Savaş Üzerine Albert Einstein ve Sigmund Freud Mektuplaşması Eylül 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Güncel Hayat - Current Life , add a comment 1932 yılında Albert Einstein* diğer aydın ve bilimadamlarının da desteğiyle savaşa karşı uluslararası bir hareket başlatmı ve bu amaçla ilk olarak Sigmund Freud`a bir mektup göndererek onun fikrini almıştı. Genel olarak toparlarsak, Albert Einstein insanlığı savaş tehdidinden uzaklastıracak bir yol olup olmadığı, yönetici sınıfların nasıl olupta kitleleri canlarını yitirme pahasına ölüme sürükleyebildiği ve bu yıkıcı etkileri denetlemenin nasıl mümkün olabileceğini öğrenme amaçlı gönderdiği mektup ve Freud ‘un yazdığı cevabının kısa özetini aşağıdan okuyabilirsiniz |
Çok sevgili Bay Freud,
Gerçeği bulma özlemi sizde başka bütün özlemleri nasıl bastırıyor, şaşılacak şey. Savaş ve yoketme güdülerinin insan ruhunda sevgi ve yaşama gücü ile nasıl içice girmiş olduğunu su götürmez bir açıklıkla ortaya koyuyorsunuz. Ama, inandırıcı açıklamalarınızdan bir de şu büyük amaca ulaşma özlemi çıkıyor ortaya: İnsanın iç ve dış bütün savaşlardan kurtulması. Bu büyük özlemde, çağlarının ve uluslarının üstüne çıkan, düşünce ve ahlâk alanında birer yol gösterici olarak saygı gören bütün büyük insanlar birleşir. İsa’dan Goethe’den Kant’a kadar hepsinde bu kurtuluş özlemi vardır. Her ne kadar insanlar arasındaki ilişkileri düzenleme istekleri pek gerçekleşmiş değilse de, yalnız bu türlü insanların bütün dünyaca birer önder sayılmış olmaları anlamlı bir gerçek değil mi?
Şuna inanıyorum ki, çalışmalarıyla yol göstericilik yapan üstün insanlar – dar bir alanda da olsa – aynı ülküyü büyük ölçüde paylaşmaktadırlar. Ne var ki, politik gelişim üzerinde pek etkileri olmuyor. Ulusların kaderini çizen bu alan hemen hemen kaçınılmazcasma dizginsiz ve sorumsuz politika adamlarına bırakılmış görünüyor.
Politik önderler ve yönetimler yerlerini ya zorbalığa, ya da yığınların oyuna borçludurlar. Ulusların düşünce ve ahlâkça yüksek bölüklerinin temsilcisi sayılamazlar. Ama, seçkin aydınlar, bugün halkların tarihi üzerinde doğrudan doğruya hiç bir etkide bulunamıyor; oraya buraya dağılmış bulunmaları günün sorunlarının çözümlenmesine doğrudan doğruya katılmalarına engel oluyor. Yaptıkları ve yarattıklarıyla yetilerini ve iyi niyetlerini göstermiş olanların kendiliklerinden bir araya gelmesi, dünyaya bir değişiklik getiremez mi dersiniz? Üyeleri birbirleriyle sürekli düşünce alışverişi içinde bulunacak olan bu uluslararası birleşme, tutumlarını basında ortaya koyarak, imzalarının sorumluluğunu yüklenerek, politik sorunların çözümü üzerinde önemli ve uyarıcı bir etki sağlayabilir.
Bilim akademilerinde de raslanan insan yaradılışının eksikliklerinden doğan sakıncalar burada da görülecektir şüphesiz. Ama, yine de öyle bir çabaya girişmek yerinde olmaz mı? Doğrusu ben, böyle bir işe girişmeyi büyük bir ödev sayıyorum. Böyle bir yüksek aydın topluluğu kurulunca, sistemli olarak dinsel kurumları da savaşa karşı harekete geçirmeye çalışmalıdır. İyi niyetleri bugün acı bir boyun eğme ile felce uğrayan bir kişiye içten destek olurdu. Düşünce ürünleriyle yüksek bir saygınlığa ulaşmış olan kişilerin kurduğu böylesi bir topluluk, Milletler Cemiyetinin güçleri için değerli bir dayanak olacaktır.
Bu düşüncelerimi, dünyada herkesten çok size sunuyorum, çünkü, siz isteklere herkesten daha az kapılırsınız ve sizin yargınız ciddiliği en ağır basan bir sorumluluk duygusuna dayanmaktadır.
Freud ise bu sorulara insanlığın sorunların çözumu için ilke olarak şiddete başvurduğunu, bunu Çözmek için merkezi bir denetimin kurulması gerektiğini milletler cemiyetinin gücü olmadığı için bunu uygulayamayacağını belirtmistir. Yaptığı gözlemler sonucu yıkıcı ve saldırgan eğilimlerin engellenemeyeceğini, insanlığın önderler ve önderligi takip edenler olarak ikiye ayrıldığını bu yüzden aydınlar aristokrasisi denilebilecek bir yuksek kurulun varlığı için caba gösterilmesi gerektigini savunur. uygarlik evrimlestikce diğer insanlarin da savaşa karşı olabilecegi ihtimalini öne sürer.
*) Kuantum fiziğinin babası e=m×c² formulünü bulan dahi fizikci Atom bombasına dolaylı da olsa katkısından çok büyük pişmanlık duydu. “Üçüncü dünya savaşı neyle savaşılacak bilmiyorum, ama dördüncüsü taş ve sopalarla olacak” diyen Albert Einstein, Komünizme ilgi duyması nedeniyle ABD tarafından ajanlıkla suçlandı. Amerikalı tarihçi Richard Schwartz’ın 1983 yılında açıkladığı belgeler, öldüğü yıl olan 1955′te FBI’ın hakkında yürüttüğü araştırma dosyalarının 1.500 sayfayı bulduğunu, bu dosyaların çoğunda, komünistlerle bağlantılar kurmak ve Almanya’daki evini haberleşme merkezi olarak kullanımasına yer verildiği belirtiliyor.
Toplam okunma (10650) Bugün(12) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Hırant’ı nasıl Fırat’la buluşturduk – Mehmet Ulusoy Ağustos 31, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Güncel Hayat - Current Life , add a comment
|
Hırant’ı nasıl Fırat’la buluşturduk – Mehmet Ulusoy
Onu ilk tanıdığımda 1981 yılının soğuk kış günleriydi.
12 Eylül askeri darbesinin hükmünü bütün acımasızlığıyla sürdüğü aylardı.
Karakolların nezarethaneleri, emniyet müdürlükleri, askeri kışlalar…
Hatta okulların bile işkence hanelere çevrildiği…
Ev baskınlarının, gözaltlıların, işkencede ölümlerin, darağaçlarının…
Sokakta tankların, yollarda zırhlı askeri araçların kol gezdiği…
Radyolarda, TRT televizyonunda sıkıyönetim bildirilerinin sıkça okunduğu…
Yazılı basında, günlük gazetelerde yakalanan devrimcilerin resimlerinin bir masa üzerine “suç aleti” kitap ve dokümanların sergilendiği, arkasında da saç sakal içerisinde perişan yüzleriyle gençlerin örgüt üyesi suçlamasıyla sıralandığı günlerdi…
İşte böyle bir günde bende daha 19 yaşıma yeni basmış gencecik bir insan olarak kendimi bir askeri cezaevinde buluverdim. Bu cezaevi sıkıyönetim komutanlığının ve birinci ordunun da konumlandığı İstanbul’daki Selimiye askeri kışlasıydı.
Gencecik yaşamımın ilk cezaevleri günlerimi bu cezaevinde tattım. Bu görkemli ve devasa yapının cezaevi olarak ta kullanıldığını içeri düştüğümde anlamıştım.
Denize bakan sol alt katının köşesi yüksek tavanlı ve 7 büyük tutuklu koğuşu, iki tanesi ise tecrit ( idamlık hükümlülere ait ) toplam 9 koğuştan ibaretti.
Sıkıyönetim savcılığında tutuklanıp, cezaevi koridoruna geldiğimizde üzerimizdeki tüm giysileri soyup, asker gardiyanlar tarafından kaba dayağa tabi tutulduk. Bu kaba dayak faslı tamda idamlık hükümlülere ait tecrit koğuşu önünde cereyan etti.
Bu koğuşta sonradan idam edilen devrimciler, Kadir Tandoğan, Ahmet Saner ve Hakkı Kolgu bulunuyordu. Kaba dayak yememize kayıtsız kalmayan bu arkadaşlar, asker gardiyanlara bağırıp, sloganlar atarak tepkilerini göstermeleri üzerine, dayak faslı erken bitti.
Demir kapının açılıp ilk adımımı attığım yüksek tavanlı büyük koğuşta tüm tutukluların meraklı bakışları altında tanıdık yüzler arıyordum.
Kimler yoktu ki bu loş ve sigara dumanı altında kararmış koğuşta; Sendikacılar, öğretim üyeleri, parti yöneticileri, öğrenciler, devrimci gençler, evinde yasak yayın bulunduranlar, hatta sokağa çıkma yasağını ihlal eden sıradan insanlara kadar kısa sürede çoğu arkadaşlarla tanışıp kaynaştık.
En heyecan içerisinde beklediğim gün, kuşkusuz ki ilk ziyaret günüydü… İlk kez annem, babam ve yakınlarımla demir parmaklıklar arkasında görüşecektim. Bu durum heyecandan çok, onların ruh durumunu merak etme, nasıl bir duygusal çöküntüye uğradıklarının endişesine dönüşmüştü.
İlk pazartesi günü, bitten ve kirden giyilmez durumdaki çamaşırlarımı plastik bir poşete koyup merakla beklemiştim. Ta ki asker gardiyanın koğuş kapısı önüne gelip ziyaretçi listesini okuyan kadar…
Adım okunmuştu… Gardiyan ziyaretçisi olanları ziyaret mahalline tek sıra halinde götürdü.
Heyecanım doruktaydı. 1 no.lu ziyaretçi kabinine askeri gardiyanla birlikte girdik.
Merakla inceledim kabinin tel örgülerini ve demir parmaklıklarını.
Birden bire annemi ve babamı karşımda buluverdim.
Onlara soğukkanlı ve vakurlu olmaları için telkinde bulunacaktım.
Ancak hesapta olmayan bir şey oldu.
Türkçe bilmeyen annem, daha ilk cümlesinde;
Lawo, Qurban, çerê rindî? Çi halî dayî ?
Diye söze başlarken, kendiside Kürt olan asker gardiyan tarafından ziyaret kesilerek,
bir tarafında ben, bir tarafında annem ve babam sürüklenerek ziyaret mahallinden uzaklaştırıldık.
Asker gardiyan öfkeyle durmadan; arkadaş Türkçe konuşun, Kürtçe yasağ.. Kürtçe yasağ… diyerek beni koğuşa sürükleyerek geri götürdü..
Bu ilk görüşümden hiçbir şey konuşmadan geri koğuşa döndürüldüğüm için, müthiş bir öfkeyle ve sinirle durumu koğuştaki arkadaşlara anlattım…
Askeri darbeye karşı olmak, solcu olmak, sosyalist olmak, alevi olmanın o günlerde ırkçı bir düzende “zenci olmak” la ne kadar özdeş olduğunu biliyorsam da Kürt olmanın “iki kere zenci” anlamına geldiğini, ilk kez o ziyaret mahallinde hissettim.
Siyah gür saçları, zeytin karası gözleri, konuşurken “dost sıcaklığını” tüm hücrelerimize işleyen, güleç bakışları, birikimi, konuşurken tartışırken sözcüklerini bir kuyumcu itinasıyla işleyen, seçen , etkileyici duruşuyla, sabrıyla “bir dağın bilgin duruşunu” andıran tipik bir Anadolu çocuğu. Yani bizden çok, bize benzeyen insanlar olur ya… 25 yaşlarındaki bu insani işte tam da o günlerde tanıdım.
O günler de Asala örgütünün Türk diplomatlarına karşı eylemleri hız kazanmıştı. Her eylemden sonra gecenin bir vaktinde askeri gardiyanların keyfi tutumları ile aramızda bulunan Ermeni kökenli tutuklular koridorlara alınarak kaba dayağa tutuluyorlardı. Bu durum başta Ermeni arkadaşlarımız olmak üzere hepimizin sinirlerini fena halde bozmuştu. Tamamen intikam duygusuyla yapılan keyfi bir uygulamaydı.
Adlarını hatırladığım, diğer koğuşlarda bulunan, Murat Şaşkal, Alis Delice, sokağa çıkma yasağından gözaltına alınan soyadını hatırlamadığım Robert (asker onu çağırınca “Robertooo diye çağırırdı) ve bizim koğuşta bulunan Hrant Dink bu kaba dayaktan en çok nasibini alan arkadaşlardı.
Askeri baskı ve şiddetin tüm hızıyla sürdüğü bu günlerde, bu uygulamayı durduracak direnci de gösteremiyorduk. Bizim 5 no.lu koğuşta bulunan dost yüzlü, insan pırlantası insani korumak için bir şeyler yapmalıydık. Akşam yemek saatinden sonra arkadaşlar pratik bir çözüm bulmuşlardı. Bundan sonra Hrant olan ismin FIRAT Dink olan soyadını ise DİNÇ olacak diyordu arkadaşlar. O bu çözüme sadece gülümsemişti…
Nitekim o gece nöbetçi olan gardiyan koğuşun kapısına geldiğinde, “Ermeni gelsin” diye emreden bir ifadeyle Hrant’ı çağırdı. Arkadaşlar içimizde Ermeni yok diyerek gardiyanı ikna etmeye çalıştılar. Gardiyan tam emin olmamalı ki , Hrant’a ismini sordu..Parmakla göstererek…
-Adın ne senin?
-Fırat diye cevapladı, Hrant…Fırat Dinç dedi..
Bu cevap üzerine gardiyan diğer koğuşlara yöneldi. O gece Hrant’ı bu basit çözümle dayak yemekten kurtarmıştık. Gülüşüyorduk. Artık günlerce koğuşta ona sadece Fırat diye hitap etmeye başladık. Sonraki günlerde de Hrant asla bu uygulamadan dolayı dayak yemedi.
- Askeri darbeye, sisteme ve devlete muhalif olup da içeri düşmüşsen, bir Kürt olarak “iki kere zenci” sin Ermeni olmanın da “üç kere zenci” olduğunu da yine o günlerde öğrendim.
Çok sonra öğrendim ki tahliye olan Hrant, hem Ermeni cemaate kendisinin siyasal düşünceleri için askeri cuntanın daha fazla zararı gelmemesi düşüncesiyle, hem de Selimiye Kışlası’nda dostlarının ona önerdiği bir ismi özümsemiş olacak ki, 82 yılında mahkeme kararıyla ismini Fırat Dinç olarak değiştirmiş. Ancak 85 yılında Agos gazetesini kurduğu yıllarda, askeri darbe etkisinin de giderek yumuşaması sonucu, bu isim değiştirme olayı vicdanını rahatsız etmiş olmalı ki, yeniden mahkemeye başvuran Hrant, isim tahsisi yaparak eski ismine yeniden kavuştu. Çünkü Hrant her şeyden önce bir “vicdan adamı” idi.
İstanbul’a yüzlerce şaheser mimarlık örnekleri kazandıran Kirkor Balyan ve kardeşleri, 1847 yılında Selimiye Kışlası’nı inşa ederken, bir gün bu kışla Ermenilerin de içinde olduğu insanlara işkence amacıyla kullanılacağını bilseydi, acaba yine bu yapıyı inşa eder miydi? Ya da 1854 yılında modern hemşireciliğin anası sayılan Florance Nathingale bu yapı içerisinde yaralı askerleri tedaviye gelip, insanlara sağlık sunarken, bu yapının bir gün insanlara zindan olacağını hiç düşündü mü? Sanmıyorum…
Katledilişinin 3. yıldönümünde geçmiş günlere dair anılarıma yolculuğa çıkardın beni sevgili Hrant..Bu Anadolu topraklarını parçalayıp koparmak değil, içine gömülecek kadar sevdin sen. Hatıran önünde sevgi ve saygıyla eğiliyorum.
Mehmet ULUSOY
KAY-DER (Kiği,Karakocan,Adaklı,Yayladere ve Yedisu Derneği) Dergisi sayı:41 Yaz 2010. Derginin yeni sayısına Rasimpaşa Mah. Duatepe Sok.No:44/A adresinden ulaşabilirsiniz.
*Selimiye Kışlası İstanbul’un Üsküdar ilçesinde III. Selim tarafından Nizam-ı Cedid askerleri için inşa ettirildi.
Selimiye Kışlası ilk olarak III. Selim devrinde yeni kurulan Nizam-ı Cedid askerleri için kesme taş bir kaide üzerinde ahşap olarak inşa edildi. Yeniçeriler’in isyanı sonucunda yıkılan bu kışla II. Mahmut devrinde kâgir olarak yeniden inşa edildi. Sultan Abdülmecid devrinde iki defa yenilenen kışlanın dört köşesine yedişer katlı birer kule ilave edildi.
Selimiye Kışlası Kırım Savaşı sırasında İngiliz askerlerine tahsis edildi. Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale 1854′te kışlaya gelerek yaralı İngiliz askelerinin tedavisinde görev aldı. Florence Nightingale ve beraberindeki hemşirelerin kaldığı oda günümüzde müzeye dönüştürüldü.
Cumhuriyet döneminde farklı amaçlarla kullanıldı. 1959-63 yılları arasında “Selimiye Askeri Orta Okulu” adı ile askeri orta okuldu. Selimiye Kışlası günümüzde I. Ordu Komutanlığı merkez binası olarak kullanılmaktadır.
Toplam okunma (6548) Bugün(6) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Ve İnsan Otomobili Yarattı | Yürüyen Bant – İlya Ehrenburg Ağustos 28, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Pierre Chardain montaj hattında çalışır. Arka suspansiyon yayını monte eder. Elinde yay kelepçesi vardır. Şasi hareket eder. Pierre Chardain’in bir dakika on iki saniyesi vardır. Kelepçeyi sıkıştırır. Gerektiği gibi çalışır. Ne de olsa üç çocuğu vardır. Saatte dört frank yetmiş beş santim ücret alır. Fazlasını ister. Yeni bir yatak almak istemektedir çünkü. Aydınlık bir apartman dairesinde oturmayı bile düşlemektedir. Oturduğu yerin pencereleri yüksek duvarlarla çevrili küçük bir avluya bakar. Dört yaşına gelen küçük kızı bir türlü yürümeye başlamamıştır. Çok şeyler düşler o. Kelepçeleri daha hızlı bağlamaya çabalar. On saniye, ya da yirmi saniye kazansa, kardır.
Şimdi artık bir yay kelepçesini takmak yalnızca elli beş saniye sürmektedir. Tamam, bunu başardı. Kesinlikle, tam tamına elli beş saniye. Şimdi, Pierre’in önünden saatte yetmiş şasi geçmektedir. Gene o aynı dört frank yetmiş beş santimi almaktadır. Yatak satın alamadı. Kızı hala yürümeyi öğrenemedi. Karamsar ve dalgındır eve giderken. Hep susar. Yürümeyi unutmuştur sanki. Bildiği tek şey, yayları kelepçelemek. Elli beş saniyede. Vaktinden beş yıl önce ölecek Pierre. Ama artık otomobiller, altı santim daha ucuza mal oluyor.

Jean Lebaque, Suresnes’de oturur. Conta yapar. İhtiyar bir anası, iki çocuğu vardır. Pierre gibi pek çok güzel düşü vardır onun da. Yüz contaya dört frank alır. Yaşamayı unutmuştur. Öfkeden kudurmuştur adeta. Dostlarıyla oturup zar atan, gülüp oynayan Jean Lebaque değildir o artık.Hayır. Bir Amerikan makinesidir. Yüz yirmi conta yerine iki yüz yirmi conta üretmeye başlar. Ailesine güzel şeyler alacaktır. Ama olmaz. Otomobil ucuzlamalıdır. Eğer Jean Lebaque contaları daha kısa zamanda üretiyorsa, parça ücreti değiştirilmelidir. Yüz parça başına dört frank alırken, şimdi iki frank seksen santim almaktadır. Ha gayret, daha hızlı çalışayım, dedi. İki yüz otuz contaya çıktı. Ama olmaz ki, bir Amerikan makinesi değil ki o. Tükendi Jean. Düştü. Doktor grip olduğunu söyledi. Kendisi bunun karamsarlık olduğunu biliyordu. Ne yaparsa yapsın, isterse canını çıkarsın, saptanan ücretten fazlasını alamayacaktı. Umut yoktu. Umulacak şey yoktu. Salt acele etmiş olmak için acele etmek zorundaydı, o kadar.
….
İşe yeni girmiş biri Pierre Chardin’e : ” Bu akşamki toplantıya geliyor musun? ” diye sordu.
Pierre başını iki yana salladı. Hayır, gelmiyordu. Yeni gelen daha bozulmamıştı. Hiçbir şey bilmiyordu daha. Kitaplara, tartışmalara, eğitim toplantılarına inanıyordu. Gençliğinde sessiz sakin çalışmıştı. Günde on saat çalıştı ama kimse dürtmedi onu, kimse koşturmadı. Gereçlerini ve demiri seviyordu. İşinden zevk alıyordu. Kendi kendisinin efendisiydi. O günlerde kitap okur, toplantılara giderdi. Emeğin zaferine, insanların kardeşliğine inanırdı. Ama baktı ki, kendi efendiliği beş para etmiyor! Freze tezgahı milimetrenin yüzde biri kadar hassas işliyordu. Artık Pierre makineyi değil, makine Pierre’i kullanıyordu. Şimdi yay kelepçesi takıyordu yalnızca. İnsanların kardeşliğini falan unutmuştu. Tek bir şey anlıyordu : Hiçbir şeyin değişmesi olası değildi. Yürüyen bant gidiyordu. Bunun karşısına hangi tartışmanın gücü çıkabilir ki? Gık dese tekmeyi yer. Atarlar onu. Bir başkasını, Afrikalı birini ya da bir çocuğu alırlar işe. Şu zincir kelepçelerini kim olsa yerine takar… Pierre toplantılara gitmiyor, yoldaşlarıyla görüşmüyor. Öteki insanlar neye yarar? Karşılıklı oturup susuşmaya mı?
Karısının düşleri sönmemişti ama :
” Şansımız yaver giderse Vanves’e taşınırız… Orada hava temiz…”
Pierre susuyordu. Yanıt yok. Şansımız? Yay kelepçeleri yay kelepçeleri olarak kalacaktı. Saat ücretine beş metelik ekleseler, tereyağı fiyatları yükselecekti. Vanves’de temiz hava ha? Belki öyledir, temizdir belki. İyidir. Ama orayla fabrika arası bir saat çeker. Bir saat de dönüş… Oysa Pierre öyle yorgun ki. Garip bir yorgunluk bu. Ona sararsanız, bir çeki odun kırabilir ya da hiç soluk almadan yarım mil koşabilir. Bedensel biryorgunluk değildi bu. Kafası evet, kafası yorgundu. Çabuk! Banttaki otomobil gitmeden kelepçeyi tak!… Dostlarının adını, neye benzediklerini, yüzlerini unutmuştu artık. Karısının ona sorduğunu anlamadı. Elini şöyle dalgın ve üzgün sallayarak, ” çekil başımdan!” dedi.
Karısı zaman zaman sinemaya götürürdü onu. Kaskatı, duyarsız ve uykulu uykulu otururdu orda. Karanlıkta gözlerini güçlükle açık tutabilirdi. Bankerin şu küstah konuğuna neden öyle sırnaştığını anlayamıyordu bir türlü… Çevresinde, sigara dumanları ve titrek ışık çizgilerinin doldurduğu hava, öteki izleyicilerin, dingil taşıyan ya da civata sıkıştıran adamların belirsiz düşüncelerini taşıyordu. Eli ayağı kırık, kolu kanadı kopuk düşünceler… Kürekle ikiye bölünmüş solucanlar gibi kıvranan düşünceler. Düşünce bile değil bunlar, yarı unutulmuş imgelerden oluşan bir mekanik zincir… Bir mağara adamının düşleri bunlar, sağır ve dilsiz bir adamın gevelemeleri, tüm bunlar bir hesap makinesinin sayıklamaları, duvar kağıdı yerine, dudaklar yerine, ilaç yerine tabur tabur insan. Sinemada oturan sıradan izleyici gibi görünüyorlar. Bunların her biri, birer ikişer frank verip bilet almışlar. Sansürün görmelerine izin verdiği bir toplum melodramı izliyorlar. Bu sanattır, aşağı sınıfların kültürüdür bu, Paris’tir bu. “Dünya’nın ışığı” Paris. Düşünceler kıvranıyor, bacaklar uyuşmuş, gözler sedef sinema perdesine bakmaktan kamaşmış. Projektör titremekte. Bant irlemekte.
Ve birden bir gürültü kopuyor. Yüzlerce gırtlaktan çıkan gülme sesi bu. Kahkaha sesi. Valflardan çıkan gürültüye benziyor : “A- ha-ha-ha, O-ho- ho-ho!” Sinema gürültüye boğuldu… Perdede görülen şu : Küstah konuk dans ederken düştü. Paldır küldür düştü ve monoklonu ezdi. Şuna bakın! Nasıl da yapıştı yere! Bak bak, kalkamıyor, emekliyor yerde! Ha-ha ayağının üstüne basamıyor! Nasıl da burnunu siliyor! Ho- ho- hoh-ho! Mağara adamları bir dakika kadar pençelerini havaya kaldırıp homurdandılar. Can çekişen bir neşenin pırıltıları dolar gibi oldu gözlerine. Sonra ışıklar yandı ve Pierre’in gözleri donuklaştı.
…
Pierre eve giderken ağzını açmadı. Karısı bir şeyler söylemeye çabalıyordu :
” İlginç bir filmdi. O siyah saçlı herifin ne mal olduğunu ta başında anlamıştım. Ya sen, sen anlamadın mı?”
Pierre yanıt vermedi. Karısı bütün gün çalışmıştı : Çamaşır yıkamış, kömür taşımış, yerleri ovmuştu sabahtan beri. Sırtı ağrıyordu. Omuzları tutmuyordu. Her yanı ağrıyordu. Ama o bantın başında durmuş değildi. Siyah saçlı adamlardan söz edebilirdi. Ancak Pierre, ağzını açmadı. Suskun suskun soyundu. Yatağa uzandı. Gene suskun. Bir şeyler düşünüyor. Ama ne? Siyah saçlı adam mı aklına geldi? Bir otomobil? Ya da ölüm? Yok, hayır, yastığının yanı başında, duvar kağıdı üzerindeki lekeyi düşünüyor Pierre, şu leke, ağzında piposu bulunan bir insan başına benziyordu! Hayret! Ve de iğrenç! İşte, duman tütmeye başladı pipodan!… Uzun uzun baktı bu lekeye, uzun uzun düşündü.
Sonra :
” Şuraya bir şeyler asmak gerek…” dedi karısına.
Karısı çorap yamıyordu hala. Pierre apaçık, ama boş gözlerle elektirik ampülüne bakıyordu. Gözünü kırpmadı bir süre. Soğuk ışık içinde akıyordu sanki. Kafası karıştı: Pipolu kafa, kara saçlı adam, onun tökezleyipdüşüşü – gülünç, çabuk, çabuk, kelepçeyi tak!… Pierre’in sağ eli alışkın bir hareketle kalktı, sol eli kımıltısız duruyordu. Pierre uykuya daldı. Battaniyenin üzerindeki el, kafası yeni kesilmiş tavuk gibi sıçrıyordu ikide bir. Soluğu, gördüğü karabasana ayak uyduruyordu.
Karısı Pierre’e baktı. Ne bitkin, bezgin ve solgun görünüyordu zavallı! Şu fabrikayı Allah kahretsin! Karısı sessizce, ama gerçekten sessizce göğüs geçirdi. Pierre uyuyordu ya, onun için… Uyuyordu Pierre, amma parmakları belli belirsiz oynuyordu. Yay kelepçelerini takıyor olmalıydı. Sabaha dek, akşama dek, ölüme dek sürecekti bu.
İlya Ehrenburg
Kaynak:Ve İnsan Otomobili Yarattı *
Yayına Hazırlayan: Sevim AYIK
*Ve İnsan Otomobili YarattıIlya Ehrenburg; Çeviren: Şemsa YeğinPayel Yayınları;İstanbul, 2000, 13.5 x 19.5 cm, 203 sayfa, Türkçe.
Yirminci yüzyılın tarihi, insanlığa unutulmaz acılar yaşatan iki yıkıcı ve utanç verici savaşın dışında, birçok bilimsel ve teknik buluşlarla birlikte, insanoğlunu duygusal ve hatta fiziksel olarak yok etme eğilimi gösteren otomobilin de tarihidir.Yüzyılın başında toplumsal yaşama katılan otomobil, büyük bir buluş olarak sunuldu. İnsanlar artık rahatça istedikleri yere ulaşabilecekti. Zengin evlerin önünde atlı arabalar yerine bir tutku haline gelen otomobiller bekleyecekti.
Toplu taşıma araçları yalnız yoksullar için çalışacak soylularla burjuvalarsa özel arabalar içinde seyahat edeceklerdi. Kapitalizm çok karlı bir tüketim alanı daha bulmuştu. İlerde belki de herkesin bir otomobili olabilirdi. Yüzyıl bu hızla başladı ve daha çok yoksullaştı, yaralandı ya da öldü.
Şimdilerde ‘Trafik Canavarı’ dediğimiz ve sanki toplumların genel kültür düzeylerinin dışında bir canlıymış gibi yol kenarlarına resimlerini astığımız ‘Canavar’ gittikçe büyümekte ve çok daha fazla ölümlere neden olmaktadır.
Yazdığı romanlarla 2 kez Stalin Ödülü alan Ehrenburg, bu belgesel romanıyla daha işin başında otomobillerin insan yaşamına neler getirip götürdüğünü çok vazgeçilmez bir tutku haline getirildiğini anlatırken aynı zamanda yükselmekte olan 20. yüzyıl kapitalizminin de kendini nasıl sağlamlaştırdığını, üretimlerin insanların mutluluğu için değil, daha fazla kar elde etmek için yapıldığını, sınıflar arası uçurumun daha da derinleştiğini çok geniş bir toplumsal fresk çizerek göstermektedir.Ve İnsan Otomobili Yarattı, yalnızca bir buluşun değil, insan ruhunu gittikçe kemiren, insanı kendi doğallığından uzaklaştırarak mutsuzluğun başlıca temeli haline gelen mülkiyet tutkusunun da acımasız romanıdır. (Arka Kapak)
Toplam okunma (9057) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Taraf gazetesinin maksatlı ve maniple amaçlı referandum yalanları Ağustos 25, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media , add a comment
18 Ağustos 2010 tarihlinde Taraf Gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı köşesinde yönetmen Sırrı Süreyya Önder’in, referandumda “evet” oyu kullanacağını yazarak ” Süreyya Önder’in de EVET demesi kesin” dedi. Sonrasında bir açıklama yapan Süreyya Önder, referanduma “evet” demeyeceğini, “boykot” edeceğini açıkladı; “Taraf gazetesi yazarlarından Rasim Ozan Kütahyalı, benim referandum oylamasında “kesin evet” diyeceğim şeklinde, haddini de cüretini de aşan bir paragraf yazmış. Mültefit bir tonla karışık irade hırsızlığı yapmıştır” dedi.
23 Ağustos 2010 tarihli Taraf gazetesi, manşetinde Melih Altınok’un BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’la yaptığı röportaja yer vererek, manşet başlığı olarak “Başbakan’dan bir söz bekliyoruz” ifadesini kullandı. Gün içinde haberi yalanlayan BDP Genel Merkezi Taraf’ın, bu sözlerin çarpıtılarak verilmesinin maksatlı ve maniple amaçlı olduğunu belirtti.
Sırrı Süreyya Önder’in söz konusu köşe yazısıyla ilgili açıklaması: “BDP ile dayanışma halindeyim yaygın, kolektif sosyalist iradeden ayrı davranmayacağım”
Şunu açıkça söylemek istiyorum: Bir kere, ben bu referandumun tasarlanış ve sunuluşuna esastan itiraz ediyorum. Yedi yıllık AKP iktidarında halkın karşısına bir “anayasa değişikliği” imkanıyla ilk defa (ve tek defa) çıkılıp da, ülkenin temel meselelerinin hepsine teğet geçilmesini ve “halktan bir kez daha icazet alma” görüntüsü yaratılan bu evet/hayır ikilemi mantığını reddediyorum.
Siyasi partiler ve seçim kanununu değiştirmeyen, dokunulmazlık konusunda verdiği sözleri unutan, gerek kendi parti işleyişinde gerekse ülke içi sorunların halledilişinde hiçbir şekilde “demokratik mekanizmaları” işletmeyen iktidar partisi, bir yanıyla açılımdan bahsederken, diğer yandan en son Hrant Dink’in katline yaptığı açıklamada olduğu gibi, milliyetçi ve kabul edilemez argümanları elden bırakmamaktadır.
AKP’nin en yetkili temsilcileri, verilecek “evet” oylarının yüzde 99′unu kendilerine verilmiş oylar olarak mütalaa etmektedir.
Yöntemsel olarak bu platforma çekilen, egemenler arasındaki bir dalaşmaya “evet” oyu vererek taraf olmam mümkün değildir.
Türkiye’nin emekçileri ve yoksullarının temel sorunları bu anayasa paketi içinde yoktur. Ayrıca, hükümetin bu referandum sonrasında temel insan haklarını genişletmeye yönelik bir çaba içinde olacağına dair en ufak bir emare de yoktur. Yoksullukla beraber Türkiye’nin ikinci temel meselesi olan Kürt sorununda AKP’nin ne kadar zalimane, bütün bir halkı tanımayan, onları ancak “AKP’lileşirse” dikkate alacağını ima eden bir politika takip ettiği de herkesin malumudur.
Halkın göstermelik iradesini bile yok sayarak, Anayasa Mahkemesi tarafından dizayn edilen bu referandum paketine katılarak meşruluk kazandırmam söz konusu olamaz. Şimdilik, BDP’nin bu süreçte ortaya koyduğu iradeyle dayanışma halinde olduğumun ve yaygın, kolektif sosyalist iradeden ayrı davranmayacağımın bütün kamuoyu tarafından bilinmesini isterim.”
Taraf’ın haberiyle ilgili BDP’nin açıklaması: “Taraf Gazetesi’nde bu sözlerin çarpıtılmış olması maksatlıdır, maniple amaçlıdır”
‘Başbakandan bir söz bekliyoruz’ manşetiyle yer alan haberde Eş Genel Başkanımız Sayın Selahattin Demirtaş’ın ‘Başbakan’ın söz vermesi halinde boykottan vazgeçeriz’ dediği ileri sürülmüştür. Haberin içeriği ne yazık ki çarpıtılmıştır. Sayın Eş Genel Başkanımız, gerek habere konu Diyarbakır’daki basın toplantısında, gerekse de toplantının hemen ardından Taraf’a verdiği demeçte böyle bir ifade kullanmamıştır. Eş Genel Başkanımız, BDP’nin şartlarını açıklamış, “Başbakan’ın ne söylediği değil, ne yaptığı önemlidir. Söz değil icraat bekliyoruz” ifadesini kullanmıştır. Bu bağlamda Başbakan’ın sözlerinin kıymeti harbiyesinin olmayacağını belirten Demirtaş, Hükümetten somut adım beklediklerinin altını çizmiştir. Taraf Gazetesi’nde bu sözlerin çarpıtılmış olması maksatlıdır, maniple amaçlıdır. BDP’nin şartları ortadadır, boykot tavrında bir değişiklik yoktur” denildi.
Geçtiğimiz haftalarda da Taraf’ın Demokratik Toplum Kongresi’ne (DTK) ilişkin haberinde, BDP içindeki ılımlı kanadın referandumda “evet” denmesinden yana olduğu şeklindeki haberini yalanlamıştı.
Akp’nin gayri resmi gazetesi gibi çalışan ve Türkiye medyasının iyi polisini oynayan Taraf’ın Kürt gazetelerinin kapatılma sürecine denk gelen(!) çıkışı, yayın yaptığı ilk iki bucuk yıllık dönemde Kürt gazete ve dergilerinin tam 73 kez kapatılması, uzun süre Batıda 1 tl’ye satılırken Doğu’da 25 kuruşa satılması, sık sık bölge haberlerine yer vererek ulaştığı okuyucu larüzerinden Kürtlere yönelik çeşitli liberal manüpülasyonlarda bulunmasıyla dikkat çekiyor.
Toplam okunma (423) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
“Hoş geldin Ya Şehr-i Kapitalizm” – Ece Temelkuran Ağustos 18, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media , add a comment
“ALO?”
“Buyrun”
“Ec’anım TRT’den arıyoruz biz.”
“Buyrun?”
“Ramazan akşamları iftar
saatinde yayınlanmak üzere beşer
dakikalık spot programlar çekiyoruz.
Acaba sizinle de bir ramazan
programı çekebilir miyiz?”
“…”
“Ec’anım?!”
“Dalga mı geçiyorsunuz?”
“Yoo… Son derece ciddiyiz.”
“Şaka filan mı bu?”
“Yo, gerçekten değil.”
“…”
“…”
Karşılıklı kahkahalar arasında randevulaşma…
MUHTEŞEM RAMAZAN YORUMLARIM
TRT’ci arkadaşlar hakikaten geldi. Ben hakikaten ramazan programı “çekindim”. Bu olay hakikaten oldu yani. Bakalım, yayınlayacaklar mı? Ramazan programlarının aranan yüzü olacak mıyım? Meraktayım, çünkü:
Başlangıç olarak “Ramazan’ın güzellikleri” başlığında “gece hayatı” olayına dikkat çektim. Dindar Sünnilerin, malum, pek gece hayatı yok. Bence ramazan sayesinde “meşru bir gece hayatı” söz konusu oluyor. Örneğin teravih namazına gidilecek bahanesiyle geceleri halı saha maçı yapmak, sevgiliyle buluşmak söz konusu olabildiği gibi geceleri ailecek bir şeyler yapma coşkusu alıyor yürüyor. Sahurda yutulan köftelerin yarattığı hazımsızlık sonucu sabaha karşı mecburen romantizm yaşayan çiftler de olabilir, bilemem.
RAMAZAN VE ZENGİN SEVGİSİ
Ramazan çadırları meselesini de gündeme getirdim. Malum, belediyelerin büyük bir âlicenaplık göstererek düzenlediği iftarların her akşam kimin tarafında verildiği kör gözüm parmağına şekilde çadır kapısında ilan ediliyor. Kimin ekmeğini yediğinizi iyice bellemeden kimseye lokma yok! Böylece iftarı veren firmayla ya da zengin şahısla yoksul insanlar arasında bir sevgi, şefkat, merhamet bağı oluşuyor. Yani örneğin iftarını açmaya gelen yoksul kişi kapıda kendisini sigortasız çalıştıran patronunun adını görünce ister istemez içinde bir sevgi filizleniyor, pamuk gibi oluveriyor. Bilmiyorum bunu ramazanın mı, kapitalizmin mi güzellikleri arasında saymak lazım.
PEYGAMBER REKLAMA GİRER Mİ?
TRT’ci arkadaşlar gittikten sonra aklıma gelenler de oldu. İzleyiciden yoğun istek gelip de devam filmi çekilirse şunları da söyleyeyim diyorum:
“Her şey dahil” ramazan paketlerinin orta sınıfın marketlerine girmesi yeni değil. Duygu mıncıklaması reklamlarındaki “Şeker Bayramı” ihtiyarlarının icadı üzerinden de epey süre geçti. Reklam cıngılında yoğun ramazan davulu kullanımı da pek yeni değil. Ama sanırım görece daha yeni olan şey, mahya ile reklam sloganı yazımı. Öyle ya da böyle buyıl reklamcılar pazarlama stratejilerini mahyaya bağladılar. “Kapitalizmin mahyazasyonu” bu yıl revaçta. Vaktiyle Che Guevara reklamcılar tarafından nasıl ele geçirildiyse günün birinde belki Hz. Muhammed de… Olur yani. Reklamcılarda bu azim, lafa hep “Peygamberimiz de tüccardı” diye başlayan egemen İslam yorumunda bu kapitalizm sevgisi oldukça…
İSLAM ÂLEMİ İÇİN SINIF ÇATIŞMASI VAKTİ!
Büyük ve lüks bir otelin terası. Yıl boyunca valsler ve bossanova’lar görmüş teras, aniden mütedeyyin bir müzik kanalı tarafından ele geçirilmiş gibi ilahilerle çınlıyor. Masalar hazırlanmış. Muhtemelen kendileri de niyetli olan, beti benzi atmış garsonlar masalara bin bir çeşit yemek taşıyor. Başörtülü başörtüsüz hanımlar karışık bir biçimde oturmuşlar. Nefis bir toplumsal barış kompozisyonu! Masalardakiler bu sıcakta bütün gün susuz kalmış insanlara göre fazla kanlı canlı görünüyor fakat garsonlar ha düştü ha düşecek. Nihayet terasta ezan(!) başlıyor. Hanımlar ve beyler onca yemeğin arasında alçak gönüllü bir zeytine davranarak, alçakgönüllü hayatları olan birer Müslümanmışçasına, alçakgönüllü bir şekilde oruçlarını açıyorlar. Garsonlar beş dakikalığına ortadan kayboluyor, doğal olarak onlar da oruç açacak. Hanımefendiler ve beyefendilerde aniden kesbeden bir asabiyet:
“Şu nerede kaldı?”
“Ama canım baştan getirip koymanız lazımdı bilmem neyi!”
Oruç da günah olur mu?
Ne diyecektim? Ha! TRT’cilere dedim ki “Oruç tutmak nefsine hâkim olmaksa, tokun açın halinden anlamasıysa mesele, ben de epey oruçlu sayılırım.”
Yani bana sorarsanız “sınıf çatışmasını” bilen herkes kafadan birkaç gün, sınıf çatışmasında açların tarafında olan herkes tüm ramazan boyunca oruç tutmuş sayılır. Bence öyle!
Şu anda televizyonda İhlas Grubu’na ait “Aqua falanca” otelinde “Her şey dahil”, “ısıtılmış deniz suyu” havuzlarında geçirilecek dört günlük ramazan programı anlatılıyor. İnşaatlarda susuz oruç tutanlar bir damla suyun hayalini kurarken… Bilmiyorum herkes aynı sevaba mı giriyor oruç tutunca? Yoksa beş yıldızlı orucun da günah sayılabildiği bir kat var mı yukarıda?
Not: Birkaç kişiye sordum, bu “şehr-i” meselesini pek bilen yok. Arapça’da “şehr”ay demektir. Yani niye “Hoş geldin ramazan ayı” denmiyor anlamadım, ama durum bu.
Habertürk
16 Ağustos 2010 Pazartesi
Toplam okunma (1187) Bugün(8) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Bugün boykot, yarın Üçüncü Cephe! – Sungur Savran Ağustos 13, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
Timsahlar gözyaşlarını akıtadursunlar, 12 Eylül cuntasının Türkiye’ye bir cendere olarak giydirdiği siyasi-hukuki rejim, referandumdan sonra da sıhhat ve afiyette olacak. Bunun sayısız nedeni var. Sözde solculuk adına, 12 Eylül’e karşı çıkmak gerekçesiyle referandumda “evet” oyu kullanmak gerektiğini ileri sürenlerin argümanlara cevap vermeden mugalataya devam edeceklerini bilmemize rağmen, bu nedenlerden bazılarına değinelim.
Bir kere, dar anlamda anayasa hukuku alanında bile, referanduma sunulan değişikliklerin 1982 Anayasası’na darbe vurması söz konusu değil. 1982 Anayasası daha önce defalarca değiştirildi. 2001′de yapılan ve Milli Güvenlik Kurulu’nun yetkilerini yeniden tanımlamayı da içeren değişiklik, bugünkünden çok daha önemli idi. Buna rağmen, 12 Eylül mirası rejim devam etti. Bugünkü sözde çok önemli değişikliklerin çoğu şu ya da bu toplumsal kesime (işçiler, kamu emekçileri, kadınlar, 12 Eylül karşıtları) verilmiş şekerler niteliğini taşıyor. Bir bölümü, AB uyum faaliyetleri dolayısıyla zaten yapılacaktı. AKP onları buraya sokuşturarak “evet” oylarını artırmaya çalışıyor. Bir bölümü ise işlevsiz, göstermelik değişiklikler. Güya 12 Eylül katillerinin yargılanmasının önünü açan, ama (başka hukuki engeller bir yana) zaman aşımı dolayısıyla işe yaramayacak olan Geçici 15. maddenin kaldırılması gibi.
Anayasa hukuku alanında kaldığımızda bile, bu değişiklik paketinin esas çekirdeğini oluşturan maddeler, bu sayfalarda daha önce de yazmış olduğumuz gibi (bkz. “1982 Anayasası’nın liberal taraftarları”, Radikal İki, 4 Nisan 2010) büyük ölçüde 1982 Anayasası’nın mantığının damgasını taşıyor. 1982 Anayasası, YÖK’ten RTÜK’e birçok kuruma üye atanmasını, sorumsuz bir cumhurbaşkanının yetkisine vermişti. AKP değişiklikleri bu yönelişi yüksek yargı kurumları bağlamında derinleştiriyor. 1982 Anayasası Adalet Bakanı ve müsteşarını, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na yürütmenin Truva atı gibi yerleştirmişti.
AKP değişiklikleri bunda ısrar ediyor. 1982 Anayasası, YAŞ kararlarını yargı denetiminden muaf tutarken aynı şeyi cumhurbaşkanının tasarrufları için de yapmıştı. AKP değişiklikleri ilkini kaldırırken ötekini gidermeye zahmet bile etmiyor!
12 Eylül yalanları
Ama asıl önemli olan, dar anlamda anayasa hukuku alanının dışına çıkarak 12 Eylül cuntasının Türkiye’ye miras bıraktığı siyasi-hukuki rejimin ayırt edici özelliğinin ne olduğunu sormaktır. Düzenin sözcülerinin bu konudaki suskunluğu manidardır: Tamam 12 Eylül çok baskı yaptı, işkenceye, idama, düpedüz adam öldürmeye başvurdu, tamam geride cendere gibi bir rejim bıraktı da, neden? Bu soruya cevap vermeden 12 Eylül’ün reddinin, bırakın mümkün olmasını, tartışılmasına dahi başlanamaz.
12 Eylül, 1960-80 döneminde muazzam güçlü bir sınıf mücadelesi veren ve sayısız mevzi kazanan işçi sınıfının, sadece ekonomik kazanımlarını değil örgütlülüğünü ve haklarını da elinden almak için yapıldı. Başka şekilde söyleyelim: 12 Eylül Türkiye’de sınıflar arası güç dengelerini, işçi sınıfını kıskıvrak bağlayarak sermaye lehine değiştirmek için yapıldı. Bu kadar eza, bu kadar ceza her şeyden önce bunun içindi. Bu görüşü kabul etmeyen tersini ileri sürsün, tartışalım. Çok yararlı bir tartışma olacağına kuşku yok.
Yok, eğer kimse tersini ileri sürecek kadar pusulasını şaşırmadıysa, o zaman buradan mantıksal bir kaçınılmazlıkla şu sonuç çıkar: 12 Eylül’ün miras bıraktığı siyasi-hukuki rejimin özü buysa, işçi sınıfını kıskıvrak bağlayan yönlere dokunmayan bir değişiklik söz konusu olduğunda, 12 Eylül’ün reddinden söz edilemez. AKP, işçi sınıfına ve emekçilere karşı 30 yıldır sürdürülen sermaye saldırısını en üst perdeye yükseltti. Önümüzdeki dönemde de işçi sınıfına saldırıyı sürdürmeyi planlıyor (özel istihdam büroları, kıdem tazminatının budanması, bölgesel asgari ücret, 12 Eylül’ün sendikal yasalarını yasakları asgari düzeyde yumuşatarak güncelleştirmek vb. vb.) Bu durumda siz “yetmez, ama evet” derken neden söz ediyorsunuz?
Ne var ki “yetmez” olsun?
Solda sınıf politikasını bırakanların kaderi budur: Burjuvazinin büyük işçi ve emekçi kitlelerinden gerçekleri gözlerden saklama çabasına soldan siper olmak. Kendilerine ihsan edilen gazete köşelerinde ya da televizyonlara çıkarak, AKP’nin sefil anayasa değişikliklerini 12 Eylül karşıtlığıymış gibi savunan “solcular”, bu yaptıklarıyla 12 Eylül’ün sınıf karakterini işçilerin ve emekçilerin gözünden saklama işinde yardakçılık yaptıklarını göremeyecek kadar mı karşı safa geçtiler? Yoksa bile bile mi yapıyorlar bunu?
Boykottan Üçüncü Cephe’ye
Peki, bu anayasa değişikliği paketi 12 Eylül’ü bitirmekle ilgili değilse, konusu ne? Neden yapılıyor, nasıl bir sonuç yaratacak? Bu paket, doğrudan doğruya burjuvazinin iki cephesi, Batıcı-laik cephe ile İslamcı cephe arasında yıllardır devam eden politik iç savaşın yeni bir muharebesi olarak görülmeli. Parlamento ve hükümet düzeyinde güçlü bir hakimiyete sahip olan AKP, Batıcı-laik burjuvazinin kendi karşısında yer alan kurumlarından orduyu üst üste yaptığı hamlelerle zor duruma düşürdükten, sivil bürokrasiyi kendine yakın kadrolarla doldurduktan, üniversite bürokrasisini YÖK hakimiyeti aracılığıyla ele geçirdikten sonra, şimdi de yüksek yargıyı içeriden kuşatarak bir muhalefet odağı olarak etkisizleştirmeye çalışıyor. Yani anayasa değişikliği paketinin konusu, sadece ve sadece burjuvazinin iki cephesi arasındaki güç dengesidir. Solda “evet” oyunu savunanlar, AKP’nin bu mücadeledeki piyonları konumunda. Ama bunun karşısına sol adına “hayır” şiarıyla çıkmak, hele hele Türkiye’nin politik ortamında son dönemde yaşanan gelişmeler ışığında ele alındığında son derece sorunlu. AKP’nin referandumda “evet”in kazanmasının propaganda etkisi yoluyla olsun, ortaya çıkacak kurumsal güç dengesi değişikliği yoluyla olsun elde edeceği yeni güçten kaygılanmak meşrudur. Ama bunun karşısında, AKP’nin güç kaybetmesi ve sonunda seçimleri yitirmesi için “hayır” cephesine umut bağlamak,vahim bir politik yönelişe işaret eder.
Çünkü AKP, parlamento ve hükümet dışındaki alanlarda gücünü artırıyor olabilir ama bir dizi faktörün etkisi altında bir yandan da suyu kaynatılıyor. İsrail ve İran sorunlarından dolayı ABD yönetimiyle, kendine yakın İslamcı burjuvazinin çıkarlarını savunması yüzünden TÜSİAD burjuvazisiyle arası açıldı. “Açılım” olarak anılan politikasının iflası yüzünden de, ekonomik krizde işsizliğin sıçraması dolayısıyla da oy gücünden bir miktar yitiriyor. Tam da bu aşamada Baykal’ı tahtından indiren bazı kudretli odaklar, Kılıçdaroğlu CHP’sini AKP’nin alternatifi haline getirdiler. İşte bu operasyonda CHP ile aynı kampta yer almak, sol açısından çok vahim: Her şeyi bir yana bırakın, yaklaşan genel seçimlerden AKP’nin yerine bir CHP-MHP koalisyonunun çıkması ihtimali dahi tüyler ürpertici bir olasılık. Öyleyse, “hayır” cephesinde yer almak sol açısından gelecekte yürünecek yol bakımından çok kaygılandırıcı.
Bu olasılık açıkça gösteriyor: Burjuvazinin iki kampından da emekçilere ve başta Kürt halkı olmak üzere ezilenlere bir hayır gelmez. İhtiyacımız mücadele eden Kürtleri ve mücadele eden işçileri, emekten ve özgürlükten yana bütün insanlarla biraraya getiren bir Üçüncü Cephe’dir. Referandumda sandıklardan uzak durmak, burjuvazinin iki kanadının karşılıklı tepişmesine karşı “beni piyonunuz olarak kullanamazsınız” diye haykırmak anlamına geliyor. Boykot, yarının Üçüncü Cephesi’nin güçlerini ilk kez halkın gözünde canlandıracaktır. Ancak bu Üçüncü Cephe’nin güçlenmesiyledir ki, 12 Eylül’ün işçi düşmanlığı da, ırkçıların ve şovenlerin Kürt düşmanlığı da yenilgiye
uğratılabilecektir.
Toplam okunma (14591) Bugün(8) Son okunma tarihi (02 September 2010)
‘Saatli bomba’ bizzat Türk yapımı – Nizar Ağri Ağustos 11, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
PKK’ya müzakere edilemeyecek bir terör örgütü olarak yaklaşan Türkiye’nin tutumu, İsrail’in Hamas’a yaklaşımına benziyor. Fakat buradaki ironi Hamas’ın İsrail’i tanımayı reddetmesi ve kendisiyle masaya oturmaması. Oysa Hamas şiddeti bıraksa ve müzakere etse, bu durum İsraillilerce hoş karşılanacaktır. Zira şiddeti bırakana kadar İsraillilerin gözünde terörist bir örgüt olarak kalan Filistin Kurtuluş Örgütü’yle (FKÖ) yaşanan buydu.
Türk medyası, başbakanın özel güçler ve sınır karakollarıyla ilgili çağrısına dair haberin yanında tesadüfen bir başka haber daha yayımlamıştı: Altı yeni üniversite kurulacaktı, fakat hiçbiri Kürt bölgelerindeki kentlerden birine inşa edilmeyecekti. Hükümetin projelerinden bu bölgelerin payına düşen şeyler karakollar, özel güçler ve askeri makineler.
Bu reçetenin, PKK’nın 1984’de Türk devletine silah kaldırma kararından bu yana bütün hükümetlerin başını ağrıtan kronik soruna çözüm bulması isteniyor. İşin aslı şu ki, yeni reçetede yeni olan hiçbir şey yok. Geçmişte hükümetler aynı yöntemleri denedi, ancak arzulanan neticelerin hiçbiri elde edilmedi. 30 yıl boyunca bölgeye olağanüstü hal dayatıldı; savaşçıların avlanması için özel güçler ve sınır birliklerinin yanı sıra, tıpkı Saddam Hüseyin’in Kürt liderler Celal Talabani ve Mesud Barzani’nin partileriyle savaşması için kurduğu ‘Salahaddin Şövalyeleri’ne benzeyen köy korucuları kuruldu. Fakat sorun yerli yerinde kaldı; PKK hiç zayıflamadığı gibi, üye sayısı arttı ve savaş kararlılığı güçlendi.
İsrail’e benziyor
Erdoğan partisi iktidara geldikten sonra Kürt sorununun çözümü için barışçıl bir proje başlatma niyetini açıklamıştı. Bu yolda Kürtçe televizyon ve Kürt mahkûmlara yakınlarının ziyareti sırasında anadillerinde konuşma izni verilmesi gibi bazı adımlar atıldı. Ancak başka adımlara dair vaatlere rağmen, Kürt açılımının başlamasının üzerinden uzun bir zaman geçti. Bu arada hiçbir cesur ve ciddi adım atılmadı. Şimdi hükümetin düşüncesini değiştirdiği, ileriye gitmek yerine ilk kareye dönüp kanıtlanmışı bir kez daha sınama kararı aldığı görülüyor.
Türk diplomasisinin komşularla sıfır sorun, barış, işbirliği ve uyum hedefiyle yeni bir atmosfer yaratmak için başlattığı ‘yumuşak saldırının’ aksine, içeride Kürtlere yönelik ‘saldırıları’ sürdürme eğilimi var. Bu yaklaşım, ‘gücün tek başına Kürt sorununu çözeceği ve PKK’nın masaya oturulamayacak bir terör örgüt olduğu’na dair yanlış bir varsayıma dayanıyor.
PKK’nın şiddet uyguladığı bir sır değil. Fakat örgütün şiddete başvurmasının gerekçesi, başka yolların yüzüne kapalı olması. PKK, Abdullah Öcalan tarafından Türkiye’nin güneydoğusunda bir Kürt devleti kurma çağrısı yapan Marksist bir örgüt olarak kuruldu. Ortaya çıktığı dönemde bu hedefe ulaşmak için silahlı mücadeleye başvurduğunu açıkladı. Fakat örgüt son dönemde programında ve söylemlerinde çok şeyi değiştirdi. Marksizm’i ve Kürt devleti söylemini bıraktı. Türkiye hükümetini Kürtlerin etnik bir azınlık olarak varlığını kabul etmeye, Türklerle eşit vatandaşlar olarak hareket etme imkânlarının olması açısından kültürel ve idari ihtiyaçlarını sağlamaya sevk etti.
PKK’ya müzakere edilemeyecek bir terör örgütü olarak yaklaşan Türkiye’nin tutumu, İsrail’in Hamas’a yaklaşımına benziyor. Fakat buradaki ironi Hamas’ın İsrail’i tanımayı reddetmesi ve kendisiyle masaya oturmaması.
Oysa Hamas şiddeti bıraksa ve müzakere etse, bu durum İsraillilerce hoş karşılanacaktır. Zira şiddeti bırakana kadar İsraillilerin gözünde terörist bir örgüt olarak kalan Filistin Kurtuluş Örgütü’yle (FKÖ) yaşanan buydu.
Türk medyası, başbakanın özel güçler ve sınır karakollarıyla ilgili çağrısına dair haberin yanında tesadüfen bir başka haber daha yayımlamıştı: Altı yeni üniversite kurulacaktı, fakat hiçbiri Kürt bölgelerindeki kentlerden birine inşa edilmeyecekti. Hükümetin projelerinden bu bölgelerin payına düşen şeyler karakollar, özel güçler ve askeri makineler. Üniversiteler, yüksek enstitüler, fabrikalar ve üretim şirketleri Kürt bölgesi dışında bulunabilecek şeyler…
Bu bölgelerde keder, cehalet, yoksulluk, ümitsizlik ve öfke hâkim. Diyarbakır’da işsizlik oranı yüzde 40 ila 60 arasında değişirken Hakkari’de yüzde 70’e varıyor. Türkiye hükümeti bu bölgelerin şartlarını iyileştirmedi. Ekonomik ve toplumsal şartlar açısından ülkenin en kötü durumdaki bu bölgelerinde, nüfusun yüzde 35’i okuma-yazma bilmiyor, çoğunluğu da yoksulluk sınırının altında yaşıyor. AKP kalkınma projeleri vaatlerini yerine getirmedi. Bu durum iş adamlarının İstanbul ve diğer Batı illerini tercih etmelerine yol açıyor.
Reuters’in zamanlaması ironik
Türkiye ve İsrail hükümetleri arasında son dönemde yaşanan çekişme sırasında Türk yetkililer Gazzelilerin kötüleşen şartlarını gündeme getirdi. Bu dönemde Reuters haber ajansı yine tesadüfen, Diyarbakır ve diğer kentlerdeki Kürt çocuklarının durumuna dair bir haber yayımladı. Türk askerlerin gösterilere katılan veya askerlere taş atan Kürt çocuklarına yönelik uygulamaları üzerinde duran haberde, 16 yaşındaki Metin’in örneği Türk yetkililerin önemsemediği trajediyi özetliyordu.
Metin okuluna giderken polis tarafından tutuklanıyor, PKK üyesi olmakla suçlanıp hapse atılıyor. İki veya üç çocukla birlikte aynı yatağı paylaştığı, iyi korunan bir cezaevinde 5 ay boyunca yargılanmayı beklemiş. Yargıç kendisini serbest bırakmış, ancak protestolara katıldığı suçlamasıyla birkaç ay sonra tekrar hapse atılmış. Metin “Taş atan birinin resmini bana gösterdiler, ancak o ben değildim. Ben hiçbir gösteriye katılmadım” diyor ve ekliyor: “Şartlar çok kötüydü. Polis bize sert muamale gösterdi ve PKK yandaşı olduğumuzu zorla itiraf etmemiz için bize baskı yaptı.”
‘Bir nesil cezaevinde büyüyor’
Velat’ın durumu pek farklı değil. Ailesinin gösterişsiz evinde gece vakti tutuklanırken askeri bir helikopter üzerlerinde uçuş yapıyordu. Gözyaşlarına zor hâkim olan anne Kudret Reuters’e, “Polis bir protestoya katıldığını söyledi ve onu aldı. Kendisi iyi bir çocuktur. Başı hiç belaya girmedi. Kardeşlerini doyurmak için 10 yaşından beri çalıştığından okula gitmedi. Babası engelli” diyordu. Velat’ın ailesi, PKK’yla ordu arasındaki şiddet eylemlerinin zirve yaptığı 1980’lerde yüzlerce köy boşaltılırken Yüksekova’ya taşınmış. Türkçe bilmeyen anne, Velat’ın evinden 300 kilometre uzaktaki hapishanede yargılanmayı beklediğini belirtiyor. Bir komşularıysa 32 gencin kısa süre önce PKK’ya katılmak için beldeyi terk ettiğini belirtiyordu. Taş atan çocukları savunmuş olan Hakkari Barosu başkanı İsmail Durgun’sa Reuters’e, “Bir nesil cezaevinde büyüyor. Devlet aslında çocukları değil, kendisini cezalandırıyor. Cezaevine çocuk olarak giriyorlar ancak savaşçı olarak çıkıyorlar” diyor.
Kürt bölgelerine hoşnutsuzluk hâkim. Ekonomik ve toplumsal ihmalkârlığın polis baskısıyla birleşimi bu ‘tank’ı patlamaya hazırlıyor ve bölge halkının büyük kısmının haklarının tek savunucusu olarak gördüğü PKK için bir ‘insan bankası’ oluşturuyor.
1 Ağustos 2010
(Londra’da Arapça yayımlanan Hayat gazetesi)
Toplam okunma (13617) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Ertuğrul Kürkçü: Referandumun emekçi halka bir şey getirmiyor, bu ip germe yarışı boykot edilmeli Temmuz 29, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
“Geçici 15. maddenin kalkması önemlidir ama aynı zamanda da önemsizdir çünkü enteresan bir şekilde 12 Eylül 2010 tarihine denk geliyor oylama. Tam 30 yıl. Yani zamanaşımı süresi. 12 Eylül döneminde işlenmiş olan en ağır suçların, idamı gerektiren suçların zamanaşımı süresi 30 yılda doluyor. Bizim ceza mevzuatımıza göre idamın zamanaşımı 30 yıl. Dolayısıyla Kenan Evren’i bugün mahkemeye çıkartamazsınız.
(…) Ama daha da komiği; bugün Kenan Evren de “anayasalar değişebilir, ben de zaten değişeceğini söylemiştim” diyerek evet oyu kullanacağını mı söyledi, onu da bilemiyorum.”
Referandumda yurttaşlara ‘evet’ oyu kullanma çağrısında bulunan AK Parti ile ‘hayır’cı CHP ve MHP miting meydanlarında kampanyalarına başlarken, BDP oylamayı boykot edeceğini ilan etti. Mecliste temsil edilen ancak grubu olmayan DSP de ‘hayır’ cephesinde yer alıyor.
ntvmsnbc bu önemli oylama öncesinde küçük hacimli partilerle sağ ve sol görüşlü aydınlara mikrofon uzatıyor. Serinin ilk röportajı, gazeteci-yazar ve Sosyalist Gelecek Parti Hareketi dönem sözcüsü Ertuğrul Kürkçü’yle.
Sayın Kürkçü, siz evet mi diyeceksiniz hayır mı?
Ben ne evet ne hayır diyeceğim. Ben bu oylamanın boykot edilmesini savunuyorum. Benim boykot gerekçem iki nedene dayanıyor. İlki, bu referandum sürecinin hiçbir biçimde, terimleri itibariyle, buna evet ya da hayır demesi beklenen büyük kitlelerin temsilcileriyle ve onların üzerinden bir tartışmaya açılmadığını, yaygın bir tartışma yapılmaksızın bugüne geldiğimizi düşünüyorum. Bu mecliste de böyle oldu. Şu anda mecliste temsilcileri bulunan partiler de AKP tarafından müzakereye davet edilmediler TBMM Genel Kurulu dışında. Dolayısıyla bir toplumsal tartışmanın içinden geçmedik. Bu, halkın tartışarak meclise teklif ettiği ve partileri aracılığıyla gündeme getirdiği bir şey değil. Tam tersine, yukarıdan aşağıya AKP tarafından empoze edilen bir Anayasa değişikliği.
İkincisi, bu değişiklik özgürlük ve egemenlik ilişkisini tartışan ve özgürlükten yana bir tartışmayı davet eden bir oylama değil. Aslında AKP için bu Anayasa değişikliğinin üç maddesi hayati önemdeydi. Bunlar devam eden süreçte AKP için devletin denetleyici mekanizmalarının denetiminden, söz konusu mekanizmaların politik kontrol altına girdiği gerekçesiyle kurtulmak arzusundan kaynaklanıyordu. AKP burada özgürlükçü yurttaşların zihnini çelmek için aslında bir bölümü uluslararası anlaşmalarda, bir bölümü ise zaten Türkiye’nin iç mevzuatında bulunan ve özgürlükçüymüş gibi görünen kimi hükümleri Anayasa’ya işleyerek özgürlükler yönünde bir değiştirme hamlesine giriştiğine bizi inandırmaya çalıştı. Ama bunlar da aslında bütünüyle o üç maddeyi çevrelemek için ortaya konulmuş gerekçelerdi.
Tabii sadece bunlardan ötürü boykot edilemez, bunlardan ötürü hayır da denilebilir. Fakat bu Anayasa’ya hayır oyu verilmesi çağrısında bulunanların da aslında daha özgürlükçü, demokratik, halkçı, yurttaş egemenliğine dayalı bir anayasa teklifleri yok. Dolayısıyla biz AKP ve CHP arasındaki bir ip germe oyununda taraf olmaya davet ediliyoruz. Bu Türkiye’de kitleleri, emekçileri taraf olmaya çağıran ve dolayısıyla onları bölen hakîm kutuplaşmanın yansıması. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra referandum giderek bir “AKP hükümeti mi, CHP-MHP koalisyonu mu?” oylamasına dönüştü.
Yani referandum bir tür plebisite dönüştü…
Aynen öyle. Böyle bir plebisitte de taraf olmak zorunda değiliz. Seçenekler bu kadar sınırlı değil. Eğer mesele buysa asıl önemli olan bütün seçeneklerin kendini seçimde ortaya koyması. Bu yüzden seçim yasalarında yapılacak demokratik yöndeki düzenlemeler bizim için gerekli. Böyle bir ortamda bu oyuna davet edilmemizin en katlanılmaz yanı aslında mevcut Anayasa’nın baskıcı hükümlerinin hiçbirinin değişmeden kalması. Yani bu Anayasa’nın Türklüğe dayalı bir milliyete vurgu yapan ve bir dine dayalı, İslam’a vurgu yapan, ve de büyük olduğu varsayılan çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakkümüne, yürütmenin yasama üzerindeki tahakkümüne, sermayenin emek üzerindeki tahakkümüne dayalı karakterinde hiçbir değişiklik yapmayan bir oylamaya bizi davet etmesi.
Türklük derken sanırım bu değişikliklerin anayasal yurttaşlığı getirmediğini kastediyorsunuz…
Şüphesiz. Yani mevcut Anayasa’nın rahatsız edici özelliği esas olarak Türkiye’de kendilerini etnik Türk hissetmeyen insanları da anayasal olarak Türk ilan ediyor olması. Türkiye’de 30 yıldır süregiden bir savaş var ve bunun en önemli nedenlerinden biri bu farklı dil, kültür ve etnilerin Türklük ile kendilerini ikame etmesi iddiası…
Peki az önce söz ettiğiniz İslam’a yönelik referanslar neler?
En önemlisi zorunlu din dersleri. Bu mecburi din derslerinin din hakkında genel bilgi olmadığı muhakkak. Öyle olsaydı mesela biyoloji hakkındaki genel bilgiyi de Anayasa’ya yazardık. Burada besbelli İslam dininin öğretilmesi söz konusu. Anayasa’nın bizim için ayrıca en önemli yönlerinden bir tanesi; bütün sermaye lehine düzenlemelerin, işgücü piyasasında emeğin rekabetini ve mücadelesini önleyen hükümlerin de anayasa maddesi olması. Şimdi AKP der ki “biz aslında memurlar için toplu sözleşme getiriyoruz”. Ancak gerçekte memurların grev yapmaması bir anayasal hüküm haline getirilmiş oluyor. Bu çerçeveden baktığınızda hiçbir özgürlükçülük yok. Muhalefetin de itirazları bu istikamette değil. Dolayısıyla biz statükonun devamı ya da statükonun AKP lehine değiştirilmesinden yana oy kullanmaya davet ediliyoruz.
Memurlara grev yasağı getirildiği ve bunun Türkiye’nin imzaladığı Uluslararası Çalışma Örgütü sözleşmelerinden de geride bir durum olduğu eleştirisi var…
Bu apaçık böyle, tartışılacak hiçbir şey yok. Kaldı ki mevcut Anayasa da grev hakkını menfaat grevi olarak tanıyor. Yani dayanışma grevi ve işkolu düzeyinde grevleri zaten kural-dışı ilan ettiği için ve ortada bununla ilgili bir değişiklik de olmadığına göre bir ilerlemeden söz edemeyiz.
Ne oranda bir boykot öngörüyorsunuz?
Seçmenlerin yüzde 30’u oylamaya katılmazsa geçecek bütün değişiklikler kanunen geçerli olsa bile sosyal olarak bunların meşruiyeti olmayacaktır. Yüzde 70 gibi bir oranın oylamaya katılması durumunda bizim elimizde köklü bir anayasa değişikliği için güçlü bir argüman olacaktır.
Yüzde 30’u neye dayanarak telaffuz ediyorsunuz?
Türkiye’de 1982 Anayasası’nın kabulünden sonra iki referandum yapıldı. Bunlara katılım yüksek olmadı. Eğer yüzde 10’a yakın bir faal boykot hamlesi olabilirse bu yüzde 30’luk katılmama hedefi gerçekçi olabilir Türkiye koşullarında.
BDP’nin boykotunu nasıl anlamlandırıyorsunuz?
Ben bunu anlaşılabilir buluyorum. Anayasa değişikliği gündeme geldiğinde BDP Türkiye’deki temel meselelerden bir tanesini çözebilecek bir yurttaşlık tanımı değişikliği için çok çaba gösterdi. AKP’yi ve diğer partileri ikna etmeye çabaladı fakat ne iktidardan ne de muhalefetten destek gördü. İkincisi, AKP bu anayasa oylamasını bir şekilde bölgede BDP’yi silmek için bir fırsat olarak da görüyor. Dolayısıyla onlar da bütün kozlarını masaya sürüyorlar ve çantada keklik görülen Kürt oylarının çantada keklik olmayacağını AKP’ye anlatmak ve kendilerini de sayılabilir bir güç olarak ortaya çıkartmak istiyorlar. Şunu da söyleyeyim; BDP boykot etmeseydi de ben boykottan yana olacaktım.
Evet cephesindeki ilginç kompozisyonu nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP, Saadet ve BBP yan yana geldiler. Bu muhafazakâr sağ kompozisyona bir de solun küçük bir kısmı eklendi.
Bu üç sağ parti arasında bir aidiyet bağı var, o da politikada ve gündelik yaşamda dini değerlerin öne çıkması konusunda aralarındaki anlayış birliği. Burada en enteresan olan BBP olabilirdi, fakat BBP’nin de çok uzun zamandan beri İslam unsuru abartılmış bir Türk-İslam sentezini savunduğunu biliyoruz. Diğer ‘evet’lerin ise ben esas olarak AKP’nin hükümetinin devamı ile kendi amaçlarına aşamalı olarak ulaşabileceğini varsayan bir taktiğe dayandığını düşünüyorum. Evet tercihleri AKP’nin cuntacılarla etkin bir mücadele yürüttüğü ve bu savaşı AKP kazanırsa Türkiye’nin aşamalı olarak demokratikleşeceği argümanına dayanıyor. Bence her tarafı boş bu argümanın. AKP ile Genelkurmay genel olarak süregiden tasfiye sürecinde el ele yürüdüler ve yürümeye devam ediyorlar. Kimi anlaşmazlıklar oldu ama Genelkurmay yüksek komuta katından kuvvetli itirazlarla karşılaşılmadığını, bu sürecin yolunun açıldığını defaatle konuştuk.
Tasfiye sürecinden kastınız Ergenekon davası mı?
Ergenekon ve diğer takip eden davalar. Silahlı kuvvetler içinde darbeci faaliyetlerde bulundukları az çok hissedilen, bilinen insanlarla ilgili bir yargı süreci açıldı. Bunun nasıl sonuçlanacağını bilmeyiz ama böyle bir realitenin olduğunu biliyorduk ve Genelkurmay ile AKP bu konuda aslında gönülsüz de olsa işbirliği içindedirler. O nedenle ortada reel bir darbe sürecine karşı AKP’nin mücadelesi yok. Geçmişte başarısızlığa uğramış darbelerin güçten düşmüş kadrolarına karşı bir operasyon var, ki zaten soldan bu destek olsa da olmasa da sürüp gidiyor süreç. O nedenle bu argüman çok zayıf bir argüman. İkincisi, AKP’nin aslında bir demokrasi imkânı olduğuna dair varsayım, bu partinin emek karşıtı olan ve sermayenin mutlak hâkimiyetinden yana, üstelik bunu bir kutsal örtü altında sürdüren genel davranışını da pekiştiriyor, onaylıyor. Dolayısıyla soldan gelen bu evetçiliğin geçici 15. maddenin Anayasa’dan çıkmasına evet demekten ziyade AKP’nin hükümetteki varlığının devamına evet deme anlamında olduğunu düşünüyorum.
Geçici 15. maddenin kalkması sol için önemli değil midir?
Önemlidir ama aynı zamanda da önemsizdir çünkü enteresan bir şekilde 12 Eylül 2010 tarihine denk geliyor oylama. Tam 30 yıl. Yani zamanaşımı süresi. 12 Eylül döneminde işlenmiş olan en ağır suçların, idamı gerektiren suçların zamanaşımı süresi 30 yılda doluyor. Bizim ceza mevzuatımıza göre idamın zamanaşımı 30 yıl. Dolayısıyla Kenan Evren’i bugün mahkemeye çıkartamazsınız, velev ki bir mahkeme yapılanın ‘insanlığa karşı suç’ olduğuna dair bir karar versin. Doğrusu HSYK’nın tavrına baktığım zaman gördüğüm şey şu: Kenan Evren hakkında fezleke hazırladığı için Sacit Kayasu’yu palas pandıras meslekten atan bir HSYK’nın içtihadının olduğu bir yerde bu kararın alınamayacağını düşünüyorum. Ama daha da komiği; bugün Kenan Evren de “anayasalar değişebilir, ben de zaten değişeceğini söylemiştim” diyerek evet oyu kullanacağını mı söyledi, onu da bilemiyorum.kaynak:ntv
Toplam okunma (9017) Bugün(2) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Vedat Türkali: “Bu gidişat Türkün de Kürdün de felaketini hazırlar” Temmuz 28, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , 1 comment so far
Muğla’nın Bodrum İlçesi’nde son kitabının çalışmasını yürüten 92 yaşındaki yazar Vedat Türkali, Kürt sorununda yaşanan son gelişmelere karşı Türklere ve Kürtlere çağrıda bulunarak, çatışmanın sona ermesi için daha büyük çaba harcanması gerektiğini ifade etti. Türkali, eleştirilerine yönelik TKP’nin tavrı, Kürt sorunu ve Anayasa referandumuna ilişkin DİHA’nın sorularını yanıtladı. “Bugünkü partiden yana değilim, olmadım, olmayacağım da. Marksist-Leninist olarak konuşuyorum. Mevcut soldaki hiçbir parti Marksist-Leninist değil. Bugün Türkiye’de sola egemen olan Kemalist solculuktur. Bunu bilelim” diyen Türkali: “Anam Kürt değil babam Kürt değil. Ben yeryüzünde hangi halk acı çekiyorsa, işkence görüyorsa en çok o halkları seviyorum.” diyor.
Yazar Vedat Türkali, Kürt sorunu karşısında pasif bir duruş sergileyen TKP’ye yönelik eleştirilerinin Marksist-Leninist çerçevede olduğunu, hedefinin TKP’nin geçmişindeki gibi Kürt sorununa yönelik yaklaşımını bugün daha da etkin bir şekilde geliştirmesi bağlamında olduğunu söyledi. Acı, kan ve umutsuzluğun yaşandığını, bunun böyle gitmeyeceğinin altını çizen Türkali, Kürtlere ve Türklere seslenerek, ‘Bu iş Türkün de Kürdün de felaketini hazırlar. Kürtler silahı bırakmaz. Kürtler silahı bıraktığı günlerde de her gün haberler veriliyordu. Şehit haberi yoktu ama şanlı ordumuz bilmem nerede kaç teröristi öldürdü diye. Devlet, ‘Dağdan inin, boynunuzu bükün, biz ettik siz etmeyin deyin bu işi çözün’ diyor. Dağa çıkan çocuklar spor olsun diye mi çıktı? Aileleri turistik geziye mi gönderdi? Yahu millet kan ağlıyor. Romantik laflarla bu işler çözülmez. Çözüm için Anayasa’ya sağlam maddeler koyun’ dedi.
Geçtiğimiz günlerde TKP’ye yönelik eleştirilerinize yanıt geldi ve sizin için ‘masalcı olmuş’ dediler. Buna ilişkin belirtecekleriniz neler?
TKP’ye ciddi bir eleştiri yaptım. Saldırı değil. Marksist-Leninist bir eleştiri bu. Bugünkü partiden yana değilim, olmadım, olmayacağım da. Marksist-Leninist olarak konuşuyorum. Mevcut soldaki hiçbir parti Marksist-Leninist değil. Olmadığına inanıyorum. Niye böyle eleştirdim TKP’yi? Hep söylüyorum. TKP, bugünün deyimiyle hep marka diyorum. Türkiye’de ilk kez Kürt sorununa tanı koymuş ve bu uğurda mücadele etmeye çalışmış siyasi bir parti. O zamanlar TKP, bunu programına da almıştı. O zaman Türkiye’de bunları söz etmek güçtü. Sovyetler Birliği’nin hemen yanında bütün dünya emekçilerinin çabası Sovyetleri yaşatmak. Paris komününden sonra ilk kez iki yüz milyon insan çaba harcadı. Bu kadar Kürt sorununa parmak bastılar. Kemalistler unutturdu. Tarihin en kurnaz hareketlerinden birinin temsilcisidirler. Celal Bayar Cumhurbaşkanı olduğunda Komünizme karşı mücadele için diyor ki, ‘Hayır efendim, bunun en ustaca tatbikatını yapan Türkiye’dir. Türkiye komünistleri ezmiştir ama Sovyetler Birliği ile dostluğunu devam ettirmiştir’ diyor. Bu tarihsel bir gaftır. Bu tarihsel bir kurnazlık.
Sol partilerin hastalığının temelinde bu var. Sorunu bilmezler. Marksist Leninist partilerin geçtiği evreleri, ne aşamalardan geçildiğini. Neler neler yaşandı. TKP, eleştirilerime yanıt vermiş. Okudum, güldüm tabi. TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan için ‘Maval okuyan, Marksist Leninist değilsin’ dedim. En büyük burjuvalar bugün Marx Marx diyor. Nasıl ki, bugün Nazım’ı Başbakan okuyor, o hale geldi. Neden, çünkü Marx’ın düşünceleri anıtsaldır. Bunu uygulayan Leninizm oldu. Bunu yok etmek istiyorlar. Stalinizmle karıştırıyorlar. Bununla ilgisi yok. Marksist olup Leninist olmamak demek, ne demek biliyor musun? Yarım akıllı olmak demektir.
Peki, sizin düşünceleriniz nedir eleştirilerinize yönelik bu açıklamalar konusunda?
Marksizmi geliştir, 20. yüzyıl haline getir. Leninist ol, bilimsel olarak onu uygula. Kürt sorununu da çözersin, her sorunu da açık çözersin. Yapmazsan, yalnız Marksist olarak kalırsan bugünkü TKP gibi olursun. Bununla kastım Türkiye Komünist Partisi değil, Türkiye Kemalist Partisi diyorum. Bugün Türkiye’de sola egemen olan Kemalist solculuktur. Bunu bilelim. Buna ilk kim isyan etti? Kürtler. Bunun değerini bilelim. Terörist örgüt PKK, diyorlar. PKK, Komünist, Marksist, Leninist bir çizgi aramaya başladı o yıllarda. TKP’nin mükemmel olduğunu söylemek gaflet olur. Bugün bütün dünyada, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da yaşanan kavganın temelinde Marksist Leninist kavga yatar. Bunun başka izahı yok. Dünyayı anlayamazsınız. TKP Genel Başkanı Aydemir Güler var. Bana cevap vermiş. Kemal Okuyan’a yönelik sözlerim nedeniyle bana ‘Masalcı dede” demiş. Teorik olarak bir yanlışlık yapmamaya çalışıyorum. Galiba yapmıyorum da. Şimdi ama bakın önemli bir şeyi kaçırıyor. Dikkatinizi çekiyorum. Anlatıyor falan. Hezeyan halinde demek istiyor bana.
Ardından ‘Öteden beri Vedat beyin Kürtlere karşı aşırı sempatisi var’ diyor. İşte en hayati cümle bu. Evet, benim aşırı bir sempatim var. Niye? Anam Kürt değil babam Kürt değil. Ben yeryüzünde hangi halk acı çekiyorsa, işkence görüyorsa, 70 yıldır sürekli devlet baskısı altında sömürülmüşse en çok o halkları seviyorum. Onların yanında oldum, olacağım. Benim temel etik inancım bu. Marksist-Leninist olmak bu demek. TKP’li gençler bana açık açık bunadı demişler. Olabilir. Ben 92 yaşındayım, bunamış da olabilirim. Bunamışsam da normaldir. Ama dikkatli olsunlar bir de tehlikeli bir şey var. Erken bunama var. Şeytanın Kaşık Oyunları adlı eserimi TKP bastı. Altını çizerek söylüyorum. Benim TKP’de çalışan genç kitleyle hiçbir kavgam yok. Gençleri severim. Herkes içinde, bunak diyenleri de severim. Benim tabiatım var. Teoriyi doğru öğrensinler, halkın yanında olsunlar. Benim gönlüm ne isterdi? İmza vermekle olmaz.
‘Çözüm için Anayasa’ya sağlam maddeler koyun’
Bugün milliyetçiler, Bahçeli ‘Gerekirse dağa çıkarız’ dedi. Çıksın da görsün. Dağa çıkmak kolay değil. Evet bu halkın geninde var bu. 500 yıldır hakkımızda devlet etmiş fermanı, ‘Ferman padişahın dağlar bizimdir’ sözü var. Kürtler bunu diyerek dağa çıktı. Böyle bir saldırı karşısında bunları yaptılar mı, savaşı durdurmak için burunları kanadı mı, yok. İstanbul’da yaşıyorlar. Orada kan akıyor. Yeniden bir çatışma başladı. Tüm çabalarımız bunun sona ermesi için. Başbakana yazdığım mektubu yanlış anladılar. Gençler niye bunak dediler biliyor musunuz? TKP’ye hücum ediyormuşum, AKP ile birlikteymişim. Nereden çıkardın Başbakana hayranlığımı? Başbakan devletin en yetkili, güçlü adamı. Sayın Başbakan, sen bir zamanlar komünizmle mücadele örgütlerinin içindeydin. CIA parasıyla bu örgütlerin finanse edildiğini biliyorsunuz. Ama ben Ama ben Marksist-Leninist bir yazarım. Yıllarca hapishanede yattım. Şunu istiyorum, Anayasa mı değiştireceksiniz, önce mutlaka o Anayasa’ya Kürt sorununun çözümü için sağlam maddeler koyun diyorum. O kadar. Bütün bu açık söz TKP’yi niye rahatsız ediyor. Ben bunu anlamıyorum. Hadi ben bunadım ama bunamayan biri varsa gelsin anlatsın ben de bunu anlamaya çalışayım.
Türkiye’nin bugün girdiği süreci nasıl ele alıyorsunuz?
Türkiye bugün çok tehlikeli durumda. Kürt savaşı yeniden başladı. Acı, kan, hatta umutsuzluk artıyor. Bu Türkiye’nin kazanımı mı? Kaybettiğidir. Korkunç bir kayıp bu. Bu kan durmalı, mutlaka durmalı. Kansız bu işin nasıl çözümü gerekiri araştırıyoruz. Devlet bu gençleri anlamadı. Hep Kürtleri ezdi. 28 isyan çıktı. ‘Bu sefer de ezeceğiz’ dediler. Olmaz bu iş ve olmadı. Bugün AKP iktidarına kadar geldi bu iş. Artık çözün bunu. Çözemedi bu işi. Çünkü iktidar o kadar muktedir değil. Yanı güçlü olamıyor. Korkuyor. En çatal yüreği bile korkuyor. Bakmayın gösterişlerine, çoğunun ödü patlıyor. Sessiz diplomasıyla bir tarafı çatlattılar. Savaşı yine başlattılar. Bugün benim düşüncem şu, bu yürümez. Türkün de Kürtün de felaketini hazırlar bu iş. ’10 tane şehit olmuş, Kürtler halen silahı bırakmamışlar.’ Kürtler silahı bırakmaz. Sen 10 şehidinden bahsediyorsun. Benim içim de kan ağlıyor ama biliyor musun ki, Kürtler silahı bıraktığı günlerde de her gün haberler veriliyordu. Şehit haberi vermiyordu ama şanlı ordumuz bilmem nerde kaç teröristi öldürdü. Bilmem nerede tuzağa düşürdü, falan gibi, bombaladı. Şunu diyor devlet, ‘Dağdan inin, boynunuzu bükün, biz ettik siz etmeyin deyin bu işi çözün.’ Bu iş böyle çözülmez. Dağa çıkan çocuklar spor olsun diye mi çıktı? Aileleri turistik geziye mi gönderdi? Yahu millet kan ağlıyor. Türkü de Kürdü de. Bomba attık diyorlar uçaklarla. Nereden aldık? Kim veriyor bu parayı? Bu millet veriyor. Romantik laflarla bu işler çözülmez.
Peki, ne yapılmalı?
Öcalan, bıktı adam, ‘Ben çekiliyorum’ dedi. Çekilmemeli. Kürtlere de sözüm var; çatışmaların bitmesi için elinizden geleni yapın. Türkler, lütfen asıl iş size düşüyor. Ordu bizim adımıza konuşuyor. Ben Türküm, Kürt değilim. Sıkıntım yok ama ‘Ne mutlu Türküm’ diyemiyorum. Gazetede okudum. ‘Nişantaşı’ndan şehit çıkmadı’ diyor yazarın biri. Çıkar mı enayi? Tansu Çiller’in, daha kimlerin çocuğu, Gölcük’te yapıp madalya alır. Kimler ölüyor. Fakir fukara. Kürtler bunu iyi biliyor. Bize iyi niyetlerini gösterdiler. Ordu temelli olan politika çizgisi korkuyla yürütüldü ve o çizgi koptu. Bize çok iş düşüyor. Komünist yoldaşlar, bu sözümü dinleyin. Ben bunamışta olsam yine de kendinize sorun, ‘Acaba ne kadar da bu memleketin yararına olur?’ Bir de onu siz düşünün. ÖDP, EMEP var. Pırlanta gibi gençler. Bunu biliyorum ben. Ama ne oluyor? Bütün bu sol toplanıyor, bu konuda net bir tavır alamadılar.
AKP Hükümeti’nin açılım adı altında yürüttüğü politikalarla Kürtlere yönelik uygulamalar hakkında ne diyeceksiniz?
Bunları yeni söylemiyorum. Kürt sorunu, ‘Özgürlük İçin Kürt Yazıları’ kitabımda yer alıyor. Sadece onlar için kitap yazan benim. O zamanlar yazdığım kitabı haber yapan gazeteyi kapattılar. Kürtler bilmiyor bunu. Kitabın geliri Kürt çocuklarına ilaç parası olarak ayrılmıştır. Londra’da bir kitabı 10 paunda sattım. Topladık gelirleri. Bu çocuklara yolladık. Halen devam ediyor bu gelenek. Bir daha tekrar ediyorum. Türkiye bu sorunu çözmeden hiçbir sorunu çözemez. Ne ekonomi sorununu çözebilir, ne milliyetler sorununu çözebilir.
12 Eylül’de halkın oylamasına sunulacak olan yeni Anayasa referandumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Çünkü BDP, sandık başına gitmeyecek ve Kürtler bu referandumu boykot edecekler.
Şimdi bakın, bir defa şu anda kesin olarak konuşmam. Evet mi demeliyim, hayır mı demeliyim, yoksa protesto mu etmeliyim? Bunu düşünüyorum. Çünkü eğer hayır dersem evet’i yenme şansım artar. Ama daha önemlisi Kürt halkı kan ağlıyor, protesto ediyor. Uzmanlara soracağım, eğer protesto etmek hayırı zayıflatır ve evetin kazanma şansını artırır derlerse düşüneceğim. Böyle olursa evetin kazanma şansı artar. Protestoyu da Kürtlerin yanında olmak için gerçekleştireceğim. Yani Kürt değilim, niye bu kadar telaş ediyorum? Çünkü çözümün anahtarı orada. Ben bu halkın yanında olmaya çalışıyorum. Evet, aşırı bir sempatim var. Benim tavrımın özünde yatan bu. 75 yıllık Marksist-Leninist bakış açımla Türkiye’ye bağlı bir şekilde ne yaptıysam yaptım. Tüm romanlarımı, oyunlarımı yazdım. Bu da masalcı dedenin son bir masalı.
İbrahim Açıkyer
MUĞLA
Kaynak: http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=94276
Toplam okunma (8784) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Yurtseverlik – Doğan Göçmen | Enternasyonalizmi yeniden keşfetmek mi gerekiyor? Temmuz 28, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
İşçi sınıfının değişik ulus-devlet sınırları içinde yaşamasına ve burjuvaziye karşı savaşını öncelikle yaşadığı ulusal-devlet sınırları içinde yürütmek zorunda olmasına bakarak, enternasyonalizmin önüne ulusal çitler dikilemez.
Yurtseverlik anlayışı dünyanın dört biryanında sosyalizm mücadelesinin gelişimine ayak bağı oluyor. Konu, Türkiye’de sol ve Marksist çevrelerde birkaç yıldır tartışılıyor. Bu kavrayış biçiminin temel alınması gerektiğini ileri sürenler de var. Konuya açıklık getirmek, dünya işçi ve emekçilerinin kurtuluş mücadelesinin önünde duran en önemli görevlerden birisidir.
Komünist hareketin 20. yüzyıldaki saygın önderlerinden Antonio Gramsci’ye göre, bir ideoloji olarak yurtseverlik, modern bir olgudur. Reformasyon ile başlayan ve Avrupa Aydınlanmacılığında doruk noktasına ulaşan burjuvazinin feodal güçlere ve kiliseye karşı mücadelesinde dayandığı temel kavram yurtseverliktir. Bu kavram, Marksizmin gelişiminde ve uluslararası işçi sınıfı hareketinin oluşum ve mücadele tarihinde temel tartışmalara konu olmuştur.
Marx ve Engels’in yurtseverlik kavramına yaklaşımı
Burjuva ideolojisinin yadsıması olan işçi sınıfının dünya görüşü temellendirilirken Marx ve Engels’in yurtseverlik kavramıyla ta başından itibaren hesaplaştığını görüyoruz. Komünist Manifesto’daki “işçilerin vatanı yoktur” belirlemesi bunun ürünüdür.
İşçi sınıfı, üretim araçları karşısındaki konumu, çıkarları ve amaçları bakımından evrensel bir sınıftır. Bu nedenle işçisınıfının vatanı olamaz. İşçi sınıfının değişik ulus devlet sınırları içinde yaşıyor olması ve burjuvaziye karşı savaşını, yaşadığı ulusal devlet sınırları içinde yürütmek zorunda olması bu gerçeği değiştirmez. Bu mücadele, Komünist Manifesto’da belirtildiği gibi, sadece biçim bakımından ulusaldır, içerik bakımından enternasyonaldir ve enternasyonalist olmak zorundadır. Aksi takdirde, tarihsel görevi olan insanlığı kurtarma perspektifini de, kendisini kurtarma perspektifini de yitirecektir.
Marx ve Engels’in burjuvazinin değişik kanatlarıyla giriştikleri pratik politik çatışmaları da vardır. Bunlar ‘serbest ticaret’ tartışmaları kapsamında ve Birinci Enternasyonal içinde yaşanmıştır. Butartışmaların bugün yürütülen tartışmalarla büyük benzerlikleri vardır.
Soru şudur: serbest ticaret mi, korumacılık politikası mı uygulanmalıdır? Korumacı siyaset, klasik ekonomi politikçilerinin “serbest ticaret” düşüncesinin eleştirisidir. Bu bağlamda Marx, “sosyal devrim” olarak tanımladığı işçi sınıfının duruşunu tanımlamıştır. Marx, korumacılığı (bunun diğer adı yurtseverliktir) “muhafazakâr”, serbest ticareti ise “yıkıcı” bulmaktadır.
Fakat Marx, yurtseverliğin kaynağı olan kapalı ulusallıkları yıkacağı ve üretimaraçlarını muazzam bir şekilde geliştirip sosyal devrimin toplumsal tarihsel önkoşulunu oluşturacağı için serbest ticareti savunmaktadır. Yirminci yüzyılın başlarında korumacı gümrük politikasını ve İkinci Enternasyonal içinde Leninve Clara Zetkin ile beraber Bernsteincıların temel aldığı yurtseverlik ilkesini eleştiren Rosa Luxemburg da benzer birduruş sergilemiştir.
Paris Komünü ve Lenin’in çıkardığı ders
Lenin’e göre Paris Komünü denemesinde yapılan en büyük hata, işçi sınıfının kurtuluşu düşüncesiyle yurtseverlik düşüncesinin birleştirilmiş olmasıdır. Bu belirlemeyi Lenin, yurtseverlik duygusunu en köklü duygulardan birisi olarak tanımlamasına rağmen yapmaktadır. Bu neden bir hatadır?
Yurtseverlik, siyasetin birtakım ahlaksal değerlerle ele alınmasına ve etnikleştirilmesine yol açmaktadır. Komün ile birlikte Paris’te iki iktidar odağı oluşmuştur: Komüncülerin karşısında karşı devrimci Versaillecılar vardır. Komüncüler,yurtseverlik ilkesinden hareket ettikleri için, Versaillecıların üzerine yürümek yerine onları ikna etmek için ahlaki çağrılar yapmıştır. Lenin’e göre Komüncüler, sınıf mücadelesi kavramından hareket etmiş olsalardı, Versaillecıların iktidar odağını yıkmaya çalışırlardı. Bunu yapmadıkları için Komün, Alman emperyalizminin de desteğiyle, Versaillecılar tarafından ilk fırsatta boğuldu. Versaillecılar, kimsenin yurtseverlik söylemine ve gözyaşına bakmadan 110 bin kişiyi katletti.
Almanya’da Kasım Devrimi’nde ve Rusya’da Ekim Devrimi’nde de ikili iktidar odakları oluşmuştu. Komün’ün yenilgisinden gerekli dersler çıkarmış ve yapılan hataların yenilenmemesi için gerekli önlemler almış olan Bolşevikler devrimi başarıya ulaştırmıştır. Bu hazırlıkları çok geç başlatan Alman sosyalistlerinin bütün çabalarına karşın Kasım devrimi yurtseverlik sarhoşluğunda boğulmuştur.
Güncel gelişmeler ve yurtseverlik önerisi
ABD’de yapılan son başkanlık seçimlerinde en önemli konu yurtseverliktir. Obama, seçimlere “değiştirebiliriz” sloganıyla gitmiştir. John McCain, Obama’yı yurtsever olmamakla suçlamıştır. McCain bununla seçimi kazanmayı ve Obama’ya umut bağlayan kitlelerin değişim beklentisini yurtseverlik sınırları içine hapsetmek istemiştir. McCain birinci amacına ulaşamadı ama sistemin geleceği için daha önemli olan ikinci hedefinde başarılı oldu. Bu suçlama karşısında Obama, yurtsever olduğunu ve bunun ne anlama geldiğini açıkladı: sistem içi reformlar ve yeniden düzenlemeler yaparak ABD’nin dünyadaki hâkimiyetini korumak.
Almanya’nın eski şansölyelerinden Helmut Kohl, Doğu Almanya ilhak edildikten sonra, siyasetin bundan böyle üç ayağı olacağını açıkladı: aile, yurt ve vatan. Bu siyaset yirmiyıldan beri tutarlı bir şekilde uygulandı. Almanya’da dünya futbol şampiyonası sırasında gözlenen ve çılgınlığa varan bayrak gösterisi aynı zamanda bu siyasetin sonucudur. Almanya’da yapılan son seçimlerde, devlet partileri birbiriyle yurtseverlik yarışına girmiştir. Örnekler çoğaltılabilir.
Buna karşı işçi sınıfının enternasyonalizm ilkesini temel edinerek teorik olarak donanması ve gerekli siyasi kurumlarını yaratması gerekmektedir. Aksi takdirde tarihin tekerrür etmesi kaçınılmaz olabilir.
Enternasyonalizmi yeniden keşfetmek gerekiyor
Dünya sosyalist sisteminin yıkılmasından sonra bölgesel ve uluslararası emperyalist rekabet artmıştır ve yaşanan krizle iyice kızışmıştır. Son yıllardaki gelişmelere bakıldığında, her devletin yurtseverlik kavramına başvurarak buna hazırlandığı görülmektedir.
İşçi sınıfı hareketi ne yapmalıdır? Monthly Review’un editörlerinden Marksist iktisatçı Michael D. Yates göre, kapitalizm hem ulusların içinde hem de uluslar arasında eşitsiz gelişmeyi sürekli yeniden üretmektedir. Lenin, Emperyalizm adlı çalışmasında bunun emperyalizm koşullarında kaçınılmaz olduğunu göstermiştir. Bu doğal olarak hem içte hem de dışta sürekli dostdüşman ayrımı yapmaya götürür ve bu genellikle etnik temellerde yapılır. Amerika’da bir sürü etnik gruplar ve farklı renkte insanlar vardır. Yates, dünyaya doğal olarak Amerika’dan bakıyor ve şunu öneriyor: kesinlikle yurtseverlik ve milliyetçilik gibi ideolojilere taviz verilmemelidir, emperyalist kapitalist sistemin kaçınılmaz olarak yaptığı, siyaseti etnikleştirmenin karşısına ancak enternasyonalizm ilkesiyle çıkılabilir ve halkların birbirini yeniden boğazlaması önlenebilir. Alman ve İtalyan Marksist düşünürlerinden Hans Heinz Holz ve Domenico Losurdo, Marksistler ve işçi sınıfı hareketinin ne teorik olarak ne depratik olarak yurtseverlik ilkesine dayanabileceğini belirtmektedir.
Hindistanlı Marksist siyasetçi Prakash Karat, emperyalist saldırı karşısında halkın bütün kesimlerini işçi sınıfının önderliğinde bir araya getiren bir iç cephe kurulmasını önermektedir. Bunun için en başta yurtseverlikde dâhil her türlü şovenizme karşı mücadele edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde emperyalist saldırı karşısında tepkiler, etnikve/veya dini tepkilere dönüşür ki bu tür tepkilerin hepsi, sistemle bütünleştirilebilecek tepkilerdir.
Apartheid’a karşı mücadelenin önde gelenisimlerinden Z. Pallo Jordan, Irak’ın işgalinden sonra, geri bıraktırılmış hiçbir ülkenin güvenlik içinde olamayacağını düşünmektedir. Jordan, bir taraftan her ülkede Karat’ın önerdiği gibi bir cephe oluşturulmasını ve diğer taraftan da bugün Latin ve Güney Amerika’da uygulanmaya çalışıldığı gibi bir halklar enternasyonali kurulmasını önermektedir. Bu ise ancak enternasyonalist ilkelerinden hareketle mümkündür.
Sonuç olarak: uluslararası işçi sınıfı ve sos-yalizm hareketi büyük tarihsel görevlerle karşı karşıyadır. Yurtseverlik ilkesine dayanarak bunların üstesinden gelmesi mümkün değildir. Engels’in Paul Lafargue’a yazdığı 27 Haziran 1893 tarihli mektubunda ifade ettiği düşüncenin bugün hatırlanması her zamankinden daha yerindedir: “Ben yurtsever kelimesinin kullanılışından değil, kendinizi tek ‘gerçek’ yurtseverler olarak tanımlamanızdan bahsetmek istemiyorum. Bu kelimenin o kadar dar bir anlamı – veya, daha iyisi,o kadar belirsiz bir (anlamı,-DG) var ki, hangisini isterseniz, kendime bu tanımı vermeye cesaret etmezdim”.
Ekmek ve Özgürlük
( Aralık 2009 )
Toplam okunma (7635) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)

İstanbul’a yüzlerce şaheser mimarlık örnekleri kazandıran Kirkor Balyan ve kardeşleri, 1847 yılında Selimiye Kışlası’nı inşa ederken, bir gün bu kışla Ermenilerin de içinde olduğu insanlara işkence amacıyla kullanılacağını bilseydi, acaba yine bu yapıyı inşa eder miydi? Ya da 1854 yılında modern hemşireciliğin anası sayılan Florance Nathingale bu yapı içerisinde yaralı askerleri tedaviye gelip, insanlara sağlık sunarken, bu yapının bir gün insanlara zindan olacağını hiç düşündü mü? Sanmıyorum…
Bir saz şairi olarak Aşık Veysel – Enver Gökçe
Makedonya akustik etnik müzik grubu Baklava, “Kalemar” adlı albümüyle cafrande.org’ta
İki alıntı bir öykü | “Ortasında cehennem olmayan kim var” Italo Calvino ve Vicdan
Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta
Aynur Doğan ve yeni albümü “Rewend/ Göçebe” (2010) cafrande.org’ta
12 bölümden oluşan BBC Siyasi Düşünce Tarihi’ni Cafrande.org’ta sesli dinleyin
Başarılı bir besteci ve multi – enstrümantalist; Yann Tiersen ve eserleri
KPSSzedeler… Oy badem bıyığını yidiim gel bakim sen yamacıma! – Serdar Türkmen