atmaya, leke vurmaya, pislik sürmeye kalktın. Bunu niçin yaptın? Çünkü benim kalemim, senin yandaşlığını yaptığın “iktidar partisine besleme durmuyor” diye kızmaktasın.” diyor. Yazısına şöyle devam ediyor;
Gerçek bir aydınsan!
Ahlakın varsa!
Gazetende, “kullanıldım-tetikçi durumuna düşürüldüm” diye yazar benden özür dilersin.
Ahmet Altan Bey!
Büyükleniyorsunuz.
Maalesef çapınız yok.
Fakat “çağın büyük adamı olmaya” oynuyorsunuz. Kibir küpünde yüzüyorsunuz. Mevlânâ’nın bir sözü var; “Çakal boya küpüne düşmüş, kendisini tavus kuşu zannetmiş” diyor.
***
Size “darbecilerin kullanacağı, faydalanacağı, işbirliği yapacağı gazeteciler” diye bir liste vermişler. Aydın ahlakı olan, gazetecilik etiğine titizlenen gazeteci, yayınlama kararı almadan önce “Bu liste doğru olabilir mi?” diye sorar.
Şüphelenir.
Gazeteci okulunda “şüphelenmek sağlıktır” diye öğretilir. Hadi siz çok büyüksünüz, aşmışsınız, çağın büyük adamı olma peşindesiniz, vaktiniz yok. Yayın ekibinizde “aynı idealler-aynı ülküler-aynı amaçlar” uğruna bir olduğunuz ve kocası CIA görevlisi gazeteci hanıma, “araştır bakalım bu liste doğru olabilir mi” diye sorabilirdiniz.
Kızın kocası CIA görevlisi.
CIA, darbelerin ilahı.
Darbeleri CIA üretiyor.
Bizim ordu darbe yapıyor.
Planı CIA’dan geliyor.
Beraber ekip olduğunuz kadın yazar-gazeteci CIA görevlisi kocasına sorsaydı; “Balyoz Darbe Planı’nın yapıldığı 2003 yılında Necati Doğru, Sabah Gazetesi’ndeki köşesiyle oynandığı için Genel Yayın Müdürü’ne küfür etmiş, gazeteciliği bırakmıştı. İşsiz kalmış, 2 yıl hiçbir yerde yazı yazmamış, ancak 2004 yılının Eylül ayında Vatan Gazetesi’nden aldığı davet üzerine yazmaya yeniden başlamıştı. Darbe Planı’nı yapanlar ahmak mı? 2003 yılında köşesi olmayan, işsiz bir gazeteciyi ‘kullanılacak gazeteciler listesine’ niçin alsınlar?” derdi ve karısına “Darling (İngilizce sevgili karıcığım demek), bu listeleri verenler sizi tetikçi yapmaya çalışıyor olabilirler” diye uyarısını yapardı. Gazete çıkartmak için Amerika’dan özel olarak getirttiğiniz ve birlikte çalıştığınız yazar kız sorsaydı; CIA görevlisi kocası, bunları söylerdi.
CIA’nın bile ahlakı var.
Vicdanı kanar.
Mutlaka söylerdi.
***
Ahmet Altan Bey, çağa ışık tutsun(!) diye kaleme aldığınız dünkü mükemmel makalenizde; “Sarıkamış’ta binlerce askerin Enver Paşa’nın zekâsız çılgınlığı sonucu öldüğünü yıllarca bu halktan saklayan ‘gazetecilerin’ bugünkü uzantıları olan küçük çakallarını bizlere, ailelerimize saldırtmak, bizi bu soruları sormaktan vazgeçirmez…” diye yazmaktasınız.
Haklısınız.
Çakallar bizi korkutmamalı.
Gelmişte geçmişte bütün darbe şakşakçlığı ve “zinde güç goygoyculuğu” yapanların putlarını kırmalıyız. Halka anlatmalıyız. Babanız, seçimle gelmiş Başbakan Adnan Menderes’i 27 Mayıs darbesini yaparak asanları şakşaklayan yazılar yazdı.
Size tarihini vermiştim.
Darbe şakşakçılığının piri değerli babanızın “27 Mayıs 1960 Darbesi’nin yapıldığı günün ertesi günkü, 28 Mayıs 1960 tarihli yazısını yayınlayın, darbe goygoycusu gazeteci nasıl olur halk görsün” demiştim.
Nedense yayınlamadınız.
Babanızın 27 Mayıs darbesini şakşaklayan o yazısını beğenmediniz mi? 12 Mart darbesini destekleyen başka bir yazısını önereyim: 21 Mart 1971 günü yazdığı; “Ecevit Kardeşimiz yine hata ediyor” başlıklı yazısında darbeye karşı olan rahmetli Bülent Ecevit’i nasıl yerden yere vurarak geriletmeye, sindirmeye çalıştığını fakat darbecilerin adamı olan Balyozcu Nihat Erim’i nasıl yüceltip yağladığını göreceksin.
Ahmet Altan Bey!
Ahlakın varsa.
Öbür makaleyi yayınlamadın, bu 21 Mart 1971 tarihli yazıyı yayınla. Halk gerçek darbe destekçisi, “kullanılan, faydalanılan gazeteci nasıl olur, neler yazar” görsün. Gazetecilik okullarında “ibret belgesi” diye okutulsun.
Ahmet Altan Bey!
Ben darbeciliğe karşıyım.
Sizin gibi kibir düşkünü, kendisine âşık, böbürlenme balonu, şımartılmış, narsisizmin batağına düşmüşlerin kalemimin namusuna leke sürmesine izin vermem.
Putunuzu yıkacağım.
Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni Ahmet Altan,”Bavul ve medya” başlıklı 30 Ocak 2010 tarihli yazısında Necati Doğru’ya cevap olarak şunları yazıyor:
Gazeteciler kuşkucu olur.
Merak ve kuşku, onların mesleğinin ayrılmaz parçasıdır.
Bizim gazeteciler de kuşkucu.
Ama onların çoğunluğunun kuşkusunun hedefinde devlet ya da ordu yok, onlar bireylerden, gazetelerden, gazetecilerden, çıkan haberlerden kuşkulanıyorlar.
Bizim Balyoz planını açıklamamızdan sonra çıkan yazıları ve televizyonlarda yapılan konuşmaları bir aklınızdan geçirin.
Biz, “cami bombalayacak” timin listesini yayımladık.
İsimler vardı o listede, o isimlerin sicil numaraları vardı.
Kaç yazarın sütununda, kaç televizyonun ekranında “o isimlerle ilgili bir merak, o isimlerin gerçek olup olmadığına dair bir kuşku” gördünüz.
Medyanın büyük bir kısmında “kuşkunun” hedefinde Taraf vardı, neredeyse bütün o planları bizim hazırladığımızı söyleyecek kıvama gelenler bile oldu.
Ya da doğrudan bize, ailemize sövdüler.
Ellerine verdiğimiz “harekât” planlarıyla dolu belgelerden kuşku duydular da, ellerinde hiçbir belge olmadan Yasemin Çongar’ın Amerikalı eşinin CIA ajanı olduğunu fütursuzca yazıp hedef gösterdiler.
Ellerinde hiçbir belge olmadan bir gazetecinin eşinin “ajan” olduğunu yazabilecek kadar “güven dolu” bu insanların, orduya ait “belgeler” karşısında bu kadar “kuşkucu” olmasını nasıl açıklayacağız?
“Kullanılabilecek” tıynette olmalarıyla mı?
Akşam gazetesi yazarı Oray Eğin, ”Ahmet Altan CIA’den Mr. Mason’ı tanıyor mu?” başlıklı 02.02.2010 tarihli yazısında, Ahmet Altan’a cevap veriyor:
Esmiş, kükremiş Ahmet Altan… Ama söylediği pek çok şey boş laf, sadece edebiyat parçalamaları. Öyle çok laf kalabalığı yapmış ki… Ama tek bir şeye açıklık getirememiş: Yasemin Çongar’ın kocası CIA’de çalıştı mı çalışmadı mı… ‘Çalışmadı’ diyemiyor tabii ki. Diyemez ki…
Sadece CIA’de çalıştığını söyleyenlere meydan okuyor… Oysa Çongar’ın eşinin CIA’de çalıştığı büyük bir sır değil ki.
Bu iddialar daha evvel Taraf’ı allayıp pullayan Batı basınında da gündeme gelmişti. Ancak ne garip ki Çongar kocasının CIA’yle ilişkisi olmadığını söylemişti. ‘Akademik çalışmalar yapan birisi’ diye bahsetmişti…
Gelin bu bilgileri biraz sorgulayalım… Hem de herkese açık belgeler üzerinden. Taraf’ın yaptığı gibi birinin talimat vermesine, bavulla belge getirmesine gerek yok.
Yasemin Çongar’ın kocasının adı Chris Mason… Yasemin Çongar AFSA’ya yazdığı bir makalenin altındaki kısa CV’sine kim olduğu kadar, kiminle evli olduğunu da yazmış. Tabii AFSA’nın periyodik yayın oganına yazınca bu bir anlamda zorunluluk gibi.
Nedir AFSA? American Foreign Service Association. Amerikan Dışişleri’nde ya da yurtdışı görevlerinde bulunmuş kişilerin haklarını koruyan, hatta devletle onlar adına pazarlık yapan profesyonel bir kuruluş.
Çongar’ın makalesini yayınladığı Foreign Service Journal da AFSA’nın yayın organı…
Çongar’ın eşi Chris Mason’ın bir de unvanı var: FSO… Bu da ‘Yabancı hizmet subayı’ demek…
Asker kökenli, Dışişleri’nde görev yapmış biri Chris Mason…
Güney Amerika’daki Barış Gücü’nde gönüllü olarak yer almış. Ancak asıl önemli görevi Afganistan’da… Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olarak dört sene boyunca Amerika’nın Afganistan’daki güvenlik politikası üzerinde çalışmış…
Naval Postgraduate School’da yer alan biyografisi onun başka görevleri hakkında da bilgi veriyor:
‘Dışişleri Bakanlığı’ndayken istihbarat çevreleriyle yakın çalışma içinde oldu, Afganistan’daki aşiretlerin haritalarının çıkarılması gibi gizli projelerde yer aldı. Dışişleri Bakanlığı’nda Afganistan’ın tarihi, kültürü ve kavim-ırk bilgileri konusunda uzman kişi olarak bilir.’
İstihbaratçılarla yakın ilişki içinde olması yeteri kadar açıklayıcı. Ama ille de kanıt isteyene bir sonraki cümle yeteri kadar aydınlatıcı: ‘Ayrıca CIA’in Paştun Kızıl Hücresi’nde görev aldı…’ Kızıl Hücreler, Amerikan birliklerinin performansını ve etkisini ölçen takımlara verilen ad…
Yasemin Çongar’ın da Milliyet’in Washington temsilcisiyken Afganistan’a gidip oradan yazı dizileri yaptığı arşivlerde var. Bu örnek Çongar’ın meslek hayatında bir şekilde Mr. Mason’la sık sık dirsek temasında olduğunu gösteriyor.
Bitmedi…
Kendisini akademik olarak da geliştiren, çeşitli yerlerde konferanslar veren, makaleler yazan Mr. Mason’ın biyografisinde çarpıcı bir nokta daha var… Ders verdiği pek çok yerin arasında RAND Corporation’da var.
RAND’i Türkiye kamuoyu yakından tanıyor. CIA’e yakınlığıyla bilinen, genellikle CIA ajanlarının yer aldığı bir düşünce kuruluşu. Türkiye’nin adını çok iyi bildiği CIA ajanlarından 12 Eylül darbesi için ‘Bizim çocuklar yaptı’ diyen Paul Henze ve Graham Fuller da RAND bünyesinde…
RAND’i çok iyi tanımamızın sebebi ise Türkiye için ‘Ilımlı İslam’ modelini sunan kuruluş olmasıydı.
Bilindiği gibi Cemaat de ‘Ilımlı İslam’ modelinin payandalarından biri… Bu modelin en büyük karşıtı ise Türk Silahlı Kuvvetleri…
Ne tesadüf ki Türk Silahlı Kuvvetleri bugün Yasemin Çongar’ın hedefinde ve sürekli yıpratılmak için uğraşılıyor…
Şimdi CIA, Taraf, Cemaat, Ordu hep birlikte bir resm oluşturabilir.
Benim aktaracaklarım aşağı yukarı bu kadar.
Şimdi sıra Ahmet Altan’da ve Yasemin Çongar’da: ‘Bizim çocuklarla’ ne işiniz var?
Y. Çongar’ın eşi M. Chris Mason’un, Oray Eğin tarafından yazılan ‘Ahmet Altan CIA’den Mr. Mason’ı tanıyor mu?’ başlıklı makale ile ilgili 03 Şubat 2010 tarihinde yaptığı açıklama şöyle:
Makalenizde yanlış bir biçimde ifade edildiği gibi ben ne şu anda ne de geçmişte hiçbir zaman Central Intelligence Agency’nin yeni CIA’in bir çalışanı olmadım. Ne şimdi ne de geçmişimde herhangi bir zamanda RAND kurumunda çalışmadım ne de yazınızda belirtildiği gibi orada eğitim gibi bir faaliyetim olmadı. Yine ne CIA’den ne de RAND kurumundan hayatımın hiçbir döneminde yazınızda söylendiği gibi hiçbir tazminat ya da başka bir şekilde ödeme almadım.
Ben emekli olmuş bir resmi diplomatım ve Afganistan’da akademik çalışmalarda bulunmuş bir akademisyenim. Bununla birlikte ‘Dışişleri Memuru’ anlamına gelen ‘Foreign Service Officer’ kelimelerini akıl almaz bir biçimde tercüme ederek tamamen farklı bir anlamda yani yazınızda belirtildiği gibi ‘Yabancı Hizmet Subayı’ anlamında tercüme etmek suretiyle bu konu sanki üstü kapalı ve gizli bir şeymiş gibi yansıtılmakla, hakkımda şüpheye yol açmakta ve itibarımı zedelemektedir. Böyle bir yazı yayınlamak, yayın yoluyla hakaret, iftira ve karalama unsurları içermektedir.
M. Chris Mason açıklamasından sonra Oray Eğin 04 Şubat 2010 tarihli, “Chris-Yasemin Mason çiftinin özel tarihi” başlıklı köşe yazısı:
Bir dönem Washington’da çalışan gazeteci Yasemin Çongar Mason’ın eşi Chris Mason, dün eşinin gazetesi Taraf’a bir açıklama yazarak kendi kendisini yalanladı! Nasıl mı? CIA’de çalışmadığını, RAND’de bulunmadığını yazmış. Bana yolladığını söylediği bu mektup benim elime geçmeden Taraf’ta yayınlandı…
Mason’ın reddine karşılık bizzat kendisinin ders verdiği okulun sitesinde yer alan biyografisi farklı şeyler söylüyor.
‘Kıdemli araştırma görevlisi’ olarak bulunduğu ve ders verdiği Naval Postgraduate School’un sitesinde biyografisi var Mason’ın.
CIA’e yakın bir düşünce kuruluşu olan RAND’de ders verdiği de, CIA’in Afganistan’daki ‘Paştun Kızıl Hücresi’nde görev yaptığı da bu biyografide yazıyor.
Ancak ne garip ki Naval Postgraduate School’daki bu biyografi apar topar İnternet sitesinden kaldırıldı. Dün, NPS’e bir mektup yazarak bu ani değişikliğin sebebini sordum ancak herhangi bir yanıt alamadım.
NPS’in ‘Culture and Conflict Studies’ (Kültür ve Çatışma Çalışmaları) bölümünü Chris Mason’ın yakın arkadaşı Thomas Johnson yönetiyor. İkilinin çeşitli yayın organlarına yazdığı ortak imzalı makaleleri de var.
CIA’de çalışığı ve istihbarat operasyonlarında yer aldığı, ayrıca RAND’de ders verdiği bilgileri işte bu kadar yakından dahil olduğu bu okuldaki biyografisinde var.
Kendisinin bizzat ders verdiği okul bunları uydurmuş olabilir mi? Dahası bu okulun bölüm başkanı da arkadaşı. Böyle bir şeye inanılır mı?
Dahası neden panikle, apar topar bu biyografi yangından mal kaçırır gibi siteden kaldırılıyor? Bugüne kadar bir problem olmadı bu biyografideki bilgiler de şimdi Türkiye’de tartışılınca mı kaldırıldı acaba? Merak ediyorum…
Yoksa meşhur casus romanı kahramanı Jason Bourne gibi bir ‘hafıza kaybı’ sorunundan mı mustarip Mr. Mason? CIA’de çalıştığı günleri hatırlamıyor belki de…
Söylesin bakalım Ahmet Altan, Yasemin Mason ve enişte Chris Mason: Kim yalancı?
Gelelim bir başka kuruluşa…
Chris Mason ‘Center ve Advanced Defense Studies’de kıdemli üye. Bu kuruluş bugünün ve yarının güvenlik politikaları üzerine yoğunlaşıyor, bu konularda uzmanlaşmış kişileri bünyesinde barındırıyor.
Peki başka kimler var bu kuruluşta? Gelin Chris Mason’ın yol arkadaşlarını, aynı kuruluşta görev yaptığı kişilerden bazılarını tanıyalım…
Anthony Shaffer’ın biyografisi onun ‘CIA, FBI, NSA gibi kuruluşların gizli operasyonlarında kilit rol oynadığını’ gösteriyor.
Jerrold Post kariyerinin tam 21 yılını CIA’e adayan ve bu kuruluşta ‘Kişilik ve siyasi davranış analiz merkezi’ni kuran bir isim.
Lestor Hyman ise Clinton’ın başkanlığı döneminde Başkan Yardımcısı, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve CIA Başkanı adaylarının geçmişini araştıran ve inceleyen bir hukukçu.
Yolu CIA’den geçen bu kişiler yani ‘bizim çocuklar’ Chris Mason’la aynı çatı altında çalışıyor.
Bu arada neyse ki Chris Mason bir dönem Dışişleri’nde çalıştığını reddetmiyor. Bir aralar Washington’dan yolladığı haberlerde eşi Yasemin Mason ‘Bir Dışişleri yetkilisi’ ya da ‘Dışişleri’nden bir kaynağa göre’ gibi ibareler kullanıldı. Bu kaynak da evdeki koca olsa gerek!
Aslında bu işleri, Dışişleri’nde görevli biriyle evli olup gazetecilik yapmanın nasıl işlediğini en iyi bir başka Taraf yazarı bilir…
Nasıl ki Yasemin Mason kocasının uzmanı olduğu Afganistan’a gidip oradan yazılar yazdı… Amberin Zaman da kocası Ermenistan’daki Amerikan Büyükelçiliği’nde çalıştığı için sıkı bir Ermenistan hayranı oldu, hatta Ermenilerden ‘özür’ kampanyasına da destek verdi…
Keşke Amberin Zaman ‘diplomat kocayla’ gazeteciliğin nasıl işlediğini anlatsa da biz de öğrensek!
Toplam okunma (7215) Bugün(14) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Fanatizm: Ya Bizdensin Ya Öteki – Esra Arsan, Mete Çubukçu ve Ragıp Duran Şubat 2, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Medya Komed-ya - Media , add a comment
Ragıp Duran : İsterseniz önce “fanatizm” sözcüğü üzerinde duralım. Birincisi, aslında çok kullanılan bir kelime değil fanatizm. Medyada fanatizm ya da medya fanatizmi dendiği zaman benim aklıma ilk gelen şey başta spor ve futbol fanatizmi olmak üzere, fanatizmin medya aracılığıyla yaygınlaşması. Elbette, işin kaçınılmaz olarak bir kuramsal ve akademik yanı, bir de pratik yanı var. Bu pratik düzeyde ben fanatizm sözcüğünü biraz daha hafif bir anlamda, medyanın küçük sine qua non’ları olarak ele almak istiyorum. Mete Çubukçu’yla konuyu günlük pratik itibarıyla konuşacağız; Türkiye ve Ortadoğu medyasında ve elbette Avrupa medyasında da tabu, engel, olmazsa olmaz dediğimiz şeyler gazetenin çalışma tarzı içinde ne şekilde tezahür ediyor, bunu ele alacağız. Ama, bunun yanı sıra, fanatizm deyince mutlaka yoğun bir tutku ve bir tabu da söz konusu. Özellikle son dönemde yükselen milliyetçilik de geliyor akla, ama zaten milliyetçilik, 1923’ten beri Türk medyasının neredeyse bütününde baskın.
Yani o ideolojik üretimin içeriğinden, niceliğinden çok mekanizmalar ilgimi çekiyor. Çünkü o üretimi sağlayan aslında o mekanizmalar. Yani, fanatik olmayan, fanatizmden arındırılmış birtakım mekanizmalar olsa, üretim de farklı olur. Bir örnek vereyim. Ben Nezih Demirkent zamanında Hürriyet’te çalıştım. Nezih Demirkent’in künyedeki sıfatı Genel Yayın Yönetmeni değil, Genel Müdür’dü. Çünkü hademenin ne zaman izne çıkacağına bile Nezih Bey karar verirdi. Gazeteler halen olağanüstü militer bir yapıdadır, müthiş bir hiyerarşi vardır. Hürriyet’te 26. sayfaya girecek tek sütun halen Ertuğrul’un iki dudağı arasındadır. Bu bana bir fanatizm örneği gibi geldi. Fanatizm dendiği zaman çağrışımlarımız belki tam olarak uymayabilir ama ben bu şekilde algılıyorum. Esra, istersen ilk önce genel fanatizm olgusuna ve medyaya ne şekilde yapıştığına bir değinelim.
Esra Arsan : Ben medyayı basınla sınırlayacağım ama tabii daha sonra onun dışına da çıkabiliriz. Önce gazeteciliğin sosyolojisi açısından bakalım, sonra dediğin gibi gazeteciliğin iç örgütlenmesi ya da gazeteci kimliği açısından. Şimdi, benim fanatizmden anladığım saplantılı, takıntılı bir yanlılık veya bir aşırı taraftarlık. Veyahut da bağlamından kopacak ya da hedefinden uzaklaşacak kadar bir çığırtkanlık. Bir körü körüne yanlılık ya da sabit fikirlilik diyebiliriz. Fanatizm deyince, fikirler ve olgular karşısında aciz hale gelmiş, gözü dönmüş bir yanlılıktan söz ediyoruz. Çünkü, ‘fan’ kavramının sözlük anlamına baktığımızda, örneğin bir müzik grubunun fanatiği veya hayranı olmanın yanında, burada hakikaten sevdiğin veya taptığın o objenin veya süjenin bir tür fikirsel kölesi olmak söz konusu. Fanatizm deyince, ölesiye olmak veya ölesiye sevmek gibi bir şey geliyor benim aklıma.
Ragıp Duran : Sen bu kelimeleri sıralarken aklıma geldi. Fanatizmin arkasını açmakta yarar var. Tabunun yanı sıra bir de dogma yönü var bu kavramın.
Esra Arsan : Evet, akıl, izan ve mantıktan uzaklaşmış bir durum. Şimdi burada aşırı duygusallık, dogmatizm, adanmışlık, nefret ve adil olmayan yargılama ve önyargılar söz konusu.
Ragıp Duran : Adanmışlık derken, sanırım olumsuz bir adanmışlıktan bahsediyorsun?
Esra Arsan : Evet, aşırı, körü körüne adanmışlık. Türkiye açısından baktığımız zaman, bu durumu birkaç alanda görüyoruz. Türkiye’de bir ideolojik fanatizmden söz edilebilir. Türkiye basınının önleyici tabuları var.Ama isterseniz önce dünyadaki duruma bir bakalım. Özellikle benim son yıllarda çok sık kullandığım Akdenizli gazetecilik pratiğine, yani Yunanistan’a, Türkiye’ye, İtalya’ya, Fransa’ya baktığımızda, aşırı partizan, yanlı ve bu yanlılıkla övünen bir gazetecilik tarzı görüyoruz.. Bu gazetecilik, tarafında olduğu ideolojik bakışın, görüşün, partinin veya duruşun, bir tür ölesiye savunucusu, yılmaz savaşçısı durumunda – bu bakış ister sağ, ister sol olsun.
Ragıp Duran : Sen Akdeniz ekolü deyince –ki ben Akdeniz ekolü yerine “Latin Ekolü”nü kullanmayı öneriyorum- aklıma şu geldi. Şimdi, İngiliz ya da Anglosakson ekolün kökeninde “facts and figures” adı verilen anlayış var. Latin ekolünde ise, esas olarak senin saydığın ülkeler başta olmak üzere Yunanistan, Türkiye, İspanya, İtalya vb ülkelerde yorum, sentez ve sansasyona dayalı bir anlayış var. “Facst and figures” anlayışında kaçınılmaz olarak çok fazla dogmatik, çok fazla fanatik olamam. Öteki yaklaşımsa yapısı itibarıyla fanatizme daha açık.
Esra Arsan : Bunun nedenini açalım hemen. Neden Latin Amerika’da ve Akdeniz ülkelerindeki gazetecilik daha sansasyonel ve daha yoruma ve senin dediğin gibi polemiğe dayalı? Çünkü Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki gazetecilik geleneğine baktığımızda orada gazetecilik geleneğinin izlerini ticaret burjuvazisinin ortaya çıktığı dönemde görüyoruz. Doğu Avrupa ve Latin Amerika’dan çok önce Batı’da gelişmiş olan basının ticaret burjuvazisinin enformasyon açığını kapatmak için geliştiğini görüyoruz. Yani adam işte malı gemiye yükleyip gönderiyor, o gemideki yükün sağ salim gidip gitmeyeceğini, oradaki siyasal durumu, etnik meseleleri, iç savaşları vesaireyi merak ediyor. Doğru enformasyona ihtiyacı var. Dolayısıyla oradaki gazeteci de ona doğru, olgulara dayalı haber geçmek durumunda. Bize ve diğer Akdeniz ülkelerine, Latin Amerika ekolüne baktığımızda gazetecilik geleneğinin daha edebi kökenli olduğunu görüyoruz. Yani bizde Şinasi, Namık Kemal gibi daha edebiyat ağırlıklı kişilerin ilk gazeteleri çıkardıklarını ve bu gazetelerde bu yazarların eserlerinin -Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’sinin, Şinasi’nin Şair Evlenmesi’sinin- yayımlandığını ve enformasyon vermekten ziyade polemik yapan, halka yorum veren, bir şeyler vadeden bir gazetecilik olduğunu görüyoruz. Yunanistan’a baktığımızda da durum aynı. Yunanistan basını da aynı bizim gibi polemiğe, yoruma dayalı, olgulardan uzak, sansasyonel içerikli habercilik yapar. Dolayısıyla, bu yoruma dayalı gazetecilik atmosferinde fanatik düşüncelerin yeşermesi çok normal.
Ragıp Duran : Yatak müsait. Peki, Mete, sen örneğin Cumhuriyet gazetesinde çalışırken ya da çalıştığın diğer medya kuruluşlarında, fanatizmi günlük mekanizmada herhangi bir şekilde gördün mü? Yani, işin genel teorik yanını bir tarafa bırakıp –Esra sana da soracağım aynı şeyi, çünkü sen de Tempo-Aktüel vb dergilerde çalıştın– önce fanatizmin ne şekilde tezahür ettiğini konuşalım.
Mete Çubukçu : İşin pratiğinde, belirli dönemlerde mantığın ve soğukkanlılığın biraz geri plana atıldığı noktalar daha çok öne çıkıyor. Bu da Türkiye’de sadece medya için değil toplumun bütünü için geçerli. Benim “kompleks” adını verdiğim noktalardan kaynaklanan konularda, bu daha çok öne çıkıyor.
Ragıp Duran : Sadece belirli dönemlere özgü bir durum değil, genelde de böyle bir yaklaşım var ama bu dönemlerde, yani kriz dönemlerinde veya savaş dönemlerinde daha gözle görülür hale geliyor anlamında mı söylüyorsun?
Mete Çubukçu : Evet, genelde durum ne, ona bakalım. Son 30 yıla baktığımızda, belki klişe olacak ama, Kürt meselesi, Türklük meselesi, Ermeni meselesi hep var; işte, Ermeni meselesi 1915’ten beri var ama belli dönemlerde nüksediyor. Bunun içine zaman zaman laiklik ve Kemalizm girer; son dönemde İslami fanatizm girer. Bunlara “sinir uçları” denebilir.
Esra Arsan : Ordu fanatizmi?
Ragıp Duran : O ezelden beri var.
Mete Çubukçu : Tabii, ordu fanatizmi var ama ordu karşıtlığı fanatizmi de var. Sonuç olarak, bu sinir uçları diyebileceğimiz konular öne çıkınca soğukkanlılık ya da nesnel gazetecilik arka plana itiliyor.
Ragıp Duran : Mete’nin şu bakımdan önemli: Belki de fanatizm konusunu iki ayrı düzeyde ele almak lâzım. Birincisi, yapısal olarak sürdürülebilir birtakım fanatizmler var, bir de, Mete’nin söylediği bir yandan toplumsal yasağa bağlı olarak, bir yandan da medyanın gündemine bağlı olarak daha uç hale gelen fanatizmler var. “Öcalan İtalya’da” haberi mesela, bizim geleneğimizde olmamasına rağmen birden bire İtalyan düşmanlığını körükledi. Kravat yakmalar vb protestolar gördük, değil mi?
Esra Arsan : Bence onlar gelip geçici şeyler. Fanatizm daha yerleşik…
Ragıp Duran : Evet ben de tam olarak onu demek istiyorum. Bir kalıcı yasak var, bir de sosyal, siyasal, kültürel, sportif – Galatasaray UEFA şampiyonu olduğu zaman beni bile rahatsız eden bir Galatasaray fanatizmi ortaya çıkmıştı- düzeylerde kabarmalar. Yani, sanki altta düz bir çizgi var, çeşitli fanatizmlerin istikrarını sürekli koruyor, bir de inip çıkan bir başka eğri var.
Mete Çubukçu : Dönemsel olabilir. Dediğin gibi, bir dönem İtalya’ya düşman oluyorsun, bir dönem Öcalan nedeniyle Suriye’ye düşman oluyorsun; 10 yıl sonra böyle bir şey kalmıyor. Medyayı bir şekilde yönlendirenler o sinir uçlarını bir yere kanalize ediyorlar. Çok da bilinçsizce yapıldığını zannetmiyorum bunun; kendi zihin altlarında bu var zaten. Ama toplumda da bunun karşılığını bulacaklarını biliyorlar. Özellikle son dönem olaylarında görüyoruz bunun örneklerini, ileride değiniriz.
Dediğim gibi, çok yerleşik fanatizmler, bir de zaman zaman ortaya çıkan fanatizmler söz konusu. Bunun alt kategorileri de var tabii ki. Mesela cinsel ayrımcılık… Sonuçta, arada bir kırılmalar olsa bile, erkek medyanın egemenliğinden söz edebiliriz. Elbette birtakım mücadelelerin etkisiyle yavaş yavaş bazı kırılmalar olmuyor değil. Ama, hâlâ söz konusu haber bir kadınla ilgiliyse çok farklı sunuluyor ve ilgi çekiyor. Sonuçta öneriliş şekli böyle olduktan sonra yapılış şekli ve gelişimi, olgunlaşması da aynı şekilde oluyor. Keza hâlâ geçmeyen, azınlıklara karşı ayrımcılık var; yer yer kırılsa bile tortuları halen duruyor. Çok klişe bir mesele, örneğin bir trafik kazası haberinde Ermeni iş adamı veya Rum doktor kaza geçirdi deniliyor, anlatabiliyor muyum? Bunu yapan ya da öneren hakikatten ayrımcı biri olmayabilir ama işte böyle ifade ediyor.
Ragıp Duran : Esra Akdeniz havzasını gezdi. Sen bizden daha iyi bildiğin Arap medyası hakkında neler diyeceksin? Orada ne tür fanatizmler ve bunların kökeni ne?
Mete Çubukçu : Orada en temel fanatizm, minik kırılmalara rağmen, tabii ki anti-semitizm. Elbette, İsrail düşmanlığıyla anti-semitik üslubu ayırmak gerekli; Arap medyası genelde anti-semitik.
Esra Arsan : Ben burada başımdan geçen ve beni çok etkileyen bir hikayeyi aktarmak istiyorum. Oxford’daki gazetecilik programında, 11 ülkeden gazeteci vardı. Bir gazeteci de Mısır, El-Ahram gazetesinden… Başörtülü, böyle seminerlerin arasında falan gidip namazını kılan, inanan bir gazeteciydi. Programın ortasında, İsrail’den bir gazetecinin de bize katılacağı, üç aylığına programa gireceği söylendi. Mısırlı gazetecinin tepkisi şu oldu: Buraya bir Yahudi gazeteci gelecekse ben burada kalamam. Biz, daha tanımıyorsun bile adamı, nasıl biri olduğunu bilmiyorsun, düşüncelerini bilmiyorsun, ayrıca bu programa geldiğine göre mutlaka çok seçkin aklı başında bir insandır, diyerek ikna etmeye çalıştık. Hayır, dedi, ben bir Yahudinin olduğu bir yerde duramam, dolayısıyla benim ilişkimi kesin programla, ben gidiyorum… Bu kadar anti-semit bir tavrı vardı.
Ragıp Duran : Ve gitti mi?
Esra Arsan : Aslında onun ayrılma vakti de gelmişti ve tam o giderken geldi İsrailli gazeteci. Dolayısıyla çok karşılaşmadılar ama ilk tepkisi, ilk feveranı anlaşılır gibi değil.
Mete Çubukçu : Evet, genel eğilim bu, ama bunun karşıtları da var. Yani İsrailli gazetecilerle oturup birlikte çalışan, birlikte iş üreten Arap gazeteciler de var ama tabii ki bunlar bir şekilde azınlıktılar. Şimdi, bu niye böyle? Çünkü toplumsal yapı da böyle. Çünkü, toplumda bunun karşılığı olduğunu biliyorlar. Diğer yandan, ben oradaki rejimlerin bunu bir şekilde halkı hem ayakta tutmak hem bastırmak için kullandıklarını düşünmüşümdür.
Ragıp Duran : Bence bu çok önemli, şu bakımdan. Hep aklıma takılıyor. Örneğin herhangi bir Arap ülkesinin gazetecisi, İsrailli meslektaşlarımızla oturup bir konuşma yapalım dese, büyük ihtimalle bizde “Ermeni soykırımı vardır” diyen insanın durumuna düşecek. Yani öyle bir baskı da söz konusu.
Mete Çubukçu : Tabii ki, İsrailli gazetecilerle birlikte proje üretenler ya da birlikte çalışanlar bir sürü şeyi göze alarak yapıyorlar bunu. Gazetecilerin geneli böyle derken, rejimlerin de buna yataklık yaptığını eklemeliyim, rejimler de destekliyor bu tutumu. Zaten çok fazla sayıda ülkede, gazetelerin rejimlerin uzantısı olduğunu görürüz.
Ragıp Duran : Benim hep merak ettiğim o yataklık etme, destekleme meselesi. Fanatik prodüksiyonu, fanatik üretimi sağlayan yapı nedir? Gazetelerden, medyanın organlarından söz ediyorum. Burada etkili olan en önemli faktör nedir? Hiyerarşi mi, baştaki yöneticinin fanatik olması mı? Mesleki tecrübelerini de hesaba katarak söylersen, akıma karşı giden bir şey yapmaya kalktığında genel yayın yönetmenin mi engelledi, yoksa akşam evde hanım mı dırdır etti de vazgeçtin?
Mete Çubukçu : Bir tanesi şudur: medyanın finansal ilişkisiyle uyuşmadık. Yani sonuçta kendi sınırlarını bilerek, yapacağını ya da yapamayacağını, nereye kadar yapacağını ya da yapmayacağını, nereye dokunacağını veya dokunmayacağını bilerek hareket ediyorsun.
Ragıp Duran : Dolayısıyla, diyorsun ki, Doğan Grubu’nda çalışan birisi POAŞ’ta çok büyük bir ihale yolsuzluğu, skandal yakalasa bile bunu haber olarak yapamayacağını zaten en başından biliyor.
Mete Çubukçu : Zaman zaman bu, orduyla ilgili de olabiliyor. Hava birden değişince orduyla ilgili anti yayın yapabiliyorsun. Ama, bazı dönemlerde bu yayınları yapamıyorsun. Yani 30 yıllık sürece baktığımızda bunu çok somut biçimde görebiliriz. Genel atmosfer, siyasal, toplumsal atmosfer çok belirleyici.
Ragıp Duran : Benim aklıma bir örnek geldi: Hiyerarşi. Normalde Türk egemen medyasında, sabah yazı işleri toplantısında, atıyorum Hasan Cemal ya da işte genel yayın yönetmeni o gün manşete girecek konuyla ilgili bir fikir arz eder. O fikir çok fazla tartışılmaz. Aslında o fikir, muhabire ya da editöre bir talimattır; şunu manşete yapalım, bu konuyu şöyle işleyelim diye. Oradaki herhangi bir editör, herhangi bir muhabir, diyelim ki siyasi bir konunun uzmanı, o söylenen bir dogma olduğu için, çok fazla karşı çıkamaz. Ben ters bir örnek vereceğim. Ben 78-80 yıllarında Aydınlık’ta çalıştım. Orada çok hoş bir motto vardı: “Genel yayın yönetmeninden çaycıya kadar herkes üretime katılır” diye. Sabah saat beşte, altıda evden çıkardık, saat yedide basın sabah toplantısı yapardık ve iki saat sürerdi. Hiçbir gazetede iki saat toplantı yapılmaz ama devrimci olduğumuz için o zamanlar, yapıyorduk. İki saat yazı işleri toplantısı yapılırdı ve çaycı da katılır ve görüş arz ederdi. Çok da ukala bir çaycımız vardı aksi gibi. Fakat sonradan anladım ki, bu tamamen görüntüden ibaret. Yani o zamanki genel yayın yönetmenimiz ne derse o olurdu; biz tartışarak onun söylediğini yapmış olurduk. Yani itiraz ederdik, ama itiraz eden bastırılırdı. Nispeten daha demokratik gazetelerde de bazen genel yayın yönetmeninin söylediğine karşı çıkardık ama karşı çıktığımızla kalırdık.
Mete Çubukçu : Sonuçta o hiyerarşide haber yapısını kim belirliyorsa onun sözü geçer.
Esra Arsan : Burada önemli olan, medyanın ekonomi politiği, yani medya sahipliğinden kaynaklanan birtakım zorlamalar, medya sahibinin sahip olduğu diğer işletmeler yüzünden bazı şeyleri görmezden gelme, bazı şeyleri yok sayma, yayınlamama zorunluluğu falan değil. Fanatizmde aslında çok ciddi bir inanç var. Gazeteci aslında bir şeyleri yok sayarken veya bir şeyleri deli gibi savunurken, bunu inanarak yapıyor. Şimdi bunu, söylemsel pratiklerle açıklamamız lazım. Foucault’nun dediği gibi, bir bilgi üretiliyor ve bu bilgi birtakım semboller aracılığıyla bize veriliyor. Ve bu bilgi bize, şu adam iyidir, bu adam kötüdür, şu grup iyidir, bu grup kötüdür, bunu seveceğiz, bundan nefret edeceğiz, bu bizdendir, diğeri ötekidir şeklinde sunuluyor. Bu bilgiyi ve anlamı üreten basın emekçileri fanatik aslında.
Ragıp Duran : Ve bizden buna inanmamız isteniyor.
Esra Arsan : Zaten onlar da buna inanıyorlar. Türkiye’de ya da bütün dünyada, birey olarak doğumdan itibaren birtakım söylemsel pratikler içinden geçiyoruz. Medya sektörünün veya basının karar alma mekanizmasında oturanlar da zaten bu söylemsel pratikleri içselleştirmişler. Bir gazeteciye, yaptığı o fanatik yayın, haber bülteni ya da gazete manşetinin yanlış bir şey olduğunu söylediğiniz zaman garip garip bakıyor, bunun yanlış olduğunu nasıl söyleyebilirsin diye. Bunu en son Trabzon’da yaşadık. Ragıp, sen de oradaydın. Sınırötesi operasyon haberleri, DTP’nin kapatılması, Kürt meselesi konusunda yerel medyanın temsilcileri ile konuştuğumuz zaman, şöyle dedik: “Biz burada haberlerin sadece bir kısmını alıyoruz. Genelkurmay’dan gelen bilgilerle yetinmek durumundayız. Halbuki bunun bir de bir başka haber kaynağı da var. Değil mi? Kandil’de de birileri var. Türk askerlerini esir alan bir grup var. Şimdi bu grup Türkiye basınında bu esir haberlerinin yayımlanmasında 48 saat önce öbür taraftan bu bilgiyi alıyor. Ama habere dönüştürmüyor. Neden habere dönüştürmüyor? Çünkü Genelkurmay’ın bilgi vermesini, doğrulamasını bekliyor. Niye? Çünkü asıl haber alması gereken kaynağı o olarak görüyor. Halbuki o arada yabancı basında çıkıyor o haberler. Fransa’da çıkıyor, İngiltere’de çıkıyor; Türkiye basınında yok. Niçin? Çünkü, gazetecilerin içselleştirdikleri bir şey bu. Yani neden öbür tarafa gitsinler ki?” Bunu söylediğimiz zaman Karadenizli gazeteci meslektaşlara, oraya PKK propagandası yapmaya gelmişiz gibi bir tutumla karşılandık; bu kadar fanatik yaklaşıyorlar. Müthiş bir suçlamayla karşı karşıya kalıyorsun. “Dünyada terör örgütüyle konuşan gazeteci var mı?” gibi absürt sorular sorabiliyorlar. Oysa, herkes konuşuyor. Başbakanlar görüşüyor, pazarlıklar yapılıyor. Söylemeyi unuttuk aslında orada, Türkiye’de de Abdullah Öcalan’la Mehmet Ali Birand’dan tut da, Yalçın Küçük’e, Doğu Perinçek’e kadar çok sayıda gazeteci söyleşti. Ragıp sen de bunlardan birisin; gerçi sen bu nedenle içeri girdin ama şimdi o davalarda beraat ettiler. Fakat aynı Karadenizli gazeteci, Çeçenler terörist eylem yaptığı zaman onlarla söyleşi yapmayı kabul ediyor. Çünkü o bizden, onu içselleştirmiş. Orda bir yargı mekanizması devreye girmiyor, herhangi bir iç çatışma yaşamıyor, kuşku duymuyor zaten. Dolayısıyla POAŞ haberleriyle bunu ayrı tutmak lazım. Belki POAŞ haberlerini inanarak göz ardı etmiyor, patron mutlu olsun diye yapıyor. Halbuki öbür tarafta milliyetçi hissiyatla hareket ettiği zaman, bu yaptığına inanıyor. Bu ikisini ayırmak lazım.
Mete Çubukçu : Sonra da, bu çıkışın altında kalmaya başladı gazeteciler. Çünkü, çıta giderek yükseliyor. Gazeteci söylemin altında kalıyor. Bir şekilde bu söylemi etkili hale getiriyor ve ondan kurtulamıyor. Kurtulamadığı sürece çıtayı daha fazla yükseltmeye çalışıyor. Mesela son dönemdeki şehit haberlerini futbol maçlarına taahhüt etmeye çalışmamız gibi. İşte, “Şehitler için bu maçı alın…” neredeyse herkesin ortak sloganı haline geliyor. Medya bunu ortaklaştırıyor, kendi mantığına göre, tırnak içinde, bir taşla iki kuş vuruyor. Hem bir meseleyi kendince hâlâ sıcak tuttuğunu düşünüyor, bir de öbür tarafta başka bir milliyetçiliği körüklüyor. Bu sadece spor ya da sadece futbol olmaktan çıkıyor, her şey birbirine giriyor. Ama temelde aslında aynı zihniyet var; zorlama bir birleştiricilik. Çıtayı yükseltiyor derken bunu kastediyorum.
Ragıp Duran : İkinizin söylediklerini iyi karşılayacak olan bir Bourdieu kavramı var. Pierre Bourdieu gazetecilik alanı espas trit dediğinde aslında tam da bunu tarif ediyor… Bourdieu’yu hatırlayınca, üçümüzün şimdiye kadar söylediklerinde bir boyut eksik kaldı gibi geldi bana. Çünkü gazetecilik alanının en önemli özelliklerinden bir tanesi iktidar yanlılığı. Az önce Aydın Doğan, Aydın Doğan olduğu için değil, iktidar olduğu için örnek verildi. İktidardan kastım da, medya organı sahibi olması, ayrıca önemli bir ekonomik iktidar sahibi olması. Ben de bunu çok sevmiyorum işte, askeri iktidara doğrudan bağımlılık, reklam ilişkilerinde ekonomik iktidara bağımlılık vs yüzünden gazetecilik alanı nötr bir deyim olarak kalamıyor. Gazetecilik alanı, futbol alanı gibi bir deyim değil. Gazetecilik alanında Bourdieu’nun tanımlamasında, gazetecilik alanında iktidar neredeyse bir ana motif olarak mevcut. Hani sürekli “hak haberciliği” temelinde bir gazetecilik alanı olsa, yani her habere hak haberi gözüyle bakılsa itiraz etmeyeceğiz büyük ihtimalle. Yani Bourdieu’nün tarif ettiği gazetecilik alanında bir iktidar engeli var. Önemli bir engel.
Esra Arsan : Hem öyle bir iktidar, hem de hegemonyacı taleplere açıklık var. Yani Bourdieu de biraz öyle tarif ediyor, çünkü gazeteci dediğimiz süje de etten kemikten yapılmış bir insan ve sonuçta onun da kendi içinde birtakım kimlikler ve bu kimliklerin oluşturduğu birtakım fanatizmler var. Gazetecinin mesleğe başlarken, bütün aidiyetlerinden arınmasını bekleyemeyeceğimiz için, bu gazeteci denen insanın, kadın veya erkek olarak, siyah, beyaz, ya da sarı ırkın bir mensubu olarak, Türkiye örneğinden gidersek Türk, Kürt, Müslüman, ateist ya da diğer dinlerin bir mensubu olarak vs taşıdığı birtakım özellikleri var. Dolayısıyla, bütün bu kimliklerini de gazetecilik alanına taşıyarak geliyor. Ve bu gazetecilik alanında, gerçekten tepe noktalarda bulunan kişiler ve onların hegemonyacı taleplerle kurdukları ilişkiler tabii ki içeriği çok net bir şekilde belirliyor.
Ragıp Duran : Gazetecilik alanında da o ideolojik kimliğin çok daha güçlüsü, çok daha organizesi var. Oraya geldiği zaman, kendini kolay bir şekilde monte ederse ve şevki yoksa bir şekilde dışlanıyor. Ben kendi öğrencilerimden biliyorum; öğrenciyi yetiştiriyorsun, bir gazeteye gidiyor geliyor, bir kısmı ayak uyduruyor, onu artık tanıyamıyorsun, çünkü onun bizim göremediğimiz derisi, oradaki deriyle uyuşmuş, yoksa bünyenin reddetmesi gibi atar onu normalde.
Şimdi ikinize de cevabını bilmediğim bir soruyu soracağım. Mete, sen de Arap gazetelerini, Batı gazetelerini takip ediyorsun, biliyorsun. Çok magazin bir soru olabilir ama bana derin bir anlamı varmış gibi geldi. Başka bir ülkede Fanatik diye bir gazete duydun mu hiç? Ya da benzer adı olan, örneğin, “dogma” vb adlı bir gazete var mı hiç? Çünkü, biliyorsun bütün dünyada gazetelerin adı üç aşağı beş yukarı aynıdır: “İskenderiye Feneri”, bilmem ne postası, Kurye, Tribün vb.
Mete Çubukçu : Arap bölgesinde de durum aynı. Güneş, fener, ışık üzerinden verilmiştir hep gazete adları. Ama mesela, El Vatan var, Memleket var, ona benzer şeyler tabii ki var.
Ragıp Duran : Batıda duydun mu Fanatik benzeri bir isim? Bilgi olarak soruyorum.
Mete Çubukçu : Benim duyduğum kadarıyla bilmiyorum.
Esra Arsan : Duymamak, olmadığını göstermez. Sonuçta yanlış bir şey söylemelim, bahsettiğiniz bir spor gazetesi…
Ragıp Duran : Varsa, internete yazdığında çıkar. Mesela Radikal diye bir müzik şirketi var İngiltere’de. Arama motoruna radikal yazınca ilk o çıkıyor. Bana Radikal de garip geldi. Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da ya da başka bir kültürde, bir spor gazetesi, Fanatik ismiyle çıkarsa satmaz, kimse almaz o gazeteyi. Sen o kadar çirkin bir isim takar mısın? Mesela sen oğluna çirkin diye bir isim takar mısın, ya da kızına acuze diye isim takar mısın? Takılmaz.
Mete Çubukçu : Ama Türkiye’de bu olmalı.
Ragıp Duran : Hah. İşte benim derdim o. Yani Fanatik gazetesi böyle bir şey… Reklamlarda da bir fanatik övgüsü var.
Esra Arsan : Çünkü zaten biz rasyonel hukuki otorite sisteminden geçmediğimiz için fanatik olmak negatif anlamda kullanılmıyor, fanatizm olumlu anlamda kullanılıyor Türkiye’de. Lider fanatizmi mesela… koşulsuz itaate dayalı bir fanatizmin körüklenmesi. Veya, yine bize has bir fanatizm olan popüler kültür aktörlerine dönük ölesiye bir fanatizm… Müslüm Gürses fanatikleri mesla. Bu insanlar bir anlamda hakikatten ruhsal tedavi görmesi gereken, vücutlarına jilet atan insanlar, ama kendi içlerinde gerçekten kendilerini yücelterek yaşıyorlar.
Ragıp Duran : Olumlu bir çağrışımı var, anlamı var…
Esra Arsan : Ama, fanatiklik boyutunda baktığında, konserlerde vücuduna jilet atanlara baktığında hani bunu olumlamak da çok mümkün değil. Ama onlar bunu bir tür doğru bir adanmışlık, bir ermişlik olarak yaşıyorlar.
Ragıp Duran : Bizim dinsel geçmişimizin bunda bir etkisi olabilir mi? Yani bütün bu şahadet edebiyatıyla bir ilgisi olabilir mi bu durumun?
Mete Çubukçu : Bahsettiğin isim konusu önemli ama bunlara çok takılmamak lazım. Yani, X, Y, Z olabilir ismi gazetenin ama attığı manşet, yaptığı haber o ismi aratmayacak nitelikte hatta daha da vahim. Sonuçta evet, niye böyle bir isim koyarsın, diye sorulabilir, ama o kadar içselleştirilmiş ki bu fanatizm…
Ragıp Duran : Benim de yakalayamaya çalıştığım buydu. Yani Fanatik “Spor, barış ve dostluktur” diye başlık atmaz. Tam tersini atar. Bu, fanatizmi üreten yapıdır… “Fanatizme karşı neler yapılabilir?” sorusuna geçebilmemiz için fanatizmin özellikle mekanik yahut medyaya ilişkin kökenleri ve kaynakları neler olabilir, onu konuşalım istiyorum. Örneğin, sen gazetecilerle çalışırken, fanatizme karşı bir yazı, bir haber yapmaya çalıştın da engellendin mi? Nasıl engellendin, ne engelledi seni orada?
Esra Arsan : Çok spesifik olarak karşılaştığım bir şey yok ama gözlemlediğim şey şu: Özellikle editörler faslından yola çıkarsak – çünkü ben de muhabir olarak çalıştım hiç yöneticilik yapmadım- orada da biraz önce bahsettiğim adanmışlık, inanmışlık, yani biz ve onlar ayrımını çok net görüyorsun. Yani bizden olanlarla ilgili yapılacak haberler skalası var bir de ötekilerden olanlarla ilgili haberler skalası var. Şimdi mesela Türkiye’de bugünkü konjonktürde çok daha net görmek mümkün bunu. Yani eskiden, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde modernleşme fanatiği, Batı yanlısı bir basın kavramı varken, şimdi Türkiye’de bir kırılma noktası var. Bir tarafta İslami basını görüyoruz, hemen yanında da İslami basınla ve onun söylemiyle kenetlenmiş bir İkinci Cumhuriyetçiler, “neo liberal” diyebileceğimiz bir basın yapısı var. Öbür tarafta yine, Kemalist, militer ve daha ulusalcı basın parçalanmaları var. İki tarafa da baktığımda, şimdi bu haber merkezlerine girsem ve rasyonel bir şeyler yapmaya, gerçekten haber yapmaya çalışsam, karşıma birtakım inanmış adamlar çıkar ve bunlar, mücahit gibi kendi düşüncelerini normatif baskıcı bir biçimde bana dayatırlar. Bunun dışına ve ötesine çıkmaya kalkıştığın zaman sen öteki tarafın adamı olarak algılanırsın ve hiçbir şekilde sorgulanmadan, yargılanabilirsin. İşini kaybedebilirsin, dışarıda bırakılabilirsin, marjinalize edilebilirsin. Diyelim ki, bugün İkinci Cumhuriyetçi düşünceyi destekliyorsun. İkinci Cumhuriyetçilerle konuşmaya kalktığında, diyelim ki AKP’yi eleştiren bir söylemle çıkarsan karşılarına hemen orducu olmakla, İttihat ve Terakkici olmakla, darbeci olmakla suçlanıyorsun. Bu da fanatik bir tutum. Şimdi, bunların ikisinin karşıtı yok mu? Ben hem ordunun birtakım söylemlerine karşı olup hem AKP karşıtı olamıyor muyum? Yani ikisi birden olamaz mı? Öbür taraftan, diyelim ki çok Kemalist, çok ulusalcı bir tarafa geçtiğinde de, liberal bir söylemi savunmaya çalıştığında, o zaman da dinci oluyorsun. Bunun ortası yok. İkisi hakikaten uç nokta, onun için aşırı.
Ragıp Duran : Kutuplaşan bir fanatizm veyahut da fanatikleşen bir kutuplaşma söz konusu.
Esra Arsan : Ve bu kişisel çıkar, kurumsal çıkar falan için yapılan bir şey değil. Birtakım inanmış insanların bir araya geldiği gruplar bunlar. Çünkü kadrolar ona göre oluşuyor.
Ragıp Duran : Evet. Samimi demiyorsun değil mi? İnanmışlık ayrı bir şey.
Esra Arsan : Evet
Ragıp Duran : Mete, sen bu konuda ne diyeceksin?
Mete Çubukçu : Ana medya için bunu ne derece söyleyebiliriz emin değilim; inanmışlıklar medyadaki konumlanışa göre değişiyor.
Ragıp Duran : Marja göre değişiyor.
Mete Çubukçu : Evet doğru, marja göre inanmışlık var. Demin “Dinsel geçmişin etkisi var mı?” diye sormuştun. Önce onu yanıtlayayım. Bilinçaltında böyle bir şey olabilir. Biz aslında Ortadoğu’daki algılamaya ve medyaya baktığımız zaman bunu çok fazla işlemedik, öne çıkarmadık ama son yıllarda, yani Cumhuriyet’ten bu yana sürekli önde tutulan bir tema bu. Şehit olmak, askerde veya görev başında, her zaman çok değerli Osmanlı’dan beri; önemsenen, tavsiye edilen, kıymetli bir şey. Nitekim son krizde gördük sekiz askerin, serbest bırakılmayıp, dönmeyip ölmelerini isteyen politikacılar olduğu kadar, medyada da bunu isteyen insanlar vardı. Bu toplumun büyük bir kısmını etkiledi. Ben derste bu konuyu tartışırken birçok öğrenci çıkıp herhangi bir bilgiye dayanmadan Türk askerinin tarih boyunca esir düşmediğini ama şehit olduğunu anlattı ve bunu bizzat savundu. “Serbest bırakılmasalardı, ölselerdi, Türkiye’nin şerefini beş paralık ettiler” diyenler oldu. Sonuçta, bu bilgiyi nereden alıyorlar? Medyadan alıyorlar. Belki zihinsel altyapı ve toplumsal altyapı da etkili ama sonuçta bunu körükleyen, tetikleyen bir şey de var. Ortadoğu’ya baktığında da bunu bizzat yazan, bu şahadeti çok daha fazla olumlayan, klipler çekerek yücelten, teşvik eden bir medya var. Bizde de belki birtakım yayınlar, Hırant’ın ya da Malatya’daki insanların öldürülmesine neden oluyor; orada da bu tür yayınlar daha geniş bir perspektif ve çerçevede gönüllü bir şekilde yapılıyor. Hatta ondan sonrası bile inanılmaz bir şekilde farklı bir mertebe olarak gösteriliyor insanlara. Yani orada da öyle bir yapı var.
Ragıp Duran : Esra, dil meselesi ve dilin kullanımı da fanatizmde önemli bir araç olsa gerek diye düşünüyorum. Bugün katıldığım bir toplantında XXX’in verdiği örnek çok ilginçti: Türkiye egemen medyasında başbakanlar “belirtir ve ifade eder”, muhalefet liderleri “iddia eder.” Ayrıca, örneğin “Türk gencinin başarısı…” denilince bilin ki, o genç erkektir, kız olsa “Türk kızının başarısı” diye geçer. Türkiye’de kullanılan dil maskülen bir dil. Dili de deşsek büyük ihtimalle “alt grup” adını verdiğim fanatizmi besleyen kaynaklardan biri olduğunu göreceğiz. Beni burada ilgilendiren, oradaki fanatik içeriğin, hangi kaynaktan, nelerden beslenerek oluştuğu. Şimdiye kadar bir sürü şey saydık, biraz daha deşsek sanki farklı şeyler de çıkardı. Şimdiye kadar saydıklarımıza ekleyeceğiniz başka şeyler var mı?
Mete Çubukçu : Dil kullanımı konusunda şunu ekleyeyim; Türk medyası herkese, yani belli noktalardaki herkese hakaret edebilme, aşağılama, hor görebilme hakkına sahip. Orada bir rahatlığı var, eli çok rahat, yani istediğine hakaret edebiliyor, istediğine küfür edebiliyor, istediğini aşağılayabiliyor. Taze bir örnek olduğu için, son krizde, gündem boyunca Kuzey Irak’taki Iraklı Kürtlere hakaret edildi, Barzani’ye hakaret edildi; burada bir şekilde toplumu o anlamda rahatlattıklarını düşünüyorlar. Ama bunun benzerini de orada yarattıklarının farkında değiller.
Ragıp Duran : Peki bir şey soracağım ikinize de. Medya fütursuz bir şekilde, hoşuna gitmeyen ötekine hakaret özgürlüğünü tanıyor. Ötekini her türlü olumsuz sıfatla niteleyebiliyor. Barzani örneğinde, bunu sıradan, düz, alelade milliyetçilik kategorisine de koyabiliriz gibime geliyor. Peki bu milliyetçi söylemle fanatizm arasındaki benzerlik veya fark ne? Bu verdiğin örneği milliyetçilikle ilgili başka bir toplantıda verebilirsin ve doğrudur. Fanatizmle ilgili örnek olarak verdiğin için soruyorum. Her milliyetçi söylem fanatik midir?
Mete Çubukçu : Burada söz konusu olan sadece milliyetçilik değil ki; kültürel kodlardan gelen bayağı bir erkek hegemonyası da var. Sonuçta bunu gazetelerin spor sayfalarında da tahlil edebilirsin. Belki son zamanlarda azaldı ama…
Ragıp Duran : Allahtan Barzani kadın değil, kadın olsa neler yazacaklardı kim bilir.
Esra Arsan : En kolay manipüle edilebilir fanatizm belki milliyetçilik.
Ragıp Duran : Evet! Peki ikisini ayırt eden unsur ne?
Esra Arsan : Vatanperverlik, iyi vatandaş veya kötü vatandaş olmak kavramlarının ve bu kavramlara ilişkin bilgi ve anlamın üretilip sömürülmesi söz konusu burada.
Ragıp Duran : Hayır, yani biz bir başlığı, bir söylemi, bir yapıyı hangi noktadan sonra fanatik olarak niteleyebiliriz?
Mete Çubukçu : İslamcı basında da böyle bir şey var. Belki kendilerine milliyetçi demiyorlar ama oradan besleniyorlar ve üzerine bir de başka bir şey koyuyorlar.
Ragıp Duran : Anti-Kemalizm fanatizminden bahsediyoruz değil mi burada?
Mete Çubukçu : Anti-Kemalizm, Anti-Siyonizm… Bizim İslami basına bakarsan Arap medyasını aratmaz anti-siyonizmde. Ya da anti-komünizm… Satır aralarında hâlâ anti-komünizm vardır. Yani, bu tabuların üzerine bir fanatizmi inşa edebilirler.
Ragıp Duran : Kriter olarak süreklilik ve inanmışlık gerektirir mi diyeceğiz milliyetçilikle fanatizm için?
Mete Çubukçu : Bence dogmatizm var bunun içinde.
Esra Arsan : Ben milliyetçiliği senin kadar olumlu kullanmıyorum aslında. Milliyetçilik zaten bir fanatizm barındırıyor içinde. Yani sembolik olarak baktığında bayrak, vatan, toprak, bölünmezlik, bütün bu söylemler bir tür fanatizmi barındırıyor içinde. Ve eğer “ben milliyetçi değilim ama vatanımı seviyorum” dersen, fanatik kesimin tepkisini çekiyorsun hemen. Birtakım yaygın medyada bugün görmekte olduğumuz milliyetçi söylemle örtüşmediğinde, onun sana dayattığı fanatizmi kabul etmediğinde, sana vatanperver değilsin, vatanı sevmiyorsun muamelesi yapılıyor. Dolayısıyla burada milliyetçiliği çok olumlayarak bakmamak lâzım.
Ragıp Duran : Olumlamak için söylemediğimi herhalde tahmin edersin ama yine de takıldım ben.
Mete Çubukçu : Bana inanmışlık gibi geliyor bu. Şimdi isim vermeyeceğim, ana medyanın önemli kalemlerinin birtakım yazılarına bakınca, o insanların inanmadıkları takdirde o yazıları yazamayacaklarını düşünüyorum – konu ne olursa olsun; ekonomi de olabilir, spor da, Kürt meselesi veya başka bir şey de. Örneğin, Irak savaşı öncesi yapılan birtakım yayınlarda, bazı insanlar için , “Ya bunların cebine para koyuyorlar, Amerika satın alıyor” vs deniyordu, ben bunlara inanmıyorum. Parayla satın alınacak insanın dili başkadır. Ama o yazıları okuduğun zaman yazarın yazdıklarına hakikaten inandığını, böyle olması gerektiğine inandığı için böyle yazdığını görüyorsun.
Esra Arsan : Fanatizmin temeli de zaten bu inanmışlık, sabit fikirlilik… Eğer inanmasa dönemler değiştikçe fikrini de değiştirmesi lâzım. Elbette, dönemsel olarak inandığı şeyden başka bir noktaya gelen gazeteciler de görüyoruz.
Mete Çubukçu : Bence o da bir fanatizm. İktidar fanatizmi o da. Gazeteyi değiştiriyor, yapılar değişiyor, onun inancı bir şekilde değişiyor ve sonuna kadar orayı savunuyor. Beş yıl sonra başka bir iktidarı çok daha fazla savunuyor. Evet, iktidar fanatizmi.
Ragıp Duran : Yanlış olduğunu bilerek söyleyeceğim. Milliyetçiliğin fanatizm içerdiği görüşünde hemfikiriz ama bence, içerse de aynı şey değil. Söyleşinin başında çizdiğimiz tablo şuydu: Bir yatak var, sürekli olarak devlet yanlısı, iktidar yanlısı yayın yapan bir medya var. Bir de inen çıkan grafikler var. Öcalan İtalya’dayken, Kardak krizi sırasında, Ermeni meselesinde, her 24 Nisan’da kabaran bir şey var. Acaba şöyle bir şey doğru olabilir mi? Bizim o kalıcı, sürekli dediğimiz yatak milliyetçiliği, faşizmi, kadın düşmanlığını, çocuk haklarının ihlali vs her türlü olumsuzluğu içeren fanatizm yukarı çıktığında mı acaba ona fanatizm demek, ötekine fanatizm dememek gerekir?
Esra Arsan : Fanatizm zaten varolan bir şey ama belli noktalarda provoke ediliyor; dozajı artıyor ve reaksiyon sağlıyor.
Ragıp Duran : Evet ama demek istediğim şu. İki ayrı kavram olan milliyetçilikle fanatizmi, faşizmle fanatizmi ayırt etmek lâzım. Faşizmde de, ırkçılıkta da, milliyetçilikte de fanatizm olmasına rağmen.
Esra Arsan : Evet.
Ragıp Duran : Tamam. Bütün bu tespitleri yaptıktan sonra kısa, orta ve uzun vadede, eminim biz dahil birçok okurun, birçok medya çalışanının da rahatsız olduğu bu ortama karşı ne tür önlemler, çareler ya da tedbirler önerilebilir? Daha az fanatizm ya da ileriki aşamalarda fanatizmsiz bir medya olabilmesi için ne yapılmalı? Örneğin “Ben yarınki dersimde şu konuyu işleyeceğim, 15 gün sonra da gazetecilerle yapacağımız yerel medya eğitim çalışmasında şu konuya ağırlık vereceğim” gibi somut örnek olarak aklına gelen şeyler ne? Bütün bu tespitleri yaptıktan sonra, özellikle Mete’nin ifade ettiği toplumsal, kültürel altyapıyı da hesaba katarak ama yine de kendi alanımızda gazeteci olarak, akademisyen olarak, bu olumsuzluğu giderici neler önerebilirsin, neler yapılması gerekli?
Esra Arsan : Öncelikle, sosyal ve kültürel altyapıya, Türkiye’de gazeteciliğin geleneksel formasyonuna baktığımda çok “umutlu” değilim. Ama tabii benim gazeteciliğin normatif yapısından yola çıkarak önerdiğim şey şu. Eğer hakikatten olgulara, enformasyona dönük bir gazetecilikse bahsettiğimiz, kamunun Türkiye’de olan olaylar konusunda çok yönlü, çok derinlemesine biçimde bilgilenmesini ve bu şekilde de siyasal, sosyal, kültürel yapılanmasını sağlayacak bir gazetecilikten söz ediyorsak, tabii ki analitik bakacağız, eleştirellik, sorgulayıcılık, nesnellik ve “neden” sorusunun peşinden gideceğiz.
Ragıp Duran : Dolayısıyla bu kavramları ve pratikleri yaygınlaştırmak gerekli.
Esra Arsan : Bence Türkiye’de gazetecilikten anladığımız şey empati değil apati kaynaklı.Ötekini sürekli yerme ve eleştirme yönelimli. Hiç kendimizi sorgulama, eleştirme, kendimizi karşıdakinin yerine koyma gibi bir bakış açımız yok gazetecilikte. Biz hep bir şeyleri savunma peşindeyiz. Bir şeylerin gerçekte ne olduğu açıklamak, ortaya koymak, sorgulamak peşinde değiliz. Eğer bu yapıdan kurtarabilirsek, gerçekten sorgulayıcı, gerçekten demokratik bir yapı kurabilir, kamuyu gerçekten eksiksiz ve çok yönlü bir şekilde bilgilendirebiliriz.
Ragıp Duran : Çok gerçekçi bir çare. Mesleki anlamda eğer biz bunları yapabilirsek fanatizmi zayıflatırız diyorsun.
Esra Arsan : Evet. Kendi düşüncemiz bize kalsın. Eğer ben fanatiksem gene fanatik olabilirim. Yine gazetecilik yapabilirim.
Ragıp Duran : Benim hoşuma gitti. Hem gerçekçi hem de uygulanabilir bir cevap verdin. Siyasi olarak düşündüğünde, özellikle bu toplumsal, kültürel, siyasal yapı itibariyle kısa veya orta vadede bir çözüm önerin var mı? Yani önümüzdeki dönemde Türkiye ne tür bir siyasi yönelim belirlerse daha az fanatizmle muhatap oluruz?
Esra Arsan : Şimdi bu süreç, yeni bir aidiyet edinmemiz süreci olabilir. Türkiye’nin siyasi ve ulusal kimliğinin Avrupa Birliği sürecinde uğrayacağı değişim. Aslında Avrupa’da da böyle bir fanatizm var şu anda. Mesela İngiliz basınına baktığında İngiliz basını da bugün Avrupa Birliği karşıtı bir fanatizm içinde. Oysa Türkiye basını genelde AB yanlısı. O zaman, bir Avrupalı kimliği yerleşir mi, basında da böyle bir değişim, gelişim gözlenebilir mi dersen çok “umut verici” konuşamayacağım çünkü bugüne kadar Avrupa Birliği üyesi olmuş ülkelere bakıldığında da hala o ulus kimliğinin, ulus fanatizminin devam ettiğini, Avrupa Birliği’ne ilişkin bütün haberlerin ortak bir Avrupa kamusal alanı içerisinden değil de ulus kamusu üzerinden şekillendiğini görüyoruz.
Ragıp Duran : Yunan basınındaki Anti-Türk fanatizminin, AB üyeliğiyle, AB sürecinden sonra azalmasına ilişkin bulguların var mı?
Esra Arsan : Öyle bir bulgu yok. Bir Yunan gazeteciyi Avrupa Birliği’nde Brüksel’deki gün ortası bilgilendirmelerinde görsen, inanılmaz fanatikler. Hatta en fanatik gazeteciler onlar diyebilirim.
Ragıp Duran : Özellikle Türk yetkililere soru sorma faslında…
Esra Arsan : Tabii tabii.
Ragıp Duran : Durum umutsuz mu?
Esra Arsan : Ben çok umutlu değilim ama Allah’tan umut kesilmez diyelim.
Mete Çubukçu : Ben çok umutsuz değilim… Aslında benim için de nirengi noktası AB süreci, ama bu süreç de şu anda çok iyi gitmiyor. Bu sadece Türkiye’nin yaklaşımından, -bir sürü kırık dökük, hatalı şeyler olmasına rağmen- değil, diğer taraftan da kaynaklanıyor. Diğer taraftan, aslında gelen tepki hem medyada, hem toplumda buradaki bu yapının kırılmasını engelliyor. AB Türkiye için umut kapılarından birisi bence de. Yani hem medyanın tırnak içinde “kendini terbiye etmesi”, toplumun terbiye olması, biraz tavuk-yumurta, yumurta-tavuk ilişkisi gibi bu süreçten geçiyor. Mesela Yunanistan’da anti-Türk bir tavır olduğundan söz ettin. Bugün bizim medyaya baktığımız zaman, hani çok milliyetçi, Yunan takıntısı olan medya dışında ana medyada 1999’dan beri o “Yunan Gavuru” edebiyatı bir şekilde kesildi.
Ragıp Duran : Üstelik, AB’ye girmeden gerçekleşti bu.
Mete Çubukçu : Demek ki bir şeyler olabiliyor, bir şeyler yapılabiliyor. O dönemin konjonktüründe, politikacılar medyayla aynı söylemi paylaşıyordu. Medya istediği zaman, politik olarak da uygun bir zemin bulursa, bir şekilde bunu yapıyor. En azından şimdilik zihinsel olmasa bile dil anlamında halledilmiş gibi görünüyor bu sorun.
Ragıp Duran : Atatürk döneminde de bir dostluk ve karşılıklı hoşgörü var, sonra 1963’te yine kırılıyor. Şimdi yine bozuldu. Yani kalıcı olmama tehlikesi de var.
Mete Çubukçu : Tabii ki var. Ama dönem dönem baş gösterir bunlar. Artık neredeyse en zor süreç Kürt meselesi süreci. Ama ben kısa vadede olmasa bile orta vadede bu sorunun bir şekilde çözüm aşamasına gireceğini ve politik yapıyla medyanın birlikte çözeceğini düşünüyorum. Çünkü politik yapı bu meseleyi medyasız çözemeyeceğini biliyor. Şimdiye kadar da medyayla idare etti zaten. Evet bu çok kolay değil ama umutsuz da değilim. Ama dediğin gibi, AB her anlamda umut kapısı. Gazetecinin sosyal hakkından, kültürel gelişiminden ya da bir takım eğitim süreçlerinden geçme imkânı bulup bakışını, yaklaşımını, haberciliğini biraz daha değiştirmesine kadar bir sürü şeyde etkili olacak. Bugün baktığımızda bir sürü workshop, sempozyum, ziyaret vs yapılıyor. Artık biraz da olsa bir terbiye olma durumu var. Hem dilde, hem gazetecilik anlayışında, hem bilgide, görgüde… Bir sürü proje var böyle yani alt alta sıralayacak olursak. Ama ne yapılması gerekir?
Ben geçmişte de hep şunu savunuyordum, kısa vadede de bütün medyanın olumsuz yapısına rağmen, küçük adacıklar oluşturma, büyük medyada da, başka bir yerde de, korunaklı alanlar yaratmak ve bu alanları olabildiğince büyütmek yanlısıyım. En azından, en pratik olarak aklıma gelen fikir bu. Yoksa bunun sonu yok. Bu medya düzeninde eleştirdiğimiz bir sürü yönüyle birlikte, yaşamaya devam edeceğiz. Hani Ünsal hocanın dediği gibi “Ya intihar edeceğiz, ya da bu acıları yaşayarak bir şekilde ayakta kalmayı öğreneceğiz.” Son noktada, çok tartışılan, senin de çok iyi bildiğin “yurttaş gazeteciliği” temelinde vatandaşın habere müdahale etmesi gerekli. Yani medya, televizyon ve gazete, biraz kendini terbiye edecekse karşıdaki güçle ya da kendisine yönelen tepkiyle, toplumla terbiye olacak. Şimdi iyi kötü bir ombudsman müessesi var; tartışılır bir müessese ama sonuçta böyle bir şey kuruldu.
Esra Arsan : Gazeteyi eleştirdi diye ombudsmanı işten atarsan o da tartışılır, tabii.
Mete Çubukçu : Yani şunu demek istiyorum. Sonuçta iyi kötü kendimizi eleştiride bulunuyoruz ama biz de bu suça ortağız. Hani denir ya “Süte su katıldığında şikayet ediyorsun da habere su katıldığında niye sesini çıkarmıyorsun?” diye, işte böyle bir toplum müdahalesi gerekiyor…
Esra Arsan : O zaman, küçük adacıklardan kastın bağımsız gazetecilik olamıyorsa, bağımsız gazeteciler olsun?
Mete Çubukçu : Belki şu anda tam işlemiyor ama birtakım bağımsız gazetecilik adaları da var. Ne kadar etkili oldukları tartışılır. ama ne kadar etkili, ne kadar uğraşıyor insanlar…
Esra Arsan : Alternatif medyadan bahsediyorsun sanırım.
Mete Çubukçu : Büyük medyadan bahsediyorum.
Ragıp Duran : Ben de öyle anladım. Bu “bağımsız medya adacığı” bilirsin Chomsky’nin lafıdır… Büyük medyanın içerisinde anti fanatizm odaları, (“space” anlamında oda) çok önemli. Biz bunun bazı pratiklerini gördük, şimdi isim vermeyelim ama büyük gazetelerin bazı bölümleri, siyasi tabirle adeta kurtarılmış bölgedir. Yani onun editörü sağlam bir adam olduğu için kaliteli profesyonellerle çalışır, haberi eğmez, bükmez, o bilinir. Dolayısıyla bağımsız medya adacıkları dediğimiz sadece egemen medyanın etrafındaki küçük, orta çaplı kuruluşlar değil bizzat egemen medyanın içinde de odalar, servisler… Evet bence bu önemli.
İzin verirseniz ben de bir iki şey söyleyeyim. Bu AB konusunda ikinizin ortasındayım biraz. Onun nedeni de şu: Esra’nın çok daha iyi bildiği yüz bin sayfalık müktesebatın sadece 27 sayfası medya ile ilgili. Bunun 21 sayfası da sınır ötesi televizyon sözleşmesi zaten. Diğerleri de reklam, vs ile ilgili. Dolayısıyla, biz Jakoben gelenekten geldiğimiz için –Biz bir şey yapmayız, AB gelecek bizi düzeltecek anlayışı olan kesimler için söylüyorum- Türkiye tam üye olduğu zaman bile medya kuruluşlarının yönetimi ulus devletlere bırakılacak.
Mete Çubukçu : Ama ben müdahaleden bahsetmedim. Karşılıklı etkileşimi kast ettim…
Ragıp Duran : Ben de onu söyleyeceğim. AB’ye alınınca biraz daha modern, biraz daha demokrat olacağız. Ama daha önemli olan, dolaylı olarak medya kuruluşlarının yapısını değiştirecek olan şey, anti tekel ve rekabet kanunu. Gerçi bu bizde de var ama biraz muğlak ve uygulanmasında sorun var. Ama mesela, gıda ürünleri konusunda AB’nin standartlarına uyduğun zaman bir sürü şey mecburen daha temiz olacak çünkü o iç hukuka da girecek. O altı sayfada, medyayla ilgili iç hukuka girecek fazla bir şey yok. Tamamı parayla pulla, ıvır zıvırla, reklamlarla, şunlarla bunlarla ilgili. Benim çözümüm, yahut çözüm önerim biraz ikili… İkinizin söylediği anlamda değil. İki tane çözüm önerisi sormuştum. Esra ikisini de söyledi, sen ikincisinden başlayıp birincisine geçtin, yani siyasi ve mesleki. Sen meslekiden başlayıp siyasiye geçtin, Esra da medyada siyasetten başlayıp meslekiye geçti. Her ikinizin verileriyle hemfikirim. Bu görüşlerin sentezini yapacağım ve biraz odaklanacağım. Bugün görebildiğim kadarıyla, fanatizmin en fazla cerahat, yani mikrop yaydığı beş alan var: Kürt meselesi, Ermeni meselesi, ordu meselesi, Kemalizm meselesi dört temel mesele (aslında bunların hepsi Kemalizm ama, onu da ayrı bir şekilde koymakta yarar var). Bugün eklediğim beşinci de futbol veya spor. Fanatizmin en yoğun olduğu dört alan bunlar. Onun için ben siyasi alanla, siyasi araçlarla mesleki araçları birleştirip, gazeteci olarak, eğitmen olarak, toplumsal ve siyasal gidişata paralel olarak gelişen fanatizmi, milliyetçiliği, Kürt karşıtlığını, Ermeni karşıtlığını, Kemalizm tabusunu, putunu sorgulayacak, eleştirecek bir mücadeleye inanıyorum. Aslında iki ayrı alanda mücadele gerekiyor. Bizim gazeteci olarak siyasi alandaki mücadeleyi yapacak gücümüz yok, en fazla görüş belirtiriz. Ama, gazeteci, eğitmen, televizyoncu, bu alanlarda – şunu kastetmiyorum yanlış anlamayın, hani şu anda Kürt karşıtlığı egemen , dolayısıyla biz de Kürtseverlik yapalım, demiyorum- Kürt karşıtlığını, Ermeni karşıtlığını, o fanatizmi, aşırı hayranlık ya da inanmışlığı sorgulayıcı yayınları desteklememiz, fanatizme karşı etkili mücadele olabilir – Hrant Dink örneğinde olduğu gibi, hayatını kaybetme pahasına yapılabilir bu. Bu doğrultuda bizim de medya çalışanı veyahut medya eğitmeni olarak sımsıkı bir tabuyu farklı şekillerde delmeye çalışan girişimlerimiz olabilir. Siyasi alandaki birtakım şeyleri, fanatizmin esas olarak en yoğun olduğu yerleri gevşetmeye çalışacağız. Yoksa, bu mücadeleye örneğin spordan başlayamazsın. Spordaki fanatizmle “Ya kardeşim bu Fenerbahçe’ye körü körüne inanmayın. Tamam sevin, maçına gidin. Ama herkes fenerli olacak, bir fenerli dünyaya bedeldir gibi saçmalamayın” diyerek mücadele etmeye çalışmanın fazla bir anlamı yok. Çünkü oradaki fanatizm başka bir yerden kaynaklanıyor. Kürt, Ermeni, Kemalizm ve ordu meselelerindeki fanatizmi sorgulayan yayıncılık öneriyorum ben kısacası.
Esra Arsan : Burada benim sana ekleyeceğim şey şu. Özellikle ordu meselesinde, Türkiye’de bugün geldiğimiz noktada, sonuca bağlayalım artık, bir de anti-ordu fanatizmi var yani. Şimdi burada fanatizmin en önemli öğelerinden birisi “Düşmanımın düşmanı benim dostumdur” bakış açısı, ki bu da Türkiye’de bugün, hakikatten saplantılı ve irrasyonel bir şekilde ordu karşıtı olan her şeyi olumlayan bir gazetecilik anlayışı ve bence çok tehlikeli bir nokta. Sayısız askerî darbeden geçmiş ve darbelerin sonucunda hem insanî hem de demokratik açıklar, acılar yaşamış bir toplum olarak ben demiyorum ki orduyu eleştirmeyelim. Ama işimizi gücümüzü bırakıp sadece ordu karşıtı bir söylemi yaygınlaştırmaya kalkıyorsak, orada da problemli, saplantılı bir durum var demektir.
Mete Çubukçu : Laiklik hikayesi de böyle bir şey.
Esra Arsan : O da böyle, Kemalizm de böyle, ordu yanlılığı veya ordu karşıtlığı da böyle. Yani bütün bunlara bakarken aslında her iki tarafı da sorgulamakta fayda var. Sonuç olarak bilinçsiz yanlılık, bilinçsiz taraftarlık veya karşı olma.
Ragıp Duran : Tutumu sorgulamak değil. “Sen niye PKK yanlısısın?” değil yahut “Niye PKK karşıtısın?” da değil, “Sen niye bu şekilde PKK’yi savunuyorsun?”, “Sen niye bu şekilde PKK’ya karşı çıkıyorsun?” önemli olan. Cengiz Aktar’ın hoş bir lafı var, vakti zamanında Ece Ayhan da söylemişti. Katharsis lazım. Yani o kadar yoğun bir kirlilik içerisindeyiz ki –fanatizm de bu kirliliğin en önemli nedenlerinden bir- topyekun bir kaynar suyla bütün toplumun yıkanması lazım… Ece Ayhan bunu “Türkiye’nin işgal olması gerekir ve somut olarak da bir İran saldırısı Türkiye’yi kendine getirir” demişti. Dava falan açıldı sonra, ne oldu bilmiyorum ama işte böyle bir ihtiyaç var. Katharsis yıldırım değil, gökten zembille inmeyecek. Aslında bağımsız medya adacıklarını büyütmek daha sonra yıkanacağımız yüz derecelik suyu biraz kaynatmaya benzer. Sadece biz değil bütün toplum yıkanacak. O kaynar su sayesinde biz pisliklerimizden, fanatizmlerimizden arınacağız biraz.
Mete Çubukçu : Evet. Çünkü şu an var olan ortamda, pratikte birtakım “alternatiflerin” çok fazla yürümediğini görüyoruz. İşte birtakım gazeteler, birtakım çabalar, şunlar bunlar zayıf, güdük kalıyor. Onun için içerden fethetmek lâzım. Şunu söyleyeyim. Muhtemelen araştırma yapıyorlar, böyle bir şey kurabilir miyiz diye, benimle de görüştüler. “Türk El Cezire’si kurabilir miyiz?” dediler, ben dedim ki “Kuramazsınız”. “Niye kuramayız?” dediler, senin saydığın beş faktörün hepsini olmasa bile üçünü saydım. Dedim ki, “Diyelim ki, biz El Cezire’yi kurduk, Kürt meselesini konuşabilecek miyiz, sonuçta sadece Türkiye’ye yayın yapmayacağız, Türkiye dışında Ortadoğu, Orya Asya vb ülkelere yayın yapacağız. İslam meselesini tartışabilecek miyiz? Hayır. O zaman kuramayız Tük El Cezire’sini.”
Son zamanlarda yapılmış bir medya araştırması var. Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in yaptığı bu demokrasi kalitesi araştırmasında medya seçkinlerinin ifade özgürlüğüne ne ölçüde bağlı oldukları bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir ölçüde kısıtlanması ve yasaklanması istenen yayınları soruyorlar. Araştırmaya katılanların yüzde 82’si “yıkıcı, bölücü yayınlar” cevabını veriyor. Yüzde 70 “Ülke çıkarına açıkça aykırı haberler”, yüzde 67 “Türklüğe hakareti içeren yazılar”, yüzde 37 de “silahlı kuvvetleri eleştiren yazılar” diyor. İşte medya seçkinlerinin durumu da budur.
Fanatizm: Ya Bizdensin Ya Öteki
Cigoto: Sayı: 53 / Kış 2007
Toplam okunma (6234) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Türk Basınından Türk Medyasına: Hakim Medya Gruplarının Kısa Tarihi – Gülseren Adaklı Ocak 10, 2010
Posted by cafrande.org in : Medya Komed-ya - Media, Öteki Tarih , 1 comment so far
Günümüz Türk medyası esas itibarıyla 1940′lı yılların sonlarında temelleri atılmış olan Türk basınının bir ölçüde devamı niteliğindedir. Hakim Türk basınının öncüleri (Hürriyet, Milliyet), 2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye kapitalizminin içine girdiği yeni evrede, Demokrat Parti iktidarı ile pekişen bir stratejik ittifak zemininde yeni bir dinamik kazanmıştır. Genel olarak Türkiye Cumhuriyetinin inşa sürecinde Yunus Nadi Abalıoğlu’nun kurduğu Cumhuriyet Gazetesince temsil edilen “resmi” basını bu alandaki ilksel kurucu yapı olarak belirtmek gerekirse de kapitalist girişim olarak günümüz basınının temsilcisi olarak en başta Sedat Simavi’nin Hürriyet’ini ve daha sonra Ali Naci Karacan’ın Milliyet’ini göstermek uygun olur.
Bu iki gazete günümüzde Türk medya sektörünün belki de en gelişkin holdingi olan Doğan Grubu bünyesinde bulunmaktadır. Milliyet 1979′da, Hürriyet ise 1994 yılında işadamı Aydın Doğan tarafından satın alınmıştır.
Bugün sektörde birkaç medya grubunun hakimiyet mücadelesi verdikleri söylenebilir. Bunlar; Aydın Doğan ve ailesi tarafından kontrol edilen Doğan Medya Grubu, Mehmet Emin Karamehmet ve ailesinin kontrolündeki Çukurova Medya Grubu, Turgay Ciner’in Dinç Bilgin’den devraldığı Sabah (Merkez) Grubu, Enver Ören ve ailesi tarafından kontrol edilen İhlas Grubu, Şahenk ailesi tarafından kurulan Doğuş Medya Grubu ve aslında tasfiye halinde olduğu söylenebilecek Uzan ailesinin Star Grubu olarak sıralanabilir.
Görüldüğü gibi hemen bütün medya grupları birer aile şirketi olarak örgütlenmiş durumdadırlar. Bütün gruplar temel olarak küresel medya şirketlerini model almalarına ve bu bağlamda profesyonelleşme yönünde kararlar almalarına rağmen bunların, küresel rekabete girmek bir yana, yerel düzeyde dahi henüz yeterli bir sermaye yapısına; istikrarlı ve süreklilik kazanmış bir üretim, dağıtım, organizasyon şemasına kavuştukları söylenemez.
24 Ocak 1980 tarihli ekonomik istikrar kararları ile birlikte ekonomi politikalarında esaslı bir değişikliğe giden Türkiye egemen sınıfları, ithal ikameci iktisat politikaları yerine ihracata dayalı bir iktisat politikasını hayata geçirmeye başlamışlardır. Bunu takip eden dönemde gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ise, başta 60′ların sonlarından itibaren gelişmeye başlayan işçi sınıfının ve diğer toplumsal kesimlerin 24 Ocak Kararlarına karşı olağan sayılabilecek direnişini engellemek üzere kurgulanmıştır. 12 Eylül’le yeniden yapılandırılan zor aygıtı, egemen sınıfların elinde toplumun yeniden yapılandırılmasının temel aracı olmuştur. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler kapatılmış ya da tasfiye edilmiş; sivil yaşamın bütün cephelerinde gündeme getirilen yasaklar, eşitlik ve özgürlük idealleri açısından toplumsal yaşamı felce uğratmıştır.
1983 yılında yapılan seçimle iktidarı cuntadan devralan ANAP Hükümetinin “icraatları” her ne kadar askeri hükümetin bir devamının ötesine geçmese de, liderinin özgün kişiliğinin de katkısıyla Türk toplumunda farklı bir yaşam biçiminin egemenlik kazanmasında etkili olmuştur. Yeni hegemonya projesinde basına özgün bir rol atfedilmiştir. Basının eleştiri özgürlüğü çeşitli yollarla sınırlandırılmaya çalışılırken, diğer yandan siyasi iktidarın elini kuvvetlendirecek biçimde basın sermayelerine çeşitli imtiyazlar tanınmıştır. Bunlardan en önemlisi, bugünkü medya manzarasında yer alan büyük grupların hepsinin, yeni liberal programın gözdesi olan özelleştirme ihalelerinden büyük parsalar koparmış olmasıdır. İki GSM operatörlüğü bu gruplara tahsis edilmiştir (Turkcell-Çukurova, Telsim-Uzan). Büyük medya gruplarına verilen diğer teşvik ve imtiyazlar da Türk medya sektörünün bugünkü oligopolistik yapıya evrilmesinde etkili olmuştur.
Basın Sektörünün Gazeteci Ailelerden Kopuşu ve Doğan Grubunun Yükseliş Süreci
1980 öncesinde gazetecilik kökenli ailelerin kontrol ettikleri büyük basın gruplarının hakim olduğu üretim ve dağıtım piyasası, 80 sonrasında gazetecilikle hiçbir ilgisi bulunmayan ticaret ve sanayi burjuvazisinin kontrolüne girmeye başlamıştır. Piyasanın en eskisi, 1979 yılında Milliyet gazetesini ve bağlı kuruluşları Ercüment Karacan’dan satın alan ve 50′li yıllarda ticaret hayatına atılmış bulunan Aydın Doğan’dır. Gümüşhane/Kelkit’te bir dönem CHP’den Belediye Başkanlığı yapmış ve partinin ilçe başkanlığını yürütmüş İrfani Bey ile Yaşar Hanım’ın oğlu olarak dünyaya gelen ve üniversite öğrenciliği sırasında İstanbul’da ticarete atılan Aydın Doğan 90′ların başında Doğuş Grubu ile ortak kurduğu D TV (daha sonra Kanal D) ile televizyon yayıncılığına da girmiştir .
Medya piyasasında yabancı yatırımcılarla içli dışlı olan Doğan Grubu bünyesinde 8 gazete (Hürriyet, Milliyet, Posta, Radikal, Gözcü, Fanatik, Finansal Forum, Turkish Daily News) Alman-İtalyan ortaklığı ile çıkarılan ve dağıtımı yapılan onlarca dergi (Doğan-Burda-Rizzoli, DBR), 4 TV kanalı (Kanal D, CNN Türk, Euro D, Dream), 4 radyo istasyonu, gazete-dergi dağıtım şirketi (Yay-Sat), internet portalları (e-kolay), müzik yapım şirketi (DMC), görsel-işitsel ürünlerle ilgili mağaza zinciri (Doğan-Raks, D&R), vb. bulunmaktadır. Doğan Grubunun medya dışında da enerji, petrol dağıtım, ticaret (kağıt ve diğer medya üretim girdileri dahil), pek çok yatırımı bulunmaktadır.
Doğan ailesinin fertleri, özellikle medya grubuna bağlı şirketlerin üst düzey yönetimindedirler. Aydın Doğan’ın üç kızı (Arzuhan Yalçındağ, Vuslat Doğan Sabancı, Hanzade Doğan) DMG bünyesinde çalışmakta, küçük kızı Begümhan Doğan ise henüz ABD’de yüksek öğrenimini sürdürmektedir. Damatlarından Mehmet Ali Yalçındağ, medya grubunun Yönetim Kurulu Başkanıdır (CEO).
Türk Medya Sektöründe Yapısal Dönüşümün Bir Anahtarı: Dağıtım Piyasası
Büyük sermaye dışındaki küçük gruplar için piyasa engellerinin yüksek düzeyde seyrettiği Türk medya piyasasında mücadele son dönemde iyice şiddetlenmiştir. Piyasanın güçlü gruplarından Doğan Grubuna karşı 2002′nin sonlarında Çukurova ve Bilgin gruplarının dağıtım ağlarını ayırmalarıyla birlikte mücadele iyice kızışmıştır . 2002 yılında Sabah Grubunun Bilgin Ailesinden resmen ayrılarak Turgay Ciner’in kontrolüne girmesiyle birlikte hem bu grubun, hem de Çukurova Medya Grubunun yayınları Birleşik Basın Dağıtım (BBD) tarafından dağıtılmaya başlanmıştır. 4 Eylül 2002 günü ise bu grupların yayınlarına ek olarak Ciner ve Karamehmet’in hakim ortak oldukları Cumhuriyet gazetesinin de Yaysat’tan ayrılarak BBD’nin dağıtım şebekesine girdiği açıklık kazanmıştır . Bu gelişmeyle birlikte piyasada üç ayrı dağıtım şirketi hasıl olmuştur: Yaysat (Doğan Grubu), BBD (Sabah Grubu) ve Medya Pazarlama (Uzan Grubu).
Türk medya sektöründe tekelleşme arttıkça dağıtım gibi merkezi organizasyonlara olan bağlılık, piyasaya girmeye çalışan küçük grupları da tekellerin etrafında kümelenmeye, onların koyduğu kurallara uymaya itmektedir. Kullandığı dağıtım ağına bakarak kimi gazetelerin “rengini” anlamak mümkün hale gelmiştir. Doğan Grubunun süreli yayınlarıyla birlikte Dinç Bilgin’le yollarını ayıran Zafer Mutlu ve ekibinin çıkardığı Vatan Gazetesi ve Ilıcak ailesi tarafından yayınlanan Dünden Bugüne Tercüman Yaysat’ın dağıtım şebekesine dahilken, Sabah ve Çukurova Gruplarının süreli yayınları ile Cumhuriyet ve Yeni Şafak gazeteleri BBD tarafından dağıtılmaktadır. Bu örneklerden de anlaşılabileceği gibi dağıtım, son dönemde Türk medya sektöründe meydana gelen yeni dizilişlerin de kilit sektörü olmaktadır.
Bilgin Ailesinin Medya Serüveni ve Turgay Ciner
Bilgin Ailesi tarafından kurulan medya grubu, 2000′lerin başına kadar Türk basınının gazetecilik kökenli patrona sahip tek üyesidir ve son dönemde bu özelliğini bir prestij unsuru olarak kullanmaya çaba göstermiştir. 2000 yılında, özelleştirme ihalesiyle satın aldığı Etibank’ın içinin boşaltılması nedeniyle cezaevine giren ve sahibi olduğu basın imparatorluğunun kontrolünü Mehmet Emin Karamehmet ile Turgay Ciner’e terk etmek durumunda kalan Dinç Bilgin, gazeteci bir ailenin çocuğudur. Babası Şevket Bilgin (1894-1978), Türk-Yunan mübadelesi sırasında Selanik’ten İzmir’e annesi ve beş kızkardeşi ile birlikte göç ederek 6 Eylül 1924′ten itibaren, Yeni Asır Gazetesini Türkiye’de yayınlamaya başlamıştır. 60′lı yıllarda gazetenin yönetimini üstlenen Dinç Bilgin, Türkiye’nin en çok satan gazetelerinden birine dönüşecek olan Sabah Gazetesini 22 Nisan 1985′te yayınlamaya başlamış ve Ercan Arıklı ile kurduğu 1 Numara Yayıncılık’la kısa zamanda piyasanın en büyük oyuncularından biri haline gelmiştir.
1990 yılında ileri teknoloji ürünü donanımıyla, gösterişli biçimde İkitelli’ye taşınan Bilgin Grubu (Medigrup), Sabah dışında kapasite kullanımını artıran Bugün, Yeni Yüzyıl, Fotomaç, Sabah Yıldızı gibi başka gazetelerle birlikte bir yığın derginin de basıldığı mekan olmuştur. Dergiciliğin yanısıra dönemin yükselen piyasası olan televizyon yayıncılığı işine de giren Sabah Grubu, 12 Temmuz 1993 tarihinde ATV’yle önce deneme, Eylül ayında da tam gün yayına başlamıştır.
2000 yılı Sabah Grubunun sahibi Dinç Bilgin ve ailesi için büyük bir sarsıntı ve yıkım dönemi olmuştur. Grubun finans motoru olan Etibank’a devlet tarafından el konulmuş, hatta Etibank’la ilgili olarak hakkında açılan dava nedeniyle Dinç Bilgin cezaevine girmiştir. Sabah Grubunun çoğunluk hisseleri, 20 Ekim 2000 tarihinde Park Holding’in sahibi Turgay Ciner’e devredilmiş ve böylece Ciner; Sabah Yayıncılık, Birleşik Basın Dağıtım (BBD), ATV, 1 Numara Yayıncılık ve Sabah Pazarlama’yı bünyesinde barındıran Medya Holding Yönetim Kurulu’na girmiştir. Mallarına ihtiyati tedbir konan Bilgin’in süper yatı ve uçağı da leasing’le alındığı için bunlardan da bir gelir elde etmesi söz konusu olmamıştır. Gruba ait Etibank’a ise Ciner’e devir işleminden bir hafta sonra, 27 Ekim 2000 tarihinde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) tarafından el konulmuştur.
Dinç Bilgin, 2 Nisan 2001 tarihinde DGM tarafından “nitelikli dolandırıcılık, zimmet ve cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” suçlarından tutuklanmış ve 7 Şubat 2002 tarihine kadar kalacağı Kartal Cezaevi’ne gönderilmiştir. Mehmet Emin Karamehmet, Turgay Ciner ve Turkcell’in kurucularından Murat Vargı’nın birlikte kurdukları MTM adlı şirketin Sabah Grubu üzerindeki kontrol işlemleri, BDDK’nın Bilgin’e ait şirketlerde herhangi bir sahiplik değişikliğine gidilemeyeceği yönündeki uyarısı üzerine durdurulmuştur.
Sabah Grubunun kontrolünü ele geçiren Turgay Ciner, 1970′li yıllarda başladığı ticari hayatına tekstil, enerji, madencilik, turizm, otelcilik gibi pek çok sektörde yürüttüğü faaliyetleriyle devam etmiş, 1988 yılında Anadolu Endüstri Holding’in ortaklarından Osman Yazıcı ile birlikte Yazeks’i kurmuş ve asıl ününü 1990′larda girdiği büyük çaplı özelleştirme ihaleleriyle sağlamıştır. 1995′te % 60′ını, 1998′de ise kalan % 40′ını satın aldığı HAVAŞ’ın sahibi ve Beşiktaş Futbol Kulübünün yöneticisi olarak 1990′larda adından sıkça söz ettiren Ciner, ticari faaliyetlerini Park Holding şemsiyesi altında sürdürmektedir. Turgay Ciner, Sabah Grubunun yanısıra % 40 oranında hisse sahibi olduğu Cumhuriyet Gazetesi ile de sektörün sivrilen bir bileşeni haline gelmektedir . Ciner, Sabah Grubunu devraldıktan sonra yeni şirketler kurmak suretiyle grubu yeniden yapılandırmaya başlamıştır.
Uzan Grubu
Sahip oldukları 4 uçak (biri Boeing 737), 2 helikopter, 6 yatla lüks içinde yaşayan, Prens Charles’ın ultra zengin işadamları çevresine dahil olabilmek için 100 bin sterlin harcayan Uzan Ailesinin, -diğer sermaye gruplarından belki biraz daha fazla- hem geçmişi hem de bugünü şaibeli girişimlerle doludur. Kara para aklamaktan, silah kaçakçılığına kadar uzanan yasadışı işlere bulaştıkları ileri sürülen Uzanlar, 1950′li yıllarda Yugoslavya’dan Türkiye’ye göçen bir ailedir . Türkiye’ye geldikten sonra ilkin Adapazarı’na, 1960′lı yıllarda ise İstanbul’a yerleşen aile; “Yapı ve Ticaret” adında bir şirket kurarak inşaat işine girmiştir. Ailenin reisi Kemal Uzan’ın adı ilk kez, kamu ihalelerinde yaptığı yolsuzluklar nedeniyle gazete sütunlarına yansımıştır. Baba Uzan, devletten aldığı İzmir-Halkapınar Spor Tesisleri ihalesi örneğinde olduğu gibi Türkiye’nin yanısıra, Suudi Arabistan ve Libya gibi ülkelerde yaptığı müteahhitlik işlerinde de yolsuzluk iddialarıyla anılmıştır.
Uzan ailesinin basın sektöründeki ilk girişimleri, 1964 yılında satın aldıkları Yeni İstanbul Gazetesi’dir . Yeni İstanbul gazetesi için Türk basın sektöründeki ilk yüksek ücretli transferleri gerçekleştiren Kemal Uzan, tirajı hileli bir promosyon kampanyasıyla yükseltmeyi başarmış, ancak bir süre sonra başarı grafiği düşen gazeteyi elden çıkarmak durumunda kalmıştır. Uzanlar; Yeni İstanbul’un ardından o dönemin en güçlü bayii örgütü olan Bateş’e, daha sonra da Cumhuriyet, Milliyet, Günaydın ve Sabah’ın eşit hisseleri bulunan Gameda’ya ortak olmuşlardır.
Uzan Ailesinin medya sektöründeki bir başka girişimi, Şevket Rado’nun sahibi olduğu Ses ve Hayat dergilerini 1978′de tifdruk matbaasıyla birlikte satın almalarıdır. Uzanlar, Ağustos 1992′de Asil Nadir’den aldıkları İkitelli’deki 12 bin metrekarelik arazide kurulu Medya Print’le basım alanındaki girişimlerini sürdürmüştür.
Kuşkusuz Uzan ailesinin “medya” alanındaki en dikkate değer girişimi, Özal ailesinin desteğiyle 1989 Ağustos’unda kurdukları Magic Box Şirketi ve onun bir uzantısı olarak Türkiye’nin ilk özel televizyon kanalı Star 1′in 1990 Ekim’inde yayına başlamasıdır. Türkiye’de bir medya endüstrisinin kurulmasında Star 1′in yayına başlaması, simgesel anlamda bir dönüm noktası olarak da değerlendirilebilir.
Uzan Grubunun lisans sahibi olduğu toplam 6 televizyon kanalı (Star, Star 2, Star 4, Star 5, Star 6, Star 7) bulunmaktadır. Bu kanalların her biri için RTÜK’e ayrı bir şirket adıyla kayıt yaptırılmıştır, ancak adreslerin tamamı aynıdır. Uzan Grubu, Türkiye’de son dönemde özel olarak sermaye gruplarının ilgi alanına giren ve mafya tipi ilişkilerin hakim olduğu futbol sektörüyle de ilgilenmiştir. Uzun süre İstanbulspor ve Adanaspor’un yönetimini üstlenen Uzanlar, Mayıs 1999′da, Türkiye 1. Futbol Ligi maçlarının yayın hakkını 120 milyon 500 bin dolar karşılığında iki yıl için satın almıştır. Ocak 2001′e kadar şifreli kanal Teleon üzerinden maç yayını yapan grubun sözleşmesi, ödemeleri geciktirdiği için feshedilmiştir.
Uzanların sözleşmelere uymak konusundaki gevşek tutumu, futbol yayınlarıyla sınırlı değildir. 2002 yılının başında uluslararası cep telefonu üreticisi iki firmayla -Motorola ve Nokia- anlaşmazlığa düşen Uzan Grubu, yerli rakiplerinin yanısıra yabancı basının gündemine de yerleşmiştir. Motorola ve Nokia tarafından Telsim aleyhine açılan davada her iki şirket de, Uzanların kendilerinden üç milyar dolar kadar kredi aldığını -2 milyar Motorola’dan, 719 milyon dolar Nokia’dan- ancak geri ödemediğini iddia etmişlerdir. Telsim ile söz konusu şirketler arasında yapılan anlaşmaya göre Motorola’ya yüzde 66, Nokia’ya da yüzde 22 hisse verileceği belirtilmiştir. Ancak Nisan 2001′de şirketlerden habersiz olarak Motorola’nın hissesini % 7,5, Nokia’nınkini ise % 2,5 oranında küçülten Telsim yönetimi, geri kalan % 73.5 hisseyi Uzanlara ait Standart Telekom şirketine vermiştir. Motorola ve Nokia’ın avukatları Uzanlara açtıkları 13 davanın 4′ünün yolsuzluk ve dolandırıcılık gibi organize suçları kapsayan ve “kanıtlanması güç” RICO Yasası’na göre (Racketeer Influenced and Corrupt Organization Act) ele alınmasını talep etmişlerdir. Forbes Dergisinin aktardığına göre, görece küçük bir Türk firmasına bu kadar büyük miktarda kredi açtıkları için iki şirket de sonradan çok pişman olduklarını belirtmişlerdir. Nitekim dava, 8 Mart 2003 tarihinde Uzanlar lehine sonuçlanmıştır
Uzanlar, kablolu televizyon hizmetlerinin özelleştirilmesinde de piyasada söz sahibi olmuştur. Rumeli Holding AŞ bünyesinde yapılandırılmış olan Aktif Kablo TV Teknik Hizmetleri Sanayii ve Ticaret AŞ 1997′de kurulmuştur . Aktif Kablo ile Uzanlar, İstanbul 2.Bölge (Avrupa yakası, Haliç’in batısında kalan tüm alan), Ankara 3.Bölge (Ankara-İstanbul Demiryolunun kuzeyinde kalan tüm alan), Adana ve Konya’nın tamamında kablolu TV şebekesini işletme hakkını devralmışlardır. Grup son dönemde yeni ekonominin motoru olarak görülen internet yayıncılığında da söz sahibi olmaya çalışmaktadır.
Uzan ailesinin Türk siyasi tarihine ilginç vakalardan biri olarak kaydedilen girişimleri, 6 Kasım 2002 seçimlerine katılma hakkı kazanmak amacıyla Yeniden Doğuş Partisi’nin hukuki altyapısını kullanarak kurdukları Genç Parti’dir. Genç Parti, IMF karşıtı söylemi ve ünlü reklamcı Ali Taran tarafından hazırlanan büyük reklam kampanyasıyla katıldığı seçimlerde % 7 gibi önemli bir oy yüzdesine ulaşmıştır. The Economist dergisi, Uzanların siyaset sahnesinde yer almalarıyla birlikte “Türkiye’nin Berlusconi’si” adını taktığı Cem Uzan’a sayfalarında yer vermiştir (6 Mart 2003)
Ancak Uzanların “önlenemez” yükselişi, AKP Hükümeti’nin 2003 ortalarında gerçekleştirdiği ciddi bir müdahaleyle engellenmiştir. ÇEAŞ ve Kepez’le ilgili imtiyaz sözleşmelerinin iptalini gündeme getiren çeşitli ceza davaları sürerken 12 Haziran 2003 tarihinde Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı tarafından Çukurova Elektrik ve Kepez Elektrik’in imtiyaz sözleşmelerinin “şirketlerin sözleşme hükümlerini sürekli ihlal etmeleri neticesinde oluşan ‘şirket kusuru’ nedeniyle” iptal edildiğini açıklamıştır. AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir süre önce partisinin en yakın rakibinin Genç Parti olduğunu belirtmesi, Cem Uzan tarafından şirketlerine el konulma gerekçesi olarak yorumlanmıştır. Çukurova ve Kepez’e el konulmasının ardından Uzan Grubuyla ilgili bir dizi devlet müdahalesi gerçekleştirilmiştir. En karlı yatırım alanları olan elektrik şirketlerinden sonra grubun finans ayağına da müdahale edilerek İmar Bankası’nın mevduat kabul etme ve bankacılık işlemleri yapma izni BDDK tarafından kaldırılmış, bankanın yönetim ve denetimi TMSF’ye intikal etmiştir. Bu operasyonla eş zamanlı olarak RTÜK, Uzan Grubu’na ait olan Star TV, Kanal 6, Star 6, Star 8 (Futgol) ve Star Max’a (Kral TV) birer ay süreyle yayın durdurma cezası vermiştir. Öte yandan Türk Telekom, grubun en güçlü kuruluşu olan Telsim’e 1.8 katrilyon TL alacağına mahsuben, “arabağlantı gelir paylaşımı” hükmü gereğince 1998′den bu yana gerçekleştirmekte olduğu nakit akışını durdurmuştur.
Çukurova Grubu
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletle içli dışlı olmuş Güneyli büyük toprak sahiplerinden Karamehmet Ailesi, Doğan Grubu ile birlikte piyasayı paylaşmaya çalışan Çukurova Medya Grubu ile varlık göstermeye çalışmaktadır. 1888 tarihinden itibaren Tarsus ve Adana’da çiftçilikle başlayıp girişimlerini tekstille sürdüren (Hafız Mehmet ve Hasan) Karamehmet ailesinin, (Sadık) Eliyeşil ailesi ile birlikte gerçekleştirdiği ortaklık, 1942 yılında 2 milyon sermaye ile kurulan Çukurova Sanayi İşletmeleri AŞ’ye dönüşmüştür. Cumhuriyetin kuruluş yıllarından itibaren devletle sıkı ilişkiler geliştiren grup, 1940′lı yıllarda Caterpillar iş makinelerinin Türkiye dağıtılıcılığını almış olan Çukurova Grubu, bölgede karayolu ve baraj gibi büyük altyapı yatırımlarının gerçekleştirilmesinde tekel konumuna ulaşmıştır. 1972 yılında holdingleşen grup, Adana’dan İstanbul’a yerleştikten sonra asıl atılımını 1980′lerde finans sektöründeki girişimleriyle gerçekleştirmiştir. 1980′lerde Hafız Mehmet Emin Bey’in torunu Mehmet Emin Karamehmet’in hakimiyetine geçmiş olan Çukurova Holding , Türkiye’nin en büyük bankalarından biri olan Yapı Kredi ile birlikte yurtiçinde ve yurtdışında 150′yi aşkın şirketle sanayi, ticaret, turizm, inşaat, ulaşım, gemicilik, medya, bankacılık, sermaye piyasaları, sigortacılık, diğer finansal hizmetler, iletişim ve bilgi teknolojilerinde faaliyet göstermektedir . 2000 yılı itibarıyla Çukurova Grubu, toplam gelirlerinin % 45′ini bankacılık ve finansal hizmetlerden sağlamıştır. Gelirlerin % 32’sini iletişim ve bilgi teknolojileri, % 12’sini sanayi ve ticaret, % 4′ünü ise sigortacılık faaliyetleri oluşturmuştur. Grubun en büyük iletişim yatırımlarından biri GSM alanında hizmet veren Turkcell ile pazar payı % 40 civarını bulan internet servis sağlayıcısı Superonline’dır.
Doğan Medya Grubundan transfer edilen Gazeteci Tuncay Özkan tarafından yönetilen Çukurova Medya Grubu bünyesinde Akşam, Güneş ve Tercüman gazeteleri ile Alem, Platin gibi dergiler; Show TV, SkyTürk televizyonları, Alem FM adıyla bir radyo istasyonu bulunmaktadır.
Çukurova Grubunun medya alanındaki önemli yatırımlarından birisi, Digiturk markasıyla hizmet veren dijital platformdur. 2000 Nisan’ında kurulan dijital platformun % 66’sı Fintur Technology BV, % 25′i Yapı Kredi ve % 9′u Çukurova Holding’e aittir.
Çukurova Holding’e bağlı Yapı Kredi Bankasının bir parçası olarak 18 Kasım 1996′da kurulan Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, yayınladığı eserlerle ve düzenlediği kültür-sanat etkinlikleri ile holdingin dışa dönük yüzüne “entelektüel” bir renk vermektedir.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu tarafından 2002 yazında el konulan Pamukbank yüzünden grup, bir süre sıkıntıya girdiyse de hükümetle yaptıkları anlaşma neticesinde borçlarını yeniden yapılandırmıştır.
Doğuş Grubu
Ayhan Şahenk’in kurucusu olduğu Doğuş Grubu; inşaat, finans, perakende, otomotiv, medya, turizm, gıda gibi 7 ana sektörde ve bünyesinde bulunan 60′tan fazla şirketle günümüzün etkin sermaye gruplarından biridir. Ayhan Şahenk, Niğde eşrafından Faik Bey’in oğlu olarak 1929 yılında bu ilde doğmuş, 1950′lerde Ankara Hukuk Fakültesinde okurken çalışma hayatına inşaat sektöründe başlamıştır. DP döneminde doğrudan Adnan Menderes’in teşviki ile baraj ve otoyol gibi kamu projelerini yüklenerek inşaat sektöründe ilerleyen Şahenk, 17 Haziran 1966′da Doğuş İnşaat ve Ticaret Limited Şirketi’ni kurmuştur.
İnşaat, bankacılık, sigortacılık, turizm, otomotiv, gıda, perakende gibi pek çok sektörde yatırımlar yapmış olan Doğuş Grubunun büyümesinde kuşkusuz 1980′lerin ekonomi-politik iklimi etkilidir. İletişim ve medya sektörünün gelecek vaadettiği 1990′ların iklimi ise grubun bu alana yönelmesinde etkili olmuştur. Grup, 16 Eylül 1993′te Milliyet’in sahibi Aydın Doğan’la birlikte DTV Haber ve Görsel Yayıncılık A.Ş. adı altında Kanal D’ye iştirak etmiştir. Kanal D hisselerinin tamamını 1995′te Doğan grubuna devreden Doğuş Grubu, televizyon alanındaki en güçlü çıkışını 1999 yılında Cavit Çağlar’dan satın aldığı NTV ile yapmıştır. Çağlar’ın sahibi olduğu Nergis Holding’e bağlı olan “A Yapım Televizyon Programcılık A.Ş.” ile Nergis (NTV) Haber Ajansı Reklam ve Tic. A.Ş. 1999 yılında Doğuş Grubuna geçmiştir
Aynı yıl içinde E Haber Ajansı Reklam ve Ticaret A.Ş. adı altında Kanal E -daha sonra CNBC-E-; internet hizmetleri vermek üzere İxir Uluslararası Elektronik Ticaret Bilgisayar ve Haberleşme A.Ş. ile Doğuş Grubu İletişim ve Yayıncılık A.Ş. kurulmuş; Sebit Eğitim ve Bilgi Teknolojileri A.Ş. satın alınmıştır. 2001′de bir başka medya girişimi olarak Doğuş İletişim tarafından National Geographic dergisinin ilk sayısı yayınlanmıştır.
Doğuş Grubu, 5 Aralık 2001 tarihinde internet erişim pazarından çekileceğini açıklamıştır. Çukurova Grubuna bağlı Superonline’la imzalanan anlaşma; İxir abonelerinin bundan böyle Superonline altyapısından hizmet almalarını öngörmektedir.
Ayhan Şahenk’in 2 Nisan 2001 tarihinde ölümünden sonra holdingin İcra Kurulu Başkanı olarak seçilen Ferit Faik Şahenk’in yönetiminde grup , başlangıçta medya bölümünün başına Nuri Çolakoğlu’nu getirmiştir. Çolakoğlu’nun öncülüğünde Microsoft, NBC ve CNBC gibi Amerikalı medya devleriyle ortaklığa giden grup; MAG, Popüler Tarih, F1 Reacıng, NStyle ve Car isimli dergileri yayınlamaktadır. Ekonomi ve sinema kanalı olarak yayın yapan CNBC-E ve Bursa Olay Medya Grubu ile Radyo POP ve Radyo 2019′un da sahibi olan Doğuş Medya Grubunda, 2003 yılı itibarıyla üç televizyon kanalı bulunmaktadır. Ulusal çapta yayın yapan haber kanalı NTV, bölgesel yayın yapan ve kabloda olan CNBC-E ile Discovery Channel .
İhlas Grubu
İhlas Grubunun kurucusu Enver Ören, 10 Şubat 1939 tarihinde Denizli’ye bağlı Honaz’da doğmuştur. Demiryolcu bir babanın 5 çocuğundan biri olan Ören, ilk öğrenimini Denizli’de tamamladıktan sonra önce Kuleli Askeri Lisesine, daha sonra da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Bölümüne girmiştir. 1961 yılında kazandığı NATO bursuyla Napoli’ye giden Ören, öğretim elemanı olarak üniversitede çalıştığı yıllarda, Kuleli Askeri Lisesinde iken öğrencisi olduğu Hüseyin Hilmi Işık’ın kızı Dilvin’le evlenmiş; 28 Nisan 1972 yılında, ileride holding yönetimine katılacak olan tek çocukları Ahmet Mücahid doğmuştur.
1970 yılında Ören, üniversitedeki görevini bırakarak birkaç arkadaşıyla birlikte 500 lira sermaye koyarak 22 Nisan 1970 tarihinde -ileride Türkiye Gazetesine kaynaklık edecek olan- Hakikat gazetesini kurmuş ve bu tarihten itibaren yayıncılık piyasasında yükselmeye başlamıştır.
1 Ocak 1993 tarihinde, Türkiye Gazetesi büroları üzerinden yapılandırılan ve Türkiye Gazetesi ile TGRT’nin yanısıra pek çok kanala servis yapacak olan İhlas Haber Ajansı (İHA) kurulmuştur. İsmail Kapan’ın yönetiminde bugünkü konumuna ulaşan İHA, kritik olaylarda en hızlı haber servisini yapan ajanslardan birisidir. Grubun önemli medya bileşenlerinden biri olan TGRT televizyonu ise 1993 yılından itibaren İhlas Holding’in resmi iştiraki olmadan, farklı bir ortaklık yapısı ile yayın hayatına devam etmektedir. Muhafazakar bir izleyici kitlesine hitap eden TGRT, 1998 yılında yabancı danışmanlar ve teknik elemanlar öncülüğünde gerçekleştirdiği kurumsal kimlik çalışmasıyla içerik ve sunum bakımından görece daha liberal bir eğilim kazanmıştır .
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük krizi olarak anılan 2001 kriziyle birlikte İhlas Finans’ın faaliyet izni, Bankalar Kanunu’nun 20/6′ncı maddesindeki şartların gerçekleşmesi nedeniyle BDDK’nın 10 Şubat 2001 tarihli ve 171 sayılı kararı ile kaldırılmış ve yaklaşık 500 bin kişi, tasfiye halindeki kuruluştan alacaklarını kurtarmak üzere beklemeye başlamıştır.
Genel Değerlendirme
1980′lerden itibaren uygulanan yeni liberal iktisat politikalarıyla birlikte medya yatırımı, büyük sermayeyi gereksinmeye başlamıştır. Basın sektöründeki temel girdi maliyetlerinin (gazete kağıdı, matbaa mürekkebi, vb.) yüksek oranlı artışına 12 Eylül rejiminin ve takip eden dönemde Özal’ın uyguladığı baskı politikaları eşlik etmiş; bununla birlikte irili ufaklı pek çok yayın grubu piyasadan çekilerek yerlerini büyük sermaye gruplarının kontrolündeki çok kanallı dev yapılara bırakmıştır.
Türk basınının devletten ve sermayeden göreli bağımsızlığını yitirmesinde, 24 Ocak 1980 tarihinde alınan ekonomik istikrar tedbirlerinin simgesel önemi büyüktür. Bu tarihi izleyen askeri darbe ile birlikte, “neoliberal dönüş” denilen bir dizi ekonomik ve politik yeniden yapılanma programının sonuçları, genel olarak Türkiye toplumunda eşit ve özgür bireyler olarak bir arada yaşama imkanını ortadan kaldırmaktadır. Programın uygulanmasında ve toplumsal rızanın sağlanmasında, basına önemli bir rol ve işlev yüklenmiştir. Ancak burada sorun olarak görülen şey medyanın; bağımsız bir aktör olarak kitlelere ideoloji şırınga etmesi değil, 80′lerden itibaren tercih edilen yeni toplumsal modelin giderek artan oranda esaslı bir bileşeni haline gelmesidir. Yeni ekonomi politikalarının, belirli bir yaşam tarzı ve ideoloji ile birlikte kitlelere empoze edilmesinde, bugün konglomeraların içine gömülen medyanın özgül bir rolü ve işlevi söz konusudur. Bu rol ve işlev, geleneksel sahiplik ilişkilerinden özsel olarak farklı bir yapıyı gündeme getirmese bile mülkiyet ve kontrol kalıplarında önemli bir değişimi işaret etmektedir.
Dev medya komplekslerinin bünyelerinde 1980′lerin ortalarından itibaren yoğunluğu artan biçimde artık, pahalı ithal basım teknolojilerini atıl kapasite kullanımına sürükleyen çalışma tarzı terk edilmiş, ölçek ekonomileri sayesinde tam kapasite çalışan makinalar, ortalığın çok çeşitli türden gazete, dergi, kitap gibi yayınlarla kaplanmasına neden olmuştur. Bu bağlamda 1950′li yıllardan itibaren endüstrileşmeye başlayan Türk basınının 1980′li yıllara kadar, metaforik anlamda, zanaat benzeri üretim ilişkilerini yansıttığı, 1990′lı yıllarda olgunlaşmaya başlayan yeni yapıda ise fabrika benzeri üretim sürecinin hakim olduğu söylenebilir. Zanaat benzeri üretim ilişkisinden kasıt, üretim sürecinin pek çok aşamasında uzman ya da yetenek sahibi olan, az sayıda elemanla küçük ölçekli bir üretimin söz konusu olduğu, makineleşmenin düşük düzeyde seyrettiği bir basit işbölümü şemasıdır. Türkiye kapitalizminin farklı bir faza girdiği 2. Dünya Savaşını takip eden dönemde teknolojik yeniliklere önem vermeye başlayan, hükümetin doğrudan mali desteğini alan ve yurt dışıyla teması artan basın sahipleri üretim ve dağıtımda yeni ilişki biçimleri tesis etmeye başlamışlardır. Nitekim bu dönemden itibaren Türk basın sektörü yavaş yavaş dışarıyla hem teknolojik hem de ekonomik ve politik bağlarını güçlendirmeye, standart ve daha profesyonel bir üretim sürecini örgütlemeye başlamıştır. Ancak bu sürecin olgunlaşmaya başlaması için 1980′li yıllarda devreye sokulan neoliberal ekonomi politikalarının öncülüğünü beklemek gerekmiştir.
1980′li yıllarda Türkiye toplumu ile birlikte basının girdiği yeni evrenin ayırt edici özelliği, kitle iletişim araçlarının işlevlerinin eskisine göre genişlemesi ve farklılaşmasıdır. Süreç içerisinde “basın” döneminin başat işlevi olan topluma haber ve bilgi aktarımı kitle iletişim araçları bağlamında gerçekleşen diğer sembolik üretimler yanında ikincil bir duruma itilmiştir. Yani medyanın toplumsal işlevi geri plana atılmış ve medya, kamusal işlevleri yerine dev bir sanayi kompleksi olarak şirket stratejilerini ön plana çıkarmıştır. Bu süreçte medya, kamuculuğu da devre dışı bırakan bir retoriğin ve anlam dünyasının hakim konuma geçmesine aracılık etmiştir.
Medyanın mülkiyet örüntülerinde özellikle 1990′lardan itibaren belirgin biçimde bir değişim yaşanmış ve zamanla, yalnızca yayıncılık işini kapsayan geleneksel medya sahipliği yerini, medya dışı sektörlerdeki yatırımların medya sektörü ile bütünleştiği bir mülkiyet yapısına bırakmıştır. 1980′lerin ekonomi politik ikliminde geleneksel medya sahipleri medya dışı alanlardaki yatırımlarını genişletmiş, medya dışında bulunan büyük sermaye grupları ise medya sektörüne yatırımlarını hızlandırmışlardır. Örneğin geleneksel medya sahipliğinin tipik örneği olan Hürriyet Grubu, yeni trendin bir sonucu olarak 1994 yılında Hürriyet Gazetesinin satışıyla birlikte Doğan Grubunun kontrolüne girmiştir. Yeni dönemin çarpıcı özelliklerinden birisi, basının ihtiyaç duyduğu yeni kredi ve desteklerin hükümet üyeleriyle yüzyüze ilişkilerle sağlanmasıdır.
Yeni dönemde yayın kuruluşlarının organizasyonları ve işbölümü şemaları da köklü bir biçimde dönüşüme uğramıştır. Yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun yönetim modelleri oluşturulmuş, yayın yönetimi ile işletme yönetimi arasındaki geleneksel ayrım, işletme yönetimi ilkeleri lehine tasfiye edilmiştir. Eski örgüt yapısının temel bileşenleri; ticari, teknik ve yazı işleri birimleriydi ve bunlar arasında göreli bir ayrılık, hatta yer yer rekabet söz konusuydu. Bu birimler arasındaki geleneksel rekabet unsuru, 1980′li yıllardan itibaren tedrici olarak neredeyse ortadan kalkmış görünmektedir. Artık haber değeri taşıyan bir olay, yazı işlerinin olduğu kadar işletme biriminin de “doğrudan” ilgi alanına girmektedir. Bu durum ilk bakışta basının kurumsallaşmasından itibaren varolan yapısal bir sorun olarak görülebilir, ancak 1980′lerde başlayan medya sektörünün yeniden yapılanma sürecinde sahiplik ile içerik arasındaki göreli mesafenin giderek daraldığı da bir gerçektir. Bu dönüşümün bir halkası da, yazılı ve görsel medyanın bütünleşmesi ki burada en göze çarpan olgulardan biri, bağlı bulunulan gruba ait şirketlerin reklamlarının kendi medium’larında yer almasıdır (Tablo 1)
Televizyonda en çok reklam harcamasıyla ilk 10′da yer alan firmalar (Nisan 2002)
Reklam Veren Firma İlgili Medya Grubu Süre Harcama
UNILEVER 530,498 82,975,174,904,989
TURKCELL İLETİŞİM HİZ. AŞ ÇUKUROVA 201,267 37,290,157,344,715
P&G 289,371 31,733,763,603,799
TELSIM MOBİL TELEKOM. HİZ. AŞ UZAN 116,236 22,420,633,609,059
COCA COLA CORP. 119,757 17,486,070,376,919
ULKER 92,165 14,423,136,596,330
BILGIN YAYINCILIK SABAH 78,232 10,056,571,901,309
DISBANK DOĞAN 48,576 9,379,867,836,479
BENCKISER A.S. 62,884 9,290,628,899,286
DIGITURK ÇUKUROVA 79,879 8,640,118,655,816
kaynak:: http://www.bilesim-int.com/tr/ sitesinden elde edilen verilerle düzenlenmiştir.Derin bir “kontrol” sorununu da açığa çıkaran yeni medya ortamında medyada yönetici konumda olanlar yıldızlaşmaya başlamıştır. Özgül bir metanın üreticisi olarak medyanın önünde bir yandan kapitalist bir yapının zorunlu büyüme hedefi, buna bağlı olarak diğer yandan basın döneminden kalma geleneksel etik kodların zaafa uğraması neticesinde ortaya çıkan bir meşruiyet krizi, yöneticilerin kontrol işlevlerini artırmıştır. Kolektif kapitalist şebekeye dahil olan medya yöneticileri, bir yandan karı maksimize etmek, diğer yandan toplumsal meşruiyeti sağlamak gibi ikili bir işlev yüklenmişlerdir. Çoğunluğu geleneksel basın kuruluşlarında yetişmiş bulunan medya yöneticilerinin yanısıra bu özel işlevleri kapitalist rasyonellere daha uygun biçimde yürütecek genç ve teknisist kadrolar da sektörde önemli roller üstlenmeye başlamışlardır.
Bu eğilime paralel olarak, tamamı aile şirketi olarak örgütlenmiş medya holdinglerinin üst düzey yönetiminde, yabancı üniversitelerin işletme fakültelerinde eğitim gören 2. kuşak veliahtların sorumluluğu artmaktadır (Tablo 2 ve 3)
Tablo 2: Basın Sektöründeki “Veliaht”ların Profilleri
Adı Grup Doğum Aile Eğitim Kariyer
HALDUN SİMAVİ GÜNAYDIN İstanbul
1925 Fatma Melek ve Sedat Simavi,’nin oğlu; Çiğdem Meserretçioğlu ile evlendi. Çocukları Süleyman, Aliye Galatasaray Lisesi (1948) Yenigün dergisi, Günaydın Gazetesi sahibi
EROL SİMAVİ HÜRRİYET İstanbul
1930 Fatma Melek ve Sedat Simavi,’nin oğlu; Belma Başer’le evlendi. Çocukları: Sedat ve Saffet. İstanbul Işık Lisesi (1953)
Hürriyet
ERCÜMENT KARACAN MİLLİYET İstanbul
1921
Los Angeles
1986 Ali Naci ile Hidayet Karacan’ın oğulları. 5 kez evlendi . 3. eşi Cemile Garan’dan olan çocukları Ali ve Ömer Karacan’dır . Robert Koleji (1942) Illinois Üniversitesi, Makine Mühendisliği Milliyet’in sahibi (1955-1979)
Daha sonra ABD’ye yerleşti ve Karacan Holding’i kurdu. Almanya’da basımevi çalıştırdı ve ticaret yaptı.
Tablo 3: Medya Sektöründeki “Veliaht”ların Profilleri
Adı Grup Doğum Aile Eğitim Kariyer
ARZUHAN YALÇINDAĞ DOĞAN Aydın – Sema Doğan’ın kızı. DMG İcra Kurulu Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ’la evli. İki oğlu var. Londra Amerikan Koleji, İstanbul Boğaziçi Üniversitesi Kariyerine DMG’de başladı. Şu anda Kanal D İcra Kurulu Bşk Yrd.
BEGÜMHAN DOĞAN DOĞAN Aydın – Sema Doğan’ın kızı. Bekar ABD’de okuyor. Doğan Holding Stratejik İletişim Direktörü
ESRA BİLGİN POLLEY SABAH Dinç-Güler Bilgin’in kızı. Amerikalı Clifford Holmes Polley’le evli. Bilgin Yayıncılık AŞ Başkan Yrd.
FERİT ŞAHENK DOĞUŞ 1965 Ayhan Şahenk’in oğlu. Diana Şahenk ile evli. Çocuk: Defne. Doğuş Holding İcra Kurulu Bşk.
FİLİZ ŞAHENK DOĞUŞ Ayhan Şahenk’in kızı. Doğuş Holding İcra Krl. Üyesi. Turizm Grup Başkanı
HANZADE DOĞAN DOĞAN 1972 Aydın – Sema Doğan’ın kızı. Bekar London School of Economics (1992-95), Columbia U. (İşletme, Yüksek Lisans) United Newspaper (1993, medya yönetici asistanı), Goldman Sachs (1995-97, finans analisti), Doğan On-line; ((1999, Kurucu üye ve Yön. Krl. Bşk.), Milliyet İcra Kurulu Bşk. Yrd. (2002), Doğan Grubu Stratejik Planlama ve Projelerden Sorumlu Başkan Yard. (2002)
MUAMMER MEHMET ALİ ILICAK DÜNDEN BUGÜNE TERCÜMAN 1970 istanbul Babası Kemal Ilıcak, annesi Nazlı Çavuşoğlu. İstanbul Ü. İşletme F. DB Tercüman’ın sahibi, Ilıcak Holding Yönetim Kurulu Başkanı
MÜCAHİT AHMET ÖREN İHLAS 1972 İstanbul Enver ve Dilvin Ören’in tek çocuğu. 1999′da Meryem İmamoviç’le evlendi. İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı??
ÖNAY ŞEVKET BİLGİN SABAH 1964
İzmir Dinç-Güler Bilgin’in oğlu. Boston Ü., Bachelory of Science in Business Administration Bilgin Yayıncılık AŞ Başkan Yrd.
VUSLAT DOĞAN SABANCI DOĞAN Aydın Doğan ve Sema Doğan’ın kızı. Sabancı Ailesine mensup Ali Sabancı ile evli. İki oğlu var. Hürriyet İcra Kurulu Bşk. Yrd.
ZEYNEP GÖNENÇ KARAMEHMET ÇUKUROVA Mehmet Emin Karamehmet’in kardeşi Ali Samsa Karamehmet’in kızı. Annesi Zuhal Karamehmet..
Fırat Gönenç’le evlidir Show TV İcra Kurulu Üyesi
Medya sektöründe ortaya çıkan yeni modelde alt kademedeki medya çalışanlarının özel bir personel rejimine tabii tutulması elzemdir. Bu bağlamda, yeni dönem, medya yöneticilerinin yıldızlaşmalarına karşıt olarak sıradan muhabirlerin ve diğer basın çalışanlarının durumlarında negatif gelişmelere sahne olmuştur. Artık medya sektöründe iş güvencesi ve diğer sosyal haklar söz konusu değildir. 1990′ların ilk yarısında ivme kazanan tasfiye sürecinin ardından bugün artık Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın toplu sözleşme yapabildiği iki kuruluş kalmıştır. Medya şirketleri bünyesinden taşeronlaştırma yoluyla çıkarılan işçilerin başta sendikalaşma olmak üzere hiçbir sosyal hakları bulunmamakta; öte yandan medya grupları arasında varılan centilmenlik anlaşmaları yoluyla personel disiplin altına alınmaktadır.
Türk sermayesi 1980′li yıllara kadar sermayenin küresel yasalarına bağlı olduğu kadar, kendi yerel yasalarına da yaslanmıştır. 1980′li yıllardaki kırılma, Türk sermayesinin yerel ölçeği aşma zorunluluğu ile bütünleşmiş ve 1990′larda Türk medya sektörünü ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda örneğin Cem Uzan’ın şahsında AKP Hükümetinin müdahalesi, diğer büyük sermaye gruplarının uhdesindeki küreselleşme vizyonunun taşıyamayacağı yüklerden kurtulma operasyonu olarak anlam taşımaktadır. Türk medya sektöründe gelişkin bir model ortaya koyan Doğan Medya Grubu gibi yapılar bile Türkiye’de sistemin kırılgan yapısından etkilenmekte, küresel pazarlara açılma hedefiyle emek gücünün profesyonelleşmesi ve üretimin standardizasyonu konusundaki bütün çabalarına rağmen istikrara kavuşamamaktadır. Sektörün belkemiğini oluşturan finans ayağı tehlikeye girdiğinde, bundan doğal olarak bütün bir yapı etkilenmekte, bu kırılgan iskeleti birarada tutmanın bedeli ise mesela AB normları olarak benimsenen ideal çerçeveleri sürekli olarak esnetmekten geçmektedir.
Bu bağlamda, Türk medya sektörünün küresel vizyona uygun ölçülerde standart bir üretim ilişkisi modeli kurmasının önünde olası krizler ve başka “engeller” olduğu söylenebilir. Ancak belki de toplumsal özgürleşimin kapıları, söz konusu krizler ya da söz konusu “engeller” sayesinde aralanabilecektir.
Gülseren Adaklı – sendika.org
Toplam okunma (5767) Bugün(5) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Zaman’dan Sansürlü Le Monde Çevirisi ve Sansürlü Bazı Bölümler – Ragıp Duran Ocak 8, 2010
Posted by cafrande.org in : Medya Komed-ya - Media , add a comment
Paris’deki Gülen Okulu hakkında Le Monde’un Istanbul muhabiri bir yazı yazmış. Orijinal metin iyi bir gazetecilik çalışması sayılır. Zaman gazetesi ise, Le Monde’daki haberi aktarırken, orijinal metinde Gülen Cemaati hakkındaki tüm eleştirel, olumsuz ve sorgulayıcı bölüm, cümle ve deyimleri temizlemiş. Fetullah Gülen cemaati hakkında ne kadar kuşku uyandıran cümle varsa ya olduğu gibi es geçilmiş ya da tahrifatlı bir şekilde çevrilmiş. Ne gerek var?
Mesele, teknik bir çeviri hatası ya da çeviride özensizlik değil. Le Monde’da çıkan bir yazıyı tahrif etmek…Bunu yapanlar kendilerini çok uyanık sanıyorlar. Çünkü hiç kimse, özellikle Fransa’da yaşayan Türkiyeliler ya da Fransızca bilen Türkiyeliler, hem Zaman’ı hem de Le Monde’u okumayacaklar değil mi?
İnternet’de 29 Aralık tarihli Le Monde’da ‘Les eclaireurs de l’islam suscitent la controverse’ başlıklı bir yazı yayınlandı. (Bak→) Bu başlığın çevirisi ‘İslami Aydınlatmacılar tartışma yaratıyor’. Le Monde’un Istanbul’da mukim Türkiye muhabiri Guillaume Perrier, zahmet edip Istanbul’dan kalkıp Paris’in banliyösüne gidip, oradaki Fetullah Gülen cemaatinin okulu hakkında bir inceleme yapmış ve sonuçlarını ‘Enquete’ (Araştırma) üst başlığıyla yayınlamış. Belli ki, Perrier davetli olarak Paris’e gidip kendi çalışma alanının dışında bir röportaj yapmış. Le Monde’un Paris’te herhalde yeterli eğitim muhabiri vardır!
30 Aralık tarihli Zaman gazetesinde de Paris mahreçli, Emre Demir imzalı ‘Türkler, Fransa’da göçmenlerin eğitim sorununa çözüm sağlıyor’ başlıklı bir yazı yayınlandı. (Bak →)
Bu yazı sözümona Le Monde’daki yazıyı aktarıyor. Atlaya zıplaya yapılmış bir çeviri. Le Monde’daki yazıda Fetullah Gülen cemaati hakkında ne kadar kuşku uyandıran cümle varsa ya olduğu gibi es geçilmiş ya da tahrifatlı bir şekilde çevrilmiş. Mesele, teknik bir çeviri hatası ya da çeviride özensizlik değil. Le Monde’da çıkan bir yazıyı tahrif etmek…Bunu yapanlar kendilerini çok uyanık sanıyorlar. Çünkü hiç kimse, özellikle Fransa’da yaşayan Türkiyeliler ya da Fransızca bilen Türkiyeliler, hem Zaman’ı hem de Le Monde’u okumayacaklar değil mi? Muhabir Perrier orijinal haberinin Zaman’daki Türkçe çevirisini okuyunca Gülen Cemaatine daha fazla güven duyacak değil mi?
Zaman’ın çeviri sansürüne tuttuğu birkaç bölümü aktarayım:
• Le Monde’daki orijinal yazıda, en az iki kez, okulun mali ve esin kaynağı konusunda yetkililerin ‘discret’ (kapalı, ağzı sıkı) davrandığı yazılı. Türkçe metinde bunlar hiç yok.
• Okuldaki disiplinden sözederken Fransızca metinde , öğrenciler için ‘Sigara içmek, tükürmek, küfür etmek, telefon etmek sözkonusu olduğunda cezalar yağıyor’ cümlesi Türkçe namevcut.
• Okuldaki Fransız öğretmenlerin Katolik okullardan geldiğini belirtmiş Le Monde. Zaman, bu bilgiyi nedense yazmamış.
• Fransa’daki Gülen okulunun yetkilileri yerel yöneticilerle temasa geçtiğini Zaman yazıyor da, Le Monde’un ‘Yerel yetkililer mesela komünist belediye okul yöneticilerine pek güven duymuyor’ cümlesi yok.
• Zaman, ek bilgi ya da reklam amacıyla herkül.org sitesinden bahsediyor,Le Monde ise sadece ‘Bir internet sitesi diyor’.
• Le Monde Gülen tarikatinden sözederken ‘Bu tartışmalı tarikat Türkiye’de toplumu İslamlaştırmakla itham ediliyor’ diyor. Zaman da bu cümle yok.
• Zaman, Le Monde’da yayınlanan okul yetkilisi Nihat Sarıer’in şu cümlesini de beğenmemiş olsa gerek ki Türkçe haberine koymamış:
‘Bizim amacımız farklı. Biz iyi yurttaşlar yetiştirmek istiyoruz, İslamiyetin promosyonu yapmak istemiyoruz’.
• Le Monde’daki orijinal metinde yer alıp Türkçeye aktarılırken pas geçilen bazı cümle ve deyimler de şunlar:
- Okul, her türlü cemaatçi girişimi redediyor
- Okullar, Gülen Cemaatinin vitrini
- Muhafazakar Zaman gazetesi
- Örgüt (Cemaat) özellikle ABD’de kök salmış durumda, oradaki okulların Amerikan hıristiyan üniversiteleri ile yakın bağları var
- Amerikan Adliyesinin bir raporuna göre Cemaatin 25 milyar dolar…
- Cemaat, laik cumhuriyetin sürekliliğini tehdit ediyor…
- Cemaat mensupları, Türkiye’de bürokrasinin ve polisin içine sızıyor
- Mali kaynakları bir sır
- Cemaat, ABD dış politikasının Orta Asya ve Orta Doğu’da sıradan bir piyonu
- Işık Evleri…
Bu cümle ve deyimler çeşitli kaynaklara atfediliyor orijinal metinde. Zaman ise bu hassas(?) konulara hiç girmemeyi tercih etmiş.
Zaman’ın çaresizliği ortada: Paris’deki okulun tanıtımını yapmak için Istanbul’dan koca Le Monde’un muhabirini davet edeceksin, ağırlayacaksın. Onun yazdığı yazı tam istediğiniz gibi çıkmıyor. İçinde hatta başlıkta bir sürü ‘olumsuzluk’ var. Açıkça aleyhimize bilgi ve görüşler var ayrıca da Cemaatimiz hakkında kuşku yaratacak yargılar var. Ne yapalım? Koskoca Le Monde bizden sözediyor. Biz bu yazıdaki olumlu bölümleri alalım, olumsuzları görmezden geliriz.
Zaman’ın gazeteciliği işte bu!
Tabusu olan doğru dürüst gazetecilik yapamaz.
İşin içine Gülen, cemaat, Işık Evleri vs… girince Le Monde da tahrif edilir, New York Times da. Sonra da televizyon reklamlarında ‘Önyargısız olalım, etiket takmayalım’ muhabbetleri. ‘Sahtekar ve sansürcü Zaman’ desek şimdi, kültürlerarası diyaloga ihanet mi etmiş olacağız!
Toplam okunma (4813) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Ahmet Altan: Hiç bu kadarını… bekliyorduk Ocak 2, 2010
Posted by cafrande.org in : Medya Komed-ya - Media , 3comments
Valla sizi bilmem ama Recep İvedik’li, “şaşkın pelivanlı” Turkcell reklamları bizim yazıişlerini çok eğlendiriyor.
O reklamlar haber kanallarında çıkınca durup izliyoruz.
Her seferinde de gülüyoruz.
Son favorimiz, ayağında beyaz çorapları ve terlikleri, üstünde mavi eşofmanı, boynunda madalyalarıyla bir dükkâna giren “pehlivanın”, gördüklerini övmek için “hiç bu kadarını” dedikten sonra durup “bekliyordum” diye eklemesi.
Bu laf yaşadıklarımıza çok uyuyor.
Birçok olayda, “hiç bu kadarını” deyip bir düşündükten sonra lafı “bekliyorduk” diye bitiriyoruz.
Dün, Seferberlik Tetkik Kurulu’nun “kozmik odalarında” araştırma yapan yargıcın, “birileri beni izliyor” diye polise haber verip, izleyenlerin plakasını bildirmesinden sonra o plakalı araçlardan askerlerin çıkması da aynı cümleyle karşılandı yazıişlerinde.
“Hiç bu kadarını… bekliyorduk.”
Hatta bu lafı manşet yapmayı önerenler de oldu.
Reklam çok yeni, bu lafın henüz günlük dile yerleşmediğini, okuyucunun ne dediğimizi tam anlayamayacağını düşünüp vazgeçtik.
Koskoca bir ordudan bahsediyoruz.
Ama işler gerçekten artık “ciddiyet” noktasının çok ötesine geçti.
Sanki küçük bir Latin Amerika ülkesinde geçen bir darbe parodisini izliyoruz.
Başbakan Yardımcısı’nın evini gözetlerken yakalanan albay, cebinden çıkan adresi yutmaya çalışırken durduruluyor.
“Hiç bu kadarını… bekliyorduk.”
“Boru” diyorlar LAW silahı çıkıyor, “bizim değil” diyorlar onların çıkıyor, “kâğıt parçası” diyorlar belge çıkıyor.
Yargıcın “beni takip ediyorlar” diye bildirdiği araçlardan askerler çıkıyor.
Askerlerin yargıcı izlemesine mi şaşacağız, izlerken bir yargıç tarafından yakalanacak kadar acemi olmalarına mı şaşacağız, bir türlü karar veremiyoruz.
“Hiç bu kadarını bekliyorduk yani.”
Genelkurmay, “bizde JİTEM yoktur” dedi, dün de Jandarma Komutanlığı bir açıklama yapıp aynı lafı tekrarladı.
“Bizde JİTEM yok.”
JİTEM’in olduğunu gösteren belgeleri herkes gibi biz de daha önce yayımlamıştık.
Bugün JİTEM’in varlığını doğrulayan yeni belgeleri de yayımlıyoruz.
Kendi kurdukları, resmî belgelerde adından açıkça bahsettikleri bir kuruluşun varlığını reddediyorlar.
“Hiç bu kadarını bekliyorduk.”
Böyle ısrarla reddettiklerine göre yaptıklarının “iyi bir şey” olmadığını kendileri de biliyorlar.
“Öyleyse niye yapıyorsun çocuğum? Varlığını bile kabul edemeyeceğin bir örgütü niye kuruyorsun?”
Bir yanından kanlı darbe planları, bir yanından gülünç acemilikler, bir yanından yalan olduğu daha söylendiği anda anlaşılan yalanlar fışkırıyor.
Ben çocukken çok tekrarlanan bir söz vardı.
“Başka ülkelerde işler ciddidir ama vahim değildir, bizde işler vahimdir ama ciddi değildir.”
Çocukluğumda söylenen laf ihtiyarlığımda da geçerli.
Böylesine gayrı ciddi bir vahamete doğrusu ya az rastlanır.
Her sabah toplantıda aynı şeyi söylüyorum, “asker haberi istemiyorum.”
Ama sağanağa tutulmuş gibiyiz.
Başbakan Yardımcısı’nı izlerken yakalanan askerleri soruşturan yargıcı izlerken yakalanan askerler.
Böyle bir haberi görmemek için hakikaten “büyük” bir gazete olmak gerekir ki Allah öyle bir büyüklükten korusun insanı.
Dünyanın her yanında ciddi sarsıntılara neden olabilecek haberleri artık biz güle güle yazıyoruz.
Gülmemek elde değil.
Her seferinde yakalanıyorlar.
Eskiden medya böyle şeyler yazmadığı için askerlerin yaptıkları belli olmuyordu ama şimdi Türkiye de, medya da değişti, o yüzden her acemilik ortaya çıkıyor.
Bu ordu o dört darbeyi nasıl yaptı?
Doğru dürüst tek bir gazete olsaymış bu ülkede tek bir darbe bile gerçekleşmezmiş.
Hepsi, ellerinde lokum kutusu gibi taşıdıkları darbe planlarıyla yakalanırlarmış.
Bunlar becerikli olduklarından değil, onları yakalayacak kimse olmadığından yakalanmamışlar.
Şimdi de yargıcı izlerken yakalandılar.
Yeni bir yılın ilk gününde artık bu kadar sınır tanımazlığı ciddi ciddi eleştirmek de mümkün ama gözümün önüne hep Genelkurmay Başkanlığı’na giren “şaşkın pehlivan” geliyor bugün.
Yaptıklarına gülüveriyorum.
Darbe planlarına, yalanlara, sürekli yakalanan ajanlara bakıyor ve diyor ki:
“Hiç bu kadarını… bekliyordum.”
Ahmet Altan
01/01/2010
Toplam okunma (1717) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Alman Tv’lerinde yaşanan kazaları Ocak 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor, Medya Komed-ya - Media , add a commentAlman Tv’lerinde yaşanan kazalar ekranlara böyle yansıdı…
Toplam okunma (138) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Döne döne saçmalamaya devam eden İsmet Özel’e Alevilerden dava Aralık 26, 2009
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media , 3comments
Sürekli fikir değiştiren bu zat-ı alinin akıl ve ruh sağlığından şüphe etmemek imkansız. Önce solcu, sonra sağcı, sonra ırkçı sonra, tekrar solculuğa döndüğünü söylüyor. Siyasi sohpetlerde adı “dönmenin dönmesi”‘ne çıkan İsmet Özel bu hafta Habertürk’ün Karşıt Görüş programına katılarak Patrik Bartholomeos’un açıklamlarının ardından yeniden gündeme gelen azınlık hakları hakkında konuştu. Artık düşünce değiştirmenin kendisi için normal karşılandığını bildiği için adından ve ruhuna fatiha okunmuş şairliğinden söz ettirmek amacıyla her fırsatı değerlendiriyor. Garip, saldırgan ve sapkın fikirler ortaya atarak madde ve mana! dünyasında kendini var etmeye çalışıyor. İşte bu programda da Özel, kendisine verilen sansı kaçırmıyor; “Alevilik ilkelliktir” deyiveriyor. Daha önce Sivas katliamını yapan, insan yakan canileri “ilkel” bulmadan sahiplenen Özel, Türklerin silah zoruyla müslümanlığı kabul ettiğini bilmeyen cahil cesareti ile Türk olmayanları gavur ilan edivermişti.
Tunceli Barosu’na üye avukatlar Özgür Ulaş Kaplan, Ceyhun Demir, Enver Edal Şimşek, Barış Yıldırım, Bülent Taş, Seda Kaya Taş ve Düzgün Akyol, Habertürk televizyonuna konuşan Özel’in Alevilere hakeret ettiği için Tunceli Başsavcılığı’na suç duyurusu dilekçesi veren avukatlar şuları dile getirdi:
“Balçiçek Pamir tarafından sunuculuğu yapılan Karşıt Görüş adlı programda katılımcı İsmet Özel tarafından Aleviliğe yönelik hakaret içeren sözler kullanılmıştır. Özel, Aleviler’i, Haçlı seferlerinden sonra dağa sığınan gayrimüslimler olmakla suçlamıştır. Özel konuşmasında, ‘Türk olmayana ‘gavur’ denir. Gavurda akıl olsa Müslüman olurdu. Aleviler de Müslüman olamazlar. Aleviler, Haçlı ordularının Anadolu’daki kalıntıları. Anadolu sadece Türk yurdudur. Alevilik ilkelliktir. Bunu herkes kolaylıkla gözlemleyebilir. Aleviler, Haçlı Seferleri başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra burayı terk etmek istemeyen Avrupalılardır’ şeklinde birçok açıklamada bulunmuştur. Şüpheli söz konusu beyanları ile bir inanç ve bu inanca mensup vatandaşlara yönelik hakaret ettiği gibi bu sözlerini basın yolu ile dile getirmiştir. Halkı dil, din, ırk ve bölge farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa tahrik ettiği gibi bir inancı açık şekilde aşağılamıştır. Bu sözlerin suç teşkil ettiği çok açık bir şekilde ortadadır. Özel ve yayın boyunca suç teşkil eden fiillere müdahalede bulunmayan televizyon yetkilileri hakkında kamu davası açılmasını arz ve talep ederiz.” denildi.*
İşte İsmet Özel’den seçme sapkınlıklar
http://www.dailymotion.com/videoxbmah0
Alevilik Haçlı kalıntısıdır.
“Ruhban Okulu kapalı kalsın” dersem, ben kimden aferin alacağım; “Açılsın” dersem kimden aferin alacağım, mesele budur. Lozan’da Patrikhanenin Türkiye sınırları dışına çıkması için gayret ettik. Ama başaramadık. Türkiye sınırları içinde değil Ruhban Okulu, Patrikhanenin bulunması bile milli devletimizin işine gelen bir şey değil. Atinalılar hala istanbul’dakinden büyük kilise yapmıyor, hala İstanbul’u kendilerinin sanıyorlar.
“Çarmıha gerilmiş hissediyorum” sözü, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yürütülen işlerin bir safhaya geldiğinin göstergesidir.
Bizim demokrat olmak gibi bir derdimiz yok. Vatanımızın hangi tehlikeler altında olduğu konusunda kimse ikazda bulunmuyor.
MÜSLÜMAN OLMAYAN TÜRK OLAMAZ
1918 yılında Türk Bayrağı’nın altı en emniyetsiz yerdi. İstiklal Harbi verdik, bu topraklarda Türk Bayrağı’nın altı en emniyetli yer haline geldi. 13. asırdan sonra ikinci defa vatanımız oldu. “Burada sadece Müslümanın sözü geçer, Müslümandan başkasına söz hakkı tanımıyoruz” diyerek ikinci defa vatanı elde ettik.
Mustafa Kemal 1921′de diyor ki: “Biz demokrat değiliz, biz sosyalist değiliz. Biz bize benzeriz.” Bu Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Atatürk biyografisinde var.
Müslüman değilseniz Türk olamıyorsunuz. Türk demek Müslüman demektir. Her Müslüman Türk değildir ama her Türk Müslümandır. Bir insan bunun aksini söylüyorsa niyetini keşfetmek lazım.
Türkiye Cumhuriyeti bir İslam Cumhuriyeti olarak kuruldu. Türk Bayrağı’nın altının emin bir yer olması için Türk devletinin İslam devleti olması zarureti vardı. “Tehlike atlatıldı” düşüncesi hakim oldu sonra. 1921 yılında açılan Meclis 1923′te neden yenilendi? Vazifede olan Meclis, Lozan Anlaşmasını kabule yanaşmayacaktı. Onlar Lozan’ı kabul edecek bir Meclis elde ettiler. İstiklal Marşımızın şairi ikinci Meclis’te yok.
Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anda İslam cumhuriyeti olması gerekiyordu, 86 yılımızı feda ettik. 1928 yılında İslam harflerinin değiştiği sene “devletin dini İslamdır” hükmü anayasadan çıkarıldı. “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslamdır” yazacak olduğu halde “Neden İslam harflerini kaldırdınız?” sorusuna cevap verilemezdi.
KİME “GAVUR” DENİR?
http://www.dailymotion.com/videoxbma64
Türk olmayana gavur denir. Gavurda akıl olsa Müslüman olurdu.
Temmuz sonrası Milli Gazetede yazdığı “Sivas semalarında Sırp uçakları mı” yazısıyla kendisi gibi arada kalmış okurlarının da sempatisini kaybetden Özel, sözkonusu yazıda Sivas’ı Bosna’ya benzetmiş, Sivas katliamı’na tepki gösterip köktendincileri kınayanları da Sırplarla aynı kefeye koşmuştur. Şair Ece Ayhan bu yüzden ona “Ünlü Sırp Şairi” adını takmıştır.
NASIL TÜRK OLUNUR?
Namaz kılarak.
ALEVİLER İLKELLİKTİR!
Bunu herkes kolaylıkla gözlemleyebilir. Dağda kalan Alevi kalmıştır, gelip yerleşen sunnileşmiştir. Toroslara gidin görün. Alevilik Müslüman baskısından kurtulmak isteyen gayri müslimlerin sığındıkları bir şeydir. Aleviler, Haçlı Seferleri başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra burayı terk etmek istemeyen Avrupalılardır. Şunun da bilinmesi lazım, benim Alevilere karşı bir husumetim asla yok.
MÜSLÜMAN KOMÜNİST OLMAYACAK DA NE OLACAK!
“Önce komünistti, sonra şeriatçı oldu, şimdi Türkçü oldu” diyorlar benim için! Ben hala komünistim. Müslüman, komünist olmayacak da ne olacak! “Bizi aldatan bizden değildir” diyor hadiste. Bundan daha komünistçe ne olabilir.
ANADOLU SADECE TÜRKLER’İN VATANI
“Ben bir ırka mensubum” diyen insanlar var. Ben ırkçılığın neyini kabul edeyim. Ben ırkçı değilim. Çünkü Türk ırkı yok. Türkiye diye bir ülke var ve bu ülkenin varlığını koruyabilmesi büyük atılımlar yapmasına bağlıdır. Birtakım insanlar bu atılımları imkansızlaştıracak bir yola girmişlerse asla saygıyı hak etmezler. Bu topraklar birilerinin hakimiyet alanı oldu. Greklerin oldu, Romalılar’ın oldu ama bu topraklar sadece Türkler’in vatanı oldu.
Toplam okunma (5980) Bugün(4) Son okunma tarihi (08 February 2010)
Serdar Turgut’un kafası uçkurundan başka bir şeye çalışmıyor mu? Ekim 27, 2009
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Medya Komed-ya - Media , 3comments
Kürtçe şarkılar da söyleyen ve bir dönem TRT 6′da (Şeş) program yapan sanatçı Rojin, Serdar Turgut’un 24 Ekim tarihli “PKK teröristi olmadığıma pişmanım” başlıklı yazısına cevap vermiş. Gazetesindeki köşesinde çeşitli konulara kendince ironik! ve pornocu yaklaşımıyla meşur sayılan Turgut, yazısına ve fantazilerine Rojin’i de katıyor. Orta akıllılar aleminde keçiye Serdar Turgut dendiğinin bir kanıtı da sayılabilecek olan o yazıyı ve Rojin’in açıklamasını aşağıdan okuyabilirsiniz.
… Öcalan’ın açıklamalarıyla anladığım kadarıyla arada bir toplu seks partileri de oluyor. Bunlara da mutlaka militan bir aktiflikle katılırdım. Bugüne kadar hoşlandığım bir PKK’lı bir kadın henüz görmedim ama olsun. Dağda bulamazsam da bir hücre oluşturup, şehri basıp Rojin’i dağa kaldırıverirdim olur biterdi. Hatta belki Rojin’e evlenme bile teklif edebilirdim. Rojin ile evliliğimin şu andaki evliliğimden daha tehlikeli ve dehşet verici geçmesi de mümkün değildi.
Bütün bunlar son yaşanan bir olay nedeniyle aklıma geldi. Hayatımı şehirde kalarak nasıl da boşa harcamış olduğumu düşündüm. Dövündüm üzüldüm.
Yine Milliyet gazetesindeki bir Fikret ‘Don Juan’ Bila haberine göre devlet dağdan inen PKK liderlerine üçüncü bir ülkeye gidip yaşama imkanını da verecekmiş. Düşünsenize; yıllarca dağda keyif hayatı süreceğim, dağa kaldırıp seks kölem haline getirdiğim Rojin ile yaşayacağım, karı dırdırından sıkıldığım zaman da şehre inip birkaç yayın yönetmenini temizleyeceğim.
Rojinin cevabı:
Türkiye, demokratik açılım olarak isimlendirilen bir süreçte geleceğini en çok tehdit eden, insanlara en çok acı veren sorunuyla yüzleşiyor ve kalıcı çözüm yolları arıyor.
Bu süreç Türkler açısından da Kürtler açısından da gelgitlerle, tuzaklarla dolu. Yaralar çok derin, kırgınlıklar çok taze, öfkeler çok taşkın.
Ancak umudumuz o ki duygularımızı biraz kontrol edebilirsek, şu geçirdiğimiz çakıl taşlı yolu devrilmeden, savrulmadan, birbirimizi hırpalamadan atlatabilirsek önümüz çok açık.
Aydınlar, yazarlar, entelektüeller, sanatçılar yani toplumun ortalamasından boyu daha uzun olanlar, gözü daha keskin olanlar, tepenin arkasını daha iyi görenler için aydınlıklarını, entelektüelliklerini gösterme günü işte tam da bugündür.
Ne yazık ki; gazete köşelerinin bazı efendileri kalemlerini yaralara tuz basmak, ateşe körükle gitmek, yumrukların biraz daha sıkılmasını sağlamak için oynatıyorlar.
İşte bu yazılardan biri 24 Ekim 2009 Cumartesi günü Akşam Gazetesinde Serdar Turgut tarafından kaleme alınmıştır. ‘PKK Teröristi Olmadığıma Pişmanım’ başlıklı yazıda devletin silah bırakmaları cazip hale getirecek önlemleriyle dalga geçilmekte, sürecin suhuletle aşılması yerine yeni gençlerin ölmesine yol açacak bir uçuruma sürüklenilmesine davetiye çıkarılmaktadır.
Serdar Turgut, bu çirkin amaç için adımı da aynı çirkinlikte kullanmıştır. ‘Dağa kaldırmak’, ‘seks kölesi yapmak’ gibi ağzı salyalı erkek edebiyatının en ucube cümlelerine fütürsuzca kullanmaya cesaret etmesinin nedeni benim Kürt olmam mı hele de kadın olmam mıdır?
Ben sanat hayatımda nereye geldiysem annemin hayır dularından başka kimseden destek almadan ve kimseye taviz vermeden geldim. Şimdi de adımın ve kişiliğimin; onbinlerce satan bir gazetenin tanınmış bir yazarının yazısına malzeme yapmasına asla izin vermeyeceğimi, yasal yolları sonuna kadar kullanacağımı kamuoyuna saygıyla duyururum.
Mizah güldürmeli, iğrendirmemeli.
Namlunun ucuna gül değil gülle koymak isteyen anlayış bölücüdür.
Zaten milliyetci ve muhafazakar olan olan Akşam’a milliyetci, muhafazakar ve modern(!) bir gazete yapmak hedefi ile gelen her soruna cinsel açıdan yaklaşarak modernleştirdiğini sanan Serdar Turgut’un acaba cinsel bir sorunu mu var? Bütün bastırılmış duygularıyla kulluk, kölelik ettiği bu düzen, cinsel sağlığını mı bozuyor? Bilmiyoruz… ama bu konuda da milliyetçi ve modern gazetesinde elle aldığı “İktidarsızım dediysem de…” başlıklı ironik! yazısına göz atmakta fayda var
Ne zaman Habertürk ekranlarına çıksam, ne zaman güzel bir kadının karşısına otursam kendimle ilgili tuhaf bir bilgiyi açıklayıveriyorum. Sevim Gözay’ın programında aseksüel bir eşcinsel olduğumu söyledim. Özge Uzun’a da iktidarsız olduğumu anlattım. İnşallah başka bir programa çıkmam Habertürk’te. Çünkü bir daha sefere ne diyeceğim belli olmaz. Mutlaka bulurum söyleyecek bir şey ama sonuçlar da ne olur bilemem.
Cumartesi gecesi kendimi Fellini’nin ‘Kadınlar Kenti’ filmindeymişim gibi hissettim.
Fellini’nin ‘La Citta Delle Donne’ filminde Marcello Mastroianni rüyamsı bir ortamda kadınlara ve karısına karşı tavırlarıyla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Kafama kazılmış filmin bir afişinde Mastroianni’nin suratı onlarca kadının bacağı ve ayağı arasında görülüyordu.
Cumartesi gecesi halim buna çok benziyordu. İlk önce Özge Uzun ile onun bacağını konuştuk ve hatta çılgın bir şekilde aşık olduğum Marge Simpson’un bacaklarının görüldüğü Playboy dergisi kapağı da ortaya çıktı programda ve ben fotoğrafı alıp Özge’nin bacağı ile yan yana tutup kıyaslamalar bile yaptım.
Toplam okunma (6410) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Türk(iye) Basınının Faşist Tutumu, Anadolu Ajansı’nın Ahlaksızlığı; “Eylemci bebek öldü” Ekim 20, 2009
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media , add a comment
Cizre’de 9 Ekim’de yapılan gösteriler sırasında polisin attığı gaz bombasının balkonda annesinin kucağında bulunan 20 Nisan 2008 doğumlu Mehmet Uytun adlı bebeğin başına isabet etmesi sonucu yaralanıp hastaneye kaldırıldı. Yaklaşık on gün hastanede yaşam mücadelesi veren 18 aylık bebek, 19 Ekim Pazartesi günü sabaha karşı yaşamını yitirdi. Anadolu Ajansı, bu ölümü “eylemci bebek” olarak servis ederek savaşta düşman kuvvetleri için muharebe meydanlarında yapılan haberlerde bile yer almayan bir dil ile haber olarak geçmesini, henüz yürüyemeyen bir bebeğin eylemci ilan edilmesini bir çeşit sapkınlık olarak görüyoruz. Bu hastalıklı duygu durumunun tedavisinin imkansız olduğunu bildiğimiz halde kendilerine acil şifalar diliyoruz.
İlgili haberi aşağıdan okuyabilisiniz.
Nedeni saptanamadı
20 Nisan 2008 doğumlu Mehmet Uytun, yaklaşık on gündür yaşam savaşı veriyordu. 19 Ekim Pazartesi günü sabaha karşı yaşamını yitiren Mehmet Uytun’un otopsisi de tartışmalara neden oldu. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi’nin avukatı Rehşan Bataray otopsiye girmek istedi, ama Savcı Medet Erkaplan buna izin vermedi. Bunun üzerine otopsiye Tabip Odası’ndan görevlendirilen Dr. Cengiz Günay girdi.Av. Bataray, otopsi raporuna göre ölüm nedeninin belirlenemediği, inceleme yapılmak üzere patolojik numune alınarak İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderileceğini söyledi. Cenazeyi gördüğünü belirten Bataray , “Taşın böyle bir yaraya neden olmayacağını bilmek için avukat veya doktor olmaya gerek yok” dedi. Şırnak Valiliği yaralanmanın “taş çarpması” sonucu olduğunu iddia etmişti.
Uytun’un yaşamını yitirmesi üzerine DTP Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, Batman Milletvekili Bengi Yıldız, DTP Diyarbakır İl Başkanı Fırat Anlı, Büyükşehir Belediye Başkanvekili Ali Şimşek, Bağlar Belediye Başkanı Yüksel Baran, Kayapınar Belediye Başkanı Zülküf Karatekin, Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, Bismil Belediye Başkanı Cemile Eminoğlu, Avrupa Parlamentosu’nun eski üyesi Feleknas Uca, Devlet Hastanesi Morgu’na gittiler.
Anadolu Ajansı: Eylemci bebek öldü
Türkiye’de son günlerde yaşanan bazı olaylar, Türk basınının yaklaşımındaki çarpıklığı ortaya koydu. Özellikle IMF eylemi sırasında ve sonrasında Türk basınının haberciliği, büyük eleştirilere konu olmuştu.Bu defa 18 aylık bir bebeğin ölümünü haberleştirirken gösterdi bu yüzünü. Anadolu Ajansı’nın servis ettiği haber, okuyanları şoke etti. AA, haberinde “Şırnak’ın Cizre ilçesindeki izinsiz gösterilerde başından yaralanan 3 yaşındaki Mehmet Uytun’un, tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdiği bildirildi” dedi.
Böylece AA, polisin attığı gaz bombasından dolayı ölen bebeği “izinsiz gösterici” yaptı. Uytun’un yaşını da olduğundan büyük gösteren AA’nın, “en azından yürüyecek yaşta diyelim de, gösteriye katılmadığı çok belli olmasın” diye düşünüp düşünmediği bilinmiyor. Ancak Uytun’un öldüğü hastanenin Diyarbakır Devlet Hastanesi değil Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi olarak verilmesi dikkat çekti.
Haber, Doğan Haber Ajansı tarafından “Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılışının 11′inci yıldönümü olan 9 Ekim’de çıkan olaylarda başına sert bir cisim isabet eden 3 yaşındaki Mehmet Uytun, tedavi gördüğü Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde öldü” şeklinde verildi.
AA’nın haberini kullanan bazı gazetelerin, başlık ve spotta durumu kurtarmaya çalışmaları da dikkat çekti. Habertürk, haberin spotunda “Geçen haftaki olaylarda başına bir cisim çarpması sonucu yaralanan üç yaşındaki çocuk öldü” yazdı.
Bazı gazeteler ise AA’nın “eylemci bebek” yaklaşımını benimsedi. Zaman gazetesi, haberin spotunda “Şırnak’ın Cizre ilçesindeki izinsiz gösterilerde başından yaralanan 3 yaşındaki Mehmet Uytun’un, tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdiği bildirildi” dedi. Ntvmsnbc ise haberi “Gösteride yaralanan çocuk öldü” başlığıyla verdi.
Haber: soL
Toplam okunma (3802) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri
Sinema Yazarlarına Göre 2009′un En İyi filmi IRA Açlık Grevini konu alan “Hunger” (online izle)
Kendini Anlatan Bir Masalcı: Oğuz Atay
Aydoğan Topal “Heyyamo” albümüyle cafrande.org’ta
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Nevajin – Enstrümantal Kürt Müziği/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgileri
“Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim” Tekel işçilerinin haklı mücadelesine selam olsun
Ömer Faruk Tekbilek sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta