“Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim” Tekel işçilerinin haklı mücadelesine selam olsun Şubat 3, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
|
“Farklı etnik kimlik ve inançlarda işçilerin katıldığı bu eylemin bizlere öğrettiği temel bir şey var: Sınıf mücadelesi her halükarda varlığını sürdürebilir, mücadele emekçi sınıfları birleştirir, diyorlar. Güç örgütlüyse, ses getirir, diyorlar. Basit bir gerçeği hepimize hatırlatıyorlar.
(…)
Tüm kamuoyu Ankara’ya Türk-İş binası civarına yoğunlaşmışken, çeşitli bölgelerde insanlarımız ülkeyi adeta yağmalayan ve talan eden çapulculara karşı mücadele veriyor-direniyor. Palazlanmaya başlamış olan yerli sermaye, yabancı ortaklarıyla ülkenin tüm bölgelerinde vadileri,nehirleri, su havzalarını, ormanlarını yayla ve meralarını yok etmeye kirletmeye girişiyor. Yeni dünya düzeninde sömürü ve çevre tahribi gemi azıya almış rahatça hükmünü sürdüreceğini sanıyor. Hidro Elektrik Santraller kuracaklarmış, dünya harikası doğayı katlederek. Ancak burada da duvara tosluyorlar. Karadeniz’de, sermayenin yağma alanını en geniş tuttuğu ve uygulama programını hayata geçirdiği bir dönemde direnişle karşılaşıyorlar. İkizdere,Fındıklı, Fırtına, Papart, Yusufeli,Şavşat, Maçebel vadilerini korumak için halk inisiyatifleri oluşmuş vaziyette. Siyasi, idari ve yargı baskısına, şiddete maruz kalıyorlar. Vazgeçmiyorlar, hepimizi destek vermeye çağırıyorlar.”**
(…)
|
Hükümetin TEKEL işçilerini kamuda “geçici personel” olarak çalıştırmaktan vazgeçmemesi üzerine, sendika konfederasyonları 4 Şubat’ta “genel eylem” kararı aldı.
Çalışanlar, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) Başkanı Mustafa Kumlu’nun açıklamasına göre, perşembe günü saat 08:00-17:00 arasında üretimden gelen güçlerini kullanacak ve iş bırakacak.
Kararı, altı sendika konfederasyonu, TÜRK-İŞ,Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (HAK-İŞ:), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Memur Sendikaları Konfederasyonu (MEMUR-SEN), Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu (KAMU-SEN), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ortaklaşa aldı.
Dün hükümetle süren görüşmelerden uzlaşma çıkmaması üzerine, altı sendika konfederasyonunun yöneticileri bu sabah TÜRK-İŞ binasında toplandı ve karar aldı.
Bu arada, TEKEL işçileri de ara verdikleri açlık grevine yeniden başladı.
*Ahmed Arif’in “Yalnız Değiliz” adlı şiirinden kesitler
** Yavuz Önen -Bianet
Toplam okunma (5876) Bugün(10) Son okunma tarihi (09 February 2010)
UNESCO açıkladı: Kürt kızların okula gitme oranı Senegal’den bile daha az Ocak 21, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu UNESCO, Türkiye’nin doğusuyla diğer bölgeleri arasında büyük eğitim eşitsizliği olduğuna dikkat çekti. Fazırladığı bir rapora göre Türkiye’de eğitimde bölgeler arasında derin uçurum var. Kürt kızlarının okula gitme oranı Senegal’daki kızlardan daha az.
Ntvmsnbc’nin duyurduğu UNESCO raporuna göre, yoksulluk, cinsiyet, dil ve kültür farklılıkları bu eşitsizlikte etkili. Eğitim sisteminden en fazla dışlanan grup ise Kürt kızları. Kürt kızların okula gitme oranı Senegal ortalmasının bile altında.
Eğitim sisteminden dışlananlara bakıldığında ilk sırayı Kürt kızları alıyor. Türkiye ortalamasında okula gönderilmeyen çocukların oranı yüzde 6 iken, Kürt ailelerin kız çocukları için oran yüzde 43′e kadar tırmanıyor.
Kürt kızların okula gitme ortalaması ise 3 yıldan az. Rakam, Senegal ortalamasından bile altında.
Türkiye’de 17-22 yaş grubundakilerin yüzde 2-7’si 4 yıldan az eğitim alıyor. Doğuda oran yüzde 21′e çıkıyor.
UNESCO, hükümetlerin sorunun köklerine inmekte başarısız olduğu belirtiyor ve çözüm önerilerini sıralıyor. Ayrımcılığıa karşı yasalar yürürlüğe konulmalı, sosyal koruma programları oluşturulmalı ve eğitime kaynak ayrılmalı.
Rapora göre, 1999′dan beri dünyada 33 milyon çocuk okulu bırakmış. Okulu bırakanların yüzde 54′ü ise kız çocukları. En yüksek oran ise, 12 milyon kız çocuğunun hiç okula kaydedilmediği Sahra-altı ülkelerinde, yani Afrika’da. Yemen’de ise kızların yüzde 80′i hiç okula gönderilmemiş.
UNESCO bu kötü tabloda küresel mali krizin de etkili olduğunu vurguluyor.
28 / 29 Haziran 2003 Tarihinde Ören’de Düzenlenen Toplantıda “Tarihinde Kürt Kadını Sorunlar ve Gerçekler” başlıklı Yıldız İmrek’in sunduğu Tebliğ
Yoksulluk, İş, Sağlık ve Eğitim SorunuYoksulluk, bölgenin ve Kürt kadınlarının en önemli sorunudur. Türkiye genelinde kişi başına düşen yıllık gelir ortalaması 2146 dolardır. Ancak bölgesel eşitsizlik nedeniyle bu oran Kürt illerinde oldukça düşüktür. Kişi başına milli gelirin 1000 doların altına indiği 11 ilden 9′u Kürt illeridir. En yoksul iller Muş (kişi başına yıllık milli gelir 578 dolar) ve Ağrı (568 dolar) illeri Kürt illeridir. Kişi başına milli gelir hesabıyla 39 Şırnaklı bir İsveçli edebilmektedir. Bölgedeki gelenekler, kadının bağımlı durumu, kadının mirastan pay almaması ve mülkiyetin erkeğe ait olması, istihdamdaki gerilik, kadının yoksulluğunun daha da büyük olduğunu göstermektedir. Bölgede kadınların ise %55.6’sı okur-yazardır (GAP Bölge Kalkınma Planı, 2002). Bölgedeki dağınık yerleşim düzeni okullaşmayı sınırlamaktadır. Kırsal alanda ailelerin yoksulluğu ve işgücüne duydukları gereksinme çocukların ilköğretimden sonra eğitim almasını zorlaştırmaktadır. Çatışmalı dönemde, bir devlet politikası olarak da köy okulları kapatılmıştır. Bu durum çocukların eğitim almasını genel olarak olumsuz etkilemektedir. Kız çocuklarının evlenip dışarı gidecek kişi olarak görülmesi, gerici değer yargılarıyla kız çocuğunun bedensel gelişiminin eve kapatılmasıyla sonuçlanması, erken evlilik, ev işlerine küçük yaşta katılması gibi sebeplerle, kız çocuklarının eğitimi toplum ve aileler tarafından da sınırlandırılmaktadır.
YİBO’larda öğrenim gören çocukların ancak % 17.5′i kız öğrencidir.Bulaşıcı hastalıklar, yetersiz beslenme, kansızlık, su taşımanın yarattığı bel ve beden rahatsızlıkları, çok çocukluluğun getirdiği kadın hastalıkları Kürt kadınları arasında yaygın sağlık sorunlarını oluşturmaktadır. Kırsal alanda yaşayan kadınların sağlık hizmetlerine erişimi oldukça sınırlıdır. Bu sınırlılık, maddi imkansızlık, doktora gitme konusunda geleneksel değerlerden – erkek doktor olması, yerel kadın, şıh ve hocalardan yararlanılması- kaynaklanan sorunlardan ve kırsala özgü yeterli sayıda sağlık kuruluşu olmamasından kaynaklanmaktadır. Kırsal kadın için doktora gitmek, yapılacak hiçbir şey kalmadığında en son çare olarak görülmektedir. Kırsal alanda kadınların %64′ü, kentte ise %50’sinde sağlık sorunları yaygın olarak görülüyor. Hayatı boyunca hastaneye gitmeyenlerin oranı %26. Doğum, düşük ve bebek ölümlerinin oranı çok yüksek. 1998 yılı verilerine göre bebek ölüm oranı Türkiye ortalaması binde 42.7 iken Doğu’da bu oran binde 61.5. Türkiye ortalamasında evde doğum oranı %27.5 iken bu oran Doğu’da %55.6′ya çıkıyor. Doğum öncesi bakım almama oranı genelde %31.5 iken doğuda bu oran %60.6′yı buluyor.
Bölgede kadınlar daha çok yeniden üretimin konusunu oluşturan çocuk bakımı, yemek, temizlik, vb. işleri yapıyor. Kadın emeğinin görünür bir değer yaratmaması, erkeklerin para ve mülkiyet kazandıran işler yapması, “kadın işi ve erkek işi” ayırımı ve kadın emeğinin değersiz kılınması yönündeki gerici işbölümünün en yaygın olarak Kürt illerinde yaşandığını söyleyebiliriz.
Çalışma hayatı içinde kadın, daha çok tarım işkolu ile sosyal ve kişisel hizmetler işkolunda yer bulabiliyor. Türkiye genelinde istihdamın _’ünü kadınlar oluşturuyor. Ancak, bölgede bu oranın çok daha düşük olduğu bilinmelidir.
İşçi kadınlar: Birkaç KİT dışında(özellikle TEKEL, Sümerbank) bölgede tekstil- gıda sektöründe organize sanayi bölgesinde en düşük ücretle, sigortasız ve sendikasız, kişilik olarak da hırpalanarak çalışmaktadır.
Kamu çalışanları: Hemşirelik ve öğretmenlik en çok kabul gören meslekler. Büro çalışması da bundan sonra geliyor.
Kırsal alanda ekmek yapma, su taşıma, yakacak temini kadın ve kızların günlük ücretsiz işleri niteliğindedir. GAP Bölgesinde, kadınların yaklaşık %60′ı kırsal alanda tarım sektöründe çalışmaktadır. Tarım işkolunda; Kürt kadınları çoğunlukla tarımda ücretsiz aile işçisi olarak çalışmaktadır. Kadınlar bitkisel üretimde çapa, tohum temizleme ve hasat işlerinde; hayvancılıkta ahır temizleme, yemleme, sulama ve sağım işlerinde görev üstlenmektedir. Kadınların yaklaşık 1/3′ü mevsimlik tarım işçileri olarak tütünde, pamukta, Karadeniz’de fındıkta çalışmaktadır. Tarım işçiliğinde kadınlar, bağımsız bir işgücü değil, aile işgücünün bir parçası olarak hareket etmekte, erkeklerden daha düşük ücretle, sendikasız ve sigortasız çalışmaktadır.
(…)
Kürt sorununun ortaya çıkardığı özel sorunları yok sayması ve iş-eğitim- yoksulluk sorununun temellerini çözme yerine, çok kısmi olan bir kurumu geçirerek sözde halletme yöntemi; samimi bir çaba olmaktan uzak oluşudur. Bölgede, asimilasyon politikasının bir parçası olarak da ele alınmaktadır.
Toplam okunma (5745) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Fidel Castro: Bu trajedi çok insanı harekete geçirdi. Ama çok azı Haiti’nin neden bu kadar fakir olduğunu düşündü Ocak 19, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
Neden nüfusun yüzde 50’si yurtdışından aile fertlerinin gönderdiği para havalelerine bağımlı yaşıyor? Niçin Haiti’yi şimdiki duruma ve bu büyük acıya sürükleyen gerçekler incelenmiyor?
Bu hikayenin en merak uyandıran yönü, Haiti’nin Avrupa tarafından köleleştirilen 400 bin Afrikalının, şeker ve kahve ekimindeki 30 bin köle sahibine karşı ayaklandığı, dolayısıyla bulunduğumuz yarımkürenin ilk büyük sosyal devrimini gerçekleştiren ilk ülke olduğundan hiç kimsenin bahsetmemesi.
Haberler saatlerce hiç aralıksız devam etti. Herhangi bir görüntü olmasa da birçok kamu binasının, hastanelerin, okulların ve sağlam bir şekilde inşa edilmiş birçok binanın yıkıldığı bildirildi. 7.3 şiddetinde bir depremin, 400 bin ton TNT patladığında yayılan enerjiye denk olduğunu okudum.
Trajik tarifler dilden dile aktarılıyordu. Sokakta yaralı insanlar tıbbi yardım için ağlıyordu, etrafları yakınlarının gömülü olduğu göçüklerle sarılıydı. Ne var ki birkaç saat boyunca hiç kimse hiçbir görüntü yayınlayamadı.
Haberleri hepimiz şaşkınlıkla karşıladık. Çoğumuz Haiti’de gerçekleşen fırtınaları ve ciddi sel baskınlarını zaman zaman duymuştuk, ancak hiçbirimiz bu komşu ülkenin büyük bir deprem riskinde olduğundan haberdar değildik. Bu olaydan sonra ortaya çıktı ki, bundan 200 yıl önce büyük bir deprem o zamanlar birkaç bin kişinin yaşadığı bu şehri benzer bir şekilde etkilemişti.
Gece yarısı olduğunda kurbanların tahmini sayısı hâlâ açıklanmamıştı. Yüksek rütbeli Birleşmiş Milletler yetkilileri ve birkaç hükümet görevlisi yardım için acil durum ekipleri göndereceklerini açıkladılar. MINUSTAH (Haiti Birleşmiş İstikrar Görevi) orduları bölgede konuşlanmış olduğundan, bazı savunma bakanları personelden olası kayıpların olabileceğini konuşuyordu.
Çarşamba sabahından itibaren çok büyük kayıplar olduğuna dair üzücü haberler gelmeye başladı. BM gibi kurumlar bile ülkedeki bazı binalarının yıkıldığını bildirdi.
Saatler boyunca bu komşu ulusun durumuyla ilgili git gide daha travmatik haberler gelmeye devam etti. Ölen kurbanların sayısının çeşitli kaynaklara göre 30 bin ile 100 bin arasında değiştiği söylendi. Bu felaketin dünya çapında yaygın bir şekilde yayınlandığına şüphe yok ve birçok devlet harekete geçti ve yardım etmek için çaba sarf ediyor.
Bu trajedi çok fazla insanı harekete geçirdi. Ama belki de çok azı durup da Haiti’nin neden bu kadar fakir bir ülke olduğunu düşündü. Neden nüfusun yüzde 50’si yurtdışından aile fertlerinin gönderdiği para havalelerine bağımlı yaşıyor? Niçin Haiti’yi şimdiki duruma ve bu büyük acıya sürükleyen gerçekler incelenmiyor?
Bu hikayenin en merak uyandıran yönü, Haiti’nin Avrupa tarafından köleleştirilen 400 bin Afrikalının, şeker ve kahve ekimindeki 30 bin köle sahibine karşı ayaklandığı, dolayısıyla bulunduğumuz yarımkürenin ilk büyük sosyal devrimini gerçekleştiren ilk ülke olduğundan hiç kimsenin bahsetmemesi. Burada yenilemez bir şöhretin sayfaları yazıldı. Napolyon’un en yüksek rütbeli generali burada yenilgiye uğratıldı. Haiti, sömürgecilik ve emperyalizmin, insan kaynaklarının bir yüzyıldan fazladır en zor işlerde çalıştırılmasının, askeri darbelerin ve doğal kaynaklarının tüketilmesinin, somut ürünü.
Gezegenin sakinlerinin büyük çoğunluğunun sömürülmesinin ve talan edilmesinin sürdüğü bu dünyada, Haiti çağımızın kepazeliği olmasaydı eğer, bu tarihi gerçekliğin gözden kaçırılması bu kadar ciddi olmayacaktı.
Latin Amerika, Afrika ve Asya’dan milyonlarca insan, Haiti vakasındaki kadar olmasa da benzer yokluklar çekiyor.
Buradaki gibi durumlar dünyanın hiçbir yerinde olmamalı, ancak dayatılan adaletsiz uluslararası ekonomik ve siyasi düzenden dolayı dünyada on binlerce şehir ve kasabada benzer ve ya daha kötü koşullar var. Dünya nüfusu sadece doğal felaketlerden dolayı (Haiti’de olduğu gibi) tehlike altında değil. Bu doğal felaketler, iklim değişikliği sonucunda gezegende neler olabileceğinin bir göstergesi, bu da Kopenhag’daki aldatmacanın konusuydu.
Haiti’deki felaketten dolayı yurttaşlarını ve çalışanlarını kaybeden bütün ülkeler ve kurumlara sadece şunu söylemek doğru olur: hiç şüphemiz yok ki insanların hayatını kurtarmak ve uzun süredir acı çeken bu toplumun acısını hafifletmek için en büyük çaba gösterilecektir. Haiti’de uygulanan politikayı kabul etmesek de, onları gerçekleşen bu doğal felaketten dolayı suçlayamayız.
Ama şunu ifade etmeliyim ki şimdi bu kardeş ulusun sorunlarına gerçek ve kalıcı çözümler üretmenin tam zamanıdır.
Sağlık hizmetleri ve diğer konularda Küba, Haiti halkıyla senelerdir işbirliği yapıyor. 400′e yakın doktor ve sağlık görevlisi Haitililere ücretsiz hizmet sunuyor. Doktorlarımız ülkenin 337′i topluluğundan 227’sine her gün hizmet veriyor. Diğer taraftan, en az 400 Haitili genç ülkemizde tıp eğitimi görüyor ve bu gençler dün Haiti’ye giden takviye ekipleriyle kritik durumdaki yaralıları iyileştirmek için çalışacaklar. Yani, özel bir çaba harcanmadan 1000′den fazla doktor ve sağlık uzmanı bir anda seferber edilebiliyor ve hepsi de Haiti halkına yardım etmek isteyen diğer devletlerle işbirliği yapmaya hazır.
Bunun dışında da önemli sayıda Haitili genç şu anda Küba’da tıp okuyor.
Biz Haiti halkıyla diğer alanlarda da elimizden geldiğince dayanışıyoruz. Politika ve fikirler alanında birbirine zıt olarak tanımlanan ulusların, -Haiti’deki gibi- insanların acı çektiği trajedileri sonlandırmak için işbirliği yapmasından daha değerli bir dayanışma biçimi yoktur.
Sağlık ekibimi şefimiz, dün Port-au-Prince’e vardıktan birkaç saat sonra “durumun çok zor olduğunu, ancak şimdiden hayat kurtarmaya başladıklarını” rapor etti.
O gece geç saatlerde, Kübalı doktorların ve ELAM’ın Haiti asıllı mezunlarının ülkenin her yerine dağıldıklarını öğrendik. Şimdiden Port-au-Prince’de binin üzerinde hasta baktılar, yıkılmayan hastane binalarında ameliyatlar yapıyorlar, gerekli yerlere seyyar hastaneler kullanıyorlar.
Kübalı doktorların ve Küba’da eğitim görmüş genç Haitili doktorların Haiti’deki kardeşlerimize hizmet sunarak gösterilen işbirliğinden gurur duyuyoruz. (FC/ÇT/TK)
* Eski Küba Devlet Başkanı Fidel Castro’nun 13 Ocak tarihli Znet’te yayımlanan “Haiti Dersleri” başlıklı yazıyı Türkçeye çeviren Çiçek Tahaoğlu (K:bianet)
Toplam okunma (12520) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
İslam mı? O dediğin, sosyalizmdir – Ece Temelkuran Ocak 17, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
Önceki gün Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Latin Amerika Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin düzenlediği bir toplantıya katıldım. Merkezin başkanı Doç. Dr. Mehmet Necati Kutlu’nun yönettiği oturumda diğer konuşmacı Venezuela Büyükelçisi Raul Jose Betancourt Seeland’dı. Latin Amerika ve Venezuela’daki Chavez sonrası değişim, dönüşüm konuşuldu.
Konuşulurken efendim, nihayet sorulara geçildi ve ben son zamanlarda sıkça yazıp söylediğim bir meseleyi tekrar etmek gereği duydum. Çünkü Ankara soğuktu. Çünkü TEKEL işçileri Nuh diyor, peygamber demiyordu. Çünkü biz görmüyorduk bu ülkedeki imkânı. Çünkü genç arkadaşlardan biri “Nasıl olacak bu işler?” mealinde bir soru sormuştu.
Anlattım ki, kalbin matematiği bize ezberletmeye çalıştıkları gibi değil. Tek başımıza mutlu olmuyoruz. “Ben” denen lanet yük yoruyor bizi. “Ben” ancak “biz” içinde eriyince mutlu oluyor. Ortadan kaybolunca olabilen bir acayip nesne “ben”. Feda etmek istiyor kendini kalp. Kalp böyle yapıyor sağlamasını. Ancak başkalarınınkiyle bir olunca bin oluyor. Bize yanlış öğretmişler yani; korundukça hastalanıyor kalp. Ancak başkalarınkiyle çarpışıp dağılınca toparlanıyor. Hiç, en ılık, en eyvallahsız kucağı varoluşun.
Mesajlaşma
Bunları söylerken aklıma geldi. Şöyle ki… Aynı sözleri televizyonda, Hülya Avşar’ın programında söylemiştim. O sırada Nihal telefonuma bir mesaj atmış:
“Çok İslami söylemlerin var yahu!”
Sonra açıklamış:
“Biz’de erimek, kalbin ancak adanarak, feda ederek mutlu olması… Bunlar Kurani mesajlar.”
Ben de cevap verdim:
“Fena halde sosyalizmdir o!”
Bol miktarda gülme işaretiyle gidip gelen sosyalizm ve Kuran mesajları (ki en çok kadınlar ciddiye alır gülme işini, sağlıklıdır bu) daha sonra konuyu etraflıca tartışma sözüyle son buldu.
Venezuela ve Türkiye’nin değişim imkânları üzerine konuşmanın sonunda bunu anlattım genç arkadaşlara. Anlatacağım şey şuydu:
“Bir halk ancak kendi sözcükleriyle konuşabilir. Unutulmuş bir lügati, kangren edilmiş muhalif bir dil damarı olmalı bu ülkenin de, mutlaka gizlediği bir yerlerinde. O lügati öğrenmek, o sözcükleri bu topraklara hatırlatmak bizim derdimizin çaresidir.”
(Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita, Everest Yayınları, 2006)
Hep böyle düşündüm. Yeni olan ise, Beyrut serüveninden sonra mesela, İslami başkaldırı geleneğini, yerli isyan tarihini sosyalizmin kalbiyle buluşturmak derdim, merakım. Yakında belki de bu konuları konuşmaya başlamalıyız. Neden?
Kehanet
Çünkü Ankara soğuk. Çünkü TEKEL işçileri Nuh diyor, peygamber demiyor. Çünkü biz görmüyoruz bu ülkedeki imkânı…
Gözleme ve sezgiye dayalı bir kehanette bulunayım. Önümüzdeki on yıl Türkiye’de bir şey olacak. Tasarladığımız gibi olmayan bir şeyler. Kimsenin kılına dokunamadığı iktidara TEKEL işçilerinin, hem de soğukta hem de sırılsıklam olmuşken geri adım attırması bir şey demek. Bu, olacak olanların işareti. Tahminlerimi beklentilerimle karıştırmak gafletine düştüğümü sanmıyorum: İşçi hareketi, felç edilmiş, daha da felç edilmeye çalışılan sendika yapılarını aşacak. Değişim siyasi partilerle değil, bu kez sendikalarla başlayacak. Siyasetteki, parti siyasetindeki sayısız hayal kırıklığının yarattığı sarkastik ataleti yoksulluğun kanlı canlı pervasızlığı sonlandıracak. İşçiler ve yoksullar bu kez aydınları beklemeyecek. El yordamıyla, kıra döke belki, kendilerine gelecekler.
Ebu Zerr ve Aybar
Ebu Zerr’in hesap soruşu gibi olacak bu. Aybar’a ait olduğunu hatırlamadıkları, bilmedikleri sözleri söyleyecekler. “Bahçe sahiplerinden” başlayacaklar küfretmeye, lüks İslami hayattan devam edecekler. Orta sınıfın terbiyeli ve ürkek siyasetinden başlayacaklar saydırmaya takır takır, yeni siyasi elitin ikiyüzlülüğüyle bitirecekler sözlerini. Sadece eşitlik isteyecekler. İnsanca bir yaşam ve hastane kapılarında ölmemek. Evet, böyle olacak. Siz bu yazıyı hatırlamayacaksınız belki, ama böyle olacak. Göreceksiniz.
İslam mı? O dediğin, sosyalizmdir- Ece Temelkuran
15 Ocak Cuma 2010 Milliyet.
Toplam okunma (2928) Bugün(7) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Polis gazlı ve coplu müdahalelere gelen tepkiler üzerine ölüme sebep olan plastik mermi kullanacak Ocak 11, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
Polisin uzunca bir dönemdir eylemlere ve protestolara müdahaleleri kamuoyunda tepki yaratırken, yetkililer sorunun kaynağını polisin müdahale araçlarında buldu! Cop ve gazla ‘toplumsal olaylara’ müdahaleye eleştirileri azaltmak için polisin ‘plastik mermi atar tabanca’ kullanmasına karar verildi. “Zararsız müdahale aracı” olarak sunulan mermilerin bilançosu ise oldukça kabarık.
Plastik merminin 75’ten fazla değişik türde ‘öldürücü olmayan’ mermi çeşidi arasında geçmesinin nedeni insan derisinden içeri girmemesi. Ancak mermiler yakın mesafeden ya da vücudun üst kısmına sıkıldıklarında öldürücü olabiliyorlar. Plastik mermi kullanımından ölenlerin, ağır yaralananların, sakat kalanların sayısı da oldukça yüksek.
Plastik mermi ne zaman kullanılmaya başladı?
Bu tür mermiler, ilk kez 1880’lerde Singapur’da kullanıldı. 1960’larda sömürgeciler tarafından Singapur, Malezya ve Hong Kong’da tahta mermi kullanılıyordu. İngiliz sömürgeciler, sömürgelerde kullanılan bu silahı kendi coğrafyalarına taşıyarak, tahta yerine kauçuk mermiler kullanmaya başladılar.
Plastik mermi atan silah, 1970’lerden itibaren özellikle Kuzey İrlanda’da solcu ve ayrılıkçı gösterilerde eylemcilere karşı kullanıldı. Kuzey İrlanda’da, çoğu plastik mermilerin başa isabetinden dolayı ölümle sonuçlanan 19 vaka olduğu biliniyor.
Plastik mermiler ABD’de 1960’larda solun yükselmesiyle kullanılmaya başlandı, ancak 1971’de yaşanan ölüm vakaları nedeniyle uzun süre bu silah kullanılmadı. 1980’lerde plastik mermi kullanımı tekrar başladı. ABD ve Kanada’da ölümler yaşandı.
Plastik mermilerin sıklıkla kullanıldığı bir diğer örnek, İsrail. İsrail devleti, Filistinlilere karşı sık sık plastik mermiler kullanıyor ve bu eylemlerde ölümlere yol açıyor.
Türkiye’de ilk defa iki yıl önce kullanılmaya başlanan Amerikan yapımı ve hava basıncı ile çalışan FN 303 model silahlar, içlerinde Ankara ve İstanbul’un da bulunduğu 30 ilin çevik kuvvet ekiplerine gönderildi. Emniyet Genel Müdürlüğü, tanesini yaklaşık 2 bin dolardan satın aldığı ‘FN 303′ tüfeklerini yakın zamanda tüm il emniyet müdürlüklerinde yaygınlaştırmayı planlıyor.
Türkiye’de kullanılmasının tarihi kısa olmasına rağmen, plastik mermiden yaralanan çok sayıda kişi bulunmakta. Yaralananlardan bir kişinin gözünü kalıcı olarak kaybettiği biliniyor.
“Plastik mermi öldürür”
Konuyla ilgili görüşünü aldığımız Adli Tıp Uzmanı Dr. Ekim Nehir, plastik mermilerin de çeşitleri olduğuna ancak hemen hemen hepsinin öldürücü etkisinin olabileceğine dikkat çekti.
Ateşli silahların neredeyse icadından bu yana toplumsal olaylarda gösterileri bastırmak için kullanıldığının altını çizen Nehir, geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından sonra, toplumsal olaylarda gerçek mermilerin kullanılmasının yarattığı ölümler ve buna karşı oluşan muhalefet, ‘öldürmeyen’ ancak uzak mesafeden ve bacaklar gibi görece ölümcül olmayan bölgelere isabet ettiğinde göstericileri de etkisiz kılacak yeni silah arayışlarına neden olduğunu söyledi.
Nehir, “70′li yıllarda ilk kullanılan ve aslında gaz bombası atmak için tasarlanan silahlardan ateşlenen kauçuk mermiler, söylendiği gibi “öldürmeyip süründüren” bir etki göstermediği gibi neredeyse gerçek mermiler kadar çok ölümlere neden oldular” dedi. Bunun üzerine kauçuk yerine polivinilklorür maddesinden yapılan, ağırlığı ve hızı dolayısıyla kinetik enerjisi azaltılmış plastik mermilerin kullanılmaya başlandığını söyleyen Nehir, “Bu tür plastik mermiler özellikle İsrail tarafından İntifada döneminde Filistin’de yoğun olarak kullanıldı. İstenen ‘caydırıcı’ etkinin yeterli olmaması gerekçesiyle tamamen polivinilklorürden yapılan veya plastik kılıfı olan ancak çekirdeği metalden yapılan değişik boyut, şekil ve hızlarda çok çeşitli plastik mermiler bu dönem ve sonrasında İsrail tarafından geliştirildi ve kullanıldı” dedi.
1970 yılında İlk olarak IRA’ya karşı kullanılmasından bugüne kadar plastik mermilerle oluşan çok sayıda ölüm ve kalıcı sakatlığa neden olan ciddi yaralanmanın bildirildiğine dikkat çeken Nehir, “Bu olgulara bakıldığında sanılanın aksine plastik mermilerin sadece ciltte hasar oluşturmayıp bacak kemiklerinin kırılmasından, göğüs duvarının delinerek akciğer ve kalp yaralanması ve kafatasının delinerek beyin hasarına kadar ölümcül olabilen ciddi yaralanmalara yol açtığı görülüyor. Hatta kemik bütünlüğünün korunduğu halde beyin doku hasarı ve omurilik yaralanması olduğunu bildiren yayınlar mevcut. Hal böyle iken insan yaşamını hiçe sayan bu tür silahların ülkemizde de kullanılmaya başlanacak olmasını yalnızca toplumsal olayların bastırılması veya göstericilerin etkisiz kılınacak olması ile gerekçelendirmek inandırıcı olmuyor” ifadelerini kullandı.
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/plastik-oldurur-haberi-22665
Toplam okunma (3968) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Latin Amerika ve sosyal-liberalizmin sonu – James Petras Ocak 7, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
Kuralsızlaştırılmış mali sistem ve 2000-2001 dünya ekonomik durgunluğu, ekonominin ve kamu hazinesinin serbest piyasa uygulayıcıları tarafından ve devasa yolsuzluk nedeniyle talan edilişi, işçilerin, köylülerin ve kamu çalışanlarının vahşi sömürüsü bölge çapında ayaklanmalar üretti. Seçimlerle bir dizi ABD destekli rejim devrildi ya da başarısızlığa uğratıldı. Ekvador, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Uruguay ve Paraguay, seçim kampanyaları sırasında iktidarın yapısında, ‘derin yapısal değişimleri’ vaat eden merkez-sol rejimlerin iktidara gelişine tanıklık etti.
Güncel dünya bunalımı ve bazı ülkelerin olası toparlanışı, geleneksel ‘ihraç piyasası’ -serbest ticaret-, göreceli fayda doktrinlerinin zayıflıklarını açığa vurdu.
Bu hiçbir yerde son Latin Amerika deneyiminde olduğu kadar açık değildir. Bölge ülkelerinin çoğunda ortaya çıkan son halk ayaklanmalarına ve merkez-sol rejimlerin yükselişine rağmen, dış ekonomik ilişkiler başta olmak üzere, izlenen ekonomik yapılanmalar, stratejiler ve politikalar, öncellerinin ayak izlerini takip etmekten kurtulamadı. Özellikle tarım, maden ve enerji alanındaki ürünlere şiddetli talep ve fiyatlarındaki artışın etkisiyle bir dizi kritik alanda yapılması gereken değişikliklerden vazgeçtiler ve neoliberal seleflerinin politik ve ekonomik miraslarına adapte oldular. Böylece şu an 2008’de başlayan dünya ekonomik durgunluğuna bağlı olarak ciddi sosyal sonuçları olan keskin ekonomik gerilemeyi yaşamaktalar.
Sosyoekonomik krizler önemli dersler sunuyor; yatırım, ticaret alanlarındaki derin yapısal değişikliklerin ve stratejik ekonomik sektörlerin mülkiyetini devralma gibi adımların adil ve istikrarlı bir büyümeyi garantilemek için temel noktalar olduğu düşüncesini güçlendiriyor.
Serbest piyasa, serbest ticaret doktrini: 1990’lar
1970’lerin ortasından itibaren ABD yanlısı askeri ve sivil otoriter rejimlerin iktidara gelişi ve ABD serbest piyasa akademisyenleri ve ABD eğitimli ekonomistlerin rehberliğinde Latin Amerika, serbest piyasa-serbest ticaret politikalarının bir laboratuvarı haline dönüştü. Koruyucu ticaret engelleri düşürüldü veya kaldırıldı, böylece sübvanse edilmiş ABD ve AB tarım ürünleri, yerel tüketim için gıda üreten küçük çiftçileri büyük oranda yok ederek engelsiz bir şekilde ülkelere girebildi.
Politikacı yapıcılar, ‘göreceli fayda’ doktrini altında, avantajlı fiyatlara, avantajlı pazar erişimine ve uygun gıda, tarım ekipmanı ve tarım-dışı ithal fiyatlarına güvenerek buğday, soya, mısır ve büyükbaş hayvan gibi temel gıda maddelerinin ihracına yoğunlaşan büyük ölçekli tarım işletmelerini finanse ve teşvik ettiler.
Ekonominin topyekün deregülasyonu ve kamu işletmelerinin özelleştirilmesi kapıları yabancı yatırıma sonuna kadar açtı ve stratejik sektörlerin devralınmasını kolaylaştırdı. Böylece ekonomik büyüme ve ödemeler dengesini sağlamak için yabancı yatırıma bağımlılık arttı.
Rejimlerin genel stratejisi, ülke içi pazarın zayıflatılması ve daraltılması (kitlesel yerel tüketimin kısılması) pahasına ihraç pazarlarına dayanıyordu; yerel emek masraflarını ucuzlaştırma ve tarıma ve madene dayalı (agro-mineral) zengin egemen sınıfın yüksek kazancını süreklileştirme… Söz konusu egemenlerin rejimlerin bütün kilit ekonomi bakanlıklarındaki varlığı, dünya pazarlarının içsel istikrarsızlığının uzun geçmişini gözden kaçırarak, kendi hizmetlerindeki bu politikalara ‘rasyonel verimli pazarlar’ kavramı çerçevesinde ideolojik bir cila çekilmesini sağladı.
Geleneksel neoliberal rejimlerin krizi
Kuralsızlaştırılmış mali sistem ve 2000-2001 dünya ekonomik durgunluğu, ekonominin ve kamu hazinesinin serbest piyasa uygulayıcıları tarafından ve devasa yolsuzluk nedeniyle talan edilişi, işçilerin, köylülerin ve kamu çalışanlarının vahşi sömürüsü bölge çapında ayaklanmaları üretti. Seçim yarışlarında bir dizi ABD destekli rejim devrildi ya da başarısızlığa uğratıldı. Ekvador, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Uruguay ve Paraguay, seçim kampanyaları sırasında iktidarın yapısında, sosyal harcamalardaki artış ve kırsal alanda toprağın yeniden dağıtımı noktalarındaki değişiklikleri de içeren ‘derin yapısal değişimleri’ vaat eden merkez-sol rejimlerin iktidara gelişine yol açan halk ayaklanmalarına tanıklık etti.
Ancak pratikte, yerleşik sağcı partilerin politik yenilgisi ya da ekonomik elitlerin zayıflaması geniş çaplı ve uzun vadeli sosyoekonomik dönüşümler için bir temel oluşturmadı. Yeni merkez-sol rejimler ekonomik elitleri, ekonomiyi yeniden canlandırmaları, yoksul ve işsizleri sübvanse etmeleri için çaba sarf etmeye zorlayarak onları ‘reforme’ etmeyi deneyen sosyo-ekonomik politikalar izlediler. Partiyi -politik sistemi- dönüştürmek için ciddi bir çaba gösterilmeksizin politik elitler iktidardan uzaklaştırıldılar, büyük basınç altındaki birkaç rüşvetçi mahkemeye sevk edildi. Diğer bir deyişle, serbest piyasa politikalarının tetiklediği krizde neoliberal elitlerin ölümü tam olarak gerçekleşmedi, merkez-sol rejimlerin devlet müdahalesini içeren kriz yönetim politikaları nedeniyle dönemsel olarak askıda kaldılar.
Merkez sol politikalar: Kriz yönetimi ve ekonomik patlama
Yeni merkez-sol hükümetler iş dünyasına ekonomik teşvikler sunmak ve mali düzenlemeler yapmaktan, yoksulluk programlarına ödeneklerin artırılması, geniş kapsamlı ücret artışları ve halk örgütlenmelerinin liderleriyle fikir alışverişine kadar bir dizi politika benimsediler. Bazı özel şirketlerin iflasına müdahale etmenin yanısıra önceki dönemden politik düşmanlarını ve suçluları da yok saydılar. Bu sembolik ve dikkat çekici politikalar dönemsel olarak kitlesel seçim desteğini güvence altına aldı ve halk hareketlerinin daha radikal kesimlerini böldü ve onları izole etti.
Yine de bir taraftan merkez sol rejimler tabandan gelen radikal taleplerle mevcut tüm kapitalist elitleri (yabancı çokuluslu şirketler, tarım ve maden şirketleri, mali, ticari ve sanayi elitleri) de kapsayan kendi politik icraatlerini normalleştirme ve kapitalist gelişimi canlandırma noktasında denge kurmaya çalışırken, diğer taraftan da daha geniş ve daha derin değişim talebi kitlelerin birinci gündemi olmaya devam ediyordu. Merkez solun bu açmazı, büyük oranda Çin başta olmak üzere Asya ekonomilerindeki büyümenin tetiklediği ürün fiyatlarındaki ani artış ve dinamik talep sayesinde çözüldü.
Merkez-sol rejimler bütün yapısal değişim gerekçelerini terkettiler ve birincil ürünlerin ihracına dayalı ‘ihracata dayalı büyüme’ kervanına katıldılar. Yabancı yatırım eleştirisini ve stratejik özel şirketlerin ‘yeniden ulusallaştırılması’ talebini terk eden merkez-sol rejimler, kimi düzenleyici kontrol mekanizmalarını iptal ederek büyük ölçekli yabancı sermaye akışına kapıları açtılar.
2003-2008 emtia patlaması dönemi, merkez sol (ve sağcı) rejimlerin muhalefeti ‘satın almasına’ izin verdi: sendikacılar yüklü ücret artışları, iş dünyası önemli teşvikler aldılar, yabancı yatırımcılara kolaylıklar sağlandı, yabancı ülkelerdeki işçilerin havaleleri yoksulluğun düşürülmesine katkı olarak teşvik edildi.
Tek kelimeyle Latin Amerika’nın hızlı büyüyen ihraca dayalı stratejisinin bütün sosyoekonomik yapısı, dünya pazarındaki talebe ve emperyalist ülkelerdeki ekonomik koşullara bağlıydı. Ekonomi uzmanlarının, finans yazarlarının ya da ‘rasyonel piyasaların’ politik savunucularının çok azı ‘ihraç pazarı’ modelinin sürdürülebilirliğine dair şüphelerini ifade ettiler.
Bu ekonomilerin aşırı kırılganlığı, çabuk patlayıp-sönen piyasalara, sınırlı sayıdaki ihraç ürününe ve sadece bir iki pazara bağımlılıkları, yabancı ülkelerde istikrarsız işlerde çalışan işçilerin dış havalelerine bağımlılıkları, herhangi bir ekonomistin ve politikacının zihninde isyan bayrağını çekmiş olmalıydı. Harward İşletme Okulu, Penn’s Wharton Okulu ve (kendi ön tahminlerini ifade eden matematiksel denklemlerine sevdalı) diğer prestijli yüksek öğrenim merkezleri tarafından yollanan yüksek ücretli danışmanlar ve uluslarası istişare misyonları yürütenler en az kurallı piyasaların en başarılı olanlar olduğunu iddia ediyorlardı ve merkez soldan sağa kadar Latin Amerikalı meslektaşlarını, ticaret engellerini düşürmeye ve sermayenin akışına izin vermeye ikna ettiler.
İhraç pazarının hızlı büyüyüşü yalnızca beş yıl sürmüştü ki Latin Amerika ekonomileri çöküşle karşı karşıya kaldı. Birleşmiş Milletler’in 2009 yılında Latin Amerika ve Karayip ülkelerinde yapılan ihracatı araştıran komisyonuna göre, bu konuda son 72 yıldaki (son dünya bunalımından bu yana) en keskin düşüş kaydedildi. Bölge ihracatı yüzde 11, ithalatı da yüzde 14 olmak üzere hacmen 1982 dünya durgunluğundan bu yana en yüksek daralmayı yaşadı.[1]
Ürün ihracatında özelleşmenin tehlikeleri
Karşılaştırmalı tarihler ticaret yapısındaki uzun süreli taahhütlerin ve zayıf noktaların göstergesidir: geçmişteki ve şimdiki durgunlukların Latin Amerika üzerindeki etkileri şiddetli olmaktadır, çünkü hem geçmişteki hem de şimdiki ekonomileri, kendi iç krizlerini hızla Latin Amerikalı ticari ortaklarına yansıtan emperyalist pazarlara yaptıkları tarım ve maden ihracatına bağımlıdır. Ticaretteki tarihi düşüş ihraç sektöründeki işçiler arasında işsizlik oranını kaçınılmaz bir şekilde ikiye-üçe katlıyor ve bu düşüşün dış ticaret tarafından üretilen harcama ve tüketime bağlı olarak bunlarla ilintili uydu ekonomik işletmeler üzerinde çoklu bir etkisi oluyor. Tarım ve maden ihracatına yoğunlaşma, başka ekonomilerde var olan alternatif istihdam yaratma olanaklarını sınırlıyor. Devletin tarım-maden ve enerji ihracından gelecek gelirlerine bağımlılığı, kamu yatırımlarında ve sosyal hizmetlerdeki harcamalarda otomatik kesintiler anlamına geliyor.
Latin Amerika ticaret krizleri özellikle geleneksel olarak tarım, maden ve enerji ürünlerinde ihracata göre yapılanmış ülkelerde etkili olagelmiştir: Venezüella, Ekvador (petrol), Kolombiya (petrol ve kömür) ve Bolivya 2009’da kıta ortalamasının çok üstünde bir oranlar yüzde 33’lük bir düşüş yaşadılar. Ticaretinin yüzde 80’i ABD’ye bağlı olan (petrol, turizm, göçmen havaleleri, otomobil) Meksika, GSMH’sindeki yüzde 11’lik düşüş ile bu yarıküredeki ülkeler arasındaki en büyük zararı yaşadı.
İhracata dayalı tüm ekonomiler krizden ciddi bir şekilde etkilenmişken, petrol ve maden ihracatında özelleşmiş ülkeler yüzde 50’lik bir düşüş yaşarken, daha çeşitlenmiş bir ticaret sepetine (imalat, tarım, hizmet sektörü) sahip ülkeler yüzde 20 civarı düşüş yaşadılar.
Tek pazara bağımlılığın tehlikesi
Daha fazla pazar ve ticari ortak çeşitliliğine sahip ülkeler, özellikle Latin Amerika bölgesi içinde ve Çin ile ticaret yapanlar, ABD ve AB pazarlarına bağımlı Meksika, Venezüella ve Orta Amerika ülkeleri gibi yüzde 35’ten daha fazla düşüş yaşayan ülkeler ile karşılaştırıldığında daha küçük bir düşüş yaşadılar.
Ticaret, Latin Amerika’yı olumsuz etkileyen dört cepheden yalnızca biriydi: doğrudan yabancı yatırım, yurtdışında çalışan işçilerden gelen havaleler, emtia fiyatlarındaki değişim de krize katkıda bulundu.
Yabancı yatırıma bağımlılığın tehlikeleri
Latin Amerika’nın yabancı yatırıma açık kapısı krizin başlıca sebeplerinden biridir. Yabancı yatırım Latin Amerika’nın iç büyümesine bağlı olarak, emtia/ticaret patlaması sonucu meydana getirilen yüksek kar avantajından yararlanarak artarak aktı. Ticaret, gelir ve karlardaki düşüşle birlikte yabancı yatırım karlarını alarak, krizi ve artan işsizliği daha da kötü hale getirerek geldiği yere geri döndü, yatırımlarını geri çekti. Yabancı yatırım kolay giriş ve hızlı çıkış pratiklerini izler -gelişme için yüksek derecede güvenilmez ve istikrarsız bir vasıta.
Denizaşırı ülkelerden gelen işçi havalelerine bağımlılığın tehlikeleri
Latin Amerika rejimleri, yurtdışında çalışan vatandaşlarının son derece kırılgan yasal ve ekonomik durumlarını görmezlikten gelerek, buralardan gelen milyarlarca dolarlık gelire dayalı projelerin sürekliliğini esas aldı ve bunu ekonomi politikası olarak yapısallaştırdı. Yurtdışında çalışan işçilerin büyük çoğunluğu oldukça kırılgan bir pozisyondalar: birçoğu kâğıtsız (illegal göçmenler), durgunluk ve ekonomik çöküş dönemlerinde çabucak işsiz kalıyorlar. İkincisi inşaat, turizm, bahçıvanlık ve temizlik gibi durgunluktan şiddetle etkilenen sektörlerde çalışıyorlar. Üçüncüsü ya az ya da hiç kıdeme sahip olmayıp ve ‘en son işe alınıp, en önce kovulan’ durumundadırlar. Dördüncüsü, birçoğu işsizlik sigortası elde edebilecek durumda değiller. Hayatlarını sürdürebilecek imkânlara sahip değillerse sınırdışı edilmeyle yüz yüze kalıyorlar. Yurtdışında çalışan işçilerin aşırı kırılganlığının sonuçlarını, Latin Amerika’ya yurtdışından gelen multi-milyar dolarlık işçi havalelerinin, yoksulluğu ve ödemeler dengesindeki olumsuz eğilimi artıran düşüşünde görebiliriz.
Ürün fiyatlarındaki dengesizlik
Merkez-sol hükümetler, bütün yumurtaları yüksek emtia fiyatları ve yurtdışı pazarları sepetine koyarak dış tahrikli krizden ulusal ekonomiyi korumak için, iç pazarlarını, ithal ikameci sanayileşme, toprak reformu; tarım, maden, imalat ve enerji kaynakları ile ilişkili kamu altyapı yatırımları yoluyla derinleştirme noktasında büyük bir imkânı kaçırdılar.
Sosyal liberalizmin (‘merkez-sol’) sınırları ve ekonomik kriz
Yeni milenyumun ilk on yılı boyunca, yeni açığa çıkan merkez-sol rejimler neoliberalizme sövüp saydılar ve kendilerini “21. yy” sosyalistleri olarak adlandırdılar. Bunun pratikteki anlamı, mevcut ekonomik yapılara ve ticari politikalara, ticari ortaklarlıklarda ve yabancı yatırımcılarla yapılan bazı durumlardaki ‘ortak işletmeler’de birtakım ayarlamalar yapmak suretiyle sosyal harcamalardaki artışları eklemek oldu. Dönem süresince rejimlerin tümü çağdaş Avrupa sosyal demokrat yönetimlerine benzer sosyal liberal politikaları hayata geçirdiler: yoksulluk-karşıtı programlar, işsizlik yardımları ve asgari ücretlerde artış için büyük harcamalarla serbest ticaret ve yabancı yatırım için açık kapı politikasını bir araya getirdiler. Diğer taraftan da çok büyük kârlar, ticareti, tüketimi ve borç kredi uzatımlarını finanse eden tarım-maden ve banka elitlerine aktı.
Yine de bütün sosyal liberal model kriz eğilimli emtia ihraç stratejisinin kırılgan yapılarına, çabuk değişen ticari gelirlere ve kırılgan yurtdışı işçi havalelerinden gelen gelirlere dayanıyordu. Latin Amerika ihraç piyasası kuruyunca ve ürün fiyatları düşünce, gelirler azaldı ve işçiler işsiz kaldı. Sosyal liberal model negatif büyümeye girdi, istihdamdaki ve yoksulluğun azaltılmasındaki önceki kazanımlar tersine döndü.
Sosyal liberal modelin çöküşünden çıkan dersler
Sosyal liberal rejimlerin süregiden deneyiminden bazı önemli dersler çıkarılabilir.
1. Pozitif sosyal programlar dışsal kırılganlıkları azaltan yapısal değişiklikler olmaksızın sürdürülebilir değildir.
2. Dışsal kırılganlıkları azaltabilme, yabancı temelli sermayenin tipik davranışı olan sermaye kaçışını engelleyebilmek için stratejik ekonomik sektörlerin kamu mülkiyetinde olmasına bağlıdır.
3. Ekonomik kırılganlığı azaltma, krize uğrayan, mali olarak kontrol edilen emperyalist merkezlerin dışına doğru çeşitlendirmeye bağlıdır. Daha fazla ekonomik sürdürülebilirlik, iç pazarın derinleştirilmesine, bölgeler arası ticaretin yükseltilmesine ve ticaretin hızlı büyüyen bölgelere yönlendirilmesine bağlıdır.
4. Sosyal harcamalar anlık gerekli geçici çarelerdir ancak yoksulluğun ve düşük gelirlerin kökenine inmez. Tarım ve maden üretimi ile bağlantılı ve onunla bütünleşen yerel gıda üretimi ve yerli sanayilerdeki büyük ölçekli gelişme finansmanı ve yatırımı ile bağlantılı geniş çaplı toprak dağıtımı, dış pazarlara bağımlılığı azaltacak ve ekonomiyi istikrarlı hale getirecektir.
5. Yabancı ticaret ve stratejik maden işletmeleri üzerindeki devlet kontrolü, ekonomik çeşitlenmenin ve yenilenmenin finanse edilmesi için ekonomik artı değerin yakalanmasına hizmet eder.
6. Bölgesel bütünleşme güzel sözlere dayalı deklarasyonlardan güncel icraata ve pratiğe geçmelidir. Bölgesel entegrasyona öncülük eden ve ALBA’nın kurucusu Venezüella Başkanı Chavez halen petrolünün satışında yüzde 80 ve hükümetin petrol gelirlerinde yüzde 70 oranında ABD pazarına, ve gıda ithalarının yüzde 50’sinde de ABD askeri işbirlikçisi Kolombiya’ya bağımlıdır. Bölgesel entegrasyon tamamlayıcı yatırımların ve maden, petrol ve diğer hammadde ürünlerinin endüstrileştirilmesi için ortak kamu işletmelerinin hayata geçirilmesinin planlanmasıyla mümkündür.
7. ABD-Kolombiya askeri üslerine ve ABD askerileştirme stratejisine karşı koymayı amaçlayan Latin Amerika rejimleri arasındaki ortak güvenlik paktlarının aynı zamanda ortak silah sanayisi kurma ve dışardan alımları azaltma gibi ekonomik fonksiyonu da olabilir.
8. Ticaretin Asya’ya doğru çeşitlendirilmesi ve ABD, AB’ye bağımlılığın azaltılması gereklidir ancak eğer ihracat muhtevası ağırlıklı olarak temel ürünler olacaksa bu yeterli değildir. Ticari ortakları değiştirmek ancak ‘sömürgeci tarzda’ki ticari şablonları sürdürmek kırılganlığı azaltmaz. Bolivya, Brezilya, Peru ve Ekvador başta olmak üzere Latin Amerika, temel ürünlerinin sanayileştirilmesinde ve Çin’e, Hindistan’a, Japonya’ya ve Kore’ye ihraç edilmesinden önce katma değer kazanmasına ısrar etmeliler.
Özet olarak, güncel dünya krizi sosyal liberal politikaların ve rejimlerin sınırlarını ve sürdürülemezliğini ortaya çıkarmaktadır. Kırılganlığın ve kararsızlığın kabulü, toprak sahipliğinde, ticaret biçiminde ve stratejik sanayilerin mülkiyetinde değişikliklere dayanan daha köklü bir yapısal dönüşüm için ön çalışma yapmayı gerektirmektedir. Güncel kriz hem neoliberal hem de sosyal liberal reçeteleri boşa çıkarmış ve sosyal mülkiyetle sosyal harcamaları birbirine bağlayan yeni düşünceye kapıları açtı.
Dipnot:
1. Raporun tamamı, Şili’nin başkenti Santiago’da Ağustos 2009’da yapılan ‘2008-2009 Dünya Ekonomisinde Latin Amerika ve Karayipler’ isimli konferans belgeleri arasında bulunabilir.
Çeviri: Canan ATEŞ
Toplam okunma (6822) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Ölüm Emirlerini “Demokrasilerde Çare Tükenmez” Diyen Süleyman Demirel Vermiş Ocak 5, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , 1 comment so far
Hollanda’da tutuklu bulunan Hüseyin Baybaşin, 1994′te Tansu Çiller’in açıklamasıyla başlayan Kürt işadamlarına yönelik seri cinayetlerle ilgili önemli açıklamalarda bulundu. İnfaz kararını Süleyman Demirel’in verdiğini, öldürülecek kişilerle ilgili listeyi gördükten sonra durumu eski Askerî Yargıtay Başkanı İlhan Şenel’e aktardığını söyledi. Baybaşin, infaz listesinde ismi yer alan ancak daha sonra öldürülen Kürt işadamlarından Behçet Cantürk, Savaş Buldan ve Adnan Yıldırım’ı tedbir almaları yönünde uyardığını belirterek, “Behçet Cantürk’e ‘Türkiye’den çık yoksa seni öldürecekler’ dedim. Kendisi Süleyman Demirel’e güvendi ve Türkiye’den kaçmadı. Demirel’le ortaklığı vardı, Kıbrıs Yatırım Bankası’nda da ortaktılar. Behçet’le listede adı olanlara haber verdik, ölüm listesi hakkında birçok yetkiliyle konuştuk” dedi.
1998’de Hollanda’da yakalanan ve 2002’de müebbet hapis cezasına çarptırılarak Zootermeer Cezaevi’ne konan Hüseyin Baybaşin, Taraf’a bazı açıklamalarda bulunmuş. Önceki gün “Metris’te kontrgerilla eğitimi” gördüğünü itiraf eden Baybaşin, 1994 Kasım ayında dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in “PKK’yı finans eden işadamlarını biliyoruz. Hesap soracağız” şeklindeki açıklamasının ardından başlayan Kürt işadamlarına yönelik cinayetlerin perde arkasını anlatmış.
Listeyi Demirel hazırlattı
Ölüm listesinin Süleyman Demirel’in emriyle hazırlatıldığını iddia eden Baybaşin, listeyi öğrendikten sonra birçok kişiye haber verdiğini ve ardından Türkiye’yi terk ettiğini söyledi. Ölüm listesinde Kürt işadamları ve politikacıların yanında Turgut Özal gibi devlet adamlarının da olduğunu belirten Baybaşin, “Kürt işadamları gibi Kürt politikacıları, yazarları kısaca Kürt kimliklerini boyunlarından çıkarmayan insanları imha etme kararını Süleyman Demirel vermiştir. Bu kararı kamuoyuna açıklayan Tansu Çiller’dir. Bu listeyi oluşturma kararı Çiller ve Mehmet Ağar’ın kendi başına yapabileceği işler değildir. Amaçları da ortalığı karıştırıp kendi suç örgütleri için rant ortamı oluşturmaktır. Çok kişiyi tanıyordum listeden. Benim de ismimin yer aldığı listede tanımadığım isimler de vardı. Savaş Buldan da Adnan Yıldırım da listeden haberdardı. Diğer öldürülenler hakkında da bilgilerim vardı” dedi.
“Cantürk’e bilgi verdim”
Ölüm listesini 1991’de öğrendiğini belirten Baybaşin, konuyu devlet görevlileri ve 1994’te Sapanca’da öldürülen Behçet Cantürk’le uzun uzun konuştuğunu söyledi. Cantürk’e “Türkiye’den çık yoksa seni öldürecekler” dediğini aktaran Baybaşin, şöyle devam etti: “Kendisi Süleyman Demirel’e güvendi ve Türkiye’den kaçmadı. Demirel’le ortaklığı vardı, Kıbrıs Yatırım Bankası’nda da ortaktılar. Behçet’le listede adı olanlara haber verdik, ölüm listesi hakkında birçok yetkiliyle konuştuk… Behçet Cantürk, Yahya Demirel ve Hacı Ali ile her gün görüşürdü. Ağar’a rüşvet verdiğini ben duymadım. Cantürk’ün Demirel ailesinde milyon doların üstünde parası vardı. Öldürülmesine Demirel izin vermeseydi, o aileye güvenmeyip kendisini korusaydı ölmezdi.”
“Demirel’i tehdit ettim”
Kendisine ve ailesine yapılan baskılar nedeniyle Demirel’le görüşerek konuştuğunu söyleyen Hüseyin Baybaşin, “İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, Askerî Yargıtay Başkanı İlhan Şenel Paşa ve daha birçok yetkiliye de durumu bildirdim. Bu olayın ardından işyerlerim ve yakınlarıma saldırı ve baskılar arttı, saldırıya uğradım. Ben liste hakkında devlet yetkililerine bilgi verdim. Baktım tüm yollar Demirel’in kendisine bağlanmış, ben de kendi önlemlerimi aldım. Basın mensuplarıyla konuştum. Süleyman Demirel’in kendisine de ‘Ailemin herhangi bir bireyine zarar verilirse kendisinin, ailesinin ve yakınlarının çocuklarına kadar’ öldüreceğimi söyledim. ‘Ankara’yı yakacağımı, aileme silah alıp savaşarak öleceğimi’ söyledim” dedi.
“İlhan Şenel Paşa ile görüştüm”
Eski Askerî Yargıtay Başkanı İlhan Şenel’in makam aracıyla Ankara’dan İstanbul’a kendisiyle görüşmeye geldiğini anlatan Baybaşin, kendisine ait Silivri’deki çiftliğinde gittiklerini söyledi. Baybaşin, şöyle devam etti: “Şenel Paşa bana ölüm listesini, benim öldürüleceğimi devletin kararını izah etti. Kararın Demirel’den çıktığını durdurmanın mümkün olmadığını, ancak benim koruculuğu organize etmem durumunda kararın değişebileceğini söyledi. Sonra Ümit Bağbek adlı emniyet müdürüyle görüştük. Bağbek, ‘Paşam bana babalık yaptınız. Benim karşınızda boynum kıldan incedir ama bu karar beni aşıyor. Hüseyin’e ne yapması gerektiğini söyleyin. Bunu yapsa dahi kararı ben değiştiremem ama arkadaşlarla konuşurum. Hüseyin kendisine dikkat etsin. Ortalıkta dolaşmasın. Siz de Ankara’da görüşmeler yapın’ dedi. Paşa’da ‘Demirel canidir, devlet de zor durumda. Bunu kullanıyor. Seni de öldürür. Beni de öldürür’ dedi. Benim anladığım ölüm listesi devletin her kademesinde korku, baskı ve soygun malzemesi olarak kullanılıyordu. Mehmet Ağar, Tansu Çiller gibiler içindeydiler ama bağımsız değil, Demirel’le bağlıydılar. Bu bilgiler istihbarat ve güvenlik birimlerinin arşivlerinde vardır.”
“Villamı hediye ettim”
Hüseyin Baybaşin, Erdal Şenel’in eşine Edremit Altınoluk’ta bulunan villasını hediye ettiğini belirterek, villanın tapu kayıtlarına işaret etti. Baybaşin, “Koruculuğu kabul etmeyen amcamı uyduruk bir nedenle cezaevinde tutuyorlardı. Amcamı bıraktırmak için İlhan Şenel Paşa’nın eşine villa verdim. Edremit Altınoluk’ta benim adımdan paşanın eşine devredildi. 1991 veya 1992 yılında olsa gerek. İsteyen Edremit tapu kayıtlarında bilgi-kayıtlarına bakabilir” dedi.
“Kocadağ Ağar’ı suçladı”
Baybaşin, 1984 tarihinde ‘Babalar Operasyonu’ sırasında Ankara’da Behçet Cantürk ile ilişkili olarak sorgulanan Susurluk kazasında hayatını kaybeden Hüseyin Kocadağ’ın, Cantürk’ün yoldan alınmasını organize ettiğini iddia etti. Baybaşin, “Hüseyin Kocadağ, Behçet’in işinden evine giderken yoldan alınmasını organize ediyordu. Cinayetin ardından Hüseyin’le konuştum bu konuyu. ‘Behçet’i öldüreceklerini bilmiyordum. Ankara’ya götüreceklerdi ama öldürdüler’ dedi. Kocadağ bana telefonla anlattı. Ağar’ı suçladı inanmadım” dedi.
Cinayetlerin sırrı Ağar’da
Ölüm listesi hakkında Mehmet Ağar’la da görüştüğünü belirten Baybaşin, Kürtlerin öldürülmeye başlamasından sonra ilişkilerinin koptuğunu ifade etti. Ağar’ın elinde dönemi aydınlatacak belgelerin olduğunu söyleyen Baybaşin bildiklerini şöyle anlattı, “Mehmet Ağar’la ölüm listesini konuştuk. ‘Beni aşıyor Hüseyin, bunlar babanın emridir’ diyerek Demirel’i kast etti. Mehmet Ağar kanunsuz işlerde Demirel’in çobanlığını, Çiller’in fedailiğini yaptı. Ama Ağar’ın da Çiller’in de patronu Demirel’di. Bu suçların hepsi MİT arşivinde vardır. Ağar’ın elinde özel belge, ses ve görüntü kayıtları vardır. Siz de devletin ilgili kurumları da o bilgilere bakın ve değerlendirin.”
Ölüm Üçgeni Ergenekon’da
90’larda tek tek fail-i meçhul cinayetlerle öldürülen Kürt işadamları hakkındaki ölüm listesi iddiaları Ergenekon soruşturmasında da gündeme gelmişti. Ergenekon davasında mahkeme, Veli Küçük’ün Kocaeli İl Jandarma Komutanı olarak görev yaptığı 1993-1996 yılları arasında ‘Ölüm Üçgeni’ olarak adlandırılan Sapanca, Gebze, Hendek üçgeninde özellikle Kürt işadamlarını hedef alan fail-i meçhul cinayetlerle ilgili Kocaeli Savcılığı’ndan bilgi istenmesine karar vermişti.
Özal’ın Kürt raporu fitili ateşledi
1992’de Cumhurbaşkanı Turgut Özal, sorunun şiddetle çözülemeyeceğinden hareketle sözcüsü Kaya Toperi ve baş yaveri kurmay Albay Arslan Güner’e 10 sayfalık bir Kürt raporu hazırlattı. Raporda, “Karşılaştığımız sorunun basit bir terör olgusunun çok ötesinde olduğu aşikardır” deniyordu. Bu arada Özal, Çankaya Köşkü’nde DEP milletvekilleri Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve Orhan Doğan’la görüştü. Özal, Toperi ve Güner’in hazırladığı rapordaki tesbitleri 13 Mart 1992 tarihli MGK’da gündeme getirdi ve genel af da dahil siyasi sosyal çözümlere değindi. Turgut Özal, ANAP milletvekili Adnan Kahveci’yi yeni bir rapor hazırlaması için görevlendirdi. Kahveci, Güneydoğu’da bir süre inceleme yaptıktan sonra “Kürt sorunu nasıl çözülmez” başlıklı bir rapor yazdı. Bu dönemlerde ülkede adeta bir kaos ortamı yaşandı.
Toplam okunma (1540) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Cep telefonu konuşmaları korumak için kullanılan şifre Alman bir mühendis tarafından kırıldı Aralık 30, 2009
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
Alman bilgisayar mühendisi Karsten Nohl, GSM (Mobil İletişim İçin Küresel Sistem) ile yapılan çağrıları şifrelemek için kullanılan algoritmayı çözdüğünü açıkladı. Cep telefonu görüşmeleri, dinlemeye karşı şifreli bir şekilde iletilmesini sağlayarak cep telefonuyla baz istasyonu arasındaki frekanslar düzenli olarak değişmesini sağlayan sistemi çözdü. Nohl, ekibiyle birlikte yaptığı beş aylık çalışma sonunda işte bu sistemi çözdüğünü, bu çalışmayla, herkesin, başkalarının özel telefon konuşmalarını dinlemesi mümkün olabileceğini söyledi.
Nohl, Berlin’de düzenlenen Kaos İletişim Kongresi’nde yaptığı sunumda, çalışmasının, GSM güvenliğinin yetersiz olduğunu gösterdiğini belirti. Bu çalışmasını yayınlamadan önce avukatlara danıştığını belirten Nohl yasal sınırları aşmadığına inandığını söyledi.
Bir Alman bilgisayar mühendisi, dört milyar cep telefonu kullanıcısının konuşmalarını korumak için geliştirilen gizli kodu yayınladı.
Cep telefonu görüşmeleri, dinlemeye karşı şifreli bir şekilde iletiliyor
Mühendis Karsten Nohl, Mobil İletişim İçin Küresel Sistem (GSM) teknolojisi ile yapılan çağrıları şifrelemek için kullanılan algoritmayı çözmek için başka uzmanlarla birlikte beş ay çalışma yürüttü.
Bu çalışmayla birlikte, herkesin, başkalarının özel telefon konuşmalarını dinlemesi mümkün olabilecek.
GSM dünyada mobil iletişim için en çok kullanılan sistem.
Nohl, Berlin’de düzenlenen Kaos İletişim Kongresi’nde yaptığı sunumda, çalışmasının, GSM güvenliğinin yetersiz olduğunu gösterdiğini söyledi.
Çalışması konusunda BBC’ye bir açıklama yapan Nohl, insanları sistemin taşıdığı güvenlik sorunları konusunda uyarmaya çalıştıklarını belirtti.
Bilgisayar mühendisi Nohl, çalışmalarının, cep telefonu kullanıcılarını daha iyi bir güvenlik için harekete geçmeye itmesini umuyor.
‘Yasadışı sayılacak’
Algoritmayı geliştiren Dünya GSM Birliği (GSMA) adlı kuruluş, Nohl’un çalışmasının İngiltere ve başka birçok ülkede yasadışı sayılacağını duyurdu.
Kuruluşun bir sözcüsü, “Bu hafife alabileceğimiz bir olay değil.” dedi.
Nohl ise, bu çalışmasını yayınlamadan önce avukatlara danıştığını ve yasal sınırları aşmadığına inandığını söylüyor.
GSM şifrelemesi 1987 yılında yürürlüğe girmişti.
Nohl, 22 yıldır kullanılan algoritmayı kırmak için onlarca kişiyle birlikte çalışmış.
Alman bilgisayar mühendisi, yayınladığı bilgilerle birçok cep telefonu şebekesinin kullandığı A5/1 algoritmasının kırılabileceğini söylüyor.
Toplam okunma (4626) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Döne döne saçmalamaya devam eden İsmet Özel’e Alevilerden dava Aralık 26, 2009
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Medya Komed-ya - Media , 3comments
Sürekli fikir değiştiren bu zat-ı alinin akıl ve ruh sağlığından şüphe etmemek imkansız. Önce solcu, sonra sağcı, sonra ırkçı sonra, tekrar solculuğa döndüğünü söylüyor. Siyasi sohpetlerde adı “dönmenin dönmesi”‘ne çıkan İsmet Özel bu hafta Habertürk’ün Karşıt Görüş programına katılarak Patrik Bartholomeos’un açıklamlarının ardından yeniden gündeme gelen azınlık hakları hakkında konuştu. Artık düşünce değiştirmenin kendisi için normal karşılandığını bildiği için adından ve ruhuna fatiha okunmuş şairliğinden söz ettirmek amacıyla her fırsatı değerlendiriyor. Garip, saldırgan ve sapkın fikirler ortaya atarak madde ve mana! dünyasında kendini var etmeye çalışıyor. İşte bu programda da Özel, kendisine verilen sansı kaçırmıyor; “Alevilik ilkelliktir” deyiveriyor. Daha önce Sivas katliamını yapan, insan yakan canileri “ilkel” bulmadan sahiplenen Özel, Türklerin silah zoruyla müslümanlığı kabul ettiğini bilmeyen cahil cesareti ile Türk olmayanları gavur ilan edivermişti.
Tunceli Barosu’na üye avukatlar Özgür Ulaş Kaplan, Ceyhun Demir, Enver Edal Şimşek, Barış Yıldırım, Bülent Taş, Seda Kaya Taş ve Düzgün Akyol, Habertürk televizyonuna konuşan Özel’in Alevilere hakeret ettiği için Tunceli Başsavcılığı’na suç duyurusu dilekçesi veren avukatlar şuları dile getirdi:
“Balçiçek Pamir tarafından sunuculuğu yapılan Karşıt Görüş adlı programda katılımcı İsmet Özel tarafından Aleviliğe yönelik hakaret içeren sözler kullanılmıştır. Özel, Aleviler’i, Haçlı seferlerinden sonra dağa sığınan gayrimüslimler olmakla suçlamıştır. Özel konuşmasında, ‘Türk olmayana ‘gavur’ denir. Gavurda akıl olsa Müslüman olurdu. Aleviler de Müslüman olamazlar. Aleviler, Haçlı ordularının Anadolu’daki kalıntıları. Anadolu sadece Türk yurdudur. Alevilik ilkelliktir. Bunu herkes kolaylıkla gözlemleyebilir. Aleviler, Haçlı Seferleri başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra burayı terk etmek istemeyen Avrupalılardır’ şeklinde birçok açıklamada bulunmuştur. Şüpheli söz konusu beyanları ile bir inanç ve bu inanca mensup vatandaşlara yönelik hakaret ettiği gibi bu sözlerini basın yolu ile dile getirmiştir. Halkı dil, din, ırk ve bölge farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa tahrik ettiği gibi bir inancı açık şekilde aşağılamıştır. Bu sözlerin suç teşkil ettiği çok açık bir şekilde ortadadır. Özel ve yayın boyunca suç teşkil eden fiillere müdahalede bulunmayan televizyon yetkilileri hakkında kamu davası açılmasını arz ve talep ederiz.” denildi.*
İşte İsmet Özel’den seçme sapkınlıklar
http://www.dailymotion.com/videoxbmah0
Alevilik Haçlı kalıntısıdır.
“Ruhban Okulu kapalı kalsın” dersem, ben kimden aferin alacağım; “Açılsın” dersem kimden aferin alacağım, mesele budur. Lozan’da Patrikhanenin Türkiye sınırları dışına çıkması için gayret ettik. Ama başaramadık. Türkiye sınırları içinde değil Ruhban Okulu, Patrikhanenin bulunması bile milli devletimizin işine gelen bir şey değil. Atinalılar hala istanbul’dakinden büyük kilise yapmıyor, hala İstanbul’u kendilerinin sanıyorlar.
“Çarmıha gerilmiş hissediyorum” sözü, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yürütülen işlerin bir safhaya geldiğinin göstergesidir.
Bizim demokrat olmak gibi bir derdimiz yok. Vatanımızın hangi tehlikeler altında olduğu konusunda kimse ikazda bulunmuyor.
MÜSLÜMAN OLMAYAN TÜRK OLAMAZ
1918 yılında Türk Bayrağı’nın altı en emniyetsiz yerdi. İstiklal Harbi verdik, bu topraklarda Türk Bayrağı’nın altı en emniyetli yer haline geldi. 13. asırdan sonra ikinci defa vatanımız oldu. “Burada sadece Müslümanın sözü geçer, Müslümandan başkasına söz hakkı tanımıyoruz” diyerek ikinci defa vatanı elde ettik.
Mustafa Kemal 1921′de diyor ki: “Biz demokrat değiliz, biz sosyalist değiliz. Biz bize benzeriz.” Bu Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Atatürk biyografisinde var.
Müslüman değilseniz Türk olamıyorsunuz. Türk demek Müslüman demektir. Her Müslüman Türk değildir ama her Türk Müslümandır. Bir insan bunun aksini söylüyorsa niyetini keşfetmek lazım.
Türkiye Cumhuriyeti bir İslam Cumhuriyeti olarak kuruldu. Türk Bayrağı’nın altının emin bir yer olması için Türk devletinin İslam devleti olması zarureti vardı. “Tehlike atlatıldı” düşüncesi hakim oldu sonra. 1921 yılında açılan Meclis 1923′te neden yenilendi? Vazifede olan Meclis, Lozan Anlaşmasını kabule yanaşmayacaktı. Onlar Lozan’ı kabul edecek bir Meclis elde ettiler. İstiklal Marşımızın şairi ikinci Meclis’te yok.
Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anda İslam cumhuriyeti olması gerekiyordu, 86 yılımızı feda ettik. 1928 yılında İslam harflerinin değiştiği sene “devletin dini İslamdır” hükmü anayasadan çıkarıldı. “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslamdır” yazacak olduğu halde “Neden İslam harflerini kaldırdınız?” sorusuna cevap verilemezdi.
KİME “GAVUR” DENİR?
http://www.dailymotion.com/videoxbma64
Türk olmayana gavur denir. Gavurda akıl olsa Müslüman olurdu.
Temmuz sonrası Milli Gazetede yazdığı “Sivas semalarında Sırp uçakları mı” yazısıyla kendisi gibi arada kalmış okurlarının da sempatisini kaybetden Özel, sözkonusu yazıda Sivas’ı Bosna’ya benzetmiş, Sivas katliamı’na tepki gösterip köktendincileri kınayanları da Sırplarla aynı kefeye koşmuştur. Şair Ece Ayhan bu yüzden ona “Ünlü Sırp Şairi” adını takmıştır.
NASIL TÜRK OLUNUR?
Namaz kılarak.
ALEVİLER İLKELLİKTİR!
Bunu herkes kolaylıkla gözlemleyebilir. Dağda kalan Alevi kalmıştır, gelip yerleşen sunnileşmiştir. Toroslara gidin görün. Alevilik Müslüman baskısından kurtulmak isteyen gayri müslimlerin sığındıkları bir şeydir. Aleviler, Haçlı Seferleri başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra burayı terk etmek istemeyen Avrupalılardır. Şunun da bilinmesi lazım, benim Alevilere karşı bir husumetim asla yok.
MÜSLÜMAN KOMÜNİST OLMAYACAK DA NE OLACAK!
“Önce komünistti, sonra şeriatçı oldu, şimdi Türkçü oldu” diyorlar benim için! Ben hala komünistim. Müslüman, komünist olmayacak da ne olacak! “Bizi aldatan bizden değildir” diyor hadiste. Bundan daha komünistçe ne olabilir.
ANADOLU SADECE TÜRKLER’İN VATANI
“Ben bir ırka mensubum” diyen insanlar var. Ben ırkçılığın neyini kabul edeyim. Ben ırkçı değilim. Çünkü Türk ırkı yok. Türkiye diye bir ülke var ve bu ülkenin varlığını koruyabilmesi büyük atılımlar yapmasına bağlıdır. Birtakım insanlar bu atılımları imkansızlaştıracak bir yola girmişlerse asla saygıyı hak etmezler. Bu topraklar birilerinin hakimiyet alanı oldu. Greklerin oldu, Romalılar’ın oldu ama bu topraklar sadece Türkler’in vatanı oldu.
Toplam okunma (5980) Bugün(4) Son okunma tarihi (08 February 2010)
İki yılda yedi subay, bir özel harekatçı ve bir parti liderinin intihar ve kaza ile ölmesi size de tuhaf gelmiyor mu? Aralık 24, 2009
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment
Ergenekon soruşturmasında adları geçen yedi subay ve bir özel harekat yöneticisi son iki yılda hayata veda etti. Bu ölümlerin 7’si intihar, ikisi ise kaza nedeniyle gerçekleşti. İntihar edenlerin 6’sını Deniz Kuvvetleri Komutanlığına mensup muvazzaf ve emekli subaylar oluşturuyordu. Geçen zaman, bağlantılar, suikast iddiaları ve itiraflar birçok karanlık noktayı aydınlatacak bilgilere sahip bu subay ve emniyet görevlilerinin ölümlerinin ’tesadüf’ olmadığı konusunda kuşku uyandırıyor. Bu sahısların, Ergenekon soruşturmalarında adlarının geçiyor olması dışında çoğunun en önemli ortak noktası geçmişteki birçok karanlık olayın da bilgisine sahip olan kişiler olduğu söyleniyor.
İşte son 2 yılda intihar eden subayların isimleri ve ölüm yılları:
*Emekli Deniz Albay Birol Atakan (2007), *Deniz Tabip Yarbay Nursal Gedik (2007), *Emekli Jandarma Albay Abdülkerim Kırcı (2009), *Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekât Dairesi Başkanı Behçet Oktay (2009), *Deniz Kıdemli Yüzbaşı Olgun Ural (2009), BBP başkanı Muhsin Yazıcıoğlu (2009) *Deniz Askeri Hâkim Tanju Ünal(2009), *Emekli Deniz Albay Belgütay Varımlı (2009), *Deniz Yarbay Ali Tatar (2009)
Tarhan Erdem: “Son zamanlarda intihar eden subaylardan bir kısmı amirini ele vermemek için intihar etti mutlaka. Biri psikolojik olarak yapmış olabilir, biri kendi suçlu görüneceği için yapmış olabilir. Fakat bir ya da bir kaçı emir – komuta zinciri içerisinde yaptıkları işlerden dolayı komutanını ele vermeyi gururuna yediremediği için intihar etmiştir.”
Emekli Deniz Albay Birol Atakan: İstanbul-Ankara yolunda şüpheli bir trafik kazasında Mayıs 2007′de yaşamını yitirdi. Atakan’ın Ergenekon’la ilgili önemli bilgilere sahip olduğu iddia edildi. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Yener Karahanoğlu’nun emir subayı olan Atakan, Karahanoğlu’ndan önce de Özden Örnek’le Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda birlikte çalışmıştı. Atakan’ın, Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen darbe günlüklerinin İnternet’e sızmasında ihmali ve kastı olabileceği iddia edilmişti. Atakan’ın Karahanoğlu ve Örnek arasında köprü isim olduğu söyleniyordu.
Tabip Yarbay Nursal Gedik: 11 Kasım 2007′de intihar ettiği öne sürüldü. Ailesi intihar iddialarını reddetti.
Emekli Albay Abdülkerim Kırca: Eski PKK militanı ve JİTEM’ci Abdülkadir Aygan’ın birçok faili meçhul cinayetten sorumlu tuttuğu emekli bu yılın ocak ayında lojmanında ölü bulunmuştu. Kırca, ‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım’ın yanı sıra, Levent Ersöz ve Hasan Atilla Uğur ile birlikte çalıştı. Jandarma İstihbarat Gruplar Komutanı olarak 8 kişinin kaçırılıp infaz edilmesi talimatını vermekle ilgili dava hala devam ediyordu. 1998′de çatışmada belden aşağısı felç olan Kırca’ya, 10. Cumhurbaşkanı Sezer tarafından 2004 yılında devlet övünç madalyası verilmişti. JİTEM’in eski Diyarbakır Bölge Komutanı olan Kırca’nın adı Ergenekon soruşturmasında da geçti.
Özel Harekat Dairesi Başkanı Behçet Oktay: Emniyet Özel Harekat Dairesi’nin 13 yıllık başkanı Oktay, bu yıl şubatta bürosunda yaralı bulundu; hastaneye götürüldü, ancak kurtarılamadı. Oktay, Kırca’yla aynı dönemde, 1994-97 arasında Diyarbakır’da görevliydi. Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Elazığ Emniyeti Özel Harekat Şube Müdürü Ayhan Atabek ve Antalya Özel Harekat Grup Amiri Servet Kaynak, yine soruşturma kapsamında tutuklu olan eski özel harekatçı İbrahim Şahin’e suikast düzenleyecek tim kurması için yardım etmelerini Oktay’ın istediğini anlatmışlardı. Savcılık Oktay’la Şahin arasında çokça telefon görüşmesi olduğunu saptamıştı.
Kıdemli Yüzbaşı Olgun Vural: Mart 2009′da, 2. Ergenekon iddianamesinin açıklanmasının ardından intihar ettiği öne sürüldü. Vural’ın adı 1. Ergenekon davasında deliller bölümünde geçmişti. İddianamede “Alevi, Sıvas Gemerekli. Yüzbaşı Ali Tatar’ın personel alımında görevli olduğu zaman alınmıştı” ifadesi yer aldı.
Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu: Bir dönemin karakutusu sayılan ve Ergenekon’un gizli tanığı olduğu iddia edilen Yazıcıoğlu’nun da içinde bulunduğu helikopterin Mart 2009′da düşmesi ilşe öldü. Sonrasında bir açıklama yapan Fethullah Gülen “… Şimdi bir yönüyle böyle çok şüphe etmek lazım, suizan etmek lazım. Her şeyi kurcalamak lazım bakmak lazım bu helikopter nasıldır filan…” sözleriyle kuşkularını dile getirmişti.
Hakim Yarbay Tanju Ünal: Güney Deniz Saha Komutanlığı’nda görevli Ünal’ın 26 Haziran’da intihar ettiği öne sürüldü. Ünal, Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil’in yargılandığı mahkemenin başkanlığını da yürütmüştü.
Emekli Kurmay Albay Ali Bergütay Varımlı: Ergenekon davasında ifade veren subaylar arasında bulunan Varımlı’nın 21 Kasım’da intihar ettiği öne sürüldü. Varımlı, İlhami Erdil’in yargılandığı davada tanıklık yapmıştı. Varımlı’nın Sarıkız ve Ayışığı darbe planlarını deşifre eden subay olduğu iddia edilmişti.
Deniz Yarbay Ali Tatar: Tatar’ın adı kamuoyunda “oramirallere suikast” soruşturması olarak bilinen soruşturma kapsamında geçiyordu. 42 yaşındaki Tatar, Poyrazköy’de ele geçirilen belgelere ilişkin 7 Aralık’ta tutuklanmış, avukatlarının itirazı üzerine 16 Aralık’ta serbest kalmış, savcılığın itirazı üzerine 18 Aralık’ta hakkında yeniden tutuklama kararı verilmişti. Tatar 20 Aralık’ta lojmanında kendini öldürdü.
Oral Çalışlar: Yarbay Ali Tatar evinde ölü bulundu. Hakkında yeniden yakalama kararı çıkarıldığını öğrenince, başına bir kurşun sıktığı açıklandı.
Ergenekon davasının kilit isimlerinden emekli general Levent Ersöz’ün tedavi gördüğü hastanede, saat 22.00’de, belinde iki silah bulunan bir emekli uzman çavuş yakalandı. Öne sürüldüğüne göre, “Beni albay gönderdi” dedi.
Bunlar son iki günde yaşananlar. Son aylarda buna benzer çok sayıda olayla yüz yüze geldik.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda da, iki oramirale suikast hazırladıkları söylenen çok sayıda üst düzey subay gözaltına alındı, sorgulandı ve birçoğu tutuklandı.
Daha birkaç hafta önce, bir dönemin kuvvet komutanları, ‘darbe girişimi’ suçlamasıyla, şüpheli olarak Ergenekon davası kapsamında sorgulandılar. Diyarbakır’daysa, bir dönemin ünlü bir subayı, onlarca faili meçhul cinayetin sorumlusu olduğu gerekçesiyle yargılanıyor.
Değişik rütbelerden subaylar; ülkenin çeşitli yerlerine yasadışı şekilde silah, cephane gömdükleri, bazı siyasetçilere suikast hazırladıkları iddialarıyla mahkeme önündeler.
Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, (emekli kuvvet komutanları dahil olmak üzere) son yıllarda çok sayıda yasadışı eylemle birlikte anılır hale geldiler. İntiharların, sabotaj iddialarının, darbe suçlamalarının, cinayet yargılamalarının arkası gelmiyor.
Bu tabloya baktığımız zaman, ister istemez sormak durumunda kalıyoruz: Ne oluyor bu subaylara? Ne oluyor Türk Silahlı Kuvvetleri’ne?
Subayların sır ölümleri Meclis’e geliyor
Öte taraftan, Bağımsız İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, sır ölümlerin altındaki gerçeklerin ortaya çıkarılması amacıyla Meclis Araştırma Komisyonu kurulması teklifinde bulunacağını söyledi. Uras, Genelkurmay Başkanlığı’nın subay ölümleri konusundaki sessizliğini eleştirirken, Meclis’in bu konuda inisiyatif almasını istedi. Konunun yargıya yansımış olmasının yeterli olmadığını ifade etti.
Uras: “Her konu için ‘yargıya intikal etmiş’ deyip işin içinden çıkılıyor. Bu durumu anlamak mümkün değil. Geçmişte de bazı olaylar yargıya intikal etmişti ama Meclis Araştırma komisyonları da kuruldu.
“Belli ki psikolojisi bozulan insanlar. İnsanlar kolay kolay intihar etmezler. Bunu ortaya çıkarmak lazım. Nasıl bir baskı var acaba? Nasıl bir basınç altında kalıyorlar da. Acaba üstlerini ele vermemek için mi bunu yapıyorlar. Üzerine gitmek gerekir”
Uras, ölümleri psikolojik harekatın bir parçası gördüğünü söyledi. Normal bir insanın intihar etmesinin çok zor olduğunu kaydetti.
Ölenlerin cunta ve Kafes eylem planlarının merkezi olan Deniz Kuvvetleri’ndeki subaylar olmasının anlamlı olduğuna dikkat çeken Uras, bunları münferit olaylar olarak görmediğini ifade etti.
Uras şu değerlendirmelerde bulundu: “Bu subaylara, nasıl bir baskı yaşıyorlar ki bunu kaldıramayacak hale geliyorlar acaba? Ergenekon kapsamında yargılanan ya da bilgisine başvurulan insanlar olmaları da önemli. Burada bir örgütlenme olduğunu biliyoruz. Ölümler bunun ortaya çıkarılmasının önüne geçmek amaçlı olabilir. Çünkü iki arada bir derede kalıyorlar. Zincirleme bir olay bu. Ortada bir zincir var yani. Subaylar üzerinde bu zincirin içerisindeki insanların da çok büyük baskılarının olduğunu düşünüyorum. Bazı insanların kullanılıp daha sonra kendi hallerine bırakılmış olabilir. Yani kendi sorunu kendin çöz noktası çok ağır bir durumdur. Ayrıca bu insanların intihar edip etmediği de net değil.”
Uras, Genelkurmay Başkanlığı’nın sır ölümlerle ilgili açıklama yapmamasını da eleştirdi. Milletvekili Uras, bu durum için “Demek ki açıklama yapmak istemiyorlar ya da diyeceklerini bilememe halidir sanırım. Yoksa her siyasi konuda diyecek sözü olanların bu konuda açıklama yapması manidardır.” ifadelerini kullandı. Uras, bu ölümlerin gerçek sebebinin ortaya çıkması için Meclis’in devreye girmesi gerektiğini söyledi. Bunun için Meclis’te bir araştırma komisyonunun kurulması için teklifte bulunacağını açıklayan Uras, “Konunun üzerine giderek araştırmak lazım. Yoksa her konuyu hasıraltı edip durumu insanların psikolojisi ile açıklamak yeterli değil. Bunun peşini bırakmamak gerekir. Özellikle parlamenterler olarak elimizden geleni yapmamız lazım. Gerçekten tek derdimiz var. Bu memlekette hiçbir şey gizli saklı kalmasın, gerçekler ortaya çıksın diyoruz. Bunun için konuyu Meclis’e taşıyıp bu konuda bir araştırma komisyonunun kurulmasını teklif edeceğim.” şeklinde konuştu.

JİTEM’in ‘as’ kadrosu Ergenekon’da sanık Emekli generaller Veli Küçük ve Levent Ersöz’ün yanı sıra emekli subaylar Arif Doğan, Hasan Uğur, Mustafa Dönmez, Muhammed Sarıkaya tutuklandı. Ersever öldürüldü, Kırca intihar etti.
Emekli binbaşı Ahmet Cem Ersever: Ergenekon operasyonunda gözaltına alınan ve tutuklanan birçok isimle yolu kesişen Jİ- TEM’in kurucularından Cem Ersever, Güneydoğu’da görev aldı. 1993′te dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Bitlis’in uçak kazası sonucu ölmesi üzerine tepkisini ortaya koyarak TSK’dan istifa etti. 4 Kasım 1993′te elleri arkadan bağlanmış ağzı bantlı, kafasına iki el ateş edilmiş haldeki cesedi, Ankara Elmadağ ilçesi çıkışında kireç ocaklarında bulundu.
Kaynaklar
bianet, sabah, internet haber, radikal, cihan ve milli gazete
Toplam okunma (12919) Bugün(14) Son okunma tarihi (09 February 2010)

Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri
Sinema Yazarlarına Göre 2009′un En İyi filmi IRA Açlık Grevini konu alan “Hunger” (online izle)
Kendini Anlatan Bir Masalcı: Oğuz Atay
Aydoğan Topal “Heyyamo” albümüyle cafrande.org’ta
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Nevajin – Enstrümantal Kürt Müziği/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgileri
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar’ın eşi CIA ajanı mı??
Ömer Faruk Tekbilek sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta