Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta Ağustos 30, 2010
Posted by cafrande.org in : Ressam Resim Heykel - Painting Sculpture , add a comment
Abidin Dino çağdaş Türkiye resminin öncülerinden sanatın birçok alanında eserler verdi. Tek bir özelliğiyle tanımlamak imkânsız olan sanatçı önce ressam sonra karikatürist, illüstratör, dekoratör, sinemacı, tiyatrocu, yazar ve heykeltıraştı. 700’ü aşkın 20’nci yüzyılın çalkantılı tarihine ışık tutan çoğu acı ve işkence konulu eser vermesi nedeniyle “Mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye soran Nazım Hikmet’e şiirle cevap verdi. Dino, mutluluğun resmini hiçbir zaman yapmadı.* İkili ilişkilerde her şeyden önce sıkı bir dost, Picasso’dan Ferit Edgü’ye, Nazım Hikmet’ten Louis Aragon’a, Yaşar Kemal’den John Berger’a Tristan Tzara’dan Eisentein’e Andre Malraux’tan Gertrude Stein’e… seçkin ve geniş bir çevreye sahip oldu.
ABİDİN DİNO ONLİNE RESİM SERGİSİNE BAK
Abidin Dino, 23 Mart 1913′de İstanbul’da dünyaya geldi. Aynı yıl ailesi Cenevre’ye yerleşince 12 yaşına kadar burada büyüyen Dino, 1. Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul’a döndü. Robert Koleji’nde başladığı eğitimini resim ve karikatüre duyduğu ilgi nedeniyle yarıda bıraktı. Aynı zamanda edebiyat’la da ilgilen Dino, o dönemde abisi Arif Dino’nun da desteğiyle kendini tamamen sanata adadı.
Yarın Gazetesi’nde desenleri ve ilk kez 1931′de Artist adlı dergide de yazıları yayınlanan Dino, yaptığı herşeyde yeniliğin peşindeydi. 1931 ve 1932 yılları arasında Esrarkeşler ve Parmak İstifleri adlı dizileri gerçekleştiren Abidin Dino, Pertev Naili Boratav’ın Türk Masalları ve Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye adlı eserlerini resimledi.
1933′te D Grubu topluluğunu diğer ressamlar Nurullah Berk, Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Elif Naci ve heykeltraş Zühtü Müritoğlu ile birlikte kuran Dino, yine yenilik peşindeydi. Bu toplulukta düşünce yanı ağır basan resimler yapmayı amaçladılar ve meydana getirdikleri eserlerle birçok sergi açtılar.
Aynı yıl SSCB’li yönetmen Sergay Yutkeviç’in Türkiye’nin Kalbi Ankara filmini çekmek için Türkiye’ye geldiği sırada, Dino’nun resimlerini ve Leningrad’a davet etti. Böylece 1934′de sinema eğitimi almak için gittiği Leningrad’da dekoratör ve ressam olarak Yutkeviç’in çalışmalarına katıldı ve onun yönettiği Madenciler adlı filmde çalışma imkanı buldu. Abidin Dino, geçen üç yılın ardından, 2. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla oradan ayrıldı ve bir süre Londra’da yaşadıktan sonra, Paris’e gitti ve burada çalışmalarda bulundu.
1952 yılında Paris’e yerleştikten sonra Türkiye’den Paris’e giden her sanatçı kapısını çaldı. 1973 yılında bir tiyatro oyunu için Paris giden Metin Deniz’in Dino’yla tanışma hayali Kuzgun Acar sayesinde gerçeğe dönüşüyor:
“Yanıma gelip oyunu çok beğendiğini söyledi. Ondan etkilenmemek mümkün değildi. Çelebi bir insandı. Onun gözünde insanların statüleri ve yaşları değer taşımazdı. O nedenle çok tanıdıktı ve hayranlık uyandırıyordu. Aramızda ciddi bir yaş farkı olduğu için ona ‘Abidin ağabey’ dedim. O da bana ‘Herkes Abidin diyor. Sen de öyle söyle’ dedi. Sıkça görüşmeye başladık. Bir akşam Paris’in sokaklarında bana ‘Burada kalmalısın. Çok yeteneklisin’ dedi. Ama ben Türkiye’de yaşamayı tercih ettim.”
1939′da İstanbul’a döndüğü sıralarda yoksul insanlara ve balıkçılara olan ilgisinin üzerine, onun gibi düşünen sanatçılarla birlikte 1941′de Liman Grubu diye anılan Yeniler Topluluğu’nu kurdu. Liman çevresindeki balıkçıların resimlerinden oluşturularak açılan sergi büyük ilgi gördü. Aynı dönemde bir yandan da siyasal çalışmalarda bulunan Dino, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından Mecitözü’ne, ardından da Adana’ya sürgüne gönderildi. Dino, 1943 yılında Kenanpaşazade Sait Bey’in oğlu olan Osmanlı Bankası Resmi İşler Müdürü Asım Bey’in kızı dilci, öğretim üyesi, çevirmen ve yazar olan Güzin Dino (Dikel) ile evlendi. Adana’da yaşadığı dönemde, resimlerinde pamuk işçilerini işleyen Dino, “Kel” adını verdiği bir oyun ve 1950 yılında “Çingeneler” adında bir filmin senaryosu yazdı.
Sürgün yıllarının ardından İstanbul’a dönen Dino, “İkinci Dünya Savaşı” adlı diziyi gerçekleştirdi ve 1952 yılında tamamen Paris’e yerleşti. Amerika, Fransa ve Cezayir’de sergiler açmasının ve karma sergilere katılmasının yanısıra, bir dönem Fransa Plastik Sanatlar Birliği’nin Onur Başkanlığı’nı yaptı ve New York Dünya Sergisi’nin Sanat Danışmanlığı’nı yürüttü. İki yıl sonra eşi de Paris’e yerleşti. Güzin Dino, Paris’teki Ulusal Bilim Merkezi’nde çalıştı ve Doğu Dilleri Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yaptı.
Dino, tek bir konuyu ele alarak yaptığı resimlere, “İşkence” (1955), “Atom Korkusu” (1955), “Uzun Yürüyüş” (1955), “Uzay” (1959), “Adalar” (1964-65), “Savaş ve Barış” (1966), “Çıplaklar” (1976) gibi isimler vererek onları sergiledi. Aynı yıllarda, Yaşar Kemal’in “Deniz Küstü” (1978) adlı romanını, İlhami Bekir’in “Unuttum” (1979) ve Melih Cevdet Anday’ın “Tanıdık Dünya” (1984) adlı şiir kitaplarını da resimledi. Dino, 1966 yılında da yönetmenliğini yaptığı “Golemata Voda” adlı belgesel film ile, Flaherty Ödülü’nü kazandı.
Nazım Hikmet’in kendisine “Bana mutluluğun resmini yapabilir misin?” demesi üzerine ona şiirle karşılık verdi.
Zaman zaman Türkiye’de kişisel sergiler açan Abidin Dino, 7 Aralık 1993 günü Paris’te yaşamını yitirdi. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Aşiyan’da toprağa verildi.
MUTLULUĞUN RESMİ
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?
Nazım Hikmet
MUTLULUĞUN RESMİ
Kokusu buram buram tüten
Limanda simit satan çocuklar
Martıların telaşı bambaşka
İşçiler gözler yolunu.
İnebilseydin o vapurdan
Ayağında Varnanın tozu
Yüreğinde ince bir sızı.
Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
Bahriyeli adımlarla düşüp yola
Gidebilseydik Meserret Kahvesine,
İlk karşılaştığımız yere
Ve bir acı kahvemi içseydin.
Anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
Ne günler biterdi,
Ne geceler…
Dinerdi tüm acılar seninle
Bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
Ve dolaşsaydık Türkiyeyi
bir baştan bir başa.
Yattığımız yerler müze olmuş,
Sürgün şehirler cennet.
İşte o zaman Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi;
ne boya…
Abidin Dino
Abidin Dino, 7 Aralık 1993 günü, 80 yaşındayken Paris’te Villejuif Hastanesi’nde vefat etti. Dino’nun cenazesi İstanbul’a getirildi ve Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Ölümünün ardından “Kültür, Sanat ve Politika Üstüne Yazılar” adı altında, Kısa Hayat Öyküsü, Kel ve Verese adlı oyunları, Eller, Pera Palas, Sinan adlı anlatıları ve 1938-1993 yılları arasında yazdığı yazılar yayımlandı. Eşi Güzin Dino’nun da Gel Zaman Git Zaman – Abidin Dino’lu Yıllar adlı bir kitabı bulunmaktadır.
KİŞİSEL SERGİLERİ
1955 Galerie Kleber, Paris 1955 Galerie Camille Renaud, Paris 1956 Galerie La Demeure, Paris 1957 Cadan Gallery, New York 1958 Picasso Müzesi, Antibes 1959 Galerie Schoeller, Paris 1960 Galerie Deent, Amsterdam 1962 Galerie Partis Pris, Grenoble 1964 Galerie Spisovatele, Prag 1964 Galerie Ritter, Zürih 1964 İbn-i Haldun Müzesi, Cezayir 1964 Galerie Casanova, Paris 1965 Scott-Faure Gallery, La Jolla, California 1966 Dom Pisatili Galerisi, Moskova 1968 Galerie Henriette Gomez, Paris 1969 Galerie Deent, Amsterdam 1970 Galeri 1, İstanbul 1971 II Poliedro Galeria, Roma 1972 Galerie Leonardo da Vinci, Potenza 1972 Galerie Estève, Paris 1976 Çıplaklar, Palais Municipale, Saint-Paul de Vence 1977 Doksan Çiçek/Dokunsan Çiçek , Vakko Sanat Galerisi, Ankara 1978 Siloghi Galerisi, Atina 1978 Galerie Le Scriptorium, Paris 1978 Vakko Sanat Galerisi, Ankara/İzmir 1979 Deniz Küstü, Vakko Sanat Galerisi, Ankara/İzmir 1979 Bedri Rahmi Galerisi, İstanbul 1980 Türkay Sanat Galerisi,Stuttgart 1980 Galerie dans la Galerie, Paris 1980 Galerie Place Beauvau, Paris 1981 Adalar, Bedri Rahmi Galerisi, İstanbul 1981 Adalar, Vakko Sanat Galerileri 1981 Adalar, Saint-Germain en Laye 1982 Galerie Praestasgaarden, Danimarka 1983 Günümüz Türk Sanatı, Fondation Corrente, Milano 1983 Vakko Sanat Galerisi, İstanbul/Ankara 1984 El, Galeri Nev, Ankara 1985 Urart Sanat Galerisi,İstanbul/Ankara 1985 Pamukbank Suadiya Sanat Galerisi, İstanbul 1986 Yalınlar, Galerie Espace Pont Neuf, Paris 1986 Bu Dünya, Galeri Nev, Ankara 1987 Bu Dünya, Galeri Nev, İstanbul 1988 Jacques L. Jourdan-Jopie, Paris 1988 Garanti Sanat Galerisi, İstanbul 1988 Acıyı Çizmek, Vakko Sanat Galerisi, İstanbul/Ankara 1988 Yalınlar, Galeri Nev, Ankara 1989 Galerie Vieille du Temple, Paris 1989 Antibes Resimleri-Açılar-Pencereler, Galeri MD, İstanbul 1990 Çiçekleme, Galeri Nev, Ankara/İstanbul 1990 Musée de la Céramique, İtalya 1991 Galerie Bussola, Turin 1992 Yüzler, Galeri Vieille du Temple, Paris 1993 Ak la Ka ra, Galeri Nev, Ankara/İstanbul; Kızılkule,Antalya 1993 HP Galerisi, Lefkoşa 1994 1. Ölüm Yıldönümü Sergisi, Galeri Nev, İstanbul 1996 Üç Şehir: Antibes, İstanbul, Paris, YKB Galerileri, İstanbul /Adana / İzmir 1997 Abidin Dino’yu Anma Sergisi, Fransız Kültür Merkezi, İzmir 1997 Galerie Vieille du Temple, Paris 1999 Kafalar, Galeri Nev, İstanbul 2001 Bir Desen Ustası, Garanti Bankası Sanat Galerisi, İstanbul 2001 Art Shop, İzmir (Galeri Nev’in katkılarıyla) 2003 El Mikrocerrahi ve Ortopedi Travmatoloji Hastanesi, İzmir (Galeri Nev’in katkılarıyla) 2003 Milli Reasürans Galerisi, İstanbul 2003 Yapı Kredi Kasım Taşkent Galerisi 2003-2004 Onuncu Ölüm Yıldönümü Anısına, “Güzin’in Abidinleri”, Galeri Nev Ankara/İstanbul
KATILDIĞI KARMA SERGİLER
1952 16. Venedik Bienali 1954-1962 Salon de Mai, Paris 1964 Türk Sanatçılar Sergisi, Musée de l’Art Moderne de la Ville, Paris 1976 7 Türk Ressam, Centre Culturel, Venissieux 1977 Siloghi Galerisi, Atina 1979 Poésie Murale, Bourges 1979 5 Türk Ressamı, Türkay Sanat Galerisi, Stuttgart 1982 Bugünün Türk Ressamları, Fondation Corrente, Milano 1982 Henry Thomas Foundation, Musée de l’Art Moderne de la Ville, Paris 1983 İnsan Görüntüsü, Galerie Sculptures, Paris 1983 d Grubu 50. Yıl Resim ve Heykel Sergisi, Garanti Sanat Galerisi, İstanbul 1986 Çağdaş Türk Plastik Sanatları Sergisi, Ankara 1987 1. Uluslararası İstanbul Bienali 1989 Jacques L. Jourdan-Jopie, Paris 1989 İslam Dünyasında Çağdaş Sanat, Barbican Centre, Londra 1990 10. Uluslararası Sanat Fuarı, Galeri Nev ,1940 Kuşağı, Tem Sanat Galerisi, İstanbul ,1940 d Grubu’ndan Bir Kesit, Şekerbank Sanat Galerisi, Ankara ,1940 Paristanbul, Cité International des Arts, Paris 1991 1. Sanat Fuarı, Apocalpyses, Saint-Germain en Laye 1991 La Bussola Galeria, Torino 1992 Galerie Hermés, Paris 1992 Galerie Vieille du Temple, Paris 1994 1950-2000 T.C. Merkez Bankası 1994 Çağdaş Türk Sanatı Kolesiyonu Sergisi, AKM, Ankara 1995 Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Ankara 2000 Beden/Ego, Galeri Nev, Ankara/İstanbul 2000 Hayal/Hakikat, Galeri Nev, Ankara/İstanbul 2000 Mekan/Zaman, Galeri Nev, Ankara/İstanbul 2000 Nazar/İktidar, Galeri Nev, Ankara/İstanbul
Abidin Dino Kitapları
Kısa Hayat Öyküm – Can Yayınları
Sensiz Herşey Renksiz – Can Yayınları
Sinan – Bir Düşsel Yaşamöyküsü – Can Yayınları
Yeditepe Öyküleri – Can Yayınları
*Sıklıkla internette dolaşan mutluluğun resmi isimli tablo Abidin Dino’nun değil, Dıanna Dengel’in tebrik kartıdır.
Bu resimde Dengel, Amerika’da yaşayan bir köylü ailesini resmedilmiştir.
Hayatı boyunca Amerika’nın kültürel yayılmacılığına karşı mücadele eden bir kültürün temsilcisi olan Abidin Dino’nun; gelecek nesiller tarafından, gerçekte çizmediği bir resimle hatırlanması acı verici olay.
Toplam okunma (10047) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
İlya Ehrenburg’un Hayatında ve Hatıralarında Çalışkan Bir Ressam Pablo Picasso Ağustos 6, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Ressam Resim Heykel - Painting Sculpture, Öteki Tarih , add a comment
Atelyede adım atacak yer yoktu. Her yanı tablolar, karton parçaları, tenekeler, teller, ağaçlar dolduruyordu. Bir köşeyi, tüpler ve boyalar doldurmuştu. Ben bu kadar tüpü mağazada bile görmemiştim. Picasso, eskiden sık sık, boya alacak parası olmadığını, işte geçenlerde birkaç tablosunu satınca <<ömrü boyunca>>yetecek kadar boya almağa karar verdiğini bana açıkladı. Duvara, kırılmış bir tabureye, sigara kutusunun üzerine yapılmış resimler gördüm. Picasso, kimi zaman, üzerine resim yapılmamış bir düzey görmeğe katlanamaz olduğunu itiraf etti. Görülmemiş bir hırsla çalışıyordu. Başkalarında, yaratıcı ayların yerini, şair ya da resim sanatçının, -Puşkin’nin deyimiyle- <>aylak bir devir alır. Picasso ise, ömrü boyunca, aynı ihtirasla çalıştı ve çalışmakta devam etti.
Büyük bir resim sanatçısı bir gün bana şöyle demişti : <
Bu bir gerçektir. Tıpkı Picasso’nun büyük bir ihtirasla insanları, tabiatı, sanatı, yaşamı sevmesi kadar bir gerçek. Onun birçok tabloları yalnız hayatın güzelliğini söylemiyor, aynı zamanda onun duyulan sıcaklığını, tadını, kokusunu da veriyor.
Kimi zaman bana adının nasıl söylenmesi gerektiğini soruyorlar : vurguyu son hece üzerine mi yapmalı, yoksa ondan bir önceki hece üzerine mi?. Yani, Picasso nedir : İspanyol mu, yoksa Fransız mı?. Elbet İspanyol. Dış görünüşü, karakteri, gerçekçiliğinin katılığı, ihtirası, derin, tehlikeli alaycılığı bakımından tamamıyla İspanyol’dur. İspanya’daki iç savaş onu derinden sarsmıştı. <>beklide zamanımızın en önemli bir tablosu olarak kalacaktır. Picasso’nun Saint – Ogusten sokağındaki atölyesinde her zaman İspanyol mültecilerine rastlamışımdır. Picasso, İspanyollardan hiç bir şeyini esirgememiştir. Burası böyle. Ama bir başka şey üzerinde de durmak gerek: Picasso niçin bütün ömrünü, hem de isteyerek, Fransa’da geçirmiştir? Cezaine onun için neden her zaman büyüktü ve büyük olarak kaldı? Neden Guillaume Apollinaire, Max Jacob, Paul Eluard gibi üç Fransız şairi onun en iyi arkadaşları idi. Hayır, Picasso’yu Fransa’dan koparamazsınız!.
Picasso üzerine söz söylemek neden zordur biliyor musun? Çünkü onun üzerine söyleyeceğin her şey, hem doğrudur, hem değil. Çeşitli ülkelerin mahkemelerinde tanıklara ettirilen yemin aynı ahengi taşır. Önce onlardan gerçekleri söylemeleri istenir. Sonra onlardan, söylenmesi her zaman ellerinde olmayan şeyleri söylemeleri istenir. Pek tabiidir ki, mesele sadece, sanığın suçu işleyip işlememesinde ise, tanık için bütün gerçeği söylemek hiç de zor değildir. Ama savcı, ya da avukat, sanığın neden sanık haline düştüğü konusunu derinleştirmeğe başladılar mı, o zaman tanıktan çok şey istemiş olurlar. Çünkü o ne Shakespare, ne Stendhal, ne de Tolstoy’dur.
Kimi yazarlar, Picasso’nun yaşamının ve eserlerinin çelişmelerle dolu olduğunu yazıyorlar. Bu pek biçimsel bir görüştür. Hollanda üzerine bir kılavuz kitabı hazırlarken, bu ülkedeki manzaraların, iklim şartlarının nasıl olduğunu anlatmak çok kolaydır; dümdüz, yemyeşil ovalar, kanallar, sıcak olmayan yağışlı yazlar, yumuşak bir kış. Ama, Sovyetler Birliğindeki manzaraları ve iklim şartlarını bir kaç cümle ile anlatmak imkansızdır. Tundralarla Kafkas dağlarını, Kırım şeftalileriyle kuzey üzümlerini <<çelişmeli>>sözüyle anlatabileceğimiz şüphelidir. Büyük ülkeler vardır, büyük insanlar da vardır. Normal ölçülere alışık kişiler için karmaşalık, daima çelişme çokluğu gibi görünür.
Picasso ile tanışınca, karşımda büyük bir adam olduğunu hemen anladım; daha doğrusu hissettim. Bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan biraz önce, 1914 yılı baharında olmuştu. Max Jacob’la oturuyorduk. Picasso geldi, bulunduğumuz masaya oturdu. Jacob, beni ona anlatmağa başladı. Picasso susuyordu. Sonra, Rusları ve şairleri sevdiğini söyledi. Doğru mu söylüyordu, yoksa bu alaycı bir nezaket ifadesi mi idi, pek anlayamadım. (Picasso’nun en iyi arkadaşlarının şairler olduğunu yukarıda söylemiştim. Rusları ise, gerçekten de seviyordu. Rusların, İspanyollara benzediğini bana birçok seferler söylemiştir.) O yılın ilkbaharında yeni resim sanatçılarının tabloları arttırma ile satıldı. Picasso’nun <
>e ait büyük bir tablosu da yüksek fiyatla, yanılmıyorsam on bin franga satıldı. Picasso meşhur olmuştu.
Bu olaydan çok önce bazı resim meraklıları Picasso’yu <> etmiş bulunuyorlardı. Bunların arasında Moskovalı resim tabloları koleksiyoncusuŞçukin yer almaktadır. Picasso ile Matiss’in bana anlattıklarına göre, Şçukin, atölyeye gelir gelmez, en iyi tabloları seçmekte hiç yanılmazmış. Matiss, bir kaç sefer, onu yanıltmağa çalışmış, Şçukin’in seçtiği tabloların kötülüğünden söz etmişse de, koleksiyoncu, özellikle Matiss’in kötülediği bu tabloları seçmiştir. Şçukin’den sonra bu iki sanatçının atölyesini Morozov adlı bir başka resim meraklısı da ziyaret etmiştir. Morozov, rakibi olan Şçukin’in zevkine inanmakla birlikte, tabloların seçimini, sanatçılarına bırakmıştır. Bu iki resim meraklısının koleksiyonları sayesinde bugün Ermitaj ve Puşkin müzeleri, On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ve Yirminci yüzyılın başlarında yaşamış fransız resim sanatçılarının en iyi örnekleriyle süslüdür.
Başka ülkelerde de Picasso meraklılarına rastladım. 1950 yılında Çekoslovak şairi Nezval, bir gün beni Prag şehrinin bir kenar mahallesine götürdü. Orada Kramarj adlı ihtiyar bir emeklinin evinde, Picasso’nun kübizm devrine ait çok değerli tablolar gördüm. Kramarj gençliğinde Paris’e gitmiş. O zamanlar bir hayli de parası varmış. Picasso’nun atölyesine giderek, çok az bir para karşılığında Picasso’dan on kadar tablo satın almış. O zamanlar Picasso henüz daha meşhur değilmiş. Kramarj genç sanatçıya hayran olmuştu. Picasso’nun henüz bitirmiş olduğu bir elma natürmortunu satın aldıktan sonra, Picasso’dan, bu eserine modellik eden elmayı da kendisine vermesini rica eder. Kramarj, bu elmanın mumyasını bana gösterdi. Birlikte Picasso’ya bir mektup yazdık.
1915 yılı başında, soğuk bir kış günü, Picasso beni, <>den pek de uzak olmayan Chelcher caddesindeki atölyesine götürdü. Atölyenin pencereleri Montparmasse mezarlığına bakıyordu. Paris mezarlıkları, Rus ve İngiliz mezarlıklarının şiirinden yoksundur. Bunlar, dümdüz sokakları, mezarları, mezar taşları olan soyut şehirlerdir. Atelyede adım atacak yer yoktu. Her yanı tablolar, karton parçaları, tenekeler, teller, ağaçlar dolduruyordu. Bir köşeyi, tüpler ve boyalar doldurmuştu. Ben bu kadar tüpü mağazada bile görmemiştim. Picasso, eskiden sık sık, boya alacak parası olmadığını, işte geçenlerde birkaç tablosunu satınca <<ömrü boyunca>>yetecek kadar boya almağa karar verdiğini bana açıkladı. Duvara, kırılmış bir tabureye, sigara kutusunun üzerine yapılmış resimler gördüm. Picasso, kimi zaman, üzerine resim yapılmamış bir düzey görmeğe katlanamaz olduğunu itiraf etti. Görülmemiş bir hırsla çalışıyordu. Başkalarında, yaratıcı ayların yerini, şair ya da resim sanatçının, -Puşkin’nin deyimiyle- <>aylak bir devir alır. Picasso ise, ömrü boyunca, aynı ihtirasla çalıştı ve çalışmakta devam etti. Gazete muhabirlerini, ya da fotoğrafçıları çeken çeşitli tuhaflıklar, Picasso’nun yaşamı değil, onun sigara molalarıdır.
Gençliğinde Picasso’nun, <>adını taşıyan her şeye karşı tam bir ilgisizlik gösterdiğini belirtmek bir alışkanlık haline gelmiştir. Bu kelime ile hükümet değişikliği, ya da gazete tartışmaları kastediliyorsa, doğrudur. Gerçekten de Picasso, <>gazetesinde bildirilerden çok neşeli fıkraları okurdu. Ama Rusya’da Şubat ihtilalı olduğu zaman onun ne kadar sevindiğini, hiç unutamam. O gün bana kendi tablolarından birini hediye etmişti.
Paris’te barış taraflılarının kongresi olduğu gün, Picasso’nun bir kızı dünyaya gelmişti. Kızının adını Paloma koydu. ( Paloma İspanyolca güvercin anlamına gelmektedir.) O gün Eluard’ı ve beni yemeğe çağırmıştı. Uzun uzun güvercinlerden söz edildi. Gülerek > demişti. Sonra bize, afişler için yaptığı yüzlerce güvercin resmi gösterdi. Milyonlarca insan, yalnız bu güvercinler yüzünden Picasso’yu tanıdı ve sevdi. Bu yüzden onunla alay edenler, onu ucuz başarı yolunu seçmekle suçlayanlar var. Ama, onun güvercinleri, onun bütün eserleriyle sıkı sıkıya bağlıdır.
Kaç milyon insan Rahael’i yalnız Saint – Sixte bakirasinin röprodüksiyonlarıyle tanır, kaç milyon insan Chopin’i yalnız cenaze törenlerinde dinlediği müziğinden tanır. Bunun için snopların Picasso ile alay etmesi yersizdir. Sadece bir güvercinle Picasso’yu tanımak, elbette imkânsızdır. Ama böyle bir güvercin yapmak için de Picasso olmak gerek.
Kimi zaman ülkü arkadaşlarının ona çattıkları olur. Buna çok üzülür ama sakin sakin: <> demekle yetinir.
Picasso, tablolarının, Birleşik Amerika müzelerinin duvarlarını süslediğini bilir. Ama uluslararası barış kongresinin üyeleriyle Amerika’ya gitmek istediği zaman, Amerikalıların kendisine vize vermediklerini de bilir.
O başka şey de bilir: sevdiği ve inandığı bir ülkede, uzun süre ona <
>denildiğini, tablolarının mahzenlerde durduğunu da bilir.
<<Çelişme…>>çok iyi, varsın öyle olsun: <>ama tarihleri hatırlayalım; Picasso ilk sergisini 1901 de açmıştı. Şimdi ise yıl 1966, bu 65 yıl içinde az mı çelişmeler oldu? Picasso, kendi çağının karmaşıklığını, heyecanını, umutsuzluğunu, umudunu yansıttı. O hem yıkıyor, hem yapıyor, hem seviyor, hem nefret ediyor.
Ben yine de mutlu bir adammışım! Çünkü yaşamımda yüz yılın çehresini belirten birçok insanlara rastladım.
Kaynak: İlya Erenburg Hatıraları Altın Kitaplar Yayınevi 1968 Hasan Ali Ediz
Yayına hazırlayan: Sevim Ayık
Toplam okunma (22666) Bugün(1) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Acının ve gerçeğin ressamı Frida Kahlo: Seni sevmekten ne zaman vazgeçtim? Temmuz 22, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Ressam Resim Heykel - Painting Sculpture , 1 comment so far Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim./ Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim./ Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim./ Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim./ Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim./ Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim./ Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim. |
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim./ Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden sen olduğun için vazgeçtim.
BENCİL OLDUĞUN İÇİN VAZGEÇTİM!
Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi./ Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım./ Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.
Altı yaşındayken çocuk felci geçirdi; bir bacağı sakat kaldı. 19 yaşında geçirdiği trafik kazası bütün hayatını değiştirdi. Omurgası ve sağ bacağında hiç dinmeyen bir acıyla yaşamaya devam ederken 32 ameliyat geçirdi. Acılarını dindirmek için resim yapmaya başladı. 1938’de New York’ta açtığı sergi ona büyük ün getirdi, 1939’daki Paris sergisi ile büyük övgü aldı. 1953 yılının nisan ayında Mexico City’de bir kişisel sergi açtı; temmuz ayında sağ bacağı kesildi. Tam bir yıl sonra, 13 Temmuz 1954’te, akciğer ambolisinden yaşama veda etti. Ardında bıraktığı son tablo, ‘Yaşasın Hayat’ adlı bir natürmorttu.
“Diego’ya aşık oldum, ailem bundan hiç hoşlanmadı, çünkü Diego bir komünistti ve bizimkiler onu çok çok çok şişman Breughel’e benzetiyordu. Bunun bir fille beyaz güvercinin evlenmesini andırdığını söylüyorlardı. Her şeye rağmen 21 Ağustos 1929′da evlendik. Diego’ya; ‘Kızımın hasta olduğunu ve yaşamı boyunca sağlık sorunları olacağını unutmayın. Akıllıdır ama güzel değildir. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Her şeye rağmen onunla evlenmek istiyorsanız, rıza gösteriyorum’ diyen babam dışında düğüne kimse gelmedi.”
6 Temmuz 1907’de Coyoacan, Meksika’da, Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales’in dört kızından üçüncüsü olarak dünyaya geldi. Kahlo ilerleyen yıllarda doğumgününü 6 Temmuz 1907 değil de Meksika Devrimi’nin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 günü olarak ilan edecekti. Çünkü yaşamının modern Meksika’nın doğuşuyla başlamış olmasını istiyordu. Ailesiyle birlikte Coyoacan bölgesinde oturdukları evlerinin dış duvarları kobalt mavisi ile boyalı olduğu için “Mavi Ev” olarak anılıyordu. Frida’nın doğumundan kısa süre sonra, annesi hastalanmış ve kızına süt veremeyecek hale gelmişti. Bu dönemde Frida’yı emzirmesi için Kızılderili bir sütanne bulundu. Bu durumun Kahlo’yu etkilemeyeceğini düşünüyorlardı ancak Frida yıllar sonra yapacağı resimlerden birinde sütannesini, Meksikalı yönünün mitik bir şekilde bedenlenmiş hali olarak gösterecekti. Annesini çok nazik, zeki ama aynı zamanda zalim, hesaplı ve fanatik bir şekilde dindar olarak tanımlayan Kahlo’nun babasıyla ilişkileri her daim iyi olmuştu. Günlüğüne babasıyla ilgili olarak yazdıkları, bay Kahlo’nun şefkat ve çalışkanlığın mükemmel bir simgesi olduğu, Frida’nın tüm sorunlarına anlayışla yaklaştığı yönündeydi. 6 yaşında çocuk felci geçiren Kahlo’nun bu sebepten, bir bacağı diğerine göre daha inceydi. Sinirleri etkileyen çocuk felci nedeniyle hastalar solunum zorluğu nedeniyle hayatını kaybediyordu. Frida ise sağ bacağındaki incelme ile kurtulmuştu. Bu yüzden hep uzun etekler giyen Kahlo, kendisine “Tahta Bacak Frida” denmesine oldukça içerliyordu.
Kahlo, üç kızkardeşi olmasına rağmen bir erkek çocuk gibi büyümüş, okul yıllarında da daha çok erkek çocuklarla arkadaşlık kurmuştu. Başarılı bir öğrenci olan Kahlo, yıllarca geçirdiği çocuk felcinin etkisinde kaldı ve bu yüzden tıp eğitimi almaya karar verdi. Mexico City’de Ulusal Hazırlık Okulunun Tıp Eğitimi bölümüne kabul edildiğinde okulun tarihinde bir ilk gerçekleşiyordu. Zira daha önce sadece erkek öğrencilerin kabul edildiği ve Meksika’da prestij sembolü olan okulun, hazırlık sınıfına ilk kabul edilen kız öğrencilerden biri olmuştu. Ulusal Hazırlık Okulu’nda Frida’nın vizyonu genişledi, sanat, edebiyat, felsefe gibi alanlarda kendini geliştirme fırsatı buldu. İleride Meksika’nın önemli isimleri olarak anılacak Alejandro Gomez Arias, Jose Gomez Robleda ve Alfonso Villa, Frida’nın okul arkadaşlarıydı. Anarşist bir edebiyat grubuna dahil olan Frida’nın tüm hayatı geçireceği trafik kazasıyla değişecekti. 17 Eylül 1925 tarihinde, erkek arkadaşı Alejandro Gomez Arias ile birlikte otobüsle okuldan dönen Frida için oldukça sıradan bir gündü. Ancak bindikleri otobüs, bir tramvayla çarpıştı. Çok sayıda yolcunun ölümüyle sonuçlanan kazada Frida çok ağır yaralandı. Yolcuların tutunduğu kalın bir metal çubuk Kahlo’nun karnından vücuduna girmiş ve bel omurlarını zedeleyerek dışarı çıkmıştı. Ayrıca omuz ekleminde çıkık, bazı kaburgalarda ve sağ bacağında kırıklar da oluşmuştu. Yaşama şansı olmadığı düşünülen Frida’ya kaza sonrasında dikkat bile edilmemişti. Kazayla ilgili olarak Frida daha sonra şunları söyleyecekti:
Benim zamanımda otobüsler hiç de güvenilir değildi; henüz yeni kullanıma girmişlerdi ve pek rağbet görüyorlardı. Tramvaylar boşalmışlardı. Alejandro Gomez Arias’la otobüse bindim… Kısa bir zaman sonra otobüs ile Xochimilo hattının treni çarpıştı. Tuhaf bir çarpışmaydı bu; şiddetli değil, ağır ve yavaştı, herkesi sarstı. Beni daha da çok sarstı. Önce başka bir otobüse binmiştik. Ama küçük şemsiyemi unuttuğumu görünce, aramak için indik, beni harabe eden otobüse böylece bindik. Kaza bir kavşakta oldu… İnsanın çarpışmanın farkına vardığı, ağladığı doğru değil. Gözümden bir tek damla yaş akmadı ve demir çubuk, kılıcın boğayı delmesi gibi beni deldi geçti.
Ambulans gelip de Kızıl Haç hastanesine götürüldüğünde, omurgasının, bel bölgesinde üç noktadan kırıldığı, köprücük kemiği ile üçüncü ve dördüncü kaburgalarının da kırık olduğu ortaya çıktı. Frida’nın sağ bacağı on bir yerden kırılmış ve ezilmiş, sol omzu çıkmış, leğen kemiği de üç yerden kırılmıştı. Çelik çubuk karnının sol tarafından girip cinsel organından çıkmıştı ve doktorlar yaşayabileceğinden bile şüpheliydi. Onu parça parça bir araya getirmeleri gerekiyordu. Hastaneden tam bir ay sonra, 17 Ekim 1925′te taburcu edilen Frida’nın aylarca yatalak olabileceği düşünülüyordu. Çok büyük acılar çekmesine rağmen bunu yansıtmayan Frida’nın hayatı korseler, hastaneler ve doktorlar arasında geçiyordu. Omurgası ve sağ bacağında dinmeyen bir acı vardı. 32 kez ameliyat edilen Frida’nın, 1954’te çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı kangren yüzünden kesilecekti. Fotoğrafçı olan babasının işleri ise gün geçtikçe kötüleşiyordu. Frida’nın bakım masraflarını karşılamakta zorluk çeken babası çareyi evin değerli eşyalarını satmakta bulmuştu. Sadece tutkuyla bağlı olduğu piyanosu ve kitapları kalmıştı ve bu dönemde bay Kahlo’nun sara krizleri de sıklaşmıştı.

Tüm gününü yatakta geçiren kızı için kendi elleriyle şık bir karyola yapan bay Kahlo, Frida’yı hayata bağlamak için elinden geleni yapıyordu. Annesi Mathilde ise Frida’nın kendini izleyebilmesi için tavana bir ayna asmıştı. Ancak parçalanmış bedeni ve kendisiyle karşı karşıya kalınca dehşet içinde ilk tepkisini veren Frida, aynadaki kişiyi resmetmeye başladı. Ağrılarıyla başa çıkmak için sürekli olarak resim yapmaya başlayan Frida, ilk portresini ilk aşkı Alejandro’ya armağan etti. Ancak ilişkileri sona ermişti. Ailesinin teşvikiyle resim yapmaya başlayan Frida birçok oto portre resmetti. Artık iyileşmeye başlamıştı, resim onun için büyük bir motivasyon olmuştu. 1927 yılı sonunda yürümeye başlayan Kahlo, bu dönemde sanat ve politika çevreleri ile yakın ilişkiler kurmaya başladı. Küba’lı önder Julio Antonio Mella ve fotoğraf sanatçısı Tina Modotti bu isimlerden ikisiydi. Birlikte davetlere gidiyor, sosyalistlerin tartışmalarına katılıyorlardı ve Kahlo, 1929’da Meksika Komünist Partisi’ne üye oldu.
Resim çalışmalarına devam eden Kahlo, eserlerini takip ettiği ve Meksikalı Michalangelo olarak anılan ünlü ressam Diego Rivera’yla da tanışmak istiyordu. Rivera’nın kendi resimleriyle ilgili fikrini merak eden Frida, ünlü ressamı ziyaret ettiğinde ona aşık oldu ve iki sanatçı, 21 Ağustos 1929’da evlendi.
Evliliklerinin ilk yılında Frida hamile kalmasına rağmen Rivera’yla yaşadığı sorunlar nedeniyle bebeği aldırdı. 1930 yılında Amerika’ya giden çift, Rivera’nın aldığı duvar resmi siparişleri bitene kadar orada yaşayacaklardı. Ard arda 2 düşük yapan Frida, Rivera’nın başka ilişkileri olduğunu da öğrendi ve çift oldukça fırtınalı geçen evliliklerini 1939 yılında sonlandırdılar. Ancak bir sene sonra, 1940′da yeniden evlenip Frida’nın çocukluğunun geçtiği Mavi Ev’e yerleştiler. Bu dönemde Kahlo sürrealist resmin öncü isimlerinden dostu Andre Breton’un da desteğiyle New York’ta bir sergi açtı ve resimlerinin yarısının satıldığı bu sergide ünlü aktör Edward G. Robinson, Kahlo’nun dört tablosunu satın aldı. Bu sergiyle uluslararası bir ün kazanan Frida, 1939′da Paris’te bir sergi açtı. Picasso ve Kandinsky gibi sanatçıların büyük ilgi gösterdiği sergide; Louvre Müzesi, sanatçının Çerçeve adlı tablosunu satın aldı.
Frida’nın evliliği süresince başka erkeklerle ilişkileri oldu. Rus devriminin önde gelen isimlerinden Lev Troçki ile birlikte olan Frida, Troçki’nin eşinin bu ilişkiyi farketmesi üzerine bu birlikteliği sonlandırmıştı. Troçki’ye düzenlenen suikastın ardından ressam Siqueiros’un arkadaşı olması nedeniyle sorgulanan Frida, Meksika’dan ayrılarak San Fransisco’da bulunan eski eşi Rivera’nın yanına gitmişti. Frida için yaşadıkları tüm sorunlara rağmen Diego’nun anlamı büyüktü, kocasıyla ilgili olarak şunları yazmıştı:
Başlangıç Diego … Yapıcı Diego … Çocuğum Diego..Ressam Diego … Babam Diego … Oğlum Diego…Sevgilim Diego … Kocam Diego… Dostum Diego … Anam Diego… Ben Diego…Evren Diego
Sağlığı sık sık bozulan Frida, bütün gücüyle resim yapıyor, eserlerinin gördüğü ilgi onu çok heyecanlandırıyordu. Ancak çocuğu olmadığı için üzülen sanatçı evcil hayvan besliyordu. 1941′de “Ben ve Papağanlarım” ve 1953′te “Maymunlarla Otoportre” isimli çalışmalarına imza atan sanatçı, aynı yıl ‘La Esmeralda’ adlı bir sanat okulunda öğretim üyeliğine başladı. Sağlık durumu kötüleşmesine rağmen ders vermeyi sürdüren Frida, 1950 senesinde daha önce olduğu ameliyatlar nedeniyle dokuz ay hastanede yatmak zorunda kaldı. Frida ülkesi Meksika’daki ilk kişisel sergisini ise 1953 senesinde açtı. Aynı yılın temmuz ayında sağ bacağı kesilen Frida’nın başarılarla ve acılarla dolu yaşamı, akciğer ambolisi nedeniyle 13 Temmuz 1954′te sona erdi. Sanatçının ölmeden önce tamamladığı son eser ise “Yaşasın Hayat” isimli natürmort çalışmaydı.
Toplam okunma (8497) Bugün(10) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Dünyanın ilk ve tek Kaplumbağa Terbiyecisi Osman Hamdi’nin ölümünün 100’üncü yıldönümü Temmuz 7, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Ressam Resim Heykel - Painting Sculpture , add a comment Birçok tablo yapmıştı ama “başyapıtım” diyeceği eseri henüz yapmadığını düşünüyordu. İki metre yirmi üç santim boyundaki yeni bir tabloya başlamıştı. Kısa süre sonra tablo belirginleşti. Figür yine kendisiydi. Sakalları ağırmış, kamburu ortaya çıkmıştı. Üzerinde kırmızı bir elbise vardı. Yerde ise kaplumbağalar vardı. Yaşlı adam elinde bir ney tutuyordu. Boynunda ise sopa asılıydı. Yeni tablosunda bir anlamda kendini anlatıyordu Osman Hamdi. Batılılaştırmaya çalıştığı muhafazakâr bir toplumda eğitimci rolü oynamak, tıpkı kaplumbağa terbiyecisi gibi büyük sabır istiyordu. Tablo bittiğinde resmi görenler ne anlatılmak istendiğini anlamakta zorlandı. Birbirlerine böyle bir mesleğin olup olmadığını sordular… |
Osman Hamdi bey online resim sergisine bak
Osman Hamdi’nin hikâyesi 30 Aralık 1842’de İstanbul’da başladı
Ölümünün 100’üncü yıldönümü dolayısıyla Türkiye’de ve dünyada çeşitli etkinliklerle anılan Osman Hamdi Bey, ünlü tabloları dolayısıyla çoğu kişi tarafından “ressam” olarak bilinir. Oysa ressamlığı kadar önemli olan iki mesleği daha vardı; arkeolog ve müzeci… Osmanlı İmparatorluğu’nda amaca uygun ilk müze olan, günümüzün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu, yıllar sonra Mimar Sinan Üniversitesi’ne dönüştürülen Sanayi Nefise Mektebi’nin ilk yöneticisiydi. Modern anlamda müzeciliği başlatan Osman Hamdi Bey, eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan isim olarak da tarihe geçti. Ayrıca, Türk resminde ilk kez figürlü kompozisyonu kullanan ressamdı. Başyapıtı olan “Kaplumbağa Terbiyecisi” sonrasında, uzun bir süre böyle bir meslek olup olmadığı tartışılmıştı.
Osman Hamdi’nin hikâyesi 30 Aralık 1842’de İstanbul’da başladı. Ayasofya’nın hemen yanındaki bir mahallede dünyaya geldi. Çocukluğu, Mahmutpaşa Yokuşu’ndaki bir konakta geçti. Gençlik yıllarının başında, o dönem Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) olan babası İbrahim Edhem, onu hukuk eğitimi almak üzere Fransa’ya gönderme kararı aldı. Kendisi de İmparatorluğun yurt dışına eğitime gönderdiği 4 öğrenciden biriydi. Oğlunu seyahat öncesi uzun uzun tembihledi: İçkiden ve kadınlardan uzak durmalısın…
Annesi Fatma Hanım, kardeşleri Mustafa, Galip ve Abdullah’ı geride bırakıp, 18 yaşında, 1860 yılı Nisan ayında tahta bavuluyla Paris’e geldiğinde, onu en çok etkileyen ve dikkatini çeken Osmanlı’da yasak olan heykeller oldu. Dakikalarca önünde durup, heykelleri inceledi… Dünyaca ünlü heykeltıraşlar, ressamlar, yazarlar, şairler ve filozofların yaşadığı Fransa’da günleri geçtikçe, sanata olan merakı ve tutkusu da önlenemez boyutlara geldi Osman Hamdi’nin. Okula gitmek yerine odasında resim çizmeyi tercih ediyordu. Hukuk öğrencilerine zorunlu olmayan arkeoloji derslerine girmekten zevk alıyordu. Aylar geçtikçe memnuniyetsizliği dayanılmaz bir hâl aldı.
Hukuk yerine sanat
Paris’e gelmesinin üzerinden 4 yıl geçti. Hukuk okuması babasının kararıydı, kendisi ise resim yapmak istiyordu. Bütün boş vakitlerini resim atölyelerini dolaşarak geçiriyordu.
Bir yıl önce kapılarını artık yabancı öğrencilere de açan Ecole des Beaux Arts’ta girmek rüyalarını süslüyordu. Günlerce uğraştı ama okula asli öğrenci olarak kayıt yaptırmayı başaramadı. Konuk öğrenci olarak başladı. Dönemin ünlü Fransız ressamı Gerome’un yönettiği atölyenin müdavimi oldu. Bu sırada hukuk okumak istemediğini babasına da bir mektupla açıkladı. O günlerde açılan bir resim sergisine “Türk Kadını” adlı tablosunu göndermişti. Bu tablosuyla gazetelerde övgü dolu eleştiriler çıktı. Ancak bu sırada babasından “İstanbul’a dön” diyen mektup geldi. 1869’da Paris’ten 27 yaşında usta bir ressam olarak ayrılarak İstanbul’a döndü.
Viyana’daki sürpriz
Özel hayatına dair beklenmedik bir gelişme, yine yurt dışındayken oldu. Viyana’da 1873 yılında düzenlenen uluslararası fuarda görevlendirilmişti. Sergiye katılacak Osmanlı heyetinin baş sorumlusuydu. Başarılı geçen sergi döneminde bir gün bir sürprizle de karşılaştı; Maria adlı 17 yaşındaki kıza aşık oldu. Maria’nın teklifini kabul etmesi üzerine, babasına mektup yazarak, İstanbul’daki eşinden ayrılacağını duyurdu. Nikah günü ikinci eşine, “Sana bundan böyle Naile” demek istiyorum” dedi. İstanbul’a döndüğünde Hariciye Nazırlığı Protokol Müdür Muavini olarak atandı.
Bir süre sonra babası sadrazam oldu. Ülkede parlamenter sistemin emeklemeye başladığı günlerde Osman Hamdi de yeni bir görev için kolları sıvadı, 6. Bölge Belediye Müdürü olmuştu. Bir süre sonra ihmal ettiği resme yeniden başladı.
Babası Edhem Paşa Dahiliye Nazırlığı’na getirilmişti. Ondan tüm vilayetlere resmi bir yazı göndererek, buldukları tarihi eserleri müzeye yollamalarını istedi. Müzedeki koleksiyonu zenginleştirmek için Nemrut Dağı’na çıktı. O döneme kadar hiç milli kazı yapılmamıştı. Osmanlı’nın ilk arkeolojik kazı macerası da böylece başlamış oldu. Bu kazılar sırasındaki notlarıyla Nemrut Dağı Tümülüsleri adlı kitabı Fransızca olarak hazırladı. Başlattığı işin daha verimli hale gelmesi için tarihi eserlerle ilgili yürürlükteki tüzüğün acilen değişmesi gerektiğini fark etti. Kazılarda bulunan eserler, bulunduğu topraklarda kalmalıydı. Abdülhamid’in 21 Şubat 1884’te yeni düzenlemeyi kabulüyle, Asarı Atika Nizamnamesi yürürlüğe girdi. Bundan böyle Osmanlı topraklarının üstünde ve altında bulunan bütün tarihi eserler devlete ait olacaktı. Osman Hamdi, Nemrud’un ardından Sayda’da kazılar yaptı. Sayda kazısında bulduğu ve arkeoloji dünyasının baş yapıtları kabul edilen, aralarında İskender Lahti’nin de bulunduğu lahitler ve diğer eserlerin sergilenmesi için ilk Türk müze binası olan bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin 1881’de temelini attı, 1891’de hizmete açtı.
Okul yöneticisi ve müze müdürü
O günlerde tek resmi görevi müze-i Hümayun Komisyon üyeliğiydi. Müze Müdürü Dr. Dethier’in ricası üzerine komisyona katılmıştı. Bu görevi kabul ettikten sonra da Osmanlı’nın arkeolojik geçmişine merak salmıştı. Ancak karşılaştığı manzara onu üzüyordu. Zira kazılarda bulunan eserlerin adeta yağmalanırcasına yurt dışına çıkarıldığını gördü. Dr. Dethier ölünce, müze müdürlüğüne Eylül 1881’de Osman Hamdi getirildi. Tam da bu sırada Osmanlı’nın ilk güzel sanatlar akademisinin -Sanay-i Nefise- kurulması kararı alındı. 1882 yılının ilk gününde, okulun yöneticisi olarak, Müze Müdürü Osman Hamdi’nin görevlendirildiği açıklandı. Osman Hamdi, burada Ecole des Beaux Arts’ın eğitim anlayışını hayata geçirmeyi hedefliyordu. Okul binası için müze müdürü olduğu Çinili Köşk’ün yanındaki boş araziyi seçti. Mimar olarak bir süre önce bir sergide tanıştığı Alexander Vallaury’i seçti. Ona aynı zamanda okulun mimarlık bölümünün başına geçmeyi de teklif etti. Heykel öğrencileri için Roma Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nde ünlü heykeltıraşların öğrencisi olan Osgan Efendi’yi okulun kadrosuna aldı. Sanayi-i Nefise, 3 Mart 1883 günü törenlerle açıldı. Artık güzel sanatlar alanında eğitim almak isteyen gençler Avrupa’ya gitmeyecekti.
67 yaşında cübbe giydi
Osman Hamdi, müzecilikte 25 yılını doldurduğunu farklı ülkelerden gelen kutlama, nişan, madalya ve takdirnameler sayesinde fark etti. İmparatorluk müzesi sürekli eklenti binalarla koca bir ”U” şeklini almıştı. Dünyanın en hızlı genişleyen müzesi olmuştu. 1909 yılında Oxford Üniversitesi ona fahri doktora unvanı verdiğini açıkladı. İngiltere’ye gitti. 67 yaşında cüppe ve kep giydi. Yaşayan bir efsane olmuştu… Osman Hamdi, 1910 yılına hasta olarak girdi. İngiltere yolculuğu onu çok yormuştu. Artık müzeye gidemiyordu. Takvimler 24 Şubat’ı gösterdiğinde Osman Hamdi hayata gözlerini yumdu.
Vazgeçilmez modeli eşi Naile Hanımdı
Resimlerinin ana teması insan olan Osman Hamdi’nin modelliğini eşi Naile Hanım yapıyordu. Resimlerinde erkek model olarak ise çoğunlukla kendisini kullanıyordu. Zaman zaman isyanını da eserlerine yansıtıyordu Osman Hamdi. “Gezintideki Kadınlar” tablosunda, dokuz kadını dış mekanda betimleyip bir ilke imza atmıştı. Birçok tablo yapmıştı ama “başyapıtım” diyeceği eseri henüz yapmadığını düşünüyordu. İki metre yirmi üç santim boyundaki yeni bir tabloya başlamıştı. Kısa süre sonra tablo belirginleşti. Figür yine kendisiydi. Sakalları ağırmış, kamburu ortaya çıkmıştı. Üzerinde kırmızı bir elbise vardı. Yerde ise kaplumbağalar vardı. Yaşlı adam elinde bir ney tutuyordu. Boynunda ise sopa asılıydı. Yeni tablosunda bir anlamda kendini anlatıyordu Osman Hamdi. Batılılaştırmaya çalıştığı muhafazakâr bir toplumda eğitimci rolü oynamak, tıpkı kaplumbağa terbiyecisi gibi büyük sabır istiyordu. Tablo bittiğinde resmi görenler ne anlatılmak istendiğini anlamakta zorlandı. Birbirlerine böyle bir mesleğin olup olmadığını sordular…
Önemli eserleri
* Kahve Ocağı
* Kuran Okuyan Kız
* Çarşaflanan Kadınlar n Gebze’den Manzara
* Silah Taciri
* Beyaz Entarili Kız
* Sarı Kurdeleli Kız
* Kaplumbağa Terbiyecisi
Dünyanın ilk ve tek Kaplumbağa Terbiyecisi
Şule TÜRKER
V. Pazar 27.06.2010
Toplam okunma (6958) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Salvador Dali için eşi Şair Paul Eduard’ı terk eden Rus kızı, Helena Deluvina Diakinoff – Barış Kişin Mayıs 11, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Genel Kültür - General Culture, Ressam Resim Heykel - Painting Sculpture , add a comment
|
Paul Éluard (d. 1895, ö. 1952) dadacı ve gerçeküstücü Fransız şair. 1912′de İsviçre, Davos’taki Clavadel sanatoryumunda verem tedavisi görürken genç bir Rus kızı, Helena Dmitrievna Diakonova ile tanıştı, ona şiirler ve mektuplar yazdı. Hayatımın galası dedigi Helena’ya Gala ismini verdi. evlenip bir çocuk sahibi oldular. Ancak Kocası sürralist şair Elluard ile sürrealist akima gönul veren Gala bir gün Salvador Dali’yi ziyarete giderler. Kısa sürede Dali kendisinden on bir yaş büyük olan Gala’ya aşık olur, delice sever. Ve sonunda kocası Paul Eduard’an boşanmasını sağlayarak evlenir.
Gala; Dali icin gercek bir ilham perisi olmustur. Sadece Dali icin degil ayni zamanda Louis Aragon, Max Ernst ve Andre Breton ‘ gibi o dönemin bir önemli isminin ilham kaynagi olmus yaşadıkları dönemde, çevrelerindeki pek çok sanatçıyı anlaşılmaz bir büyüyle kendilerine bağlayan etkileyici bir kadın. Örneğin, üniversite yıllarında, geleceğin ünlü dilbilimcisi Roman Jakobson`u etrafında pervane edip, ardından Mayakovski`yi kendine aşık eden; fakat edebiyat tarihine, Louis Aragonla yaşadığı destansı aşk sayesinde geçen Elsa Triolet ya da Freud -Rilke -Pasternak üçlüsünü peşinde koşturduktan sonra hiçbirine yüz vermeyen Salome gibi bir kadın Gala.
KARARTMA
Kapılar tutulmuş neylersin
Neylersin içerde kalmışız
Yollar kesilmiş
Şehir yenilmiş neylersin
Açlıktır başlamış
Elde silah kalmamış neylersin
Neylersin karanlık da bastırmış
Sevişemezsin de neylersin.
Paul ELUARD
Şair Paul Elluard’ın Helena Deluvina Diakinoff’a yazdığı aşağıdaki mektupta: “Sensiz bir hiçim ben” derken, başka bir mektupta ise ”Yaşarken ayrı kalmamız hayatta hiçbir şeye değmez`diyor.
“Güzelim, taparcasına sevdiğim, özlüyorum seni ölesiye. Her şey bomboş, elbiselerin var yalnız sarılabileceğim. Bedenini, gözlerini, ağzını, bütün varlığını özlüyorum senin. Biriciksin sen, çok eskilerden beri seviyorum seni. Çektiğim tüm sıkıntıların hiçbir önemi yok. Aşkım, aşkımız onları yakıyor. Geri geldiğinde seni öyle bir süsleyeceğim ki. pijamalarının ölçüsünü ver bana (!!!). Edinilebilecek her şeyi, var olan en güzel şeyleri istiyorum senin için. Olabildiğince kısa sürsün yokluğun. Çabuk dön. Sensiz bir hiçim ben. Bütün öbür arzuları düşümde yaşama geçiriyorum. Sana karşı duyduğum isteği gerçekliğin içinde yaşama geçiriyorum.(..) Çok güzel iki Pueblo bebeğim var. Dünyanın en güzel şeyleri bunlar. Senin odana koyacağım, orada sana verebileceğim bütün armağanları bulacaksın.”
Helena Deluvina Diakinoff, bütün çekiciliğini ve zekâsını kullanarak çok sevdiği sürrealist şair olan Paul Eduard ile çok geçmeden evlenmeyi başarır. O dönemlerde çok hasta olan Poul Helena’ın hayatına girmesiyle kendini toplar ve hayatı değişir. “Hayatımın Galası” der ona. Şiirlerinin ilham perisi olmuştur Gala. Bundan sonra Helena yaşamını Gala adıyla sürdürür. Bir de çocuklarıolur. Ancak Gala evlilik hayatından sıkılmaya başlar. Poul’un aşkı eskisi kadar zevk vermez . Heyecanını yitirmiş, tam coşkusunu kaybetmek üzereyken 1926 yılının yazında ailece Cadaquezde Akdenizin Catalan kıyısında Hotel Miramar’a giderler. Bu tatil bütün hayatlarını değiştirecektir.
Salvador Dali ile tanışması
Gala, tatilini geçirdiği otelin terasında güneşlenirken izlendiğini fark eder. Önce çok önemsemez ama hoşuna gider. Onu izleyen yine sürrealist ressamlardan biri olan ve kadınlar hakkında “sadece erotik fantezilerim için gerekliydiler” diyen Salvador Dali’dir. Karşıdan işaretleşerek ertesi gün saat on bir de plaj da buluşmak üzere randevulaşırlar. Dali, bu buluşmaya tamamen sembolik bir şekilde gitmeye karar verir. Buluşma saati gelmeden çok önce hazırlanmaya başlar. Elbiselerini göğüs uçlarını, kıllarını, göbek deliğini ve esmerleşen tenini gösterecek biçimde keser. Boynuna inci bir kolye, kulağına kırmızı bir sardunya takar. Traş olurken yaralanmasından esinlenerek kendi kanına balık kuyruğu, keçi, gübresi ve yağ karıştırıp sürünür. Tam çıkmak üzereyken pencereden Gala’nın plaja indiğini görür. Üzerindekileri değiştirerek plaja iner. O buluşmadan sonra birbirlerinden çok hoşlanan bu ikili sık sık buluşmaya başlar. Gala’nın çocuksu ama bir o kadar da kadın olan tavırları, özgüveni, zekâsı ünlü ressamı adeta büyüler. Birkaç ay sonra kendini taparcasına seven kocasını ve çocuğunu terk ederek Dali ile birlikte yaşamaya başlar. Daha sonra da İspanya da dini seremoniyle evlenirler. Bu garip ama tutkulu adama deli gibi âşık olur.
Dali Gala’nın profilinden “Gran Mastrubadorda” adlı tabloyu yapar. Kadınlar hakkındaki düşüncelerini kendinden on bir yaş büyük olan bu kadın değiştirmiştir. Gala; Dali için bir âşık, arkadaş, esin perisi ve modeli olur. İlerleyen yıllarda karısı, en büyük danışmanı ve servetinin yöneticisi de olacaktır. İlk önce İspanya iç savaşından daha sonra Dünya Savaşından kaçmak için bütün dünyayı dolaşırlar. Evlerine döndüklerinde Dali çalışmalarını artık asistanları ile birlikte yürütmeye başlamıştır. Daha fazla çalışma mekânı yaratmak için evini büyütür. Gala özel hayatlarını geçirdikleri yerin bir işyeri haline dönüşmesine çok sinirlendiği için eskisi kadar Dali ile zaman geçirmemeye başlar.
Yaşı iyice ilerleyen Gala artık çabuk yoruluyor eskisi kadar heyecanlı ve coşku dolu olamıyordu. İster istemez Dali ile aralarına bir mesafe girdi. Dali oval oda dediği yeri tamamen Gala için yeniden düzenletti. Oryantal bir tarzla döşenmiş bu odada geçirmeye başlar günlerini o çocuk-kadın. Kocası ise Gala’ dan kalan boşluğu doldurmak için “hippie” lerin doldurduğu bir bahçe tasarlar kendine.
Bütün bu olanlardan üç yıl kadar sonra Gala hayatını kaybeder, ve hayatının sonuna kadar kendinden on bir yaş büyük bir erkeğin aşkını ellerinde tutar. Dali onu hiç bırakmaz ve hayatının sonuna kadar sevmeye devam eder. Gala’nın mezarının olduğu başka bir yere taşır evini. Onun ölümünden sonra neredeyse resim yapmayı bile bıraktığı rivayet edilir.
Ressam Salvador Dali için eşi Şair Paul Eduard’ı terk eden Rus kızı, Helena Deluvina Diakinoff – Barış Kişin
Toplam okunma (10440) Bugün(3) Son okunma tarihi (02 September 2010)
“Benim için bir tablo parçalanmışlıklar bütünüdür” | Psikanalitik Açıdan Pablo Picasso Mayıs 7, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy, Ressam Resim Heykel - Painting Sculpture , add a comment
Ne güzel, geldin, dedi kadın/ Ne yazık ki birazdan çekip gidiyorum, dedi erkek
(Ferit Edgü-İnsanlık Halleri)
Zamanın ve görülebilir olanın birlikteliğinde başlar sanatsal diyalog. Varoluş ile yok oluş arasındaki gelgitlerin kalıcı anlatımlardır sanat, bir hesaplaşmadır kendisiyle ve kendi dışıyla. Picasso’nun bu anlamdaki yeteneği, çocukluğundan beri var olmuştur, psişik yapısının etkisiyle erken bir olgunluk evresine girmiş olduğu söylenebilir. Doğuştan başlayıp onu yıllarca sarsan “Asfiksik travma”, çocukluk döneminin “abandon (terk edilme) nevrozu ve ergenlikle bağlantılı “Anal karakter”, Picasso’nun yaratıcılığında çok büyük rol oynamıştır.Tüm yapıtlarında, yaşadığı deneyleri psikolojik yankılanmalarını görmemek olanaksızdır. Bu konudaki ayrıntılı çalışmalardan giderek Picasso’nun davranışsal dünyasında, onun karakterini temsil eden bellibaşlı üç niteliğin altını çizmek gerekecektir: Çocuksu oyunlara eğilimli kişilik (Ludens); oidinal kişilik (Libidinosus); Çalışkan kişilik (Laboriosus).
Güçlü yeteneğiyle Picasso daha çocukluğunda ancak erginlerin çizebileceği resimlerle çıkmıştır ortaya. Örneğin 1937′de 56 yaşındayken çizdiği at resmi tıpkı küçük bir çocuğun yaptığı bir yapıt gibidir.
Picasso her zaman olağanüstü bir “Homo Ludens”ti. Sanat onun için oyundu her şeyden önce. Çocukluğundan beri çok değişik oyunlarla iç içe bir içtepisellik yaşamaktaydı. Bu olağanüstü doğurgan dürtü, Picasso’nun erginlik ve yaşlılık dönemlerinde de resimlerine çok değişik nitelikler katmıştır.
1988′de, Paris’teki Musée Nationale d’Art Moderne’de Picasso’nun “La Dernière Picasso 1953-1973″ adlı sergisine kaç kez gittim, büyük bir hayranlık içinde. New York’ta gerçekleştirilen ortak Picasso ve Braque sergisinde de yıllarca önce bu duyguları yaşadığımı hatırlıyorum. 1996′yı 1997′ye bağlayan Aralık ayında Paris’te gerçekleştirilen “Picasso et le Portrait” adlı sergide de derinlerimde hep o vardı. Karar verdim sonra, Picasso’yu psikanalitik açıdan ele almalıydım. Bakalım, değişik etkinlikleriyle ve son derece gizemli dünyasıyla, kaçabilecek miydi psikanalizden, ünlü ressam?
Picasso özellikle çocuk oyunlarına, çocuksu davranışlara eğilimli bir sanatçıdır.Çocukluğundan beri bu böyle devam etmiştir. Davranışlarında olsun, yaptıklarında olsun, hep aynı tutumu izlersiniz: Çocukluğun ilk yaşındaki düzensizlik, orayı burayı dağıtma, objelerin yerini değiştirme; iki yaşın yumuşak bir maddeyi eliyle yoğurma ve taslak yapma (özellikle çanak çömlek yapımında görebileceğiz bu üretim biçimini); üç yaşın kübik şekillerle ilgilenme, birleşimler yapma; dört yaşın kendini gösterme ve rekabet içinde olma; beş yaşın girişkenliği ve taklit etme davranışlarına yönlenme; altı yaşın saldırganlık (agressivité) ve bozma, altüst etme niteliklerini sergileme; yedi yaşın deformasyonu ve sekiz yaşın toparlama, harmanlama ve yaratma eylemleri, Picasso’nun narsisistik bencilliğini ve neoformasyonunu onaylayacaktır. Bu çocuksu zevk alma duygusu, bazen gülme eğlenme doğrultusunda; bazen de karşı tarafı gülünç duruma düşürme, alay etme, intikam alma amacıyla gerçekleşir. Filozof Sokrates’i onaylar gibi, Picasso oynayarak incelemekte ya da tam tersine inceleyerek oynamaktaydı.
Gerçekte bu ludik içtepi Picasso’nun tüm yaşamının önemli bir belirtisidir. Çocuklarla özdeşleşmek ister çoğu kez ve onlarla oynardı. Tahminen altı yaşlarındayken Picasso, resim çizme eylemine obsessif bir biçimde ilgi duymuştur. Hele prematüre bir resmin, herkesin ve de kendisinin ilgisini çektiğini görmek ona büyük bir haz vermekteydi.
Kız kardeşi Lolita ve yeğeni, o yaşlarda Picasso’nun hayranıydılar. Onların isteği doğrultusunda, kuyruğundan ya da kulaklarından başlayarak bir köpek veya bir eşek krokisi hazırlar ve sonra büyük bir gurur duygusu içinde “Bir insan krokisi, bir kuş ya da bir at ister misiniz?” diye sorar ve hemen kâğıdı makasla keserek bu krokileri hazırlardı. Arkadaşlarına da aynı yaklaşım içindeydi: “Bir Degas, Lautrec veya bir Van Gogh ister misiniz?” Bütün bunlar onun için narsisistik bir gurur vesilesiydi. Çocukken yaptıklarıyla, ergin yaşta yaptıkları farklı değildi birbirinden. 82 yaşında bile, aynı davranış sarmalı içinde, 7 yaşın davranışların: sergiliyordu. 90 yaşında bile Picasso böyleydi. Hatta 90 yaşın birkaç gün öncesi Brassai, onu ziyarete gittiğinde: “Sana bir Rembrandt yapmamı ister misin?” diye sormuştu. Bütün bu örnekle: onun 7 yaşından itibaren ta 90 yaşma kadar aynı çocuksu oyun dünyasının içinde bulunduğunu, diğer kişilerden farklı bir psişik yapıya sahip olduğunu gösteriyor. Picasso gibi kimse olamaz, herkesten farklıdır. Nitekim New York’taki “Braque ve Picasso” sergisinde bu rekabeti, bu başkasının ondan üstün olabileceği gerçeğini kabul edemeyeceğini en ince ayrıntılarıyla saptadığım anımsıyorum.
Henri Matisse, 1908′de Georges Braque’m resimlerinden birirni gördüğü zaman “küçük küpler” terimini kullanmış ve o gün bugündür, yanlış adlandırılmasına rağmen, “Kübizm” terimi sanat ortamında yer almıştır. Fransız Braque ile İspanyol asıllı Picasso’nun birlikteliğinde “Kübizm”, Rönesans devrinden bu yana ortaya çıkan en radikal değişimli olaydır sanat alanında. Kübizm -ilk keşfedilmesi ve ilerletilmesinde, iki farklı ülkenin vatandaş: birbirine karşıt duygusal özelliğe sahip bu iki genç adamın birlikte gerçekleştirdikleri önemli çalışmaların büyük etkisi olmuştu:
Ne var ki, Picasso’nun en yakın arkadaşı olan Braque’a hissettiği rekabet duygusu, bu olağanüstü dostluğu tümden ayırmış ve 1914′ten sonra birbirlerini asla görmemişlerdir.
Picasso’nun çocukluğundan başlayıp yaşamının son anlarına kadar süren oyunsu (ludik) üretimlerinde bazen paranoyak eğilimlerin yer aldığını görürüz. Deformasyon onun vazgeçilmez bir tutkusudur. Herkesten farklı olmak, insanları şaşırtmak, güldürmek, her zaman gündemde olmak ve babasıyla da özdeşim yapabilmek böylece. Metamorfoz yapıtlarının önceliğinde yer aldığında o mutludur. Teşhircilik (exhibitionnisme) onun kişilik yapısının odak noktasıdır. Kübizmin gelişimsel ve deneysel çalışmalarında Picasso’nun “kristal kübizm” ve “kolaj” tarzında yapıtlar yapmaya yöneldiğini görüyoruz. Penrose’a göre, tamamen alaya alma doğrultusunda, elinde hangi materyal varsa, örneğin karton, maden, renkli-renksiz kâğıt, tahta, kullanarak tüm teknik ve estetik kurallarını hiçe sayarak grotesk bir alaya alma diye adlandırılabilecek eserler üretmeye aşırı bir istek duyuyor Picasso. Sadece diğerleriyle alay etmiyor, bizzat kendisi de bu “alay” çemberinin içinde. Penrose diyor ki: Herhangi birine randevu verdiğinde onu hangi giysilerin içinde bulabileceğiniz bir bilmecedir. Kendisinin gülünç görünümüyle de ‘diğerleri’ ile alay etmektedir. Otoportrelerinde de Picasso’nun bu yanını görmek mümkündür. Picasso’nun bu biçim ve kıyafet değiştirme eğilimi, özellikle 60-90 yaş arasında artmış görünüyor.
Picasso, oyunsal içtepiselliği aracılığıyla ulaştığı bütün bu doğaçlamalara diğer sanat alanlarında da yer vermiştir. Onun el atmadığı, ulaşamadığı hiçbir konu olamaz. Resmin dışında, uzmanlık düzeyinde sayılabilecek on alan daha Picasso’nun eli altındadır: Heykel, gravür, seramik, linogravür, litografi, uygulamalı sanat (halı, takı), sahne sanatı (tiyatro dekoru), tiyatro yazarlığı, sinema oyunculuğu ve şiir.
1967′de Amerikalı gazeteci Simone Gautier ile yaptığı bir söyleşide Picasso şöyle ifade ediyor kendisini: “Resimle kendimi ifade ediyorum, seramik alanında tıpkı bir çocuk gibi kille oynuyorum, heykel yaparak da maddeden intikam almak doğrultusunda zalim bir eyleme, sanki bir savaşa katılıyorum. Bu, bana sonsuz zevk veriyor.”
Madalyonun bir de öbür yanı var. Eğlenmekten zevk alan, gülen, eğlenen bir çocuğun yanı sıra, bir de yırtıcı, parçalayıcı, tahripkâr bir çocuk var. Yaratıcılığın (créativité) yanı sıra, saldırganlık (agressivité) ve tahripkârlık (destructivité) ikilemleri içinde Picasso büyük bir çocuk gibi, oyuncağıyla oynadıktan sonra onu kırıyor, parçalıyor. Sonra da yepyeni bir yapılandırmaya geçiyor. Birçok araştırmacı Picasso’nun bu kişisel özelliğine işaret etmektedir. Nitekim bir görüşmede Che Zervos’a: “Benim için bir tablo parçalanmışlıklar bütünüdür. Önce bir resim oluşturur, sonra da onu parçalarım. Önce modern sanatı yok etmeli. Ben kendimi ortadan kaldırmalıyım ki, yeniden bir şeye başlayabileyim” demiştir.
Picasso’nun tüm yaşamı “kadın” ve “cinsel aşk” üzerine odaklanmıştır. Davranışı ister iyi, ister kötü; zaman zaman uysal, çekingen, zaman zaman da hırçın, sadik olsun, onun amacı kadındır. Ama Ferit Edgü’nün “İnsanlık Halleri”nde ifade ettiği gibi, o her şeye rağmen “Ne yazık ki birazdan çekip gidiyorum” diyecek ve gidecektir, arkasına bakmadan. 16 yaşındayken kuzeni Carmen Blasco’ya platonik bir ilgi duyarken, söz konusu platonizm reddetme (négation) ile sonlanmıştır. Barcelona’da “Avignyo” sokağındaki genelevler 18 yaşındaki Picasso’nun yaşamında önemli bir yer aldı. 20 yaşında “Bario Chino” kabarelerinde striptizci Cheli-to ile geçen zamanı, yapıtlarına libidinal bir erkeksilik (virilité olarak yansımış ve 23 yaşında da ona ilk kez akıl hocalığı edece!-: olan Fernande ile bir yıldırım aşkı yaşamıştır.
O tarihlerden başlayarak Picasso’nun, Minotor’u yücelttiğin: ve onunla özdeşim yaptığını görüyoruz. İnsan vücudu ve boğa başından oluşmuş, eski Yunanistan’ın libidinal devi olan Minotor, Picasso’nun vazgeçilmez özdeşim objesidir. Zeus’un oğlu olan bu cinsel dev, Picasso’nun yaşamında büyük bir yer tutacaktır. Tüm erotik ve duygusal duyguları bir tarafa atarak sadece hayvansı, ezici, tahrip edici bir ilişkiyi devleştirerek yüceltmek, bir anlamda onu, “anne” figürüne bağlı suçluluk (culpabilité) duygusundan kurtarmak için olamaz mı?
Kadın, Picasso mitinin en önemli öğesidir. Fakat bu “kadınlar dünyası” mutlaka feminen olacaktır diye bir kural yoktur. Picasso bilinçdışına göre, hiçbir kadın tümü tümüne kadın değildir, mutlaka her kadında, bir erkeksi yan vardır. Muhtemelen Picasso’nun bu tarz düşünmesi ve hareket etmesinde, viril yanları ağır basan anne imajının büyük rolü vardır. Ona göre, her yaratık “yarı kadm-yarı erkek”tir. Picasso’da kadın, erkeksi yanları ağır ba-An bir otoriteye temellenmiştir. Bu maternal imaj zaman zaman okşayıcı, kucaklayıcı, zaman zaman da reddedici, tahrip edici, parlayıcı bir yapı sergiler. Bütün bu çelişik duygular Picasso’nun eserlerinde yankılanacaktır. Saldırganlık bazen üstü örtük olabilir, ama bu örtülerin altında nasıl bir “dev” var, saptayabilmek çok güç! Sözünü ettiğimiz bu durumlar, onun ruhsal yapısının siklotimik bir niteliği olduğuna işaret ediyor. Karakteri çatışmak ve ambivalandır. Bir bakıyorsunuz mazoşist, yılgın, duygusal, verici bir Picasso; bir bakıyorsunuz benmerkezci, yıldıran, tahrip eden, sadist bir Picasso. Bu ikizli duygu durumunun (ambivalence), bu gelgitlerin kaynağı bir yandan uysal, sevecen, yumuşak kadınların, diğer yandan da sadist, emredici, kahredici kadınların varlığıdır. Bu ikizli duygu durumu, Picasso’nun kadınlarla olan ilişkilerinde açıkça görülmektedir.
Ne kadınlar geçmiş yaşamından Picasso’nun, ne kadınlar! Sözünü ettiğimiz siklotimik dalgalanışlar kadın seçiminde de kendini göstermiştir: Biri, annesini temsil eden; hemen arkasından tam tersi, yumuşak, zarif bir kadın; sonra tekrar annesi. Diğer kadınlara âşık olduğu söylenemez kendisini derinlerden yöneten bir “anne imajı” varken. Bir bakıyorsunuz annesine benzeyen sadist bir kadın, yapıtlarında kadın imajı parça parça. Bir bakıyorsunuz, annenin tam tersi, bağrına basan, verici, okşayıcı bir kadın. İşte o zaman parçalıyor kadını, bir canavar haline getiriyor. Böyle bir durumda Picasso’nun kadınları sevdiğini söyleyebilir miyiz? O her zaman kendisini ve annesini sevmiş, suçluluk duygusundan kurtulabilmek için de “küçük bir çocuk” kalmayı tercih etmiştir.
Picasso’nun yaşamından sayısız kadın gelip geçmiştir. Bunlardan sadece yedi tanesi, birlikte aile kurduğu, sanatında yeri olan kadınlardır. Onlarla olan ilişkilerini gözden geçirdiğimizde söz konusu eşleri iki gruba ayırabileceğimizi görürüz. Birinci grup, uslu, uyumlu, barışık, sevecen, Picasso’yu bağrına basan; ikinci grup, her zaman fırçalayan (Picasso’nun deyimi), sadist, ezen, anne figürünü temsil eden kadınlardan oluşmuştur.
Grubu oluşturan kadınlar çok düzenli biçimde yer almışlardır sıralamada. Birinci gruba ait bir kadından sonra, ikinci gruptan bir kadın ve bu art arda geliş hiç değişmeden devam etmiştir, Picasso’nun seçiminde. “Sonsuz Gençlik”ten yana olan sanatçı, kendisinin yaşlanmasını hiç hesaba katmayarak daima gençlikten, güzellikten yana olmuştur. Böyle bir durumda, kadınlar grubundaki her yeni aşkıyla arasında önemli bir yaş farkı olacaktır, kuşkusuz. Bu fark onu hiç kaygılandırmamıştır. Onun “anonim kadın” tipi genç, güzel kadındır. Bir de bu kadınların grup içindeki sıralanmaları, art arda gelişlerindeki prensipler. Şaştığı iki şey vardı yaşam süreci içinde. Birincisi, “Bir erkek nasıl olur da eşin: aldatmaz?”; ikincisi, “Nasıl olur da yıllarca aynı kadınla yaşanır? Kadın ihtiyarlıyor, aynı kadını ömür boyu sevmek mümkün mü?” Kendisi için sorun yok kuşkusuz, o bir “Minotor” çünkü. Tanrı Poseidon’un, Kral Minos’a gönderdiği insan bedenli, boğa başlı canavar yaşlanır mı? O, “ezeli”, “ebedi” her zaman vardır. İlk eşiyle hiç yaş farkları yoktu, fakat onun “yenilenme” sistemiyle 90 yaşındayken son eşiyle arasında tam 45 yıllık yaş farkı vardı.
Picasso, annesinin karakterini temsil eden ilk eşinden bu nedenle ayrıldı. Böylece sanat yaşamında mavi, pembeye dönmüş olacaktı artık. İkinci eşini ne yazık ki çok erken kaybetti Picasso. kadının reaksiyonel mekanizmasını tanımadan. Üçüncü eşi, çok farklıydı öbürlerinden. Picasso’nun disiplinden uzak karakterine I tümden karşıt bir yaklaşımla onu, monden bir yaşama sürüklemek istedi. Başka bir tür teşhircilikti bu yaşam, ne var ki sahne;: Picasso değil, eşi vardı. Çocukluğunda geçirdiği soluk tıkanırr (asfiksi) tekrarlamış gibiydi, nefes alamıyordu. 1928 yılbaşını, ürkütücü, korkunç, boğa başı olan bir adam yer aldı tablosuna ciğerleri de bir kadının gölgesiyle kaplanmıştı baştan başa. Böylece Picasso’nun sanat yaşamında, ilk metamorfoz dönemi başlamış oldu. İlk oğlu Paul’e rağmen, bu badireden kurtulmak istiyordu. Tesadüfen bir gün yolda dördüncü karısını tamdı. Kendi ‘iradesine göre, doğumundan sonra asfiksiye tutulmuştu Picasso ve onu ru hastalıktan amcası Don Salvador kurtarmıştı. Tıpkı bu olayda yaşandığı gibi, dördüncü eşi sayesinde artık nefes alabiliyordu. Yepyeni bir yaşama başlamıştı: Dostluk, şefkat, özen, sevinç ve 3İr de baba olmanın zevki. Maia adlı kızının doğumu Picasso’nun çalışmalarına da yansımıştı. Mutluydu artık Picasso, hem de özgürdü. Resim tarzı yumuşamıştı, başka bir döneme girilmişti sanki. Bu da fazlaydı Picasso için. İçindeki çocuk kırmak, parçalamak istiyordu. Ona hayatı zindan eden, boğan kadın imajını istedi yeniden. Bu nedenle Barcelona’dan uzaklaştı, “otoriter anne” imajını özlemişti yeniden. Bu kez kalın sesli, amazon tipli bir kadındı “Torera”. Böylece Picasso’nun sanat yaşamında “teratoljik deformasyon” dönemi ikinci kez gündeme geldi.
Serüven son bulmamıştı ki. Yeniden yaşama sevincine kavuşmak istiyordu Picasso. Altıncı eşi sayesinde eserlerinde cinsel hoşnutluk, rahatlama ve Claude ile Paloma’nm babaları olma hazzı. Ne var ki, Picasso’nun yaşamında ilk kez bir kadın, erkini kötüye kullandığı (tiranik) gerekçesiyle, hem de iki çocuğun varlığına rağmen, onu terk etmiştir.
Üzüntülü, perişan bir durumdayken yedinci kadın girer hayatına. Anlayışlı, yardımcı bir kişiliğe sahiptir. Picasso için de artık sadece atölyesi vardır ve asistanıymış gibi çalışan yeni eşi. Aralarında 45 yıl yaş farkı. Artık Picasso 90 yaşma gelinceye kadar beraber olacaklardır, sakin, sessiz, üretken.
Yukarıda sözünü ettiğimiz yedi kadının Picasso’nun sanat yaşamında çok belirgin bir biçimde rol oynadığı açıkça görülmekte. Picasso’nun sanat yaşamını örgüleyen, zaman zaman onun ufkunu açan, zaman zaman da tıkayan, korkunç patlamalara yol açan yedi kadının sırasıyla hangi akımları temsil ettiğini gözden geçirelim:
İlk eşi Fernande, “Pembe Dönem”e ve “Kübizm”e, ikinci eşi Eva da “Kolaj” ve “Rokoko” dönemine tekabül ediyor. Olga’nm geleneksel kurallar ve ilk teratolojik dönemini temsil ettiğini söyleyebiliriz. Marie-Thérèse, “Eğri Grafizm”, Dora Maat ikinci “ren tomorfizm” dönemlerinin kadınlarıdırlar. Françoise, şen şakrak mitolojik verilerin, çocuksu oyunlar döneminin temsilcisidir. Jackline ise, var olanın deforme edildiği üçüncü “teratomorfizm” döneminin içindedir.
Bu, dönemlerle kadınlar arasındaki karşılıklılık hiçbir zaman tesadüfi değildir. Hiçbir kadın, annesinin yerini alamamıştır. Her kadın, onun sanatsal gelgitlerini temsil eden kişilik yapısına sahiptir ve hiçbiri Picasso’da ömür boyu sürecek olan “Oidipus Kompleksi”ne çare olamamıştır. Ama o, çok güzel bir şekilde parlayarak 1966′dan sonra bütün kadınları anonim bir adla ifade de etmiştir. 1985′teki operasyondan sonra cinsel açıdan büyük bâr düş kırıklığı içindedir.
90. yaşı dolayısıyla Brassai ile yaptığı bir söyleşide (1971 Picasso, nostaljik bir yakınma içinde yaptığı son desenlerin müstehcen oluşundan ötürü özür dilemiş ve şöyle devam etmiştir gör. meye: “Artık aşk yapmak mümkün değil, ama arzu devam ediyor.”
Yazacaklarım bitti mi? Hayır, bitmedi, anlatacak daha çok ayrıntılar var. Ne “Pablo Picasso” biter ne de “psikanaliz”.
Yaprak yaprak yapıştırdım.
Diyar diyar dolaştırdım.
Bir alevdir tutuşturdum
Yandım amma paramparça
Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Paramparça”
Neriman Samurçay
Toplam okunma (8714) Bugün(0) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Ressam Claude Monet, hayatı, sanatı ve online resim sergisi ile cafrande.org’ta Mayıs 6, 2010
Posted by cafrande.org in : Ressam Resim Heykel - Painting Sculpture , add a comment “Resimlerim ve çiçeklerim dışında hiçbir şey beni ilgilendirmiyor” diyen Claude Monet, rivayetlere göre: etrafındakilere karşı oldukça ilgisiz. Bazen kimseye bir şey söylemeden kaçıp giden, sevgililerini, karısını ve çocuklarını sürekli ihmal etmiş bir ressam olsa da, sözkonusu resim olduğunda kendisine karşı oldukça acımasız davranan biri oldu. Örneğin en ünlü olduğu dönemde bile “ne bu kardeşim, bu ne biçim resim” diyerek üzerine saldıran sanat eleştirmenlerine “Haklılar, resimlerim beş para etmez” dedi. 78 yaşına kadar devamlı sinir krizleri geçiren ressam, birçok resmini parçalayıp yaktı. Yaptığı işlerden hiç bir zaman memnun kalmamış biri olarak herkese bu yüzden ne kadar büyük acılar içinde olduğunu hayatının son günlerine kadar anlatıp durdu. |
Claude Monet, (14 Kasım 1840 – 5 Aralık 1926), Fransız empresyonist (izlenimci) ressam.
Oscar-Claude Monet veya Claude Oscar Monet olarak da bilinir. İzlenimcilik terimi, Monet’nin İzlenim: Gün Doğumu adlı resminden gelmektedir. İzlenimcilik, modern resim sanatındaki ilk büyük devrimci harekettir. Monet, resimlerinde fırça darbeleriyle oluşturduğu değişik renklerde noktalarla istediği izlenimi uyandıracak renk ve ışık etkisini yaratmayı başarmıştır.
ONLİNE RESİM SERGİSİNE BAK
Çocukluğu ve gençliği
Adolphe ve Louise-Justine Monet’nin çocuğu olarak Paris’te dünyaya geldi. 1845′te, yani Monet beş yaşındayken, aile Normandiya’daki La Havre’a taşındı. Monet, Notre-Dame-de-Lorette kilisesinde Oscar-Claude olarak vaftiz edildi. Babası onun aile mesleği olan bakkallığa devam etmesini istiyordu, fakat annesi şarkıcı olan Claude sanatçı olmak istiyordu.
1851 Nisanı’nda, Monet Le Havre’da ortaokula başladı. Önceleri 10–12 Fransız frangı’na sattığı karakalem karikatürleriyle çevresinde tanındı. İlk çizgi derslerini, Jacques-Louis David’in öğrencisi olan Jacques-Francois Ochard’dan aldı. Bu dönemde, Eugène Boudin’le tanıştı. Boudin, Monet’ye yağlı boya kullanmayı ve açık ortamlarda resim tekniğini öğretti.
28 Ocak 1857′de annesi öldüğünde 16 yaşındaydı, okuldan ayrıldı ve dul teyzesinin yanına yerleşti.
Louvre’u ziyaret etmek için Paris’e geldiğinde, pek çok ressamın eski ustaları taklit ettiğine tanık oldu. Monet, bir pencerenin yanına oturup gördüklerini resmetmektense, gereçlerini yanına alıp dışarıda resim yapmayı tercih ederdi. Paris’te geçirdiği yıllarda pek çok empresyonist ressamla arkadaş oldu. Bunlardan biri Édouard Manet idi.
Haziran 1861′de Monet, yedi yıllık bir sözleşmeyle orduya katıldı, fakat görevinin ikinci yılında teyzesi Madame Lecadre sözleşmesinin feshedilmesini sağladı. Ancak Madame Lecadre’in bir şartı vardı: Monet’nin üniversitede sanat eğitimi alması. Monet’nin de Alman ressam Johan Barthold Jongkind’ın teyzesini bu fikre teşvik etmiş olması muhtemeldir.
1862′de Paris’te Charles Gleyre’in öğrencisiyken, üniversitedeki geleneksel resim anlayışı Monet’de hayal kırıklığı yarattı. Bu dönemde Pierre-Auguste Renoir, Frederic Bazille ve Alfred Sisley ile tanıştı. Birlikte resme yeni yaklaşımlarını paylaştılar, ışığın açık havada yarattığı etkiyi resme parçalanmış renkler ve seri fırça darbeleriyle aktardılar. Bu daha sonraları empresyonizm olarak adlandırıldı.
Monet’nin tanınmasını sağlayan 1866 tarihli Camille ya da Yeşil elbiseli kadın (La Femme à la Robe Verte) adlı eseri, gelecekteki eşi Camille Doncieux’nun Monet tarafından yapılan pek çok resminden biriydi. Kısa süre sonra Doncieux hamile kaldı ve ilk çocukları Jean dünyaya geldi. 1868′de Monet, Seine nehrine atlayarak intihar etmeyi denedi.
Fransa Prusya Savaşı
Fransa Prusya Savaşı süresince (1870–1871) Monet İngiltere’ye sığındı. Orada, John Constable ve Joseph Mallord William Turner’ın resimleri üzerinde çalıştı. Her ikisi de renk kullanımında Monet’in yenilikçi buluşlarına ilham kaynağı olmuşlardır.
1870′de Monet ve Doncieux evlendiler.
1871–1878 yılları arasında Monet, Fransa’ya geri döndü. Önce çocukluğunun geçtiği La Havre kentine gitti. Le Havre’dan bir manzarayı yansıtan İzlenim: Gün doğumu. (Impression, soleil levant) tablosunu yaptı. 1874′te ilk empresyonist sergide yer alan bu resim günümüzde Paris’te Musée Marmottan-Monet’dedir. Sanat eleştirmeni Louis Leroy, resmin adından yola çıkarak “izlenimcilik” (empresyonizm) terimini, aşağılamak amacıyla ortaya atmıştır.
1873′te Paris yakınlarında ve Seine nehri kıyısında bir köy olan Argenteuil’e yerleşerek eşi Camille ile birlikte altı yıl yaşadı; en çok tanınan eserlerinden bazısını burada yaptı.
1874 yılında Manet, Degas, Renoir, Cezanne, Pissaro, Sisley ile beraber açtıkları sergi başarısız olunca ekonomik şartları iyice kötüledi. Ancak Manet’in yardımıyla Argueille’de kalmayı sürdürebiliyordu. Bu dönemde resimleri hayatının başka hiç bir döneminde olmadığı kadar koyulaştı, kasvetli bir hal aldı.
Son dönem
Monet, 1876′da Ernest and Alice Hoschedé çifti ile tanıştı. İş adamı ve koleksiyoner Ernest Hoschedé, evi için dekoratif paneller sipariş etmişti. 1877′de iflas etmesi, empresyonist sanatçılar için ama özellikle Monet için büyük bir darbeydi. Vétheuil’de bir Ernest ve Alice Hoschedé çiftinin evine yazboyu beraber kalmak üzere Monet ve hasta eşi Camille çocuklarıyla beraber yerleşti ancak orada uzun süre kaldılar. Ernest Hoschedé zamanının büyük bölümünü Paris’te geçiriyordu 1878′de Belçika’ya kaçtı.
Claude ve Camille’in ikinci çocukları Michael, 17 Mart 1878′de doğmuştu. Doğum ile iyice zayıf düşen Madame Monet 5 Eylül 1879′da tüberküloz sebebiyle öldü. Monet, onu ölüm yatağında resmetti. Camille’in ölümünden sonra Monet, Alice ile Vétheuil’de yaşamaya devam etti. Alice, kendi altı çocuğuyla birlikte Monet’in çocukları Jean ve Michael’e bakmaktaydı. 1891′de eşi Ernest’in ölümünden sonra Monet ile evlenmeyi kabul etti. 1892 yılının Temmuz ayında evlendiler.
Camille’in ölümünden sonra yas içindeki Monet, bir daha asla yoksulluk batağına düşmeme kararını vermişti ve en güzel eserlerini yaratmak üzere çaba harcamaya başladı. 1883-1908 yılları arasında, Akdeniz’i dolaştı ve pek çok doğa resmi yaptı. Önemli bir resim serisini İtalya Venedik’te yapmıştır. Ayrıca Londra’da iki önemli serisi olan Parlamento ve Charing Cross Köprüsü resimlerini hazırladı.
Alice, ve Claude Monet çocuklarla beraber 1881′de Poissy’e, 1883′te Vernon’a taşındılar ve son olarak Mayıs 1883′te Paris’ten 80km. mesafedeki Giverny’e yerleştiler. Monet, burada bir ev ve bahçe kiraladı. Geri kalan ömrünün büyük kısmını sonradan satın aldığı bu yerde yeşerttiği bahçeyi resmederek geçirdi. İlk önce Ot yığınları serisini yaptı. Farklı yönlerden ve günün farklı saatlerinde ot yığınlarını resmetti. Son olarak da bahçseinin resmettiği Zambaklar serisini hazırladı. İkinci eşi Alice 1911′de, oğlu Jean 1914′de ölmüştür.
Monet, 1923′te katarakt sebebiyle iki kez ameliyat olmuştur. Katarakt olduğu süreçte yaptığı resimlerin genel olarak kırmızı tonlarda olduğunu görürüz, bu katarakt hastalarının görüş biçiminin karakteristiğidir.
Monet, 5 Aralık 1926′da, 86 yaşındayken akciğer kanseri nedeniyle ölmüş ve Giverny kilisesi mezarlığına gömülmüştür.
Toplam okunma (9359) Bugün(1) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Ünlü İspanyol Ressam Francisco Goya ve resimleri Mart 26, 2010
Posted by cafrande.org in : Ressam Resim Heykel - Painting Sculpture , add a comment
1746-1828 yalları arasında yaşamış olan Francisco Goya; özel hayatında hastalıkların ve travmaların, Napolyon işgali altındaki ülkesinde yaşanan acıların etkisiyle, eserlerinde ağırlıklı olarak hayatın koyu, karanlık ve elem verici yönünü yansıttı. Bu sebeple resimlerine gri, siyah ve koyu renkler hakim oldu.
Yaşamına beş yüze yakın yağlı boya tablo ve fresko, üç yüz kadar litograf ve yüzlerce çizim sığdırdı.
Francisco Goya’ın ONLİNE RESİM SERGİSİNE BAK
Bir yandan sarayla olan bağlantısı, diğer yandan aydınlanma düşüncesine yönelmesi ile halkın farklı kesimlerine ilgi duydu. 1792-1793 yıllarında sağır olmaya kadar götüren birkaç önemli hastalık geçirdi. Fransız Devrimini çok yakından takip etti, Jean-Jacques Rousseaudan etkilendi. Rahatsızlığının ilk evresini atlattıktan sonra Caprichos isimli 80 gravürden oluşan dizinini çıkartmıştır. Aydınlanma döneminin etkileri ile çıkarttığı bu seride toplumun ve bireylerin cehaletlerini ortaya sererek toplumun aydınlanmasını sağlamaya çalıştığını belirtmiştir.
El sueño de la razón produce monstruos (Aklın uykusu canavarları doğurur) adlı gravürü bu serinin kapak resmi olarak seçti.
46 yaşinda tamamen sağır olan sanatçı 1820′de geçirdiği rahatsızlıktan sonra insanlardan uzak bir malikanede yaşamını tek başına sürdürmeye devam etti. Goya’nın hastalığı ve o dönemde ortaya çıkan iç savaşın çalkantılı sonuçları sebebiyle daha karamsar resimler çizdi. Goya, bu evin duvarlarına ünlü çocuğunu yiyen satürn adlı eserinin de içinde olduğu 14 sahneden oluşan kara resimler’i yaptı.
![]()
Bu dönem yaptığı resimler sosyolojik açıdan incelendiğinde Goya’nın resimleri, – tam olarak iyileştiğine dair bilgi olmasa da – hastalığından sonra, 1820′den itibaren çizdiğine dair işaretler vardır. Dinin hicvedilmesi (hacılar, dini törenler, engizisyon) ya da sivil kavgalar (Sopalı Kavga’daki kavga, Okuyan Adamlar’daki gizli toplantı, hatta Satürn’deki politik mesaj olan devletin kendi vatandaşlarını yemesi gibi), Fernando Riego’nun başkaldırısının ardından İspanya’da yaşanan istikrarsızlıkla uyumludur. Resimlerin yapılmış olduğu düşünülen dönem de, bu gelişmelerin yaşandığı 1820-1823 yıllarına denk düşer. Ayrıca bu resimlerdeki renkler ve konular ancak, mutlak monarşi sırasında uygulanan politik sansürün mevcut olmadığı bu karışıklık döneminde seçilebilmiş olmalıdır. Dahası, resimlerde betimlenen birçok karakter (keşişler, rahibeler, engizisyoncular) Fransız Devrimi’nin ideallerinden önceki, zamanı geçmiş bir dünyaya aittir.
Eserlerinin büyük bir bölümü Madrid’de Museo del Prado’da sergilenen Goya 1824 senesinde sağlık sorunlarını bahane ederek Kral VII. Charles’dan aldığı izinle Fransa’ya, Bordeaux’ya yerleşti, iki sene sonra kısa bir ziyaret için uğradığı Madrid’te İmparatorun baş ressamı ünvanını bıraktığı bildirdi. 16 Nisan 1828 tarihinde Bordeaux’da hayata veda eden Francisco de Goya’nın sanatsal çizgisini takip eden çıkmadı, ancak sonraki yüzyılda pek çok sanatçı, özellikle Picasso kendisinden ilham aldığını itiraf etti.
Toplam okunma (7064) Bugün(5) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Turhan Selçuk, yaşamı, sanatı ve karikatürleriyle cafrande.org’ta Mart 14, 2010
Posted by cafrande.org in : Eğlence Mizah - Humor, Ressam Resim Heykel - Painting Sculpture , add a comment
İlk olarak Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’dan aldığı yardımla canlandırdığı ve 1957 yılında Milliyet gazetesinde yayınlanan ezilenin yanında ezenin karşısında olan bir tip Abdülcanbaz’la tanınan Turhan Selçuk, zamanla ülkede -özellikle siyasal- mizahın önemli ustalarından ustalarından biri oldu. Kendine özgü dünyası ve bakış açısı içinde insanları ve olayları bir düşünür, bir psikolog, bir felsefeci, bir eleştirmen gibi izler, inceler ve irdeledi. Bunları kendi toplumcu gerçekçi sanatsal tavrı ve ilerici, aydınlanmacı dünya görüşü doğrultusunda sonuçlandırıp, kişileri olumlu ve doğru olana yöneltecek eleştiriyi sunarken, mizahi fikrini sarsıcı, etkileyici bir şekilde çizgiye dönüştürdü. Eserlerinde güncel, tarihsel, toplumsal ve evrensel çelişkileri elle alırken ince eleştiriyi hiç eksik etmedi.
Turan Selçuk Karikatürlerine albümüne bak
Turhan Selçuk kimdir?
Cumhuriyet’te “Söz Çizginin” köşesinde okurlarıyla buluşan ‘Abdülcanbaz’ karakterinin yaratıcısı, çizerlerin duayeni Turhan Selçuk 1922’de Milas’ta doğdu. İlk karikatürleri Adana’daki ortaöğrenimi sırasında aynı yerde çıkan Türk Sözü gazetesi ile İstanbul’da Kırmızı Beyaz ve Şut spor dergilerinde yayımlandı(1941). 1943’te Akbaba’nın kadrosuna girdi, 1948’de Tasvir’de karikatürcü ve ressam olarak çalıştı; Refik Halit Karay’ın çıkardığı Aydede’nin baş çizeri oldu. Kardeşi İlhan Selçuk’la birlikte 41 Buçuk (1952), Dolmuş (1956) mizah dergilerini çıkardı. 1949’da, dünyada Steinberg’in öncülüğüyle başlayan modern karikatür anlayışına yöneldi. Yeni İstanbul gazetesindeki yazılarında “grafik mizah”ın karikatürün evrensel anlatımı olduğunu savundu; çalışmalarını bu yönde sürdürmeye başladı.
Yeni İstanbul, Yeni Gazete, Akşam, Milliyet, Cumhuriyet gazetelerinde ve Akis, Yön, Devrim, Toplum, vb. dergilerde çizdi. 1957’de Milliyet’te çizmeye başladığı Abdülcanbaz dizisi büyük ilgi gördü. Tiyatroya ve sinemaya uyarlanan bu çizgi romanın bir deseni 1991’de PTT tarafından pul olarak basıldı. 1969’da iki arkadaşıyla Karikatürcüler Derneği’ni kuran Turhan Selçuk 1973’te Sanatçılar Birliği tarafından “Halkın Sanatçısı”, 1983’te Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Yılın Karikatürcüsü” seçildi. Yurt içinde ve dışında çeşitli ödüller aldı: Bordighera Altın Palmiye (1956) ve Gümüş Hurma (1962), İppocampo (1970), Vercelli (1975), Sedat Semavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü (1984), Cumhurbaşkanlığı Büyük Sanat Ödülü (1997) vb. 1992’de Dışişleri Bakanlığı’nın önerisi üzerine hazırladğı “İnsan Hakları” konulu sergisi Avrupa Konseyi’nin önerisiyle ilk kez Strasbourg’da açıldı, 1997’ye kadar Avrupa’nın çeşitli kentlerinde ve Güney Afrika’da dolaştı. “Barış ve Kitap” konulu karikatürü 1992’de Avrupa Konseyi’nin başlattığı kitap okuma kampanyası boyunca bütün afiş ve dokümanlarda logo olarak kullanıldı. Sanatçı, çalışmalarını Turhan Selçuk Karikatür Albümü (1954), 140 Karikatür (1959), Turhan 62 (1962), Hiyeroglif (1964), Hal ve Gidiş Sıfır (1969), Söz Çizginin (1979) adlı albümlerinde topladı. 1980`de Milliyet`e döndü. Yaşama veda ettiği 11 Mart 2010′na kadar Cumhuriyet gazetesinde çalışıyordu.
Toplam okunma (3886) Bugün(2) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Salvador Dali’nin Aşkı Gala ve deneysel kısa filmi Endülüs Köpeği (An Andalusian Dog) Ocak 25, 2010
Posted by cafrande.org in : Ressam Resim Heykel - Painting Sculpture, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
İspanyol sürrealist ressam Salvador Dali eserlerindeki tuhaf ve çarpıcı imgelerle ünlendi. Ressamlığın yanı sıra heykel, fotoğraf ve sinemayla da ilgilendi. 1929’da arkadaşı Luis Buñuel ile beraber çektikleri ‘Bir Endülüs Köpeği’ adlı avangart kısa film, sürrealist sanat çevrelerinde ikiliye büyük şöhret kazandırdı. Aynı yıl ikinci kez Paris’e giden Dalí, burada sürrealist akımın öncülerinden biri olan Paul Éluard ve karısı Gala tanıştı. Gala o andan itibaren Dalí’nin ilgisini çekti ve 1929 yazında Dali ile Gala arasında, sonradan evliliğe dönüşecek olan tutkulu bir ilişki başladı.10 Haziran 1982’de Dali’nin çok sevdiği karısı, menajeri, modeli ve ilham perisi Gala hayatını kaybetti zaman Dali yaşama isteğinide yitirdi. Karısının öldüğü ve gömüldüğü Púbol Kalesi’ne yerleşerek münzevi bir hayat sürmeye başladı. Burada 1983 yılında yaptığı Serçenin Kuyruğu adlı son eseri yaptı. 23 Ocak 1989’da kalp yetmezliğinden öldü ve Figueres’te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömüldü.
Salvador Dalí’nin eşi ve esin perisi. Asıl adı Elena İvanovna Diakonova’ydı. Hem gizemli hem de sezgileri çok güçlü bir kadındı. Sanatsal ve yaratıcı bir dehayı görür görmez tanıyabilmesi ona çok sayıda entelektüelin ve sanatçının dostluklarını kazandırdı. Yine de bu ilginç kişilik hakkında bilinen pek az şey bulunduğunu kabul etmek gerekir. Vadim ve Nicolai adlı iki ağabeyi ile Lidia adında bir kız kardeşi olduğu, çocukluğunun Moskova’da geçtiği, babasının o henüz on bir yaşındayken öldüğü bilinir. Annesi daha sonra bir avukatla evlenmiş, Gala’nın çok sevdiği bu avukat onun iyi bir eğitim almasında önemli bir rol oynamış. Parlak bir öğrenci olan Gala genç kızlar için açılan M.G. Brukhonenko Akademisinde, orta düzeyde bir not alarak eğitimini tamamladığında, çarlık ona, ilkokul çağındaki çocuklara kendi evlerinde öğretmenlik yapma yetkisi verdi. 1912’de, bir süredir yakasını bırakmayan verem yüzünden durumu iyice kötüleşince ailesi onu tedavi için yurt dışına, İsviçre’deki Clavadel sanatoryumuna yolladı.
Beyzi çehreli karıma Gala, Galuşka, Gradiva diyorum; teninin rengi nedeniyle Oliva diye sesleniyorum; onu çağırmak için Oliveta’nın kısaltılmış hali Olive’i ve ondan türettiğim Oliueta, Oriueta, Buribeta, Buriueteta, Suliueta, Solibubuleta, Oliburibuleta, Ciueta, Liueta gibi çılgınca isimleri kullanıyorum. Ona Lionette dediğim de oluyor; çünkü öfkelendiği zaman Metro-Goldwyn-Mayer’in aslanı gibi kükreyiveriyor.” Gala
(Doğum: Kazan, Rusya, 1894 – Ölüm: Portlligat, Girona, İspanya, 1982)
Burada (daha sonra Paul Éluard adıyla ün kazanacak olan) Eugène Grindel ile tanıştı. Aynı yaşlardaydılar, ikisi de okumayı seviyordu; böylece yakınlaştılar. 1914 yılında tedavileri bitti ve sanatoryumdan taburcu edildiler. Gala Rusya’ya döndü; Éluard ise cepheye, savaşmaya gitti. Kısa bir süre sonra evlenmeye karar verip 1917 yılında da evlendiler. Ertesi yıl Gala’nın tek çocuğu olan kızı Cécile dünyaya geldi. Artık adını değiştirmiş ve ozan olarak epeyce dikkat çekmiş olan Éluard, o sıralarda André Breton, Philippe Soupault, Louis Aragon gibi, gerçeküstücü akımın öncüleriyle, özellikle Littérature dergisi ekibiyle sık sık görüşüyordu. Bazı toplantılarına Gala da katılıyordu. Gala’nın Max Ernst ile 1922’de başlayan ilişkisi 1924’e kadar sürdü. Bu arada Max Ernst onun birkaç portresini yaptı. Gala aynı zamanda ozan René Char ve özellikle de René Crevel ile yakın dostluklar kurmuştu.
Salvador Dalí ile 1929 yılında tanıştılar. O yılın Nisan ayında Dalí, İspanyol sinemacı Luis Buñuel ile birlikte yaptığı “Un Chien Andalou” (Endülüs Köpeği) adlı kısa filmin sunumu için Paris’e gitmişti.
http://myspacetv.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&videoid=23549766
Luis Buñuel: Neden rüya gören bir insanın rüyasını ben de göremiyorum? Neden onun rüyasına girip onu değiştiremiyorum? Can sıkıcı bir durum bu. Ben sinema yaparak böyle bir engeli ortadan kaldırıyorum.
Bir Endülüs Köpeği, Fransızca orijinal ismi Un Chien Andalou olan (İngilizce: An Andalusian Dog) 16 dakikalık sürrealist bir filmdir. Deneysel sinemanın ilk örneği kabul edilmektedir. Ünlü İspanyol ressam Salvador Dali ve İspanyol yazar ve film yönetmeni Luis Buñuel’in gördükleri bazı rüyaları birbirlerine anlatmaları filme esin kaynağı olmuştur. 1928 yılında Fransa’da Luis Buñuel ve Salvador Dali tarafından hazırlanmış ve 1929 yılında Paris’te çekilmiştir.
1920′lerde başlayan deneysel filmlerin en bilinenidir. Filmin yıldızları Simone Mareuil ve Pierre Batcheff ve isimsiz birçok kahramandır.
Filmde bilediği ustura ile bir kadının gözünü ikiye ayıran adam ile bir bulutun Ay’ı kesmesi ilişkilendirilmiştir. Buna benzer avcunun içinde karıncalar dolaşan adam gibi, rüya olduğu bilinen sahnelerin yanı sıra, mantıklı açıklamasının olmadığını düşündürebilecek onlarca sahne de mevcuttur.
Filmin konusunun bir hikâyesi yoktur. Filmin iki temel karakteri olan, isimsiz bir erkek ve bir kadın vardır. Filmdeki kronoloji tutarsızdır. Örneğin, ” bir zamanlar” dan “sekiz yıl sonra”ya konu ilgisiz olarak değişir.
Film, bir usturayla bir kadının gözünün yarıldığı bir sahneyle açılır. Usturalı adamı Buñuel kendisi oynamıştır. Sonraki sahnelerde, bir adamın elinin karıncalar görünür. Bir adam bir kadını okşamak ister kadın ona direnir ve adam sonra adam piyano ve çürümüş bir ölü eşek sürükler.
Filmin sonunda, kadın apartmandan çıkar ve plajda başka bir adamla buluşur. Bu adamı ise Dali oynamıştır. Onların mutlu görüntüleri vardır. Ancak final sahnesinde kumlara gömülü, ölmüş ve sinekler üşüşmüş sahnesi bütçe azlığı nedeniyle tam çekilememiştir. Bu ise Buñuel’in orijinal el yazısı metinlerinden anlaşılmaktadır.
Film müziği Richard Wagner’in Liebestod’undan alıntı olan Tristan ve İsolde operasının final bölümü. 1929 yılındaki filmin orijinal gösteriminde Buñuel bu müzikleri gramafondan çalmış ancak 1960 yılında filme eklenmiştir.
O sırada Belçikalı ozan ve sanat galerisi sahibi olan Camille Goemans, Dalí ile Paul Éluard’ı tanıştırdı. Dalí onları yaz tatili için Cadaqués’ye davet etti. Goemans ile bir arkadaşı, René Magritte ile karısı, Luis Buñuel, Paul Éluard ile Gala ve kızları Cécile bir süre orada kaldılar. Ressam Gala’yı görür görmez ona âşık olmuştu.
“Gizli Yaşam”da şöyle yazar: “Benim Gradiva’m olacaktı; beni geliştirmek, karım olmak onun kaderinde yazılıydı.” Gerçekten de Gala o tarihten sonra ressamdan ayrılmadı ve böylece yaşam öyküsü Dalí’ninkine paralel olarak sürdü. Dalí ve Gala Amerika Birleşik Devletleri’nde geçirdikleri sekiz yıllık sürgünden sonra 1948’de İspanya’ya döndüler. Dalí artık ülkesi tarafından kabul görmüş, hatta babası bile oğlunun daha önce evlenip boşanmış bir Rus kadınıyla ilişkisini kabul etmeye karar vermişti. Bu tarihten sonra Dalí ile Gala bahar ve yaz aylarını Portlligat’da, sonbahar ve kış aylarını ise New York ve Paris’te geçirir oldular. Dalí ve Gala 28 yıllık birliktelikten sonra, 1958’de, Girona yakınlarındaki Àngels şapelinde dini nikâhla evlendiler. Dalí 1968’de Gala için Girona yakınlarındaki Púbol’da bir şato aldı. Aralarında yaptıkları anlaşmaya göre Dalí ancak Gala’nın yazılı iznini aldıktan sonra şatoya gidebilecekti. Gala 1971 ile 1980 yılları arasında, zamanının bir kısmını, özellikle yaz aylarını o şatoda geçirdi. 1982 yılında öldükten sonra da oraya gömüldü. Yapı 1996 yılında Gala- Salvador Dalí Vakfı tarafından Púbol Gala-Dalí Şatosu Müze Evi olarak ziyarete açıldı.
Toplam okunma (8572) Bugün(1) Son okunma tarihi (03 September 2010)
![1. versiyonu [büyüt]](http://www.cafrande.org/wp-content/2010/07/frida-kahlo.jpg)
![1. versiyonu [büyüt]](http://img197.imageshack.us/img197/3523/vcfdgfdgo.jpg)
Paul Eluard – Galaya Mektuplar
“Resimlerim ve çiçeklerim dışında hiçbir şey beni ilgilendirmiyor” diyen Claude Monet, rivayetlere göre: etrafındakilere karşı oldukça ilgisiz. Bazen kimseye bir şey söylemeden kaçıp giden, sevgililerini, karısını ve çocuklarını sürekli ihmal etmiş bir ressam olsa da, sözkonusu resim olduğunda kendisine karşı oldukça acımasız davranan biri oldu. Örneğin en ünlü olduğu dönemde bile “ne bu kardeşim, bu ne biçim resim” diyerek üzerine saldıran sanat eleştirmenlerine “Haklılar, resimlerim beş para etmez” dedi. 78 yaşına kadar devamlı sinir krizleri geçiren ressam, birçok resmini parçalayıp yaktı. Yaptığı işlerden hiç bir zaman memnun kalmamış biri olarak herkese bu yüzden ne kadar büyük acılar içinde olduğunu hayatının son günlerine kadar anlatıp durdu.
Bir saz şairi olarak Aşık Veysel – Enver Gökçe
Makedonya akustik etnik müzik grubu Baklava, “Kalemar” adlı albümüyle cafrande.org’ta
İki alıntı bir öykü | “Ortasında cehennem olmayan kim var” Italo Calvino ve Vicdan
Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta
Aynur Doğan ve yeni albümü “Rewend/ Göçebe” (2010) cafrande.org’ta
12 bölümden oluşan BBC Siyasi Düşünce Tarihi’ni Cafrande.org’ta sesli dinleyin
Ve İnsan Otomobili Yarattı | Yürüyen Bant – İlya Ehrenburg
Başarılı bir besteci ve multi – enstrümantalist; Yann Tiersen ve eserleri
KPSSzedeler… Oy badem bıyığını yidiim gel bakim sen yamacıma! – Serdar Türkmen